Kuzey Avrupa’da doğa ve tarih bir arada: Stockholm ve Helsinki


Son yıllarda seyahat tutkunlarının popüler destinasyonları arasında yer alan Kuzey Avrupa kıyıları özellikle ‘Beyaz Geceler’ döneminde konuklarına başka hiçbir yerde yaşayamayacakları bir tecrübe sunuyor. Bu bölgenin en dikkat çeken iki şehri ise Stockholm ve Helsinki, hem doğayı hem de tarihi bir arada sunabilen ender merkezlerden…

Temmuz ayında Royal Caribbean grubuna bağlı Vision of the Seas Cruise ile çıktığım Baltık turunu seyahat programınıza almanızı mutlaka tavsiye ediyorum. Bu tur dâhilindeki iki şehirle ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

THY’den İstanbul-Stockholm, Helsinki-İstanbul bileti kestirirseniz anlatmaya çalışacağım geziyi çok rahat yapabilirsiniz. Cruise turumuz aslında İsveç, Finlandiya, Rusya, Letonya, Polonya sahillerini kapsıyordu. Tur kapsamında yanaştığımız tüm şehirler birbirinden güzel ve ilginçti. Ancak bu destinasyondaki özellikle iki şehri paylaşmak istiyorum. Bunlar Stockholm ve Helsinki.

Seyahatimiz sabah erken saatteki uçak ile Stockholm’e uçmamızla başladı. Otele yerleştikten sonra öğlen saatlerinden itibaren gezilerimize başlama fırsatımız oldu.

İlk ziyaret noktamız Vasa Museum oldu. 17. yüzyılda suya indirilen muhteşem Vasa savaş gemisi yanlış mühendislik hataları yüzünden batmış, 333 yıl denizin dibinde kalmış. Daha sonra 1961 yılında çıkarılıp aynen bir puzzle gibi tekrar tüm parçaları yerli yerine konduktan sonra meraklıların görmesi için müze halinde sergilenmeye başlamış. Dev boyutlardaki bu savaş gemisinin sergilenip binlerce ziyaretçi çekmesi hayli ilginç. Kalyon ve objeler; filmler, animasyonlar, canlandırmalar, resimler, enteresan ışık oyunları ile sergilenmiş. Müze çıkışındaki hediyelik eşya mağazasında da Vasa savaş kalyonu ile ilgili magnetler, kupalar, anahtarlıklar bulmak mümkün.


KÜÇÜK ADACIKLARLA STOCKHOLM

Yaklaşık iki saatlik müze ziyaretimizin ardından turun ikinci ayağı olarak ‘Hop-On Hop-Off Boat Sightseeing’, diğer bir deyişle botla şehir turu yapmaya karar verdik. Aynı şirketin çift katlı otobüsleri ile de şehir turunu karadan yapmak mümkün. Müze çıkışı yürüme mesafesindeki iskeleden botlara bindik. Dünyada birçok şehirde yapılan, kendi lisanlarında kimisinde ‘vaporetto’, kimisinde ‘Boat Tour’, kimisinde ise ‘Bateaux-Mouches’ denen küçük teknelerle Stockholm’u denizden izlemeye koyulduk. Sekiz ayrı iskeleye yanaşıp ring seferi yapan bu botlar irili ufaklı adacıkların ana karaya bağlanmış olan bölgelerini gezdiriyor. İnsanlar bu sahillerdeki yeşilliklerin üzerine sere serpe uzanmış güneşleniyorlar. Malum kuzey ülkelerinde güneş yüzünü o kadar az gösteriyor ki burada yaşayanlar güneşi görür görmez tadını çıkarmaya bakıyorlar.

Yaklaşık bir saat süren bu geziden sonra Gamla Stan denen Old City’deki Royal Palace’ı, yani Kraliyet Sarayı’nı gezmeye gittik. Malum bu tarihlerdeki ‘Beyaz Geceler’ yaşandığı için saat 18.00 olmasına rağmen güneş hâlâ tepedeydi. Biz de gezmeye devam ediyorduk. Ancak Kraliyet Sarayı kapanmış olduğu için içini görme fırsatını elde edemedik. Burayı sadece dıştan görüp nöbetçi askerleri ve sarayı fotoğraflamakla yetindik. Gamla Stan, binaları, daracık sokakları, üçgen damlı kuzeye özgü evleri, turistler için hediyelik eşya satan dükkânları ile çok otantik ve keyifli bir bölge.

Akşam yemeğine kadar biraz dinlenmek için otele geri döndük. Her seyahatimizde olduğu gibi menülerine baka baka otelimizin yakınındaki restoranlara göz attık. İsveç mutfağından lezzetler tatmak amacındaydık. İstanbul’da İsveç mutfağı spesiyaliteleri olan meşhur köfteleri, somon buğulamasını IKEA’da görmüş ve tatmıştık. Daha değişik şeyler tadar mıyız diye umuduyla dolaşırken sonunda Tapas adlı İtalyan ve İspanyol tarzı yemekleri ve servisi olan bir yerde karar kıldık.

Akşam yemeği sonrasında ise her zaman yaptığımız gibi cafe’lerden birine oturup, İsveç halkı ile sohbet edip kültürleri ve yaşayışları hakkında bilgi almaya çalıştık.

Ertesi gün kahvaltı sonrasında ilk durağımızda Sodermalm bölgesine gitmeye karar verdik. Gamla Stan gibi burası da ana karaya köprülerle bağlı küçük bir adacık.

Stockholm’ü tepeden seyretmek için en ideal yerlerden biri. Metro ile ulaştığımız bölgede şehri ve limanı adeta Çamlıca Tepesi’nden İstanbul’u izler gibi seyretmek mümkün. Limanda gün içinde İskandinav ülkelerine harekete hazır birçok gemi, çok güzel bir manzara oluşturuyor. Kuş bakışı manzaralı bol bol fotoğraf çekme imkânı bulduk. Manzaranın tadını çıkardıktan sonra yürüyerek tepeden sahile aşağı indik. Kahve içebileceğimiz bir yerler ararken sahilde karaya bağlı cafe-bar işlevi gören mavna tipi teknelerde kahve yerine buz gibi fıçı bira içtik.

Şehrin haritadan görünümü ilk bakışta küçük adacıklar yüzünden gezmek için biraz karışık gözükse de yola çıktığınız zaman gidilecek yerleri bulmak pek zor değil. Şehrin içinde gerek otobüsleri gerekse metroyu kullanmak kolay. Varmak istediğiniz noktaya rahatça ulaşıyorsunuz. Hatta birçok yere yürüyerek bile gidebilirsiniz.

Gezimiz sırasında bir sonraki durağımız Nobel Ödülleri’nin töreninin yapıldığı ve ödüllerinin dağıtıldığı bina oldu. Yol üstünde pazar ayini yapılırken birkaç kiliseye girmek istedik. Paris’te Notre Dame, Londra’da St.Paul’s gibi birçok kilisede pazar ayinlerini izlemek ve katedralleri görmek mümkündür. Ancak buradaki ayin saatinde bazı kiliselere gezmek amaçlı olarak girmemize maalesef izin vermediler. Bazılarına sadece kapısından içeri bakabildik.

Stockholm’e gelmeden yaptığımız araştırmada gezilmeye görülmeye değer çok güzel metro durakları olduğunu öğrenmiştik. Bu durakları gidip görmenizde fayda var. Adeta Moskova’daki metro istasyonları gibi görkemli, mimarisi ve dekorasyonu görülmeye değer yerler.

