Krallık ve demokrasi iç içe uyum içinde…

Aristokrasinin her adımda kendini hissettirdiği, doğanın şehir yaşamının içine girdiği, tarihin modernlikle birleştiği, sanatın sokaklarda yaşandığı, alışverişin kalbinin attığı bir şehir Londra…

Yirmi yıldan fazla bir zaman önce kurduğumuz “Bir Tutkudur Seyahat” (BTS) adlı grubumuz ile beraberce ilk seyahat ettiğimiz şehirdi Londra. Seyahat amaçlı para biriktirme havuzu yapıp iki yıla yakın bir süre düzenli olarak seyahat giderlerimizi karşılayacak parayı toplayınca, nereye gidelim, nereyi görelim diye hayallere dalmıştık. Sonuç olarak hiçbirimizin görmediği ortak bir şehir olan Londra’ya gitmeye, British Airways’in kuruluş yıldönümünde promosyon olarak çıkarttığı bilet fiyatlarının çok uygun olmasından dolayı karar vermiştik.

Uçak bileti tamamdı, bu kez otel seçimine sıra gelmişti. Daha evvel gidenlerden aldığımız bilgiler neticesinde Oxford Street civarlarında ya da Hyde Park’ın Marble Arch tarafına bakan kısmında bir otel ayarlamamızın turistik açıdan uygun olacağına karar verdik. Bu bölgelerin merkezi ve daha kolay ulaşılabilir olduğu vurgulanmıştı. Birkaç alternatifi gözden geçirdikten sonra Oxford Street diye adlandırılan caddesinin neredeyse başına denk gelen bir yerde, Totthenam Court Road Caddesi’nde ve metro durağında olan Hotel St.Giles da yerimizi ayırdık. Yirmi yıl evvel ne hazreti Google vardı ne de internet günümüzdeki gibi yaygın ve günceldi Türkiye’de. O halde gezgin ruhumu beslemek ve gezi öncesi bilgiler edinebilmek için gidilecek ülkenin konsolosluğunu ya da varsa havayolunu ziyaret ederek harita, broşür gibi materyaller temin ederdim.

İki, üç ay süren hazırlık ve heyecanlı bekleme neticesinde hareket günü gelip çatmıştı. BTS’nin üç kurucu üyesi olarak Londra’ya doğru havalandık. Pasaport kontrolü, valiz bandı vs derken Avrupa’nın en büyük havaalanlarından biri olan Heathrow havaalanından çıktık. Bizi bekleyen ‘shuttle’ otelimize getirdi. Kapıdaki silindir şapkalı, Bonjur kıyafetli ‘concierge’ İngiltere’nin aristokrat havasını daha otele girer girmez bizlere kendini hissettirmeye yetti. Öğlen saatlerinde odamıza çabucak yerleşip kendimizi Londra’nın en işlek caddesi olan Oxfort Street’e attık. Ayaküstü bir şeyler atıştırdık. Haritamızı açıp bu caddeyi baştanbaşa geçerek Marble Arch’a vardık. Yol üstünde İstanbul’da mağazaları olan birçok mağaza ile karşılaştık. Merak edip şöyle bir içlerini gezdikten sonra İstanbul’da gözümüzde büyüttüğümüz bu markaların aslında İngiltere’de orta sınıfın alışveriş yaptığı yerler olduğunu gördük. Caddenin sonundaki Hyde Park’ın köşesinde çift katlı ‘hop on – hop off’ denilen, turistlere şehir turu yaptıran çift katlı otobüsleri gördük. Her halimizden turist olduğumuz belli oluyordu. Otobüsün şoförü böyle bir tur isteyip istemediğimizi sordu. Hatta bu turun biletini kendisinden şimdi alırsak Londra’nın meşhur balmumu müzesi Madame Tussauds’ya bu biletle ücretsiz, hatta kuyruk bile beklemeden giriş yapabileceğimizi, tek tek, anlaşılır bir İngiliz aksanı ile anlatmaya çalıştı. İlk başta İstanbul’da turistleri kazıklamaya çalışan esnaflar aklımıza geldiğinden biletleri alıp almakta kararsız kaldık. Daha sonra içgüdülerimiz ile hareket edip yarı gönüllü olsak da şehir turu biletlerini alıp otobüse bindik. Bir saatten fazla süren harika bir Londra turu yaparken kulaklıklarımızdan da geçtiğimiz yerlerin bilgilerini dinliyorduk. Tur bitip tekrar Hyde Park’ın köşesinde inerken şoföre “bu biletler gerçekten müze girişin de geçerli değil mi?” gibi itimatsızlığımızdan dolayı adamı güldüren soruyu sormaya da çekinmedik.


