İran’ın Sıradışı Kentleri:

Hamedan, Kermenşah, Meşhed, Rasht,

Bandar – e – Anzalı

Kurban Bayramının ikinci yarısında yol arkadaşım, becerikli dostum Selman Arınç ile birlikte İran’ın görmediğimiz yörelerini ziyaret etmeyi planladık. Ayrıca böylece Nomadmania web sitesinin bölge sıralamasında ikimiz de yükselecektik.

Ben daha Ekvator Ginesi’nden yeni dönmüştüm. Olsun, her zaman yeni bir yolculuğa  “hazırım”. Uzun süredir Selman ile birlikte yola çıkmamıştık. Gece saat 23, Tahran uçağı Sabiha Gökçen Havalimanından kalkıyor. Uçuş ortalama 3 saat sürüyor. Sabahın erken saatlerinde Tahran Havalimanındayız, bir taksi ile hemen otobüs garına gidiyoruz. Vallahi terminal de lokantası da tertemiz.

Hamedan’a giden “VIP” otobüse kuruluyoruz. Koltuklar oldukça geniş, ikram bile eksik değil, internette varmış. İran sahiden ucuz, düşünün Hamedan Tahran’a karayolu ile en az üç saat mesafede. Otobüse ödediğimiz miktar vallahi sadece 4 dolar. Yolda uyumuşum, ama yol boyunca uçsuz bucaksız taş çöllerini, ilginç bir yüzey yapısına sahip dağlık araziden geçiyoruz.

“Hamedan” bence pek sempatik bir yerleşim merkezi değil, Hamedan Eyaletinin başkenti. Burası sadece İran’ın değil dünyanın  en eski kentlerinden biri olarak biliniyor. Ama bizi oraya çeken esas neden İbn-i Sina’nın mezarının burada olması. Gerçi anıt mezar maalesef çirkin ve oldukça yüksek  betondan bir kule.  Hamedan’da ayrıca Bu-Ali Sina Üniversitesi bulunuyor. Bir çok okulun, işyerinin adı bu öncü tıp bilimcisinin ismini taşıyor. XI. yüzyılda yaşamış olan ve kentin bir meydanına adı verilen şair Baba Tahir ile 2003 yılı Nobel Barış ödülü alan Avukat Şirin Ebadi de Hamedan doğumlu.

Bir taksi ile 3 saat uzaklıktaki Kermenşah’a doğru yola koyuluyoruz. Yol düz ve geniş ama trafikte buna karşın çok yoğun. Özellikle kamyon ve tırlar yol boyunca her an hareket halinde. Şoförümüz tam bir bitirim. Taksisi ile bir sağa, bir sola kaçıyor. Ben arkada uyumuşum ama Selman devamlı şoförün yanında “tetikte.”

Nihayet Kermanşah’a giriyoruz. Burası aynı zamanda Sasaniler’in başşehri. Kürt müziğinin en önemli sanatçıları da bu topraklarda yetişmiş. Kürt besteciler ayrıca Mevlana Rumi’yi eserlerinde sık sık yad ediyor.

Hani ünlü de ünlü bir efsane vardır:  “Ferhat ile Şirin”,  Ferhat Şirin’e olan aşkı uğruna dağları deler ya ! İşte o dağda Kermenşah’da !

Kentin en dikkat çekici eseri şüphesiz, “Tağ – Bostan.”

Dağa tek tek işlenmiş olan kabartmalar sahiden Sasani sanatının birer harikası. Ana kompozisyon 3 metre yüksekliğinde, 7 metre genişliğinde ve 6 metre derinliğinde.  Kompozisyonda ata binmiş olan Sasani kralına tanrıça Anahista huzurunda  bir yüzük hediye ediliyor. Filleri, avcıları, avcılarca öldürülmüş masum geyikleri ile bir av sahnesi de taşlara aynı  incelikle tek tek işlenmiş.

Civardaki dağlar, gün içinde değişen renkleri ve şekilleri ile sahiden etkileyici.

Otelimiz  Parsian hem ucuz hem de rahat. Altıncı kattaki manzaralı keyifli bir kahvaltı sonrası “Fartaknews” televizyonu benimle bir mülakat yapıyor.

Kermenşah Havaalanından Meraj Havayolları ile Meşhed’e uçuyoruz. İran da  çok sayıda özel havayolu var. Ne de olsa geniş bir coğrafya. Karayolu ile ulaşım onlarca saat alıyor. İki saate yakın İran’ın kuzeyinde kurak arazisi üzerinden uçuyoruz.

Meşhed Havalimanı oldukça geniş ve modern ancak bavullar bir türlü gelmiyor. Ayrıca hangi bantta bavulların olacağı panolarda yazılı değil. Herkes sürekli bir banttan diğerine koşuyor. Kırk dakika sonra bavuluma kavuşuyorum.

Meşhed’de lüks bir otelin süit odasında kalıyoruz. (Gecesi 120 dolar) “Darvishi” (Derviş) otelinin servisi bizi alandan otele kadar götürüyor.  Selman her şoförle hemen Farsça sohbete başlıyor. İnanın çok da “başarılı”. Espriler yapıyor, onları da  güldürüyor.

İran’ın en büyük ve en verimli eyaleti olan  Horasan’ın başkenti olan Meşhed aynı zamanda Kerbela’dan sonra Şiiler için “en kutsal yer”.

“Haram Rezazi” yani İmam Rıza’nın Türbesi ve kompleksi sahiden her yönü ile şaşırtıcı bir binalar topluluğu. Günün değişik saatlerinde karşınıza ışık oyunları ile yepyeni bir manzara ile çıkıyor.  Her gün binlerce İranlı’nın yanında Türkiye, Irak, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Arap ülkelerinden gelen Şiiler İmam Rıza’nın defnedildiği bu kutsal alanı ziyaret ediyor. Geceleri de burası ışıl ışıl.

Gevherşad Caminin avlusunda beyaz sakallı, beyaz sarıklı yaşlı bir imam hutbe veriyor. Hutbe ekranlarla tüm avluya yansıtılıyor. Ahşap, mozaik kakma ve taş oymacılığının harika birleşimi olan çeşmelerle soğutulmuş avluları, kemerleri, aynalı fayanslarla süslenmiş saf altından kubbeleri birbirine tamamlanmış.

Girişlerde kapılarda ciddi bir kontrol var. Erkeklerde uzun pantolon, hanımlarda ise başörtüsü ve uzun etek aranıyor. Gerçi cep telefonuna artık izin verseler de elinizde herhangi bir çanta ile kesinlikle içeri giremezsiniz. Daha  önce bu alanda bir bomba patlamış! Çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş. Benim çantayı da yakaladılar ve kesinlikle içeri koymadılar, gelen komisere çantamdaki kitapları gösterdim. “Dünya İçin Bir şey Yap” adlı kitabımın Farsçasını ona imzalı olarak hediye edince,  Sırtçantamla içeriye girmeme izin verdi. Belki de buranın tarihinde bu bir “ilkti.” Selman ile ziyaretçileri inceledik, benim dışımda kimsenin elinde herhangi bir şey yoktu. Kapının girişinde tüm ziyaretçilere zeytinli birer çörek hediye ediliyordu.

Hazreti Ali,  Peygamberimizin kızı Fatima tül Zehra ile evlenir. İki oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin dünyaya gelir. Hz. Hasan soyundan gelenler “şerif”, Hz. Hüseyin soyundan gelenler ise “seyit” olarak anılır. On iki imamın sonuncusu İmam Rıza o zaman bir köy olan Meşhed’de dönemin halifesi tarafından üzümle zehirlenir, İran topraklarında gömülü tek ve son imamdır. İşte bu yüzden  “İmam Rıza” Şiiler için çok önemlidir.

Altın kafesteki türbesini hergün ziyaret eden binlerce Şii erkek,  kadın ve çocuk saf altın kaplı kapıları, türbeyi  üçer defa öpmekte, başında ağlamakta, dua okumakta ve türbenin kafesine dokunmaya çalışmaktadır. Hatta siyahlara bürünmüş bazı delikanlılar ellerindeki zincirlerle vücutlarını kanatıp kendilerini cezalandırmaktalar. Yeni evliler de  bu büyülü türbeyi muhakkak ziyaret etmekte.

Tahran’a 600 kilometre uzaktaki Meşhed her gün misafir ettiği binlerce ziyaretçi ile her an hareketli ve hızlı yaşayan bir kent. Trafiği İstanbul’dan bile beter, her an her yerden bir araç çıkabilir. Hele motosikletliler kaldırımda bile deli gibi yol alıyor. Ana caddeler boyunca yüzlerce otel, kuruyemişçi, dondurmacı, giysi dükkanları, kuyumcu, baharatçı dizilmiş.

  • Altmış bin beyitli Şehname’nin yazarı Firdevsi’nin mezarı da Meşhed’de. Sultan Murat her bir beyit için bir altın vereceğini kendisine vaad etmiş ama sonra nedense bu sözünü tutamamış.
  • Almas – Şark (Şarkın Elması) Meşhed Kentinin modern yüzü. Sirk, lunapark, modern siteler ve AVM’ler bu bölgede yer alıyor.
  • Meşhed Tren İstasyonunun geniş hacminin tavanını sadece kenardaki sütunlar taşıyor. Şah Rıza’nın atamızı ziyareti sırasında Ankara garını görünce etkilenmiş ve buranın projesini hazırlatmış. 

Meşhed’den Tahran’a trenle dönmeye karar veriyoruz. Akşam üstü hemen her saat başı Tahran’a bir tren var ama trenler üç ayrı kategoride. Biz en lüks olanını seçiyoruz. Bir gezgin olarak ikinci el giyerim ama doğrusu trenlerde konforlu seyahat etmek isterim. Kompartımanlar 4 kişilik. Elbette aile olmadan kadın ile erkeği aynı bölüme vermiyorlar. Doğrusu vagon tertemiz. Herkesin çarşafı, yastık kılıfı, battaniyesi bir şişe suyla beraber özel torbalara konmuş. Yolculuk tam 10 saat!

Tren hareket edince önce meyve-yemiş yanında naneli leziz bir limonata ikram ediliyor. İki saat sonra da kızarmış tavuk da içeren yemek servisini  getiriyorlar. 

Doğrusu sessiz ve neşeli bir yolculuk, ilaç aldım, uyumuşum. Tahran’a sabahın 5’inde varıyoruz. Gar o saatte bile kalabalık. Yine bir taksiye atlayıp önceden tanıdığımız otogara geçiyoruz.