CRUİSE İLE HELSİNKİ’YE DOĞRU

Akşamüstü saat 17.00’de Stockholm’den Helsinki’ye hareket eden gemiye binebilmek için biletinizi önceden ayırtmanızda fayda var. Bu şekilde gemiye yarım saat kala bile gidip binebilirsiniz. Siljia Line firmasının Serenad gemisine taksi ile ulaştık. Gemiye binerken hatıra için fotoğraf çeken ayrıca enteresan kıyafetler ve gösterilerle karşılayan (Sırık bacaklı, soytarı kıyafetli, 18. yüzyıl saraylısı gibi) görevliler size “hoş geldiniz” deyip güler yüzle yardımcı olmaya çalışıyorlar. Doğru üst güverteye çıkıp geminin Stockholm’den ayrılışını izledik. Küçük küçük adaların sahillerini adeta yalayarak ilerliyordu gemimiz.


Baştan aşağı gezip gemiyi tanımaya çalıştık. Bağdat Caddesi’ni andıran alışveriş caddesinden, casino’larına, cafe’lerden restoranlarına yüzen bir adadaydık sanki. Akşam yemeği için, çok makul fiyatlara hatta ucuz denecek fiyatlara deniz ürünleri yemeğe karar verdik. Somon fümeli ve deniz mahsulleri karışık tabağı ile şarap keyfi yapanlar vardı. Yemek sonrası biraz güvertede oturup Beyaz Gecelerin tadını çıkartabilme şansımız oldu. Zira hava saat 23.30’dan evvel kararmıyor. Biraz dev ekranda şov izleyip biraz barda lafladıktan sonra arzu ederseniz ve meraklıysanız Casino’daki makinelerde şansınızı deneyip vakit öldürebilirsiniz. Oyun makineleri Las Vegas’taki gibi neredeyse tuvaletlerin girişine bile konmuş.

Kamaralar iki ya da dörder kişilik ranzalar halinde, tuvaleti içinde küçük yuvarlak pencereli dizayn edilmiş. Çok konforlu olmasa da temiz, düzgün ve ihtiyaca cevap veren kamaralar.

Ertesi sabah erkenden uyandık. Kahvaltımızı etmek üzere açık olan restoran ve cafe’lerden hoşumuza giden birine oturduk. Saat tam 10.00’da bildirilen zamanda gemi Helsinki’ye yanaştı ve kapılarını açtı. İki-üç sıra halinde gemiden ayrıldık.

MEYDANLAR VE KATEDRALLER

İstanbul’dan otel rezervasyonunuzu yaparsanız direk otele yerleşip şehir turuna hemen vakit kaybetmeden başlayabilirsiniz. Meşhur Pazar Meydanı (Market Square) limanda bulunuyor. Sebze ve meyvelerin yanı sıra giyim ve hediyelik eşyaların tezgâhta sergilendiği, arada bizim çay bahçeleri tarzında cafe’lerin bulunduğu şirin ve kalabalık bir yer Pazar Meydanı. Pazarın Olimpiya denen gemi limanı tarafında Uspenski Katedrali bulunuyor. Katedral, kiremit renkli duvarları, burgulu yeşil renkli sivri kubbesi ile Ruslardan kalma Ortodoks bir kilise olduğundan insana Kızıl Meydan’ı çağrıştırıyor.

Helsinki’nin adeta simgesi ve ilk akla gelen yeri ise Senato Meydanı (Senaatintori). Meydandaki Rus Çarı 2.Alexandr heykeli önünde resimler çekip mavi kubbeli bembeyaz bir kuğu gibi tepede duran katedrale çıkmaya karar verdik. Yaklaşık yüz basamakla tırmanılıyor buraya. Avrupa’nın en büyük orglarından biri bu kilisede bulunuyor. Bu katedralde yıl içinde festivaller, sergiler, konserler yapılıyormuş. Kiliseyi, orgu ve tepeden aşağı Senato Meydanı’nı fotoğraflayıp aşağı indik.

Meydanda meşhur Fin hamamları (Sauna) malzemeleri satan dükkânlara girdik.

Sabunundan köpüğüne, havlusundan terliğine aklınıza gelen her türlü sauna malzemesi satılıyor buralarda.

Güneşin tam tepemizde olduğu saatlerde sıcaktan bunalınca bir şeyler içme ihtiyacı hissettik ve Pazar Meydanı’na tekrar geri döndük. Meyve ve içecek şeyler alıp bir cafe’de oturduk.

Önceden yaptığım araştırmalara göre 1966 yılında kaya bloğunun içine oyularak yapılmış bir kilise olan Temppeliaukio hakkında bilgiler edinmiştim. Bu kiliseyi görmeye yürüyerek gidebileceğimizi öğrenince bir sonraki hedefimiz Temppeliaukio oldu. Yol üzerinde marka mağazaların yan yana dizildiği ağaçlık ve park içinde olan caddeyi gezip parkında dinlenebilmek de mümkün.


FİNLANDİYA’YA DAİR

Son olarak Finlandiya ile ilgili birkaç bilgi daha aktarmak istiyorum. Laponya bölgesi Finlandiya’nın kuzeyinde, Kuzey Kutbu’na en yakın meridyeninde yer alıyor. Kurt köpeklerinin ve Ren geyiklerinin çektiği kızaklarda yol alıp Eskimolar gibi iglo’larda yaşamı görmek ve ilginç bir deneyim geçirmek isterseniz en doğru adres Laponya’dır. Buz otellerde konaklamak, sanırım yaşanmamış bir seyahat gerçekleştirmeniz için fırsat olacaktır.

Helsinki’de de Stockholm’deki gibi Hop On- Hop Off Sightseeing tur almak, otobüsle hem turistik yerleri görüp hem de aralarda dinlenebilmek mümkün.

Bu iki şehri birlikte görebilmek için benim tavsiyem dört gününüzü ayırmanız. Örneğin hafta sonu bir sabah yola çıkıp, ilk geceyi Stockholm’de, ikinci gecesi gemide, üçüncü geceyi de Helsinki’de geçirip, dördüncü günün sonunda dönebilirsiniz. Böylelikle iki iş günü kaybedip, iki gece otel parası ödeyip dört günde iki ülke, bir Cruise tecrübesi yaşamış olursunuz. Aynı şekilde Stockholm’den diğer bir Baltık ülkesi Estonya’nın Talin Letonya nın Riga,şehrine de kalkan gemiler var. Bu destinasyonu merak ediyorsanız Stockholm-Talin turunu yapabilme şansınız da var.

Letonya / Riga

Estonya / Talin


Bir Tutkudur Seyahat…

Japonya Değil Burası Laponya

Samilerin bu bölgeye tam olarak “nereden” ve “ne zaman” geldikleri belli değil. Ancak kökenleri için Sibirya ve Orta Asya ağırlık kazanıyor. Saldırılardan bıkarak Kuzeye doğru yönlenmişler. Yalnız ren geyiklerine ve kara alışkın oldukları kesin. Sadece “kar” anlamına gelen 150’ye yakın “sözcük” lisanlarında tespit edilmiş.

“Aşırılar yurdu” Laponya’nın çok uzun boylu bir efsanevi canavarı var. Adı: “Biegolmay” yani “Rüzgâr Adam”. Bu canavar sürekli iki dev küreği ile bir yandan “rüzgâr” diğer yandan “kar” savururmuş. Hani kimse bu coğrafyada yaşayamasın diye. Ama günlerden bir gün küreklerinden biri kırılınca canlılar bu topraklarda filizlenmiş.