SANATIN SOKAKLARDA YAŞANDIĞI COVENT GARDEN

Şehir turu sonrası bu kez haritadan Covent Garden’ı bulup rotamızı o yöne çevirdik. Sokak sanatçılarının, cafe ve pubların dolu olduğu bir bölge. Çok hareketli, keyifli bir yöre burası. Adım başı farklı melodilerin tınılarını dinleyeceğiniz sokak sanatçılarının konserini ayaküstü izleyebilirsiniz. Yere üç boyutlu resim çizen ressamlar, pandomim sanatçıları, adeta bir operadaymışçasına güzel icra edilen aryaları izleye izleye yürürken yorulduğunuzun farkına bile varmıyorsunuz. Dinlenmek için cafe’lerden birinde oturduğumuzda içtiğimiz kahvenin lezzeti bir başka şenlendirdi damağımızı.

Ertesi sabah beklemediğimiz güzellikte açık büfe kahvaltı ile karşılaştık. Zira bize ‘continental’ kahvaltı olacağı söylenmişti. Açık büfenin zenginliği karşısında güne daha keyifli ‘merhaba’ dedik. Haritadan daha önce yerini tespit ettiğimiz Portlan Place Caddesi’ni kesen New Cavendish Street adresindeki Central Synagogue’a (Merkez Sinagog) şabat duası için yollandık. Klasik güvenlik kontrolleri sonrası harika, büyük, aydınlık, pırıl pırıl sinagoga üstümüzde meraklı bakışların takibinde girip duamızı ettik. Nereden geldiğimiz, nasıl yaşadığımız ve İstanbul’u tanımaya çalışan sorular eşliğinde dua sonrası verilen seuda’ya davet edildik. Yabancı bir ülkede aynı dini paylaşan değişik kültürdeki insanlarla sohbet etmenin keyfi ile buradan ayrıldık.

Programda bir gün evvel şehir turu yaptığımız şoförün verdiği biletlerle Madame Tussauds Müzesi’ne gitmek vardı. Gerçekten metrelerce giriş için kuyruk bekleyen insanların yanından elimizi kolumuzu sallayarak, hiç sıra beklemeden ve tek kuruş ödemeden müzeye giriş yaptık. Dünyaca ünlü kişilerin balmumu heykellerini hayranlıkla izleyip dışarı çıktığımızda şoför hakkında düşüncelerimizden dolayı kendimizden biraz utandık.

RENKLERİN MEYDANI: PİCCADİLLY

Bu kez Londra’da çekilen filmlerde sıkça perdeye yansıyan, bol ışık ve reklamlı neonların bulunduğu Piccadilly Circus’a geldik. İnsan ve araç trafiğinin aynı filmlerdeki gibi hızlı çekimde ilerlediği bir ortam… Müzikallerin sergilendiği tiyatrolar, vizyondaki filmlerin oynatıldığı sinemalar, cafe’ler hepsi bu meydan çevresinde sıralanmış. Bilet fiyatları biraz pahalı olsa da buraya kadar gelmişken dünyaca ünlü bir müzikali izlemenizi tavsiye ederim. Gürültü, hareket, trafik adeta başımızı döndürdü. Caddenin sağ tarafında yer alan Çin Mahallesi fazla büyük olmasa da bir nebze olsun bu kültür hakkında bilgi edinmek için gezip görmeye değer.