Saat 07.00 otobüsü ile Hazar Denizi kıyısındaki Bandar e Anzali’ye doğru 5 saatlik bir yolculuğa başlıyoruz. Önce eyalet başkenti Rasht Kentine varıyoruz. Bu kent hem birinci,  hem de ikinci dünya savaşında Rus işgaline uğrayınca ekonomisi iyi bozulmuş. Polonyalı esirler burada çalıştırılmış, hatta bir Polonya Mezarlığı bile var. Rus binaları ile pirinç tarlalarının bulunduğu genellikle yüksek duvarlı iki katlı çiftlik evleri dikkati çekiyor.

Sefid Nehri üstünde büyük bir baraj inşa edilmiş. Bölgede jilet, cam, sabun, sepet ve ipek atölyeleri bulunuyor.

Selman otobüste Hüseyin adlı bir gençle dostluk kuruyor, Hüseyin bizi Bandar’daki evine davet ediyor.

Hazar Denizi kıyısında Behareset-Talab (Cennet lagün) adlı hoş bir otele yerleşiyoruz. Motel tarzında güzel planlanmış, su üstünde platformda kurulmuş sevimli bir lokantası var. Ancak sazlıkların içinden hızla geçen motorlarının ardı arkası kesilmiyor. Ekosisteme büyük bir darbe. Oradaki, kuş, kurbağa ve balık yumurtaları yok ediliyor. Bu durumu ertesi gün bölge valisine anlatıyorum. 

Sabah kent merkezine iniyoruz. Hemen her köşede bir banka var. Buranın içinde ufacık tohum taneleri bulunan bir meşrubatı var. Vişneli, kayısılı, şeftalili,  ahu dudulu  da oluyor. Doğrusu hoşumuza gidiyor. Hele de soğuksa daha da lezzetli, öyle çok da tatlı değil.

Valilik binasına uğrayıp zor da olsa Tahran otobüsüne saat 12’de yetişiyoruz. Otobüste lise öğrencilerinden oluşan bir futbol takımı var. Sohbet yol boyunca derinleşiyor. Dokuz saat sonra Tahran Otogarına varınca bizim havalimanına kadarki taksi ücretini öğrenciler aralarında toplayıp şoföre ödüyorlar. Utanıyoruz, çok ısrar ediyoruz, almıyorlar. İnanılmaz bir dostluk ve misafirperverlik !

Nedense Havalimanında yine beni polis çeviriyor. Özel bir odaya alıyorlar. Valiye niye gitmişim ? Yaa diyorum, kitabımın Farsçasını hediye ettim. Kabahat mi ? Kendisi bizi kahvaltıya davet etti. Vali ziyaret edilmez mi ?

İstanbul’a dönüş saati geldi. Beş günde batıdan doğuya İran’ın beş farklı kentini tanıdık. Maceralar yaşadık, öğrendik, uzun yollar aştık, güldük, soruşturma bile geçirdik. Yeni dostlar ve tecrübeler edindik. İnanın öyle fazla para da harcamadık doğrusu ! Mutluyuz!

Şiraz

SIRLARŞEHRİ ; ŞİRAZ

Zaman, yaşamamız için bize sunulmuş armağandır. Bu armağanı doyasıya yaşa ve dostlarına da yaşat, elini çabuk tut! – Hafız-ı Şirazi

Birçok kişinin tereddütle baktığı ülke İran’a, ikinci seyahatim ,daha önce Tahran, Kum, Kashan, İsfehan ve Meşhed şehirlerini gezmiştim, bu defa bin bir gece masallarındaki aşkların ve şairlerin şehri “Şiraz’ı” görmek istiyorum. İstanbul’dan dört arkadaşımla birlikte akşamüstü THY ile Tahran’a hareket ediyoruz .. Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra gece İmam Humeyni havalimanına iniyoruz .. Dostum Ağa Ali’nin kayın biraderi Şehram’ın güler yüzle “hoşamedi ağa Saleh,hoşamedi braderan” sözleriyle ilk adımlarımızı atıyoruz Tahran’a..

40 km kadar bir mesafede olan havaalanı Tahran merkeze yol boyunca gah aydınlık gah karanlık etrafı görmeye çalışıyor arkadaşlar, Şehramla sohbet muhabbet… Ağa Ali’nin evinde misafir olup ertesi gün öğlen vakti Şiraz’a uçacağız..

Saat 22.00 sularında Ağa Ali’nin evine ulaşıyoruz, bizi sokak kapısında hürmetle karşılıyor, kucaklaşıyoruz, üst kata çıkıyoruz, orta halli bir adam olmasına rağmen dostumuz ;bizim için salonda görkemli bir İran sofrası hazırlanmış sebzi çorbasından kebaba kadar her şey var, çello kebap bildiğim kadarıyla evde yapılan bir şey olmadığı için dışarıdan söylenmiş olabilir,safranlı pilav ve naneli ayran yanında lavaş ekmeği ile soluksuz karnımızı doyuruyoruz..Meşhur mazenderan çayından demlemiş mis gibi kokuyor, sohbeti demliyoruz, İstanbul’u soruyor sürekli sık sık gelip gitse de garip bir bağımlılık yapmış İstanbul onda… Yol yorgunluğu… Arkadaşlarımızın göz kapakları fazla direnemiyor uykuya , Ağa Ali bize sünger döşeklerden beş yatak yapmış yanyana uzanıp yatıyoruz, deliksiz bir uykuya teslim olup sabah erken kalkıp hiç olmazsa biraz Tahran’ı gezer miyiz düşüncesi vardı lakin uyandığımızda saatin 10.30 olmasından dolayı ancak kahvaltı edip Mehrabad havalimanına gitmek için zamanımız kaldığını fark ediyoruz..

Havuç reçeli başta olmak üzere ceviz, hurma, çay ve lavaş ekmeğinden oluşan kahvaltımızın ardından Mehrabad havalimanına hareket ediyoruz biraz trafik yoğun umarım uçağı kaçırmayız diye söylenirken Şehram ağa “Can rahat ol tez aparam men sizi” diyerek bizi rahatlatıyor, Şiraz uçuşumuzu Miraç havayolundan almış bizi contuarın karşında bırakıyor, vedalaşıyoruz..

Şiraz, Tahran’a 800 km mesafede bir şehir yaklaşık bir saatlik uçuşumuz var 14.00 de biniyoruz uçağımıza..bir saatlik uçuştan sonra sıcak bir öyle sonrasında Şiraz’a ulaşıyoruz…

Dostum Ağa Alinin arkadaşı Kerim bey bizi havalimanında karşılıyor minibüs ile kısa bir yolculuktan sonra bizi merkeze yakın bir apart hotele götürüyor odalarımıza yerleştip bir iki saat kadar dinlenmeden sonra akşam üstü hafızın kabrine gitmek üzere sözleşiyoruz.. Geniş bir apart.. Mustafa Abi ile Dr.Adil bey bir odaya, kardeşim Ender ile yakın arkadaşım Mehmet Bey başka bir odaya yerleşirken bendeniz antredeki sofaya ilişiyorum.

Akşamın kıyısına doğru kalkıyoruz, heyecan dorukta.. Rüyalar Şehri Şiraz’ı gezeceğiz. Masallar şehri ; Hafızın bostan ve gülistanı ,şiirin,şarabın ve aşkın şehri Şiraz..

Kerim bey bizi resepsiyonda beklliyor minibüse binip doğruca “Aramgah-ı Hafez”a gidiyoruz. Gün batıyor neredeyse. Aklımda hep Yahya Kemal’in “rintlerin ölümü” …

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Makber-i Hafız Şirazi

14 yy’da yaşamış Şirazlı büyük şair, Goethe’yi, Puşkin’i etkilemiş bir şair Hafız ,yüzlerce yıldır dünya edebiyatında şiirleri hala okunan hem hafız hem şair hem filozof zamanının çok ötesinde etkileriyle günümüzde de İranlıların deyimi ile “zindegi”yani yasayan bir insan..

Şiraz’ın ünlü şairinin kıymeti de şiirlerinin hikmetide ancak ölümünden sonra anlaşıldı.Güller içersinde bir bahçede bulunan Şiraz halkının “hafıziye” diye adlandırdığı kabir başında fatiha okuyup bir kenarda Hafız’ı ziyarete gelen insanları izliyorum, özelllikle genç çiftler, öğrenciler , sevgililer başta olmak üzre her kesimden İranlı. Aksam karanlığı henüz çökmüştü ki, türbe müctemilatı içinde müze gibi düzenlenmiş kısmın duvarına yaslanmış ellerinde Hafız’ın divanı bulunan ezberden hafızdan şiirler okuyan ziyaretçilerin etraflarında toplandığı müteşairler dikkatimizi çekiyor, biz de kendimizi Hafızın bir şiirinde Farsça’nın muhteşem fonetiğine bırakıyoruz..

İranlıların “Faal-e Hafiz” da dedikleri , bir şiirli fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendilerine dair bazı imler işaretler gösterdiğine inanıyorlar.. Sonra bir diğeri hafız divanından tefehhul yapıyor (sizin için rastgele bir sayfa açıyor), oradan sizin için hikmetler bulup okuyor.. Yükselen şiir sesleri ile birlikte gece Hafız’ın türbe aydınlatması gerçekten farklı bir atmosfer oluşturuyor, Şiraz gecelerinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden.. Hediyelik eşya mağazasından bir hafız divanı satın aldıktan sonra gecikmiş bir akşam yemeği için mihmandarımız Kerim Bey’e bizi güzel bir restorana götürmesini söylüyorum. İlk günün yorgunluğunu otantik bir yerde İran mutfağının lezzetlerini tadarak sonlandırmak niyetindeyiz. Doğruca Haft Khan Restorana gidiyoruz. Daha önceden de geldiğim için arkadaşlarıma yemekleri anlatıyorum, biraz ocak başına varıp vitrinde sergilenen kebap çeşitlerine göz atıyoruz, şişler bizimkilere oranla çok daha buyuk ve et miktarı cok fazla, benim favorim kebab-ı khubide , kebab-ı bergi. Kebabı khubide bizim adana kıyma kebabın daha büyük şekilde hazırlanmışı gibi , kebab-ı bergi ise bizdeki yaprak kesilmiş etlerin yatay olarak şişe geçirilmiş hali lakin kullanılan baharatlar etin terbiyesi sanıyorum çok farklı dolayısıyla doyumsuz bir lezzet sunuyor. Çorba sebzi denen bir sebze çorbası ile başlıyoruz, nefis bir çorba o kadar hoşumuza gidiyor ki ikişer kase içiyoruz bu çorbadan. Sonra kebaplarımız geliyor, porsiyonlar çok büyük üç gün yemek yiyemem diye geçiriyorum içimden. Fakat naneli taze ayran ve lavaş ile birlikte kebapları götürüyoruz, enfes bir lezzet İran mutfağı, bizim Antep mutfağını biraz andırıyor ama kesinlikle farklı bir damak tadı var. Dostlar ile gayet keyifli bir aksam yemeğinin ardından hotelimize dönüyoruz sabah kahvaltı ile birlikte Şiraz’ı gezeceğiz..