Samiler giysilerine, danslarına kısaca zengin folklorlarına sıkıca bağlılar. Sanki hepsi birer masal kahramanı. Eski dinleri Şamanizm’i bir yana bırakıp Protestan olmuşlar ama halen vahşi ve çekici bu bölgede kukerateli esrarengiz cinlerden korkmadan büyük zorluklarla açtıkları buz deliğinde yüzerek, balık tutarak, ren geyiği sürüleri besleyerek mutlu bir yaşam sürdürüyorlar.

Beyaz minibüsümüzle lezzetli bir kahvaltı sonrası Rovaniemi’den hareket ediyoruz. Karla kaplı uçsuz bucaksız çam ormanları ve huzur veren beyaz bir sessizlik. Dışarıda ısı ise o sıra eksi 10ºC. Ancak yola çıkmadan önce bir “ritüel” yaşadık. Artık bir turistik gösteriye dönüşmüş. Elinde kör bir bıçak ile geleneksel kıyafetleri içinde genç bir Lapon kanımızı temizlemek amacı ile ensemize birer çizik atmak için arkamızda dolanıyor. Yanmış bir odun kütüğü ile alnımızı siyaha boyuyor. Daha sonra “Kota” yani Lapon çadırının önünde konsantre geyik sütü içip “Kutup Dairesi” içine girdiğimiz için birer “sertifika” bile alıyoruz.

Rovaniemi II. Dünya Savaşı sonunda, 1944’de burayı terk eden Almanlar tarafından yerle bir edilmiş. Ayakta sadece ve sadece beş ev kalmış. Şehri yeniden planlayan ise Finlilerin modern üslubu ile ünlenen mimarı Aalto. Aalto, belediye sarayını, kütüphaneyi, tiyatro ve konser salonunu yeniden şekillendirir. Lappia Hall, yani tiyatro binasının kocaman ve bembeyaz yapısı ve sıradağlar gibi şekillenmiş çatısı ile dikkatinizi çekecektir.

“Kuzeyli Olma” fikrini benimseyen grubumuz Avrupa’nın en vahşi kırsalında donmuş gölleri ve çam kayalıkları seyrederek, beyaz yolu ıskalamadan “Noel Baba – Santa Claus” hayal köyüne varıyor. Noel Baba Postanesi, rengarenk ışıklanmış bi cadde, kardan heykeller, çok sayıda dükkan, çeşitli gösteriler, geyik çiftlikleri, Noel Baba Parkı ve de sunî sakalların arkasında genç olduğu anlaşılan ve her fotoğraf için 30 Avro’yu güzelce cebe indiren profesyonel bir Noel Baba. Vallahi tüm genç kızlar bu Noel Baba’nın güzelce ve korkusuzca kucağına oturuyorlar! Demre’deki “hakiki kilisesi” sinek avlarken vallahi bu hayalî Noel Baba’ya yılda 500 bin mektup geliyormuş.

Konvalan Kestikievari’de yüz yıllık tipik bir Fin çiftlik evinde zevkli bir yemek bizi bekliyor. Geleneksel kıyafetleri içinde iki hanımın ikram ettiği sebze böreği, balık çorbası ve tabii kırmızı böğürtlenli pastayı mideye indiriyoruz. Herhalde bu gezi sonrası kilolar artacak, zorunlu perhiz başlayacak!

Yolumuz tam 260 kilometre! Finlandiya anılarımı anlatıyorum. Kimseden ses yok! Bir defa Atilla Atasoy kesin uyuyor! İlginç bir müzik çalıyorum yine “ses” yok. Eee… Sonunda ben de uyuyorum!

Beyaz aracımız epey hızlı gidiyor ama ne bir kayma, ne de bir kaza var. Bu ülkede ehliyet almak öyle kolay değil. Muhakkak kaygan buz üztünde uzun süre araç kullanmak gerekiyormuş. Küçük, şirin ahşap kütük evler görüyoruz. Arada yola geyikler de çıkıyor.

Laponya’nın “Yoik Sami” müziği ilahi türü, basit tek düze bir melodi. Lapland insanları yani Laponların, Samilerin veya kendi deyişleri ile “Sampmiler” ülkesinde yazlar çok kısadır. Daha göllerde ve ırmaklarda buzlar henüz çözülmüş ve tomurcuklar açmaya baş­lamışken, tepeler beyaz pudrayla örtülmeye başlar. Kış çok uzun olduğu için diğer mevsimlere az süre kalır. Kar uzun bir süre beyaz bir ipek gibi doğayı örter. Her şey, zamana ve hayatta kalmaya ayarlıdır. Eriyen karlar, minik seller halinde tepelerden akmaya başlayınca rengeyiği ve diğer hayvanların yavruları dünyaya gelir. Biraz­cık geç kalmaları, çabuk başlayan kış mevsimi için hazırlıksız olmaları demektir. Kayın ağaçları arasında yürüdükçe Nazım Hikmet’in mısralarını hatırlıyorum.

Karlı kayın ormanında

Yürüyorum geceleyin.

Efkarlıyım, efkarlıyım,

Elini ver, nerede elin?

Ayışığı renginde kar.

Kuzey Finlandiya aslında üç kış yaşar. Finlilerin “Kaamos” dediği karanlık ve gizemli ilk kışta, sadece ufukta soğuk, mavi bir pırıltı vardır. Kışın ortalarında ise güneş yeniden ortaya çıkar, doğa kış uykusundan yavaş yavaş uyanmaya başlar. Kışın son günlerinde ise kar ve güneş en güzel yüzünü gösterir. Günler hiç bitmeyecek gibi uzundur, nisan ayı sonlarında 16 saat güneş vardır.

Laponya’da yaz, sonsuz bir ışık ve parlaklıktır. En kuzeyde güneş, 20 mayıs ile 24 temmuz arasında hiç ama hiç batmaz. Ama kışın, 24 kasım ile 20 ocak arasında güneş en küçük ışığını bile insanlardan sakınır.

Laponya’nın o ünlü rüzgârı dört ülkede çılgınca eser: Finlandiya, Norveç, İsveç ve Rusya’nın Kola yarımadası. Bir efsane vardır. Bir şaman rüzgarı yemeğe çağırır ve uyuyunca şapkasının içine hapseder. Rüzgar uyanınca dışarı çıkamaz, sonunda bir pazarlık yapılır ve rüzgar Laponya’da zarar vermeyeceğine söz verir.

“Sami halkı” sanata düşkündür. Kadınları nakışta, erkekleri ise oymacılıkta marifetlidir. Samiler, “gaktı” olarak adlandırdıkları çok renkli geleneksel kıyafetlerini artık resmî davet ve turistik amaçlı bazı özel durumlar dışında pek giymiyorlar. Kıyafetleri sosyal statülerinin işaretidir. Yaşlıların fast-food lokantalarında çalışan kızların bellerinde turistik amaçla yöresel kemerlerini görmekten hoşlandıkları söylenemez. Laponlar beklendiği gibi iriyarı yani cüsseli değiller. Aksine ufak-tefekler! Belki de Laponya’nın bitmez kışında büzüşmüşlerdir.

Köpeklerle Yolculuk!

Sabah kahvaltıdan sonra hepimiz kırmızı renkli termal giysilerimizi daha doğrusu bir bakıma üniformalarımızı giyiyoruz. Yün çorap, bere, potin ve de yüzümüzü ve kulaklarımızı örten siyah bir yün parçası dağıtılıyor. Minibüs bizi “köpek çiftliğine” götürüyor. Bodur çam ağaçlarını kökünden söken acımasız sert kutup rüzgârları bugün esmiyor. Şanslıyız. Dışarıda ısı eksi 17ºC.

Her birini altı adet renkli gözlü, ufak-tefek, sevimli “husky” köpeğinin çektiği kızaklara ikişer ikişer biniyoruz. Bir Macar genci bize kızak sürücülerine ait el işaretlerini gösteriyor. Tek ve çift ayakla freni, iki kızak arası bırakılması gereken mesafeyi, yokuş yukarı–yokuş aşağı inişleri hep öğreniyoruz. Birde bu Husky’leri bazı şımarık insanlar hava atmak için evlerinin tuvaletlerine hapsetmiyor mu?

Beyaz sessizlik içinden süzülüyoruz. Tabii bu ortamı anlatmak değil, inanın yaşamak lazım. Tüm kafile durunca köpekler sinirleniyor. Kendilerini kara atıyorlar. “Haydi yola” anlamında yüzümüze bakıp, zaman zaman da uluyorlar! Elbette bu köpekler özel bir eğitimden geçiriliyor, akıllı ve yetenekli olanları bu görev için seçiliyor. Kızağın en önünde bulunan köpek aralarında en zekisi ve en tecrübelisi. En güçlü olanlar ise kayağa en yakın olanlar. Kulübelerin üzerindeki işaretlere bakıyorum. Hemen hemen tamamı “dişi”. Demek ki dişiler bu işte de daha başarılı.

Sonunda ormanın içindeki bir “Şaleye” varıyoruz. Rehberimiz tek başına bize yemek hazırlığı içine giriyor. Önce ateş yakılıyor. Arkadan iki adet simsiyah çaydanlıkla su kaynatılıyor. Yani anlayacağınız epey bir süre orada kalıyoruz. Orman mantarlı çorba, sütlü püre veya böğürtlen reçelli ren geyiği eti değil bu kez ren geyiği etli bir patates çorbası sunuluyor. Ama nedense herkesin gözü benim vejetaryen mercimekli çorbamda!

Sami kahvesi filtre edilmez veya süzülmez. Kahve doğrudan kaynayan suya dökülür. Dünyada en fazla kahve içen topluluk Lapon halkıymış. Soğuktan olmalı. Kahve ve çay ikramından sonra geri dönüş yolculuğu başlıyor. Herkes mutlu görünüyor, yolda bol bol gülüyoruz.

Kuzey ışıklarının dansını henüz göremedik. Ancak berrak ve soğuk gecelerde izleniyormuş. Elbette daha kuzeye gittikçe görme olasılığınız artıyor. Uzun ince spiral şeklinde karanlık bir fonda oluşan şekilden şekle giren bir ışık bulutu, yani hareketli ve renkli ışıkların (aurora borealis) henüz nedeni bilim adamları tarafından kesin olarak açıklanamıyor.

Sami davulu, ren geyiği derisinden yapılıp ağaçlarla geriliyor. Deri üstünde çeşitli kırmızı renkli figürler bulunuyor. Avcının yüzüğü hangi hayvan figürü üzerinde durursa avcının o gün bu hayvanı vuracağına inanılıyor.

Laponya’da geyik sayısı, insan sayısından fazladır. Öyle serbest gezdiklerine bakıp da yanılmayın. Hepsi kulaklarına tüm soyunu gösteren çentiklerle işaretlenmiştir. Sahipleri onları kışın otla beslerler. Bir geyiğe yanlışlıkla çarparsanız birinin arabasına çarparak suç işlemiş sayılırsınız. Ren geyiğinin eti yenir, besleyici sütü içilir, derileri ve boynuzlarından farklı dekoratif eşyalar yapılır. Gücünden istifade edilir. Her beş Sami’den biri ren geyiği çobanlığı yapar! İsveç ve Norveç’de sadece Sami’ler geyik çiftliği kurabilir ama Finlandiya’da öyle değil, herkese bu hak tanınmalı.

Kar Motosikletleriyle Maceralı bir Yolculuk

Sabah yine kırmızı kıyafetlerimizle hazırız! Bu kez Türkiye Gezginler Kulübü üyelerinin “kar macerasını” haber yapmak isteyen Saariselan Sanomat gazetesi sahibi Heikki Orava da bizimle! Türk bayrağı ile grup fotoğraf çektiriyoruz. İşte kar motosikletleri ile yolculuk başlamak üzere! Gazı ayarlamak zor! Soğuktan motorlar sürekli duruyor. Direksiyon da ağır… Yalnız gitmek isteyen Yurdanur (Bolat) Hanım maalesef daha yolun başında bir ağacın tam ortasına çarpıyor. Allahtan kendinde ciddi bir “hasar” yok. Aslında böyle bir çarpma sonucu onu ağacın dalları arasında bulmamız gerekiyordu. (Şaka…) İkinci kaza ise avukat üyemiz Nurperi’ye ait. Oysa kendisi ortaokul öğrencileri gibi sıra halinde gitmemizden şikayetçiydi. Sigortanın ancak 505 Euro üstündeki hasarı karşıladığını bize zaten söylemişlerdi. Zararın diğer bölümünü bizden talep ettiler.

İlk durak “Ren geyiği çiftliği”. Oldukça soğuk, yani eksi 40ºC’lerde bir yolculuk sonrası sıcak bir oda ve bu odada hazırlanmış leziz bir yemeğin zevki doğrusu bir başka! Tabii menüde yine kırmızı böğürtlen ve ren geyiği eti var! Ren geyiklerinin erkeklerinin her sene kasım ayında o koca boynuzu düşüp, yerine hızla tüylü olarak bir yenisi çıkıyor. Ama işin ilginç yanı her erkeğin boynuz şekli farklı. Boynuzu büyük ve kendisi de güçlü olan erkek ekim ayı içinde gerçekleşen kavgalar sonrası dişilerden oluşan bir haremin sahibi sayılıyor. Kasım ayında düşen boynuzları sayesinde zemindeki karı uzaklaştırıp dipteki çalılara ulaşabiliyorlar. Ama bu kez küçük bir boynuza sahip dişiler o kısa boynuzlarla erkekleri kovup hazır yiyecekleri sahipleniyorlar. İşte size doğal denge. Ayrıca hamile dişiler kendilerini boynuzları ile koruyorlar. Normal olarak 4-5 yaşında bir ren geyiği olgunlaşmış sayılıyor. On yaşında ise yaşlanıyor. Çok besili ve konsantre olan sütünü yavrularını beslemek için kullanıyor.

Ren geyiğinin çektiği kızakla kısa bir tur atıyoruz. Tekrar yola devam. Ne de olsa ren geyikleri çabuk yorulurlar.

Buz otelinin buz lokantasındaki yemek oldukça neşeli geçiyor. Paltolu, atkılı, hatta eldivenli bir akşam yemeği! Garsonlar Lapon kıyafetli. İlginç olan bir şey ise garsonlardan biri hakiki Japon, hem de Osakalı!

Hele bir de yemeğin sonunda dondurma vermezler mi? Bu arada masa üstündeki bardaktaki sular da zamanla donuyor.

Ercan Bey’e koca bir bravo! Sadece o buranın “gereğini” yaptı ve tek başına buz odada kaldı. Geri kalanlar, yani biz sıcak ve çatıları berrak gökyüzüne açık camlı odalarımıza sığındık!

Einstein, konferanslarına hep şoförüyle birlikte giderdi. Yine Rovaniemi’deki bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün, Einstein’in oldukça yorgun olduğunu fark eden şoförü dedi ki:

‘Üstadım, bu İzafiyet Teorisi’ni, sizinle birlikte en az yüz de­fa takip ettim. Artık bütün söyleyecekleriniz ezberimde; isterse­niz sizin yerinize ben geçeyim, siz bu arada arka koltuklarda be­nim giysilerimi giyerek biraz kestirebilirsiniz. Zaten Laponya’da kaç kişi bu konuyla ilgilenir ki?’