Uzun zaman hüküm süren Zend Hanedanlığı (1747-1779) zamanında yaşamış şehir. Bu dönemde Şiraz’ı İran’ın başkenti yapan Zend Hanedanı Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahan’da yaptığı gibi, Şiraz’a çok gösterişli yapılar yapmış. Kendini Peygamber Hz. Muhammed (SAV) naibi, vekili ilan eden Kerim Han, bu yüzden yaptırdığı birçok yapıya da Vekil Camii,Vekil Han,Vekil Saray vb. isimler koydurmuştur.

Şehre kara yoluyla gelenler Bab-ı Kur’an kapısından girerek gelirler, hikayeye göre bu kapıdan çıkıp gidenler sağ salim dönerlermiş geldikleri yerlere. Şairleriyle, filozoflarıyla bilginleriyle meşhur sanat ve edebiyatla da bütünleşen bilge sırlar şehiri Şiraz.. İki milyon nüfüslu İran’ın altıncı büyük şehri Zend Hanedanlığı döneminde İran’a baş şehirlik yapmış olan şehir görkemli İslam mimarisi ve anıtsal yapılarla adeta bir açık hava müzesi gibidir..

Kala-i Kerim Han

Sabah güzel bir İran kahvaltısından sonra ilk olarak gezimize Kerim Han yapılarından başlıyoruz, ilk ziyaretimiz 250 yıllık Kerim Han Kalesi oldu. Kerim Han, Zend Hanedanlığı döneminde yaşadığı evinde içinde olduğu bu kale yaklaşık dört bin metre kare bir alanı on dört metre yükseklikte 4 adet burcu olan bir duvarla çevrilmiş dönemin en muhkem yapılarının başında gelmektedir.. Kulelerden eğik olanının Pehlevi Hanedanı döneminde hapishane olarak kullanıldığı bilinmektedir.

İran’ın efsanevi büyük pehlivanı Rustem’in bir devle savaşının anlatıldığı çiniler hakikaten görülmeye değer bir eşsizlikte, kalenin iç kısmında orta büyük alanda yemyeşil bir narenciye bahçesi içinde sıcaktan bunalmışlığımıza ilaç gibi gelen bir bahçe içinden serin adımlarla geçip saraya ulaşıyoruz.. Sarayın içine giriyoruz, vitraylarda güneşin yansıttığı ışık hüzmeleriyle oluşturduğu renk cümbüşü büyüleyen, nefes kesen bir güzellik sunuyor bize..

Cami-i Vekil

İslam mimarisinin görkemli yapılarından, üzerinde durduğu 48 sütunun tamamının tek parça taştan yontulduğu bu camii, Kerim Han tarafından yaptırılmıştır. Vekil Cami; avlusuna girdiğimizde bizi bilinen İran mimarisinin vazgeçilmezi görkemli havuzlardan biriyle karşıkarşıya kalıyoruz. Küçük bir bölümünün ibadete açık olduğu muhteşem camiinin bir kısmı da müze olarak kullanılmaya devam ediyor.

Bazar-ı Vekil

Şehrin tarihi silüetinde önemli köşe taşlarından biri de Vekil Çarşısı; daha önce Tebriz, Kum, İsfehan gibi şehirlerde gördüğüm çarşılar gibi biraz bizim kapalı çarşıya da benzeyen tarihi dokunun derinlemesine hissedildiği, İran kültüründe somut olmayan kültürel miras öğelerinin; el sanatlarının tamamına yakınının yapımı, sergilenişi ve satışı özellikle minekari sanatının ve gümüşçülüğün en nadide örnekleri burada. İran’ın bu en büyük ve en güzel kapalı çarşısı da kabul edilen bu mekanda Şiraz’ın meşhur halıları, muhteşem rengiyle safran başta olmak üzere çok çeşitli baharatlar, çaylar, sürmeler, rengârenk şallar ,ipekli kumaşlar sizi uçsuz bucaksız bir derinliğe sürüklüyor..Asırlık dükkanlara dalıp esnafla zeban-ı farisi konuşmaya çalışırken biran gruptan kopup kaybolduğumu farkediyorum..ama pişman değilim yitip yitip kendimi yeniden bulmaktan bir başka zamanın çarşılarında….

Hamam-ı Vekil

Dostlarla baştan sözleştiğimiz için endişe duymadan ana kapıda yeniden buluşuyoruz. Cami-i Vekilin öte tarafına geçip Hamam-ı Vekil’e giriyoruz, yapı iran hamam kültürünün yansıtıldığı, çeşitli estantanelerin canlandırıldığı, heykellerin kullanıldığı sergilemelerden oluşan bir müzeye dönüştürülmüş, serin olması bakımından ara ara ziyaretçiler için oluşturulan kısımlarda dinlenme şansı buluyoruz. Vaktin çoktan ikindiye dayandığı bu demde Şirazın manevi dinamiği kabul edilen Şah Çerağ ve büyük şair Sadi Şirazi’nin kabrini ziyaret ettikten sonra akşam yemeği için kendimizi şiirin ,şarabın ve güllerin şehri Şiraz’ın ünlü restoranlarından birinde ödüllendireceğiz..

Makber-i Şah Çerağ

Asıl adı Seyyid Emir Ahmed olan “Şah Çerağ “Meşhed şehrinin büyük ışık kaynağı; on iki imamın sekizincisi İmam Rıza(AS)’ın kardeşi olan bu kişiye Işıkların Şahı anlamına gelen Şah Çerağ adı verilmiştir. Geniş havuzlu bir avluya sahip olan bu türbenin çinilerle bezenmiş turkuvazi kubbesi ile dikkat çeken kutsal bir mekan, özellikle Şiiler için kutsal kabul edilen ve dünyanın bir çok yerinde yaşayan ehli beyt dostlarının ziyaret ettiği muhteşem bir atmosfere sahiptir. Şah Çerağ türbesi girişinde bilinen mukarnas şekiller içersine aynaların döşendiği iç duvarlarında yine renki camlar ve ışıklarla benzenmiş mozaikler, ışık yansımalarıyla oluşan renk ahengi ziyaretçileri muhteşem bir atmosferde ağırlıyor, fotoğraf için izin istediğim yaşlı türbedar, birkaç kare dış kapıdan cep çekimine ses çıkartmıyor, bazı ziyaretçilere teberrük için verilen içinde tuz ve yeşil bez parçası bulunan küçük bir naylon paketi elime tutuşturuyor.

İklimin sıcak olduğu zamanlarda özellikle akşam serinliğinde insanların yoğun olarak ziyaret ettiği söylenen bu kutsal mekan buyuk bir sarı kandili andıran çinili kubbesiyle kıyamete kadar türbeye el sürüp ağlayan insanların dua ve yakarışlarıyla önemli bir inanç merkezi olarak Şiraz’ı aydınlatmaya devam edecek..

Makber-i Sadi Şirazi

“Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan ,perişan olanları gönlünden çıkartma” Sadi

Şirazi

Şairler şehri Şiraz’ın dünya kültürüne armağanı dünya edebiyatına yön vermiş doğunun gizemini,yüksek sanat gücünü anlatan rubaileriyle meşhur Hayyam, Şehnamesi ile meşhur Firdevsi ve Nesimi gibi şairleriyle dünyaca üne kavuşan Şiraz’ın, en büyük iki şairi Hafız’dan sonra Gülistan’ın sahibi bir çok farklı coğrafya görmüş gezmiş bir derviş, bir gezgin büyük filozof Sadi’nin aramgahı bizim için bugünün son ziyaretgahı.

Bir nevi seyri suluk denen sufi yolculuğuna çıkmış olan Sadi, kendi tabiriyle “ruhumu doyurmak için aç susuz gezdim” diyerek büyük eserleri bostan ve gülistanı bu şekilde yazmıştır “Kişi bu,alçak dünyaya tenezzül etti mi ,bala kapılmış sineğe döner” sözünde aslında sufi bakışı ile her şeyi özetliyor… Yeşillikler içinde güllerle dolu havuzlu bir bahçeden geçiyoruz, yüksek turkuaz kubbeli bir türbe içersinde büyük şair.. Türbe duvarlarında Sadi’nin şiirleri ve sözlerinin yazıldığı kitabeler mevcut. Üzerinde “Şirazlı Sadi aşkın kokusunu saçacak, hatta onun ölümünden binlerce yıl sonra bile” yazan müzevazi bir kabir mozolesi bulunmaktadır.Alt katta mahzen kısmına doğru bakıldığında insanların dilek tutup para attıkları bir küçük dilek havuzunu da görmek mümkün.. Ruhuna fatiha okuyor ve hürmetle ayrılıyoruz huzurundan büyük filozofun..

Çoktan gün batmış göz uçlarımızda kirpiklerimize akşam karanlığı bulaşmış yorgun argın mihmandarımız Kerim Bey’den bizi Şiraz’ın en meşhur restoranlarından biri olan Shapouri Garden’e götürmesini istiyoruz, Mehmet Bey sabırsız, Mustafa Abi mütevekkil revan oluyoruz yola…

Taş yapı içersinde farklı alternatiflerin sunulduğu restoranlar varmış, tercihimizi bizde son zamanların en yaygın tüketim modeli açık büfeden yana kullanıyoruz, bütün kebap çeşitlerinin bir arada sunulduğu bu görkemli yemek şöleni bize kişi başı yaklaşık 35 dolara mal oluyor, lakin İran mutfağının tüm lezzetlerine dokunma fırsatı yanında az bile… Akşam yemek sonrası bir çay bahçesi nargile mekanı olsa fena olmaz… Şiraz’ın gecelerine birde böyle akalım, fikrim yorgun gezginlerimiz tarafından kabul görmediğinden apart hotelimize dönüp yarın Şiraz’daki son günümüz için dinlenmenin uygun olacağı kanaati galip geldi..

Sabah hotelde kahvaltıdan sonra ilk işimiz Nasır El Mülk Camii, Narenjastan Sarayı ve İrem bağlarını gezip sonra Persepolis yapıp Şiraz gezimizi sonlandıracağız.

Kasr-ı Naranjestan

Portakal bahçeleri içinde önünde muhteşem bir havuzla sizi karşılayan bu saray 1879’da İbrahim Mirza Khan tarafından yaptırılmış. Saray 19.yy İran asilzadelerinin isteklerine göre tasarlanmış dönemin bütün mimari ve dekoratif özelliklerini yansıttığı gibi saray yapısında kısmen Avrupa mimarisine dair izler mevcuttur. Halen müze olarak kullanılan bu sarayda, bütün İran saraylarının ortak özelliği demekte bir sakınca görmediğim saray mimarisinde kullanılan iç dizaynındaki ahşap ve cam işçiliğinin zirvesi sayılabilecek eşsiz bir yapı, güneş ışığının bin bir çeşit yansımaları sizi eşsiz bir ışık şöleni içinde kaybediyor. Büyüleniyorsunuz.

Cami-i Nasır El Mülk (Pembe Cami)

Şiraz’ın İslam mimarisine Kaçarlar döneminden armağanı olan bu muhteşem camiyi, 1876 yılında Kaçar Hanedanı’ndan Mirza Hasam Al Nasir el-Mülk yaptırmıştır. Bu görkemli camı vitraylarıyla dünyanın gözdesi olmuş sabahın ilk ışıklarıyla birlikte vitraylarıyla pembeye dönüşen cami; ışık cümbüşü ile sıra dışı çinileriyle ziyaretçilerinin ruhunu adeta gökyüzüne yükseltiyor. Bunu yaşadığımız için kendimizi şanslı sayıyoruz. Mihmandarımız Kerim Bey günün öteki saatlerinde bu güzelliği bulamazsınız, diye de bizi uyarmayı ihmal etmiyor. Dünyanın dört bir yanından insanların bu atmosferi yaşamak için Şiraz’a geldiğinden bahsediyor..

Doğu gizemine dair önemli sembollerden biri olan irem bağına gideceğimizi lakin öncesinde Şiraz’ın meşhur tatlısı sıcak yaz günlerinin serinleten tatlısı “Falude-i Şirazi”den tadacağımızı söylüyor..

Falude-i Şiraz

Benim İran’a ikinci seyehatim… İlk seyehatimde tanışığım bu lezzeti unutmam mümkün değil, bizim tel kadayıf gibi nişastadan yapılmış, süt ve buzla yapılan üzerine isteğe bağlı olarak, genellikle vişne veya limon, vanilya sosu yahut da nane suyu, gül suyu gezdirildikten sonra servis edilen serinleten bir tür yaz tatlısı dondurma niyetine tüketilen Şiraz’a özgü bir tatlı…Grup üyeleri Falude ile serinlerken biraz dinlenip İrem Bağlarına hareket ediyoruz..

Bağ-ı İrem

İrem Bağları doğunun mistik yaşamına dair önemli bir sembol olarak doğu klasiklerinde kendine yer edinmiş yeryüzünde cennetteki bahçelerle kıyas edilebilecek bir bahçe hayalınden yola çıkılarak oluşturulduğu düşünülen bir bağ bir bahçe… Pehlevi Hanedanı’nın son temsilcisi olan Rıza Pehlevi’nin ve annesinin İslam Devrimi’nden önce burayı sık kullandığı, ortasında yine bir havuzla bezenmiş mimarisi ile aynalı revaklar mukarnaslarla dizayn edilmiş binanın ön cephesinde Hafız ve Sadi’den şiirler bulunan muhteşem bir kasır da mevcut… Lavanta kokulu patikalarında yürürken kameriyelerde oturan, Bağ-ı İrem’in kuytu köşelerinde tedirgin sevgililer servi naz ağaçlarının gölgesinde serinlerken Şiraz’daki son noktamız Persepolise doğru hareket ediyoruz…

Taht-ı Cemşid (Persepolis)

Şiraz’a yaklaşık 60 km uzaklıkta Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan dünyanın en önemli antik kalıntılarının bulunduğu Ahamenişlerin hüküm sürdüğü Pers Kralı I.Darius’un kurduğu , inşaasının yüz yılı aştığı ve 200 yıl ayakta kaldığı söylenen İranlıların deyimi ile Taht-ı Cemşid yada batılıların deyimi ile ihtişamlı Persepolis.

Minibüsümüze bolca meyve depolayan Kerim Bey yol boyunca bize geçtiğimiz köylerden yerleşim merkezlerinden bahsediyor, su kaybını, enerji eksikliğini de ucuz meyve (karpuz,kavun,elma,üzüm,,portakal,vb) ile tamamlayarak yola devam ediyoruz.. 45-50 dakika kadar yolculuktan sonra kalıntıları uzaktan farkediyoruz. Kuh-ı Rahman(Rahmet dağı) eteğine kurulmuş gücün ve ihtişamın sembolü Persepolis şehrine varıyoruz. Rehberimiz Kerim Bey’in anlatımına göre Yunan tarihçilerin iddiası o ki; Büyük İskender Persepolis’i ele geçirdiğinde burada bulunan hazineyi ve kıymetli şeyleri 5 bin deve ve 25 bin katırla taşıyıp götürdüğü yönünde bilgiler mevcut.

2500 yıl öncesine dayanan bir tarihin antik kenti olan Persepolis bugüne kadar ulaşmasını aslında kum fırtınalarına borçluymuş, 1930’da Alman arkeolog grubunun elli yıllık çalışması sonucu bugünkü şehir kumların altından ortaya çıkartılmış. Büyük kaya kütlelerinden oluşan devasa boyutlardaki boğa figürleri ve sütunlar arasına yerleştirilmiş “Milletler Kapısı”denen kapıdan geçerek şehre giriyoruz.. Sayısızmış gibi duran yüzlerce sütun ve üzerlerindeki insan, boğa, kuş ,uçan at şeklinde yontulmuş sütun başı heykelleri, taş duvarlardaki sayısız figürler ve kabartmalarda antik dönemde başka milletlerden gelen elçilerin Pers kralına sundukları hediye seremonileri anlatılmış. 100 sutunlu salona ulaştıktan sonra Taht-ı Cemşid’in sırtını yasladığı tepeye yaz sıcağında zorlu bir tırmanışın ardından Kral Artaxerxes ve eşinin kaya içine oyulmuş mezarına ulaşıyoruz. Mezar duvarının üst tarafında Kral ve Ahura Mazda kabartmalarla resmedilmiş , Zerdüşlüğü sembolize eden bu resim; 2000 yıldan beri görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş görünüyor.. Buradan 135000 metre karelik antik kentin panoramasını görmek bize ayrı bir keyif verdi doğrusu..Antik şehrin anıtsal yapılarının çoğunu Ahemeniş hükümdarı Birinci Darius, diğer kısımlarını Kral Khaşayarşa, ve Birinci-Üçüncü Erdeşir isimli Krallar yaptırılmıştır. Büyük İskenderin Persepolis’i fethetmesi sonucunda burada bulunan görkemli sarayları yıktırdığı bilinmektedir…

Dönüş yolunda rehberimiz Kerim Bey yol üzerindeki dev kayalıklara oyulmuş Akamenid Krallarına ait Nakş-i Rüstem (Nekropolis) mezarlarını gösteriyor. Yorgunluktan Şiraz yolunda ekip bitkin düşmüş olacak ki uyandığımızda şehre geldiğimizi farkediyoruz. Apartımızdan eşyalarımızı toplayıp Şiraz’dan akşama üzeri İsfahan’a gitmek üzere ayrılıyoruz..

Şiraz’ın üzümlerine dair zihnimde hayal ettiğim bir yer göremedim. Kerim Bey’in söylediğine göre; üzüm dünyaya buradan yayılmış bir meyve ve Şiraz’ın kuzeyindeki Bağ-ı Enar ve Bağ-ı Tahti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri halen yetiştiriliyor.. İki bin yıllık kadim bir medeniyetin eşsiz şehri gülün, aşkın, şiirin, şairlerin, lalezarın, sanatın şarabın ve musikinin tarihin imbikten geçirerek günümüze ulaştırdığı doğunun mistik masallarından çıkıp gelmiş şehir Şiraz… Batının Modern kentlerinin çılgınca bizi çağıran kaosunun aksine, Şiraz; mimarisi ,tarihsel dokusu ve geleneksel kültürü ile sizi kendisine çekiyor… Haftanın belli günlerinde İstanbul’dan Şiraz’a THY başta olmak üzere birçok uçuş alternatifi mevcut…. Görmeden ölmeyin derler ya öyle bir şey işte… Bizden söylemesi…

Hoşha Şiraz o vaze bimisaleş, Hudavenda nigehdar ez zevaleş…

Şiraz hoş ve eşşizdir, Allah onu korusun Hafız-ı Şirazi

Isfahan

İSFAHAN; MEDENİYETLERİN RUHU

Zihnimin duvarları arasına sıkıştırdığım kökeni 80’li yıllara dayanan bir düş gibi merakımın beynimi adeta kemirdiği, bazen korku, bazen endişe ile erteleyip durduğum bir seyahat idi İran gezisi.

Atatürk Havalimanı’nda İran Airkontuarında kuyrukta valizlerini teslim etmek üzere bekleyen karışık bir grup gencin arkasında sıramı beklemeye koyulmuşken,istemeden kulak misafiri olduğum bazıları bermuda giymiş gençler orada bu kıyafetin sorun olup olmayacağını kendi aralarında tartışırken içlerinden biri dönüp bana “sizce sorun olur mu? diye sordu; ben de bir fikrim yok ben de ilk kez seyahat ediyorum İran’a sorun olacağını düşünmüyorum diye cevapladım.Bu sırada kendimi tanıtıp, tanışalım isterseniz deyince sonradan hepsinin farklı sektörlerde ve mesleklerinde oldukça başarılı arkadaşlar olduklarını öğrendim. Uçakta ayak üstü sohbet, muhabbet derken benim kabin görevlisi ile Fars dilinde yapmış olduğum sohbet elinde epeyce kalın bir İran kitabını karıştırıp duran bayanın dikkatini çekmiş olmalı ki, gelip Fars dilini nereden öğrendiğimi sordu, kısaca özetledim Farsça ile olan ilişkimi sonra tek başıma yolculuk ettiğimden hangi yöne gittiğimi sorunca ben Kum, Kaşan, İsfahan yönüne gideceğimi belirtince onlarda aynı yoldan Pakistan, Hindistan’a doğru gideceklerini, gezecekleri ülkenin dilini az çok konuşan birinin yanlarında olmasının avantaj olacağı düşüncesiyle istersem gruba katılabileceğimi söylediler. Genelde yalnız seyahat etmeyi tercih ettiğimi lakin düşüneyim biraz deyip Tahran İmam Humeyni Havaalanı’na kadar gözlerimi kapatmış olduğumu 3,5 saat sonra uyandığımda anladım.