Şoförünün söylediklerini önce önemsemeyen Einstein; şoförü arabayı sürerken bütün teoriyi virgülüne kadar ezbere anlatınca, ikna oldu. Çünkü ertesi gün Helsinki’de bir konferansı daha vardı.

Konferans salonuna girmeden önce Einstein şapka ve pardösüsünü şoförüne verdi ve onun kıyafetlerini giyerek salonun en arkasında bir yere oturdu ve güzelce uyumaya başladı.

Kendine zaten çok benzeyen şoförü başarı ile İzafiyet Teorisinin inceliklerini anlattı. Her şey yolundaydı. Sonra sorulara geçildi. Şoför, daha önce Einstein sorulara nasıl cevap verdiyse aynı cevapları verdi; ancak, en önde cam dibi gözlükleriyle birkaç aydır Eins­tein’in, eyaletine geleceği günü iple çeken bir genç Lapon doçent, hazır­ladığı zor bir soruyu sordu.

‘Efendim, sizin geliştirdiğiniz bu teorinin Newton fiziğinden ayrılan üç özelliğini söyler misiniz?’

Beklemediği soruya, şaşıran şoför bir süre sessiz kaldı ve ar­dından hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

‘Dostum, o kadar basit bir soru sordunuz ki, inanın bu soru­yu şu arkada oturan şoförüm bile rahatlıkla cevaplayabilir’ de­di. Arka sıralardan, iki saatlik bir dinlenmeden sonra sahneye gelen Einstein soruya harika bir karşılık verince, doçent kızgın bir şekilde salonu terk etti.

Sessiz beyazlık, ren geyiklerinin zarafeti, ticari bir Noel Baba, mavi gözlü masum husky köpekleri, gürültülü kar motosikletleri, uçsuz bucaksız çam ormanları, beyaz dümdüz yollar, kırmızı böğürtlen suları ve böğürtlen pastaları, dev sedir ağaçlar, mutlak sessizlik, gökteki mavi-yeşil mor ışıklar artık bitti, yani bu bembeyaz rüya artık güzel bir “anı” oldu…

Finlandiya ve Laponya Kısa Kısa

· Finlandiya ovalık ve düz bir ülkedir. En yüksek tepesi ise sadece 1328 metredir.

· Kayak 4500 yıl önce ilk olarak Laponya’da keşfedilmiş.

· Ünlü atlet Paavo Nurmi 1952 Olimpiyatlarda 9 altın madalya kazanarak “Uçan Finli” olarak ün kazanmıştır.

· Türk Tatar toplumu 1860’lı yıllarda Volga-Ural ve Tataristan’dan buraya göç etmiş ve 1917 ihtilali sonrası Rusya’ya dönemeyip burada kalmışlar. Önce “vatansız” statüde imişler. Ama II. Dünya Savaşı’nda Sovyetlere karşı Fin ordusunda kahramanca savaştıkları için Fin vatandaşlığı verilmiş. Kürk ticareti yapan bir grup gelenekleri korumuş ve kendi içlerinde evleniyorlar, zaman zaman içinde Türkiye’den gelin getirmişler. Ama her geçen gün kan kaybediyorlar. Gençleri yurtdışına gidiyor.

· Helsinki mezarlığı tam bir dinler mozaiği. Müslüman, Ortodosk, Katolik, Musevi, ateist birlikte yatıyor.

· Helsinki, St. Petersburg’a sadece 365 kilometre uzakta onun için Helsinki’ye özellikle ucuzluk döneminde Rusya’dan çok ziyaretçi geliyor.

· Laponya’da kışın tüm göl ve nehirler donduğu için Baltık Denizi’nden kayakla İsveç’e ulaşmak mümkün. Kar kalınlığının 36 metreye ulaştığı oluyormuş.

· Finlandiya’da Finliden daha fazla “sauna” bulunmakta! Laponya’da kilometre kare başına düşen kişi adedi bir bile değil.

· Norveç, İsveç ve Rusya’nın Kuzey Buz Denizi’ne kıyısı varken Finlandiya’ya bu hak nedense tanınmamış.

· Laponların toplam sayısı 35 bin ve dört ülkeye yayılmışlar. Rusya, Norveç, İsveç ve Finlandiya!

· Laponya’daki okullarda hem Fince, İsveçce, İngilizce Laponca okutuluyor ama Fince bilmeyen bir Lapon Helsinki’ye bir resmî görevle veya bir dairede işini halletmek için gelirse ona devlet tarafından Fince bilen tercüman tutuluyormuş.

· Laponya’da çok sayıda Japon görüyorsunuz. Meğer çocuk bekleyen Japon hanımları kuzey ışıklarına şahit olursa bebeklerinin ömür boyu şanslı olacağına inanıyormuşlar.

· Finliler çok kuralcılar. Bir söz ağızlarından çıkınca, bu eylemden onları vazgeçirmek hiçte kolay olmuyor. Ayrıca çok dakikler.

· Kırmızı bir böğürtlen türü olan “karpulo” Fin mutfağına damgasını çok koyu olarak basmıştır. Suyu içilir, içkisi yapılır. Tatlısı ve reçeli daima masanızdadır. Sebze olarak da tüketirler!

· Finlandiya eğitimde çok iddialı bir ülke. Amaç iyi bir vatandaş yetiştirmek. Üç lisan öğretmek, yemek pişirmek, marangozluk gibi pratik bilgilerle donatmak! Finlandiya nüfusunun %96’sı lise mezunu.

· Finlandiya pasaportu belkide dünyada en değerli olanı. Çünkü hemen hemen tüm ülkelere vizesiz girebiliyorlar.

· Bu ülkede Finlilerin özel saydığı yılda 75 gün binalar Finlandiya bayrağını dalgalandırır. Her binada bu iş için görevli vardır.

· Finlandiya’da 12 bin Türk yaşamakta. Büyük çoğunluğu Helsinki civarında. Genellikle hizmet sektöründe çalışıyorlar.

· Senede ortalama 132 bin Finli Alanya başta olmak üzere ülkemizde tatile gidermiş ama maalesef 2016 yılında bu sayı yarıya düştü.

· Milliyetçilik akımı bir Avusturya ve Almanya kadar olmasada bu coğrafyada da başlamış. “Nordic Power” adı ile anılan parti bilhassa kırsalda güçleniyormuş.

· Sibelius yedi senfoni yazmıştır. Sekizinciyi beğenmeyip yırtmıştır. Ama en önemli eseri şüphesiz Fin halkının kahramanlığını anlattığı “Finlandiya” adlı eseridir.

Finlandiya bölümünü, ülkenin ünlü şairi Paavo Haaviko’nun “İlk Şiiri”nin ilk mısraları ile bitirmek istiyorum:

Resimleri konuşsun diye yan yana gümüşten oydum

çok parçalı çatı kuzeye giden rüzgârlar ve kuşlar,

tarafından tırmalandı kar, kuşlar ve otlar,

endüstri çok az,

anten, havalı kırık veya

rüzgâra ayarlanmış kulak,

merhaba ve hoşça kal

ağaç ağaç ağaç ve ağaç

Bu bir şarkı:

yeşili o solmadan görmeye vakit yok

ve yeniden ilkbahar, kuş şarkısını deniyor

ve sesi karışık karmakarışık,

savunmasız çimenler

ve ev ve evde erkek ve kadın, çocuk ve ihtiyar,

ruhta açılmış dokuz delik.