Sırt çantamı alıp yürüdüğümde grubu valiz beklerken buldum teklif için teşekkür edip kendileriyle vedalaşarak biraz döviz bozdurup toman alıp bir taksiyle yaklaşık 40 km uzakta olan Forudgah-e Emamdan Kum-Kaşan-İsfehan yönü yerine Tahran’a geçmeye karar verdim. Saat 14.00 gibi küçük şirin bir hotel olan Meydan-ı Firdevsi’ye yakın bir çıkmaz sokaktaki Ferdis hotele yerleşiyorum niyetim gece otobüs ile terminali cenuptan İsfahana geçmek…

İSFAHAN NİSF-İ CİHAN

Günlerden Çarşamba haftasonu dönmek üzere yer ayırtıp gece saat on gibi güney terminalinden İsfahana doğru hareket ediyorum.Sabahın erken saatlerinde merkeze yakın bir hotel bakınırken Nakş-ı Cihan hotelinin caddeye bakan aynalı renkli süslemeleri dikkatimi çekiyor, resepsiyonda biraz pazarlık ettikten sonra yerleşiyorum.Meydanı İmam’a yakın İsfahan Belediyesi karşısında rahatlıkla gezip geri dönebileceğim bir nokta. İran’ın en büyük üç şehrinden biri olan bu şehir, kökeni 16. yüzyılda bir madeni para üzerine yazılmış olan farsça “İsfahan nisficihan” ,yani “İsfahan dünyanın yarısıdır” sözüyle adeta özdeşleşmiştir. Hakikaten İsfahan dünyalar kadar güzel bir şehir bunu bir çok medeniyete baş şehirlik etmiş olmasından ve şehrin mimari yapısının mükemmel olmasından müşahede etmekteyiz.

Medler döneminde Aspandana adıyla Medler’in en önemli sehri olan İsfahan, 642’de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy’da İsfahan’ı kendisine başkent yaptı, Selçuklular Sultan Melikşah döneminde bu güzel şehri her bakımdan gelişirmiş lakin ardından Moğollar ve Timur’un orduları tarafından talan edilen bu şehir ta ki Safevi hükümdarı I. Şah Abbas zamanında, 17. yüzyılın ortalarında ancak görkemli günlerine dönebilmiş,kısa bir tarih hatırlatmasından sonra kahvaltıya inmek üzere odadan çıkıyorum aşağıya indiğimde bir sürpriz; 4 motorcu vatandaşımız kahvaltıda onlara selam verip eşlik ediyorum biraz havuç reçeli bir yumurta biraz peynir zeytin ve birkaç çeşit İsfahan tandır ekmeği ile açık çay kısa süren sohbetimizde İstanbul’dan gelen motorcu gezginleri Pakistan’a gitmek üzere yolcu ediyorum.

Meydan-ı İmam

Sabah 8.30 sularında hotelim nakşı cihandan aldığım harita ile yürüyerek İmam Meydanı’na giriyorum, meydanı çevreleyen kapalı çarşıda dükkanlar yeni yeni açılıyor, 17 yaşlarında bir delikanlı temizlik yapıyor, selam veriyorum, fotoğraf çektiğimi görünce gelip nereli olduğumu sordu, İstanbul Türkiye deyince Müslüman olup olmadığımı merak ettiğini söyledi, ben de yaygın biçimi ile Müslümanım elhamdülillah diye cevap verdim, ismi Muhammed Ali olan hafif sakalı ile bu genç biraz gözlerime bakıp “Şii mi Sunni mi” olduğumu sordu, Sunni olduğumu söyledim sonra tekrar gözlerimin içine bakıp “peki Şii olmak istemiyor musun” dedi; ben de “zaten Şiiyim” deyince şaşırdı nasıl yani dedi, az önce Sünni olduğunu söyledin ya bunun üzerine biran düşünüp ona farsça bir cümle kurdum “herkesi ki Ali ragabulest an keski şiayı Ali est, her kesi ki Ali ragabulnist an kes ki muselmannist “ (Her kim ki Aliyi kabul ederse onun taraftarı sayılır, her kim de Ali’yi reddederse o zaten Müslüman değildir) dedi ki “abi seni bırakmam artık birlikte gezeceğiz sana gezdireceğim İsfahan’ı” dedi, dükkanda çay ikram etti kardeşinden müsaade isteyip dünyanın en büyük meydanı olan eni 160 m boyu 500m olan 80 bin m2’lik ünlü İmam meydanına birlikte giriyoruz etrafı sütunlu yapılan ile kapalı çarşı şeklinde düzenlenmiş ortasında geniş bir havuzla süslenmiş meydanın eskiden adı Şah Meydanı iken devrimden sonra İmam Meydanı adını aldığını ve Unesco dünya mirası listesine girdiğini Muhammed Ali’den öğreniyorum.

İmam Humeyni Meydanı’nın sonundaki turkuaz kubbeli ve yapımına Selçuklular zamanında başlanmış olan Mescid-i İmam; mavi çinileri farklı mukarnaslı giriş kapısı ile görkemli bir mabet meydana adeta hükmediyor gibi lakin biz Muhammed Ali ile önce Kah-ı Ali Gapuyani Ali’nin kapısı demek olan bu saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim bir yapıyı geziyoruz. Şah hanedanının havuzlu balkondan meydandaki etkinlikleri törenleri izledikleri 1597 yılına ait bir saray sarı mavi tonların hakim olduğu çinili merdivenlerinden havuzlu balkona çıkıp oradan meydanın bitimsiz panoramasını izliyoruz, Muhammed Ali bir şeyler soruyor sürekli bir taraftan da bu sarayın altından mescidi imama uzanan bir tünelin olduğundan bahsediyor biraz fotoğraf çektikten sonra hayatım boyunca daha iyisini göremeyeceğimi düşündüğüm bana göre dünyanın en güzel ahşap parçalı kubbe tezyinatı; başka hiçbir yerde göremeyeceğinize bahse girerim..

Daha ilk durağım olan İmam Humeyni meydanında anladım ki Tahran ve Meşhed’den sonra en büyük şehir olan İsfahan’ı iki güne sığdırmak çok zor olacak fakat programımı ona göre yapmıştım, dönüşte iki gün Tahran’ı gezip döneceğim.. İmam Mescidi’ne girmeden kapalı çarşıları görmek istiyorum, bu arada Muhammed Ali gelen bir telefonla annesine gitmek üzere vedalaşıp ayrılıyor, ben de çarşıya giriyorum, tarihten bir sahne gibi adeta İsfahan çarşıları ,sanatın mimarinin edebiyatın estetiğin her seyde zirve olduğunu buradan gözlemleyebilirsiniz. Minyatürler, sedef kakmalar, tezhipler, hatlar, aynalı tablolar ,metal işleri mozaik ürünleri, eşsiz seramikler, vazolar, çiniler adeta rüyada gibi kendinizi kaybedip büyüleniyorsunuz. Doğunun gizemi diye söylenen tarifin bu olduğuna kanaat getiriyorum. Haftanın sadece bir günü Pazar sadece bayanlara özel açılıyormuş ve onlar istedikleri kadar kalıp istedikleri gibi alışveriş yapabiliyormuş.

Mescid-i İmam

Parlayan turkuaz mavisi çinileriyle bir şaheser olan bu mescit İsfahan’nın sembol eserlerinin başında geliyor Selçuklular tarafından inşaasına başlanan bu mescidi Şah Abbas’ın tarafından yaptırılan 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanmış. Mescidin içine girdiğinizde adeta turkuazın maviliğine teslim oluyorsunuz, düş gibi bir sesin akustik olarak 49 farklı tonda yankılandığının tespit edildiği belirtiliyor, üstelik insanlar bunun sadece 12 tanesini algılayabiliyormuş, yanımızdaki gruba bu bilgileri anlatan rehber gerçekten inanılmaz fantastik bir atmosfer olduğunu da ekliyor. Gruptan bir delikanlının büyük kubbenin altına gelecek bir noktadan “Allahu Ekber “diye seslenmesi sanki gökyüzüne ulaşıyor gibiydi.. Mescidin mavi çinilerinin geceleri, ışığı yansıtması ile başka bir güzellik onu de fırsat olursa gece gelip göreceğim diyerek adeta efsunlandığım mescitten çıkıp Şeyh Firuze taşlarla bezenmiş bir başka düşşel anıt olan Şeyh Lütfullah Mescidine doğru yürüyorum.

İmam Meydanının doğu köşesinde bulunan Şeyh Lütfullah Mescidi Şah Abbas tarafından kayın pederi olan Lübnan asıllı Şeyh Lütfullah adındaki İslam aliminin adına yaptırılmıştır. İlk zamanlar medrese ve sohbet mekanı olarak düşünülen mescidin minaresi bulunmamaktadır. Mescid-i İmama göre daha sade ve mütevazilakin oldukça estetik bir mescit olarak inşa edilmiştir.

Günün ortasını çoktan geçmişiz ,meydanı terkedip yakındaki ChelSutuna Sarayına doğru yürümekte zorlanacak kadar yorulmuş olduğum gerçeğiyle de çabucak yüzleşmekten hoşlanmıyorum lakin iki güne sığdırmak durumunda olduğum koca İsfahan var önümde ..

CehelSutun

CehelSutun(40 sütun) Sarayı meydanı çıkınca ilk sola dönüldüğünde hemen karşınıza çıkan saray, meydandaki Ali Gapu sarayının tam arkasında büyük bir asırlık bahçe içerisinde yer almaktadır. Chelsutun (kırk sutun) sarayının 20 tane ahşap sütunu bulunmakta olup önündeki havuza yansıyan 20 sütun görüntüsü ile birlikte toplam da 40 sütun ettiğinden Kırk sütun Sarayı ismini almıştır. Aynalı Mukarnaslarla bezenmiş bir görkemli kapıdan girilen bu yapının içinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in Çaldıran savaşı da büyük bir duvar üzerinde resmedilmiş olarak sergilenmekte ayrıca eski eser koleksiyonlarının sergilendiği bir müze durumunda İsfahan’ın ve İran’ın yoğun ziyaretçi alan müzelerinden birisi olma özelliğini taşıyor vakit ikindi vakti yorgunluk artık taşınmaz hale geldiğinden gidip büyük asırlık ağaçların altında uzanıp dinlenmek amacıyla bahçenin içlerine doğru yürüyorum, az ileride ağaçların içinde önünde küçük havuz ve sedirlerin olduğu şirin bir geleneksel çayhane görüyorum, doğruca gidip otantik İran milli kültürüne göre döşenmiş tamamen geleneği yansıtan başta halı kilim ve oturma grupları duvar resimleri ve kumaş kaplamalar insanı tarihin içine götürüyor, adeta fazla kalabalık olmayan çayhanede gözüme kestirdiğim bir yere uzun oturup ayakkabılarımı çıkarıp bir çay ve yanına da bir galyan (nargile) söylüyorum değmeyin keyfime hiç kalkacağım yok buradan…

Kristal şekerler kullanılıyor çay için altın sarısı çubuklara tutturulmuş bardağa daldırıp tatlandırıyorsunuz. Çayın yanda kek tarzın da yiyecekler atıştırıp akşam için düşündüğüm ziyafetten dolayı atıştırmalıkla geçiştiriyorum, öğle öğününü çünkü akşama planım İsfahan’ın ünlü restoranı Shahrzad da yemeyi düşünüyorum, nereden baksan 1-2 saat dinlendim, kendime geldim, toparlanıp İran’ın sembol eserlerinden biri olan Siosepol Köprüsüne yürüyorum, mesafe çok değil yavaş yavaş ..