Çeviren: Kemal Özüdoğru

İzlanda

Sıcak Bir Buz Ülkesi: İzlanda

Benim gibi iflâh olmaz gezginlerin çok iyi bildiği, yeni yerler görmenin, yeni insanlarla, farklı kültürlerle tanışacak olmanın alışılmış heyecanı, her gezide olduğu gibi, İzlanda’ya gitmeden önce de içime yerleşti. İzlanda’nın sıfatı çok: Buzulların kraliçesi, dünya parkı, soğuk yolculukların mola durağı, dünyanın en genç kara parçası ve Avrupa’nın ikinci büyük adası.

Rehberimiz, “Beni” adında genç bir İzlandalı; bizi havaalanında karşılıyor. Programa göre, önce “Mavi Göl”de yüzüp sonra otelimize gideceğiz. Ama, tüm öğleden sonrayı otelde boş boş oturarak geçirmeye gönlüm razı olmuyor. Öğleden sonra, Beni’nin Reykjavik civarında ilginç bir turu olduğunu öğreniyoruz. Otele varır varmaz, 15 dakika içinde hazırlanıp yola çıkıyoruz. Beni, bizim jet hızımıza ve istekli halimize doğrusu çok şaşırıyor. Turdaki diğer yabancıların arasına karışıp yola koyuluyoruz. İlk durağımız “Bessasta”, İzlanda Cumhurbaşkanı’nın resmi karargâhı.

İzlanda, pek uzak olmayan bir tarihe kadar Danimarka’ya bağlı bir ülkeymiş. Coğrafi konumu nedeniyle, özellikle II. Dünya Savaşı’nda önem kazanmış. 1940 yılında Büyük Britanya, 1941’de de Amerika Birleşik Devletleri, savunma bahanesiyle, bu ülkeyi işgal etmişler. 1944 yılında yapılan halk oylaması sonucunda, ülke bağımsız bir cumhuriyet olmuş.

Bundan 250 yıl önce İzlanda tam bir mahrumiyet bölgesi imiş. Anneler dayanıksız olduğu için Allah’ın her günü çocuklarına usanmadan balık derisinden ayakkabı dikermiş. İnsan idrarlarından elde edilen amonyak, hayvan yağı ile tepkimeye sokularak sabun yapılırmış. Senede sadece birkaç defa İngiltere’den gelen gemi ile buraya meyve, sebze ve noel hediyeleri ulaşırmış.

Reykjavik’in dışına çıktığımızda, gördüğümüz manzara bizi büyülüyor. Her şey, her yer ışıl ışıl aydınlık. Fotoğrafçılar için bulunmaz bir mekân. Tüm çevre siyah, volkanik bir araziyle çevrili ve her yer yosun tutmuş gibi. Sanki siyah volkan çölünün hakim olduğu başka bir gezegendeyiz. Bu olağanüstü manzara bizi suskunlaştırıyor. Harfnarfjördür kentine nasıl geldiğimizi anlayamıyoruz bile. Reykjavik’e yakın büyük bir yerleşim merkezi olan Harfnarfjördür’de bir “deniz müzesi” geziyoruz.

Güney kıyıları açıklarındaki Vestmannaeyjar Adaları, önemli bir “morina” avlama merkezi. Kuzeydeki Siglufjördür ise, başlıca “ringa” için avlama merkezi. Balıkçı teknelerinin çoğu, küçük kıyı kasabalarında çalışıyor, ama balıkçılık filosunun yarısı başkent Reykjavik’te toplanmış. Harfnarfjördür’deki deniz müzesinde, balıkların yakalanması, kurutulması ve tuzlanması ile ilgili bilgiler ve malzemeler bulunuyor. Bütün bunlardan sonra, Pierre Loti‘nin, balıkçı Yann ve Gaud’un aşklarının etrafında Bröton balıkçılarının günlük yaşamlarını anlattığı hüzünlü romanı “İzlanda Balıkçısı”nı düşünmeden edemiyorum.

Yüzde otuzu aktif olmak üzere, 200 volkanın bulunduğu İzlanda’da, günde 12 bini bulan tehlikesiz sallantılar olmakta. Evler, depreme dayanıklı olarak inşa edildiği için ciddi hasarlar meydana gelmiyor. Yüzde sekseni diken ve çalılar, %11’i ise buzullarla kaplı İzlanda’da, ağaçlık alanlar çok az. Sekiz bin kilometrekarelik bir alanı kaplayan “Vatnajökull Buzulu”, Avrupa’nın en büyük buzulu. Buzullar, dağların ve kıyıların derinliklerine vadi ve fiyortlar açmış. Eriyen buzulların beslediği ırmaklar, geniş kum ve çakıl ovaları oluşturmuş. Bütün bu oluşumlar, İzlanda’ya, dünyanın pek çok ülkesine nasip olmayan olağanüstü güzellikler kazandırmış.

Ülkenin en büyük dağı olan Hvannadalshnukur’un büyük volkanik konileri ve Laki’deki uzun volkanik kraterler, gerçekten de görülmesi gereken doğa harikaları. 1947 ve 1948’de infilâk eden “Hefflla”, ülkenin en büyük yanardağı. Bu yanardağlar, doğal yapıyı değiştirip şekillendiriyor. Örneğin; Surtsey Adası, 1963’teki bir patlama sonucu oluşmuş. Otelimizde, bu olayı gösteren dokümanter filmin ilânlarını bol bol görüyoruz. 1973 yılında da bunun tam tersi bir olay olmuş: Vestmannaeyjar adlı bir balıkçı kasabası lâvlar altında kalmış ve çevredeki yerleşim yerleri boşaltılmış. Son volkanik faaliyet ise 1991 ve 1994 yıllarında ülkenin kuzeyinde meydana gelmiş.

İzlanda’nın bu müthiş doğası, insana, dünyanın savaş ve akıl dışı siyasetlerle bölünüp kirlenmediği, çok çok eski zamanlarda, doğanın tek egemen olduğu çağlarda yaşadığı duygusunu veriyor. Dünyanın içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde, bu duygunun ne demek olduğu anlaşılır herhalde.

İzlanda da doğayla barışık bir enerji politikasına yönelerek, onun nimetlerinden, yine ona ihanet etmeden yararlanmasını bilmiş. Ülkedeki jeotermik ve hidroelektrik santraller, her zaman “temiz enerji” olarak adlandırılan güç kaynakları.

Ülkenin %80’ini kaplayan lavlar, içerdikleri zengin minerallerle, tarım için verimli toprak oluşturuyor. Genellikle seralarda yapılan tarım, besin açısından, pirinç ve buğday dışında, ülkenin kendi kendine yeterli bir duruma gelmesini sağlamış. Topraklarının büyük bir bölümü çayır olan bu ülkede, hayvancılık da oldukça gelişmiş. Vahşi hayvanın bulunmadığı uçsuz bucaksız meralarda koyun, inek ve atlar korkusuzca otluyor.

Başkent “dumanlı koy” yeni Reykjavik

Reykjavik civarındaki turumuz sırasında bize İzlanda tarihiyle ilgili bilgiler de bolca veriliyor. Adada ilk yerleşim, MS IX. yüzyılda Vikinglerden kaçan İrlandalılar ile başlamış. 874 yılında, ilk yerleşim yeri, Norveç’ten gelen İngolfur Arnarson tarafından kurulmuş. Daha sonra, zalim Norveç kralından kaçan “Haffadlar”, yani “uzun kırmızı saçlılar” bu topraklara gelmiş. Aslen Viking olan bu insanlar, jeotermal kaynaklardan çıkan dumanları görünce, buraya “dumanlı koy” anlamına gelen “Reykjavik” adını vermişler. İzlanda’ya, “buz ülkesi” anlamına gelen adını da yine Vikingler vermiş. Şu anda konuşulan İzlandaca, eski Norveç dili, tarih boyunca pek değişime uğramamış. Alfabelerinde, hiç rastlamadığım bazı garip harfler de bulunuyor. Dil konusunda oldukça ilginç bir durumla karşılaştım: Bir İzlandalı, Ortaçağ’dan kalma bir metni rahatlıkla okuyabiliyor. Buna tutuculuk mu demek gerek, yoksa dil ve kültürün kesintisizliğine güzel bir örnek mi? Doğrusu tam kestiremiyorum.

Turumuzun son durağı, ünlü “Mavi Göl”. Burada, buharla çalışan bir jeotermal santral var. Evlere, jeotermal enerjiyle ısıtılan yer altı suları veriliyor. Mavi Göl, bu suyun bir havuza konulmasıyla oluşmuş, güzel, masmavi bir suni göl. Mavi rengi, suyun içindeki silikattan alıyor. Turdaki arkadaşlarımızla birlikte, santralden yayılan dumanların ve dumanların arasından bir görünüp bir kaybolan insanların arasına dalıyoruz. Sanki bir hayal dünyasının içindeyiz. Yaz kış, bu sıcak, kükürtlü suyun içinde yüzen sağlıklı insanları görüyoruz. 39, 40 ve 44 C sıcaklıkta ufak havuzlar var. Birinden diğerine geçiliyor. Dışarıda insanlar kalın paltolar ile gezerken, onlar havuzun çevresinde çıplak geziyorlar.

Reykjavik de birçok kuzey ülkesi gibi heykellerle süslü. İzlandalı ünlü heykeltıraş Asmundur Sveinsson‘nun (1943-1982) eserlerinin sergilendiği müzeyi geziyoruz. Tahta, çimento ve bronzla, abstre çalışan Sveinsson’un eserleri kadar, müze binasının kendisi ve müzecilik anlayışı da mükemmel doğrusu. Ünlü Mimar Avlar Aalto’nun eseri olan Kuzey Evi de muhakkak ziyaret edilmeli.

İzlandalılara göre, bir Viking olan Leifur Ericsson, 1000 yılında, yani Kristof Kolomb’tan çok önce Amerika’ya ayak basmış. İşte, Leifur’un heykeli, başkentin 72 metre yüksekliğindeki ünlü kilisesinin önünde duruyor. Yapımı 40 yıl süren ve başkentin sembolü olan bu kilisenin mimarı Samuelson. Kilise, mükemmel akustiğinin yanında, gösterişli bir orgu ile de dikkat çekiyor.

Birkaç kez, İzlanda’nın tek üniversite binasının, kırmızı cepheli Ulusal Kütüphane ve Ulusal Müze’nin önünden geçiyoruz. Hepsi aynı bölgede yer alıyor. Kentin altı adet çirkin sıcak su dağıtım deposunun üstüne inşa edilmiş ve mimarisi ile dikkati çeken bu yuvarlak yapının içinde lüks bir lokanta da var. Öskhujlid Tepesi’nde bulunan bu modern binanın içinde, zaman zaman suni bir geyzer gürültü ile suyu yükseklere fırlatıyor. Yine bu binanın alt katında da bir resim galerisi bulunuyor.

Jules Verne’nin ünlü romanında dünyanın merkezine yolculuğu başlattığı İzlanda, küçük bir ada parçası olmasına rağmen zengin bir kültür yaratmış kendine. Reykjavik’te görüp gezdiğim müzeler, resim galerileri, tiyatrolar ve sinemalar bunun en büyük göstergeleri. Dünyanın en çok kitap okuyan halkının İzlandalılar olduğunu da belirteyim. Reykjavik’in her köşesinde kitapçı ve değişik konular içeren yüzlerce broşür var. Kişi başına düşen yazar sayısı en yüksek olan ülke de yine İzlanda. Belki de karanlık ve soğuk bu rekorda birer “etken” ama gene de onları kutlamak gerek. Mutlulukların en büyüğü olmalı bu. Futbol ve birbirinin benzeri dizilerle uyutulan ülkemizle ilgili bir yorumda bulunmaya ya da karşılaştırma yapmaya -ne yazık ki- ne dilim varıyor, ne de gönlüm…

“Golden Circle” Turu

Seraların, İzlanda için ne kadar önemli olduğunu söylemiştim. Isıtma, jeotermal ısıyla gerçekleştiği için seranın işletme masrafları çok düşük. Bu seralarda her türlü sebze ve çiçek yetiştirilebiliyor. Gezdiğimiz seranın adı “eden”, yani “cennet”. Bu sera, artık turistik bir gezinti yeri. İçinde, dükkânlar ve hatta bir de kafe var.

İkinci durağımız, “Kerid Volkanik Krateri”. Tam 2 bin yıllık bu kraterin içi suyla dolu. Arazi, İzlanda’nın pek çok yerindeki gibi “siyah”. Yolda, sağlı sollu, çok sayıda yazlık ev görüyoruz. Doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum; denizin, bahçenin, ağaçların, hatta dağın bile olmadığı bir yere ne diye yazlık ev yapılır ki? Bu bölge gezinti yapmaya bile elverişli değil. “Her neyse”, diyorum içimden, “Benim göremediğim gizli ve çekici bir yanı vardır herhalde.”

Gulfoss Şelâlesi, gerçekten de “etkileyici”. Sular iki kademeli olarak, 32 metre yükseklikten düşüyor. İzlanda’nın en büyük şelâlesi. Yerli bir kadın buraya hidroelektrik santrali yapılmaması için büyük mücadele vermiş. Bravo!

Hemen yanında, “Geysir” sıcak su kaynakları bulunuyor; sıcak suların buharı her bir yanı sarmış ve esrarlı ve korkutucu bir atmosfer yaratıyor. Hani korku filmlerinin o tipik sahneleri gibi. Aralarında en çok dikkati çeken, “Strokkür Geysiri”, her beş dakikada bir, bir gürültü ile sularını 25 veya 30 metreye kadar fışkırtıyor. Basınç altında 130°’de bile kaynamayan su, basınç kalkınca birden kaynıyor ve kendini hemen dışarıya atıyor. “Geyzer”i ilk telaffuz edenler Vikingler, anlamı ise “azgın”. Tüm gezginler çevresinde fotoğraf makinesi ile bekliyor. Daha önceleri, burada suları 60-70 metreye kadar yükselen bir diğer “Geysir”in olduğunu da öğreniyorum. Sonra tıkanmış. Açılması için içine sabun atılmasına veya deliğin genişletilmesine çevreciler mani olmuş.

Yemekten sonra, Thingvellir Ulusal Parkına gidiyoruz. Avrupa ve Amerika kıtaları tektonik olarak tam buradan ayrılıyor. Amerika Kıtası’nın alçaldığı yer, büyük bir yarık olarak belirgin. Her yıl bu yarık 2 santimetre kadar açılıyor. Yani yürüyerek Avrupa’dan Amerika’ya geçmek mümkün.

Dünyanın en eski halk meclisi ya da parlamento binası da, 930 yılında, yine bu bölgede kurulmuş. Şu anda, binanın bulunduğu yerde bir İzlanda bayrağı dalgalanıyor.