Siosepol Köprüsü

ZayendeRud ırmağı üzerindeki 1602 yılında yapılmış olan33 gözlü Si-o-se Pol (Farsçası : 33 sütunlu köprü ) mimarı olan Allahverdi Han adıyla bilinen 300m uzunluğunda 14m enindeki meşhur köprüdeyim.. Köprü üzerinden yürüyüp karşıya geçiyorum, sonra tekrar dönüp kemerlerle bölünmüş upuzun balkon gibi kısımlarda herkes resim çekiyor yada çekiliyor genç kızlar çocuklar etrafımı çevirip “harici “diyerek “ağa hali şoma çitory” sohbet etmek istiyorlar, ayak üstü İstanbul’dan geldiğimi öğrenince dizilerden bahsedip bir şeyler soruyorlar, sinema tv okuyan bir öğrenci entelektüel konulara girmek niyetinde lakin zamanımız yok, gel birlikte gezelim cevabım karşısında şaşırıp teşekkür ederek tekrar arkadaşlarına dönüyor. Köprünün alt kısmı merak ediyorum, insanlar ayakkabılarını çıkartıp bent gibi yapılmış suyun debisinin düşürüldüğü bir düzlemde yalın ayak nehri karşıdan karşıya gecen insanlar veya hut merdivenlerde dinlenip ayaklarını suya sokarken uzun bir yanık sesle gazel kaside tarzında acının harman olup savulduğu bir İran ezgisine kulak veriyorum, mübalağa etmiyorum, nehrin öte yakasına kadar duyulduğundan eminim. Biraz aşağıya doğru yürüyüp PuleHacu köprüsü de bir başka görkemli tarihi anıt eser orayıda gezdikten sonra Gül-i Bağ gül bahçesini gezip günün sonunu Shahrzad da yemekle sonlandırmak üzere taksi çevirip biraz pazarlıktan sonra biniyorum aslında hiç pazarlık yapacak halim yok, Allah’tan İran çok ucuz. Akşamın hafifçe saçlarını döktüğü anda kendimi meşhur restoranın karşısında buluyorum. Restoran adeta bir saray yavrusu bir sanat galerisi havasında duvarlar minyatürler ve İran el sanatlarının süsleme örnekleri ile dolu doğunun gizemini mistik tarafını ortaya koyan bir tarz oluşturulmuş ,etrafa bakındığımda göz ucumla nedense hep zengin insanların uğrak mekanı olduğu izlenimine kapıldım.

Çorbaya bayıldım yarma ve havuç ile yapılmış küçük yeşil limonların da bulunduğu çorba enfes denilecek kadar var, ardından Kebab-ı khubide söylüyorum güzel oldukça doyurucu bir kebap eti de nefis yanında taze naneli ayran ve lavaş götür götürebildiğin kadar. Sonra mütevazi hesabımı ödeyip doğruca taksiciye Naksi Cihan hoteli dedim… Yorgun argın bedenim beyaz şiltesine düşer düşmez rüyalar yürümüştü, çoktan kirpiklerime tutunup gözbebeklerime kadar sabah erken kalkacağım.

Vank Katedrali

Ertesi gün ilk işim Vank Kilisesine gitmek Ermenilerin yoğun olduğu Colfa semtinde kutsal hikayelerin minyatürlerle anlatıldığı renklerin canlılığı adeta Katedral muhteşem bir tablo gibi insanı çarpan etkileyen bir yer, mutlaka görülmeli bu kilise.. Kilise bahçesinde küçük bir Ermeni müzesi de bulunmakta, hızla dikkatimi çeken camekan içinde büyükçe bir Türkiye haritasının da varlığı sanıyorum, Ermenilerin temcit pilavı gibi sürekli ısıttıkları şeyler babından konulmuş olmalı diye düşünüp çıkıyorum..

Minar Cumban

Günün ikinci durağı Minar Cumban yani sallanan minareler taksiye beş toman verip çok fazla mesafede tutmayan sallanan minarelere varıyoruz, sıradan bir bahçe girişinden geniş bir avluya çıkılıyor ve kalabalık bir grup kendisine Ebu Abdullah denen bir sufinin 14.yy’dan kalma türbesinin üst kısmındaki iki minareden birine bakıyor ve heyecanla işaret ediyorlar, birden başımı kaldırıp baktığımda bir kişinin ancak sığabildiği boyu yaklaşık 3-3.5m minareyi içeriden sağa sola iterek salladığını görüyorum hayret edilecek bir şey sanki minare bölünüp düşecekmiş gibi oluyor lakin sanki elastiki bir yapısı varmış gibi geri eski haline geliyor. Görünüşe göre bir sistemi yok, sadece tuğladan örülmüş bir minare.. Lakin sorduğumda birisi bunun mühendislik hatasından kaynaklandığını belirtti ve fakat ben evliyanın kerameti haktır hikmetinden sual olunmaz diyerek ruhuna fatiha okuyup türbeden ayrılıyorum .

Hızla günün ortasını buldum bile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum, bu şarkın efsunlu şehri yeşil İsfahan’da 360 km sehri baştan başa ikiye bölen Zayende Rud ırmağının güzelliği kıyısındaki şarkın bütün güzelliklerini yansıtan çayhaneler düş gibi.

Ateşgah

Şimdi ki durağım 10km kadar şehrin dışına doğru gidip 1400 yıllık Mecusi Ateşgah’ını görmek bir taksi çevirip biniyorum, şoförun adı Hüseyin hemen İbrahim tatlı sesi soruyor, Ebru Gündeş nasıl diyor ve torpidoyu açıp bir Tatlıses kaseti koyuyor “Allah Allah bu nasıl sevmek” muhabbet sohbetle beni tepenin dibine kadar bırakıyor. Sasani döneminden kalma bu ateşgah ateşin yakıldığı yer anlamında kerpiçten yapılmış lakin günümüze kadar dayanmış ilginç bir yapı burasını yakından görmek için 210 m tırmanmanız gerekiyor tepeye vardığınızda ateşin tüm İsfahan’dan görülecek bir noktada olduğunu şehrin manzarasını yüksekten seyredince daha iyi anlıyorsunuz. İniş çıkışa göre biraz zor oluyor lakin iniyoruz, biraz kayarak da olsa toprak zemin ilginç yer yer kalkerimsi tabakalar var. Lakin şehir panoramasını görmek için bu zahmete değdiğini göreceksiniz .

HeştBeheşt

Sonraki durağım sanırım son durağım olan Heşt Behest sarayı olacak sonra hotelime gidip dinlenecek gece meydanı imamı gezecek ve ardından otobüsle Tahran’a döneceğim, gece 01.00 için bilet ayırttım…

Safevi Dönemi hükümdarlarının yaşadıkları son saraydır Haşt Beheşth Sarayı yani yedi cennet anlamında. Süleyman Şah zamanında 1599 yılında yapılan saraydan günümüze fazla bir şey kalmamış olup girişte küçük bir bölüm kalmış lakin görülmeye değer güzel bir yapıdır.Devrimden sonra çevresi yeşillendirilmiş park haline dönüştürülmüştür.

Bazaar İsfehan

Vakit akşama doğru yaklaştı hotele dönmeden Bazaar İsfahan’a uğruyorum. 17’nci yüzyıldan kalan çarşı, İran’ın ve Ortadoğu’nun en eski çarşılarından biriymiş, çarşı, eski ve yeni şehir bölgelerini birbirine bağlayan, 2 km’lik tonozlu cadde boyunca uzanıyor, bir dükkanın önünde bakılı tişörtler ve geleneksel giysiler dikkatimi çekiyor kendime bir tane seçiyorum biraz pazarlıktan sonra bizim para ile 12 tl ye üzerine hafızdan bir beyit seçip basılmasını istiyorum ”ey aşk eğer ben bize imdat etmezsen biz yok olup gideceğiz” yazdırıp bir saat sonra için sözleşip hemen çarşı içinde bir çay molası ardından gelip alıyorum. Akşam yemeğini hotelimde yiyorum geleneksel İran mutfağından biraz da Lübnan mutfağından felafel yiyip istirahate çekiliyorum, akşam 22.30 gibi çıkıp meydanı imama geçiyorum gece fotoğrafları çekeceğim, merak ediyorum, meydanın gecesini aslında meydan serin harika ışıklandırma havuzun etrafında insanlar oturmuşlar, fayton turları, meddahiler (farsça beyitler okuyan halk şairleri) kuklacılar, fal bakıcıları çok canlı. Biraz resim çektikten sonra ileride galyan çeken gençlerin yanına selam verip oturuyorum, semaverde çay da var, nargile veriyorlar, çekiyorum, birkaç nefes değişik bir şark gecesi ortalama herksin belirli bir kültür düzeyi olduğunu ilk defa burada fark ettim desem yeridir, herhangi bir taksi şoförü size Sadi’den, Hafız’dan, Firdevsi’den veya Fuzuli’den şiirler okuyabiliyor, dünya kültürünü sanatın bütün inceliklerine dair insanların konuşabilecekleri bir şeyler var ve hiç beklemediğim oranda misafirperverlik ve tolerans var. Selam bütün kapıların anahtarı bunu bilir bunu bir kere daha anlıyorum… Ve eşyalarımı alıp İsfahan’a veda ediyorum, terminalden Tahran’a dönüyorum. İsfahan öyle bir şehir ki ruhu bütün dünyaya sirayet etmiş ,bir çok medeniyet kendisini bu şehirde ifade etmiş.Ben de “İsfahan nisf-i cihan”mış hakikaten diyerek uykuya dalıyorum yorgun bir otobüsün sesleri arasında.

İsfahan

TÜM ŞEHİR SANKİ MÜZE İSFAHAN

İran ı gezmeye İsfahan’dan başlamaya karar veriyorum. Başkent Tahran dan uçakla 45 dakikalık bir yolculuk sonrası İsfahan a ulaşıyorum .Bir taksiye biniyor ve beni İmam meydanına yakın bir otele götürmesini söylüyorum. Meydana 150 metre uzaklıktaki bir otele yerleşiyorum. Otel işlemlerimi alel acele yaptırıp, kendimi İmam meydanına yani Nakşi Cihan meydanına atıyorum. Çünkü İsfahan “Nısf-ı cihan”sa yani evrenin yarısı ise bu meydanda “Nısf-ı İsfahan” dır.

Meydanı hayran hayran gezerken Hüseyin ile tanışıyorum. Hüseyin beni işyerinde çaya davet ediyor.

Kakuleli, safranlı çay sohbetinde Hüseyin Türkiye sevgisinden ve Türk arkadaşlarından bahsediyor. Gönüllü bir turizm elçisi gibi onlara nasıl yardım ettiğinden bahsediyor. Bana da yardım etmesini istiyorum,”hay hay”diyor. Daha ne isterim ki

NAKŞ-I CİHAN MEYDANI

Bu meydan dünyanın 2. Büyük meydanı olarak bilinmektedir. Boyu 500 metre, eni 160 metre kadardır. 1612 yapılan meydanın etrafında kapalı çarşı bulunur. Meydan ın güney ucunda İmam Cami, batısında Ali Kapu sarayı (eski devlet binası) onun tam karşısında Lütfullah Mescidi bulunur. Meydan aynı zaman da UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer almıştır. Meydanı ve etrafında ki çarşıları gezmenin en güzel zamanı ikindiden sonra ve akşam saatleridir. Akşam saatlerinde bu meydanlardaki atmosfer tipik bir şark gecesini yansıtıyor ve insanı büyülüyor.

Meydanın her köşesi ve bucağı sürprizlerle dolu ve cıvıl cıvıl. İki dolar karşılığı meydanda faytonla bir tura atıyorum. Fayton turumdan sonra yürüyerek dolaşmaya çıktığım meydanda resim yapan üniversiteli gençleri görüyorum. Her biri meydanın bir köşesine oturmuş çalışmasını yapıyor. Bende aralarında dolaşıp, “O ne yapıyor? Bu ne yapmış, Şu ne yapacak “diye hayran hayran bakıyorum. Bakmakla kalmayıp resimleri elime alıp, meydanın hangi köşesini yapmışsa oraya doğru tutup” Hımmm güzel olmuş” falan da diyorum. Tabi onları rahatsız ettiğimi düşünmeden. Sağ olsunlar bana güler yüz ve sabırla karşılık veriyorlar.

Sonra ki günlerde meydanın aynı bölgesin de başka başka öğrencilerinde çalışmalar yaptığına şahit oluyorum. Onların da aralarında dolaşıyor, sorular soruyor, hatta hatta bir tanesine kara kalem resmimizi çizdiriyorum. Beni kırmıyor yaklaşık yarım saat sürecek karakalem çalışmasına başlıyor. Öğretmeni yanıma gelip “acemi bir talebeye resmini çizdiriyorsun” diyor. Öğrenci bana “kıpırdama” diyor. Üç beş kez yırtılıp baştan başlanan çalışma sonunda bitiyor.

Meydanda sadece resim yapan öğrenciler yok. Fotoğraf çekenlerde var. Onlarda meydanın orasının burasının resmini çekip kendilerini geliştiriyorlar.

Mimarlık okuyanlarsa meydanda ölçümler yapıyor, alet ve edevatlarını kullanmayı öğreniyorlar

Bu arada gene meydanın en güzel zamanı gelip çatıyor. Akşam ezanı ile birlikte meydan masalımsı bir atmosfere bürünüyor. Işıklar kandil misali yanarken, havuzundan gelen su sesi terapi gibi. Üzerime müthiş bir dinginlik çöküyor ve bu manzara günün tüm yorgunluğunu alıp götürüyor.

Meydan bu saatlerde bir başka güzel…

İMAM CAMİİ

Mescid-i İmam ya da İmam Camii Nakş-ı Cihan meydanının güney kısmında bulunan akıllara zarar bir cami. Her ne kadar dışından ihtişamlı görülse de, caminin içerisine girene kadar ihtişamın bu boyutlarda olduğunu ben de bilmiyordum.

Camii 1. Şah Abbas Tarafından 18 yıllık bir çalışma sonucunda 1629 yılında tamamlanabilmiş. Kapısı 30 metre yükseklikte, 54 metre ana kubbesiyle tüm İran’ın en etkileyici yapılarından birisi. İçi ve dışı İsfahan a özgü mavi çinilerle kaplanmış ve yerlerde mermer kullanılmış.

Buradaki akustik o kadar mükemmeldir ki, küçük bir fısıltının bile ne kadar çok yankılandığını duyabiliyorum. Kubbenin tam altına geldiğim de burada ki sesin ne denli etkileyici bir biçimde yankılandığını duymak beni şaşırttı.

Etkilenerek gezdiğim caminin avlusunun bir köşesinde çizim yapan öğrencileri görünce yanlarına gidiyor ve duvarlarda ki çini detaylarını çalıştıklarını görüyorum. Biraz sonra hocaları gelip, öğrencilerin çizimlerini kontrol ediyor. Bize desenlerin manaları ile ilgili bilgi veriyor. Meğerse çinilerde ki her desen ve figürün manası varmış. Şahın gülü olarak adlandırılan bir desen, bereket temsili nar, üzüm çiçekler ve daha niceleri…

Kendimi camii atmosferine o kadar kaptırmışım ki vakit akıp gitmiş. Buna rağmen buradan ayrılmak istemiyorum. Çünkü burada güneş ışığının geliş açısına göre atmosfer her daim başkalaşıyor ve ışığın çinilerdeki yansıması beni adeta hipnoz edip, kendine bağımlı hale getiriyor. Çıkmak istediğimizde kapının çoktan kapandığını görüyorum. Bekçi “yapacak bir şey yok sabaha kadar buradasınız” desede Türkçe konuşan bir asker “Şaka şaka buyurun çıkın deyip” kapıyı açıyor. Kapıdan çıkarken içimden “keşke “ kalsaydım “diye geçirmiyor değildim.

KAJU KÖPRÜSÜ

m Günlerdir Nakş-ı Cihan meydanı etrafında gezip duruyordum. Bugün meydanın çekiminden kurtulmaya karar veriyor ve İsfahan’da bir tur a çıkmaya karar veriyorum. İlk olarak İsfahan ın en güzel köprüsü olarak kabul edilen Kaju köprüsüne gitmeye karar veriyorum. Gayet yeşil ve dingin caddelerden geçerek Zayende nehri üzerinde kurulmuş Kaju köprüsüne ulaşıyorum

İki kattan oluşan köprünün tam ortasında(her iki tarafa da bakan) Şah ın nehri seyretme yerleri var.

Köprü,aynı zamanda nehrin akışını düzenleyen bir barajdır. Yapılış tarihi 1650 civarıdır. Ayakları arasındaki baraj kapakları kapatıldığında su seviyesi yükseliyor ve bir göl oluşturuyordu. Köprü olunca, nehre doğru uzanan taş merdivenler yapılmıştır. Kemerlerin dış yüzeyi renkli kiremitlerle süslenmiştir. II. Şah Abbas’ın yaptırdığı köprünün 1873’te onarıldığı tahmin edilmektedir.

Köprüye’den kuş kalesine giderken,yolda İran-Irak savaşında Şehit olanların ebedi istirahatgahı gülistan şehitliğine uğruyorum. Yıllarca süren ve milyonlarca insanın hayatına malolan anlamsız savaşın ardında ne kadar çok acılar bıraktığına şahit olarak şehitlikten ayrılıyorum.

KUŞ KALESİ

Kus kalesi ya da sarayı diyebileceğimiz bu yerin geçmişi 400 yıl öncesine kadar dayanıyor. Özetle burası Haber güvercinlerinin ana istasyonu. Şah döneminde dünyanın dört bir yanına haber götüren güvercinler buradan yola çıkıyor ve buraya dönüyorlarmış. Haber güvercinlerini o dönemde tüm devletler kulandı ama onlara böyle bir yer yaptılar mı bilmem?

Bu etkileyici yapı gene bir o kadar etkileyici güvercinler için yapılmış. Çünkü bu güvercinler günde 160 km yol kat edebiliyor ve 2000 km uzaklığa mesaj iletip geriye dönebiliyorlar. Özel bir eğitimden geçen güvercinlerin, soyundan gelen güvercinlerde haberci güvercin olarak kullanılıyormuş.

Kuş kalesinin yapısı o kadar hassas düşünülerek yapılmış ki, yaz kış ısı dengesinden tutunda hava dolaşımına kadar her şey olması gerektiği gibi. Samanlı çamurdan duvarların bir santimi bile israf edilmeden kullanılmış. Toplanan kuş dışkıları ise tarlalarında kullanılmak üzere çiftçilere veriliyormuş.

SİESEPOL KÖPRÜSÜ

Zayende nehri üzerinde kurulmuş, Farsçası 33 sütunlu manasına gelen Siesepol köprüsüne ulaştığımızda, nehrin en önemli köprülerinden birini daha görmüş oluyoruz. 1602 yılında yapılmış köprü bugün İsfahan ın simgelerinden biridir.

1 Şah Abbas tarafından yaptırılan köprü 300 metre uzunluğunda 14 metre genişliğindedir. Köprü günümüzde araç trafiğine kapalıdır. Zamanında ise Kaju köprüsünün aksine savaş araçlarının geçmesi için yapılmıştır.

Nehrin kıyısında kuşları besleyen çocuğu bir süre izliyorum. Ardından kıyıda piknik yapan bir aile beni çaya davet ediyor. Davetlerine icabet ediyorum. Yorgunluğumu attıktan sonra İsfahan’da görülecek yerler listesinden Siesepol u silerek oradan ayrılıyorum. Fakat yeniden gelinecek yerler listesine eklemeyi de unutmuyorum.

SALLANAN MİNARE

Şehrin biraz dışında ki sallanan minarelere ulaştığımda kafamdan halen “bu minareler gerçekten sallanıyor mu sorusu geçiyordu? Neyse ki bunu birazdan görecektim.

Kaladin mahallesinde bulunan küp şeklindeki yapı 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah adlı bir dervişin türbesiymiş. Bir rivayete göre mühendistik hatası nedeni ile minareler sallanmaktadır. Diğer bir rivayet ise Sasaniler üstün bir teknoloji ile depremde zarar görmesin, dünya döndükçe ayakta kalsın diye bu şekilde yapılmış.