Zalim Norveç kralından kaçan Vikingler yeni bir kral istememişler ve her yıl iki defa toplandıkları bu coğrafyada sarhoş bir adamın evini bir tür parlemento binasına dönüştürmüşler. Halkın yönetimi ile ilgili tüm kararlar burada alınırmış. Aynı yörede iki önemli tarihi olay daha gerçekleşmiş. İzlanda Hıristiyanlığı 1000 yılında burada kabul etmiş. Danimarka’dan ayrılıp bağımsız devlet olma kararı gene bu alanda ilan edilmiş.

Mavi dağlarda, Nisan ile Aralık ayları arasında kayak yapılıyormuş. Kayak, İzlanda’nın en popüler sporlarından biri…

Skalholt, Güney İzlanda’nın dini lideri “bishob”ların yönetim merkezi. Kırk dört bayrak bugüne dek bu görevi yürütmüş 44 bishobu simgeliyor. Tarihi ahşap kilise yerine bugün vitrayları ile ünlü yeni bir kiliseyi göreceksiniz. Viking saldırılarından korunmak için bir de geçit açılmış.

Hraunfosser Barnafosser adlı, geniş bir alana yayılmış volkanik kayaçlar içinden geçen ve yer altı suları ile beslenen bir şelâle daha görüyoruz. Burada yeni bir nehir doğuyor. Ayrıca burası, soğuk suyu seven som balığı için ideal bir ortam. Bir sonraki durağımız olan, Husafell adlı bölgede ise, zengin İzlandalıların, yeşiller içindeki yazlık evlerini görüyoruz.

İzlanda’yı gezerken, yol boyunca “midillilerle” karşılaştık. Midilli, bu ülkenin tek cins atı. Bin yıl önce Vikingler tarafından Norveç’ten getirilmiş. Boyları kısa ama, güçlü ve çevikler. Belki de güçleri, İzlanda’nın iklimine uyum gösterebilmelerinden kaynaklanıyor. Bu atlara, turistler dahil herkes severek biniyor. Yurt dışına gönderilen İzlanda atının bir daha ülkeye geri dönmesi yasak. Çünkü atın genetiğini bozmak istemiyorlar. Yaşlı midillilerin yaşamı ise, maalesef, masalarda sosis olarak noktalanıyor.

Hafta sonları, İzlandalı gençler bar bar gezip kısa zamanda sarhoş oluyorlar.

Sarhoşlukları çekilir gibi değil. Onlar da, diğer Kuzey ülkeleri insanları gibi içince hemen sapıtıyorlar. Konuyla ilgili şöyle bir İzlanda atasözü de var: “En iyi geçen gece, ertesi sabah o gece ile ilgili hiçbir şey hatırlamadığın gecedir”. Tabii bu ikaz edici olmaktan çok, teşvik edici bir atasözü. Ee, atalar her zaman yararlı olacak sözler söyleyecek diye bir kural yok tabii.

XVII. yüzyılda, Cezayirli korsanlar İzlanda’ya kanlı baskınlar yapmışlar ya, bu yüzden Türkleri de pek sevmiyorlar. Baskını yapanlar Cezayirli ama, Cezayir o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olduğu için Türkleri suçluyorlar. Hatta, konuştuğum bazı gençler, Türk olduğumu öğrenince uzun süre suratıma nefretle baktılar, neredeyse beni döveceklerdi.

Kısa Kısa İzlanda

· Bir zamanlar mahkumlar İzlanda’ya getirilip serbest bırakılırmış. Yaşamlarını sürdürmeleri oldukça zormuş.

· İzlanda’da kimsenin soyadı yok. Adından sonra filancanın “oğlu” veya “kızı” ibaresi konuluyor. Böylece evlenen bir kız kocasının soyadını almamış oluyor. Telefon defterinde de tahmin edeceğiniz gibi yüzlerce aynı isim var.

· İzlanda’nın tek önemli sanayi kuruluşu Aliminyum Tesisleri. Hammaddesi olan “boksit” Avustralya’dan geliyor. Tabii enerji çok ucuz olduğu için bu tesis İzlanda’ya kurulmuş.

· İzlanda’nın iki ünlüsü İstanbul’da da konser veren sanatçı Björk ile 1955 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanan yazarları Halldor Laxness.

· W. H. Avden ve L. Mc Neice dünyaca bilinen kitapları “İzlanda’dan Mektuplar” adlı eserlerinde 1930 yıllarında bu ülkede at sırtında yaptıkları ilginç geziyi anlatırlar.

· Ünlü film yıldızı sevimli balına “Özgür Willy” film sonrası doğaya alışma dönemi tamamlanınca İzlanda sahillerinde denize bırakıldı.

· İzlanda dünyanın refah derecesi en yüksek yedinci ülkesi olarak gösteriliyor.

· Avrupa Birliği’ne tam olarak katılmayan İzlanda sadece Avrupa Ekonomik İşbirliği’nin içinde yer alıyor. Korkuları da sularında avlanacak olan Avrupa Birliği ülkelerinin balıkçı tekneleri.

· İzlanda’da yaşayan Türk sayısı 150 civarında. Bu ülkeye en fazla Polonyalı göçmen yerleşmiş.

· İzlanda yollarının %45’i asfalt kaplanmamış. Çünkü volkanik ve tektonik yapı asfalt yolları kısa zamanda kullanılmaz hale getiriyormuş.

· İzlanda’da yaşam uzun. Kadınlarda 84, erkeklerde ise 76. Hakiki İzlandalı meğer çok çocuk yaparmış. Örneğin 12 kadar…

· Bu coğrafyada yaban hayatın iki önemli kahramanı bizon ile tilki.

· İzlanda’da yasal olarak gündüzleri de araçların farlarını açık tutmaları gerekiyor.

· Bir zamanlar İzlanda da ağaçlarla kaplı imiş. Ya volkanik hareket ya da Vikingler’in ağaç tüketimi ormanları bitirmiş.

· Milli Eğitim Bakanlığı yaz tatilinde öğrencilere kısa dönemli işler buluyor. Örneğin ağaç diken öğrencilere rastladık. Böylece hem hayatı öğreniyorlar hem de para kazanıyorlar.

· İzlanda bir “Avrupa Birliği” projesi dahilinde hidrojenle çalışan araçlara yavaş yavaş geçiş yapıyor. Şu anda yüz araba ve bazı otobüslerin kullandığı hidrojen gazı için özel benzin istasyonları açılmış bile.

· Turistler, İzlanda hatırası olaran en fazla yün kazaklar, renkli battaniyeler, koyun postları ve Viking takıları alıyorlar ama tabii hepsi pahalı.

· İzlanda’da su o kadar temiz ki hiçbir arıtmadan geçirmeden ve klorlamadan evlere gönderiliyor. Belki de 1100 yıl önce yağan karların suyu bugün kullanılıyor.

· Homojen bir topluma sahip İzlanda devleti deCode Genetics adlı genetik mühendisliği şirketi ile alışılmamış bir anlaşmaya 2000 yılında imza attı. Bu anlaşmaya göre 300 bin İzlandalının tüm genetik verileri ve DNA kodları ayrıntılı bir veri tabanı oluşturmak üzere bu şirketce kullanılabilecek.

· Somon avlamak için bazı özel nehir kenarlarında bir günlük izin için 1000 dolar kadar ücret ödemek gerekiyor. Kevin Costner, Mick Jacker gibi bu işin paralı meraklıları da mevcut.

· Deniz papağanları İzlanda’nın kuzeyinde ve Banfin adasında yaşıyorlar. Gagasındaki renkli çizgiler papağanın yaşını gösteriyor. Ancak maalesef bu sevimli hayvanların bile kara renkli etini yiyip, yumurtalarını sanki bir marifet gibi çocuklar topluyor.

· İzlanda zaman açısından Türkiye’den üç saat geri.