Eskiden isteyen herkes çıkıp minareyi sallayabiliyorken bugün saat başı müezzin çıkıp birkaç dakika minareyi sallıyor bilenlerde gelip seyrediyor.

Vakit gelip te minareler sallandığında sok üstüne çok yaşıyorum. Minareler gerçekten sallanıyooo

Nihayetinde Müezzin her saat başı tekrarladığı bu kısa gösteriyi el sallayarak sonlandırıyor. Binlerce seferdir yıkılmadan sallan minarenin bu seferde yıkılmadan kalmasına sevinerek orjınal adı ile Munar Junbar dan ayrılıyorum.

ZURHANE

İran da geçmişi 2000 yıl öncesine dayanan sporun yapıldığı yerdir Zurhane. Mahalle arasında küçük bir Zurhane ye gidiyorum. Şeyh Ali beni kapıda karşılıyor. Ben duvarda ki resimleri incelerken Şeyh kah flüt çalıyor kah sıcak su içiyor, kah bizimle şakalaşıyor. Spor u yapmak için gelenler üstlerini değişip, ısınma hareketlerine başlıyorlar. Bir genç Hz Ali’nin Hayber kalesinin kapısını sökmesini temsil ettiğini söylediği kapı ile çalışıyor. Şeyh yanına gelip Hz. Ali’ye methiyeler söyleyerek onu çalıştırıyor.

Herkes tamam olunca Şeyh kürsüsüne çıkıyor ve spor yaparken sadece İran ın , Hz Ali nin ve de Hz Hüseyin nin konuşulduğu spor başlıyor. Genelde yaşlıların yaptığı bu spor yeni yeni gençler arasında da yayılmaya başlamış.

Birçok ritüelin ve sembolün olduğu sporun ritmi giderek artıyor. Kah semazen gibi dönülüyor, kah mil denilen tahta lavuklar havalara fırlatılıyor, kah şebbade denilen demir ziller şıngırdatılıyor.

Yaklaşık bir saat süren bu ritüelden bende çok etkileniyorum ve “iyi ki de gelmişim “diyerek zurhane den ayrılıyorum.

İsfahan’da ki son gecemi de böylece tamamlıyor, sabahın erken saatlerinde şehirden ayrılıyorum.

BİR KAÇ ŞEY

İsfahan da da tüm İran da olduğu gibi yabancılar için ayrı fiyat uygulaması var. Oteller, lokantalar, taksiler ve müze girişlerinde bile yabancılar için ücretlendirme farklı. Özellikle Lokantalarda bu fark çok belirgin. İranlıların yediği bir yemeğe siz en az üç kat fazla fiyat ödüyorsunuz buda Avrupa da bir lokantada yemek yemekle aynı fiyata geliyor.

Zaten kebap ve türevlerinden başka yemek seçeneğiniz yok sayılır. Yağsız pilav la sunulan kebapların yanında Çal denilen gazlı ayranı tavsiye edebiliriz.Sulu yemek olarak sadece Abguş var. Et, patates, havuç vb sebzelerin özel bir kapta kömür ateşiyle haşlanmasıyla yapılan yemek kendi usulünce yeniyor.

Kish Adası İyi ki Yeni Bir Dubai Olamadı

Alışılmışın dışına çıkmak, yaşamımızı anlamlı kılmak, ön yargıları yıkmak, farklı melodilere kulak kabartmak, paylaşmak, yer değiştirmek, hiç tanımadığın yeni yüzler görmek, garlarda sessiz yolcuları izlemek, hiç rastlamadığım bir meyveyi tatmak, bir müzenin kahvesinde yorgunluk kahvesi içmek, kentin mezarlıklarında vefanın izlerini aramak, ışıklı bir caddenin cazibesine kapılmak. İşte yaşamı renkli kılan “farklılıklar”: özlem, sevinç, kalp kırıklığı, aşk, beklenti, hayal, dans, şarkı ve size eşlik eden bulutlar… İşte bu hislerle yepyeni bir coğrafyaya doğru yola çıkıyorum.

1960 yıllarında son Şah Rıza Pehlevi, Hürmüz (İran Körfezi) boğazında İran ve körfez ülkelerinin zenginliklerine yönelik yeni bir tatil beldesi oluşturmak için harekete geçti. Kish Adası’nın uçsuz bucaksız beyaz plajları, tropikal bir iklimi, güler yüzlü yardımsever bir halkı, VIII. yüzyıl Sasani döneminden kalan Harireh Antik Şehri, zengin su altı dünyasına sahip mercan kayalıkları vardı. Bir aralar yarı açık cezaevi olarak da kullanılmış yaklaşık 90 kilometrekarelik alanı kaplayan Kish kısa zaman lüks otellerine, şık lokantalarına, eğlence merkezlerine, AVM’ler, spor sahalarına, dalış merkezlerine, markaları eşyaların satıldığı çeşit çeşit dükkanlara sahip oldu.

Berrak denizi, huzur veren sakin atmosferi ile bir “Küçük Dubai” oluşturuldu. Hele 1989 yılında ada serbest bölge ilan edilince daha da hızlı bir gelişmeye şahit oldu.

Kadın ve erkek plajları ayrı olsa da, kadınlar ve kızlar burada da başörtüsü takmak zorunda olsa da yine de Kish Adası İran standartlarında bir “Özgürlük Adası”, idi.

Aslında tüm Kish çok ucuz. Taksiler adada her istikamete sadece 15 TL. Civardaki denizaltı yaşantısı da çok zengin. Örneğin 60 TL’ye körfezde mercanların arasında rahatça gezinebiliyorsunuz. İlk defa şahit olduğum Jirokopter denen minik helikopter ile ada üzerinde 15 dakikalık yolculuk heyecan veriyor. Başta insan binmeye çekiniyor ama aslında en güvenli hava araçlarından biri imiş.

Kariz-Kish, Almanya’da uzun süre makine mühendisi olarak çalışan idealist Hacı Hüseyin’in bir eseri. Bence bir mühendislik harikası. Tarihi 2500 yıllık yeraltı su kanallarını genişletip, 16 metre derinde galeriler açmış. İçine dükkanlar, lokanta, müze, köprüler, kanallar yerleştirilmiş. On bir kilometrekarelik bir yeraltı kenti oluşmuş. Özel bir yatırım olduğu için giriş ücretli. Ama görülmesi gerekir.

Gece geç saatlerde adada yüzlerce kadın, erkek ve çocuk bisikletleri ile palmiye ile begonya ağaçlarının arasındaki gayet düzenli hazırlanmış tüm adayı dolaşan özel yolda bisiklet sürüyor.

Sıra 800 yıllık Sasani dönemi Harireh antik harabelerin de. Geniş bir alana yayılmış olan kent taş binaları ile sahile kadar devam ediyor. Muhtemelen depremle yıkılmış.

Harireh yerleşiminin hemen karşısında adı tanıtım broşürlerinde yer alan bir park (the green tree park) yer alıyor. Ama doğrusu pek bir özelliği yok. Hayvanların istismar edildiği hayvanat bahçesi, yunus parkı, akvaryum, timsah çiftliği gibi işkence merkezleri zaten karşıyım. Burada da gitmedim ve gitmenizi de istemem. Lütfen bu sömürü sistemine destek olmayın!

Yunan gemisi (Greek Ship) Kish Adası sahilinde 1966’da batmış. Genellikle gün batımında batık geminin önündeki kumsalda adanın ziyaretçileri toplanıyor.

Trafik ışıklarının bulunmadığı bu adada ucuz, gürültüden uzak akşam serinliğinde bisikletle dolaşıp, alışveriş yapıp ama İran’ın toplum kurallarına saygı duyarak farklı birkaç gün geçirebilirsiniz!

Buraya ulaşmanın en kolay yolu THY ile Şiraz’a uçup oradan bir Kish uçağını (Kish-air veya diğer özel havayolları) yakalamak. Kish havalimanı ferah ve modern. Bina içinde dev reklam panoları dikkati çekiyor. Yine de adada yeni bir havalimanı inşasına başlamışlar. Gerek var mıydı? Bilemem. Ama dönüşte uçak yerine yerli halkla birlikte deniz yolu ile ana sahile ulaşıp bir farklılık yaşamak istedik. Kish liman binası yine modern, temiz ama yabancıların bilet alması için önce pasaport ile müracaat edip, polisten izin alınması gerekiyor. O büroda kapalı idi. Sonunda birçok telefon konuşması sonucu bilet alabiliyoruz. En yakın ana karaya kadar deniz yolculuğu 1,5 saat sürüyor. Karşı sahilde ki limanın adı Bander-Charak. Hemen hemen saat başı gemi kalkıyor. Deniz otobüsüne benzer tekne tıklım tıklım dolu. Yolcuların ellerin de bol paket ve bavul var. Koltukların arasına sandalye bile koyuyorlar. Kıpırdamak mümkün değil. Televizyon ise sonuna kadar açık. Komedi tarzında tuhaf bir İran filmi oynuyor. Seyretmek zorundasınız.

Nihayet karaya çıkıyoruz. Boş bir iskeledeyiz. Sıcak değil ama rutubet rahatsız ediyor. Bir otobüs geliyor bizi liman kapısına kadar götürüyor. Bander-Charak aslında ufak bir köy. Amacımız Shiraz’a ulaşmak… Ama kuzeye doğru yolculuk aradaki dağlık bölge nedeni ile zor. Bir minibüse doluşup yüksek sesli İran arabeski dinleyerek bir saat sonra yörenin büyük kenti Bandar-Langeh’e ulaşıyoruz. (Bander “liman” demek) Tam o sırada terminalden Shiraz’a bir otobüs kalkıyor. Hemen biniyoruz. Yolculuk tam 12 saat.

Bander-Langeh’den Shiraz’a dek bu kadar uzun süre otobüs yolculuğu pek kolay değil. Elbette otobüsleri bizde ki standartları yakalamamış. Aralarda namaz için uzun molalar veriliyor. Yarı çölde yol alıyoruz. Konik çatılı kilden su depoları ve geniş arazi üzerinde kurulan tek katlı, beyaz boyalı köy evleri göze çarpıyor. İlaç alıp uyuyorum…

Allah’tan arka koltuklar boş! Ve sabah 07:00 gibi yeşil Shiraz’ın çok hareketli otogarına varıyoruz. Ercan ile Salih kocaman bir karpuz ile ufak taneli kara üzüm almışlar. Böylece Kish Adası keşfinin sonuna geldik. Daima benim için en büyük zevk farklı coğrafyada uyanmak ve yeni bölgeleri keşfetmek.

Sabaha doğru Şiraz’dan THY ile İstanbul’a uçacağız. Uçak nedense sabah 03:00 gibi tuhaf bir saatte havalanıyor.