Fazla oyalanmadan Trafalgar Meydanı’na yöneldik. Kahve molamızı burada vermeye karar vermiştik. National Art Gallery’nin ana giriş kapısının karşısında bulunan meydanda yer alan, İngiltere’nin özgürlük ve bağımsızlığı için Fransız ve İspanyol donanmalarına karşı mücadele eden Amiral Nelson’un devasa heykeli gerçekten görkemliydi.

Akşam yemeğine çıkmadan biraz dinlenmek için otelimize Hyde Park’tan geçerek gitmeye karar verdik. 249 hektarlık bir alana yayılmış, içinde Serpentine diye bilinen göledi içinde barındıran park Londra’nın en büyük, dünyanın çok tanınmış parklarından biridir Hyde Park. Yürüyüş yapanların, koşanların, oksijen soluyup vakit geçirmek için bir araya gelen emeklilerin, yemyeşil bir ortamda sohbet eden küçük gruplara söylevde bulunarak her türlü fikir ve görüşlerini yüksek sesle söyleyen insanların olduğu kocaman bir park ve bahçe burası.

İngilizlerin spesiyalitesi olan, bir arada sunulan mezgit balığı – patates tava ve salatadan oluşan Fish & Chips ile hafif ve basit bir akşam yemeği sonrası günü, otelin barında oturup bir şeyler içerek sonlandırdık.

Pazar sabahı kahvaltı sonrası ilk durağımız St. Paul Chatedral idi. Kraliyet ailesine mensup aile fertleri ile İngiltere’nin meşhur ve zenginlerinin vaftiz ve düğünlerinin de yapıldığı bu katedrali pazar sabahına bırakmamızın bir başka nedeni de pazar ayinini yakalama isteğimizdi. Dünyaca bilinen bir katedrali adeta bir müze gibi gezerken diğer taraftan İngilizlerin dua etme ritüellerini izleme fırsatımız oldu. Gezimizin Pazar programını buna göre ayarlamıştık.

Çarşı – pazar dolaşmayı çok severiz ancak alışveriş mağazalarına girmemeye de gayret ederiz. Kralların, devlet başkanlarının, zengin aristokratların alışveriş yaptıkları dünyaca ünlü Harrods mağazasını en azından görmek istedik. Mağazanın ‘Gurme Market’ bölümü olduğunu görünce heyecanla o tarafa yöneldik. Gerçekten mağazanın, adına layık bir marketi vardı. Alışverişe meraklı olanlar için, marka mağazaların bulunduğu, Oxfort Caddesi ve burayı dikey kesen New Band ve Regent caddeleri adeta bir cennet. Oxford Street üzerindeki Selfridges mağazasında ‘kaşer’ bölümünü gördüğümüzde nasıl keyiflendiğimizi anlatamam. Burayı gezmek biraz cebimizi yaksa da aldığımız salam, sosis, sucuk ve diğer ‘kaşer’ mamuller cebimizin yangınını söndürmeye yetti. Bu caddeleri baştan başa geçerken yorulduğunuz anda, Londra’nın ünlü ‘English pub’larına girebilirsiniz. Hangi puba girerseniz girin, buz gibi biranızı yudumlarken filmlerde gördüğünüz gibi dart oynayabilir, müzik kutusuna para atıp istediğiniz şarkıyı dinleyebilir ya da harika kokan aromalı kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Görkemli müzeler ve kuleler

Otelin resepsiyonundan öğrendiğimize göre Kraliçe ve ailesinin yaşadığı Buckingham Sarayı’ndaki nöbetçi asker değişimi töreni sekiz günde bir yapılıyormuş. Bu görsel şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim. British Museum en az Paris’teki Louvre, St.Petersburg’daki Hermitage ya da Madrid’deki Prado kadar görülmeye değer eserlerle dolu. Pazartesi günü gezmeye gittiğimizden müzeye girişler ücretsizdi. Londra Hayvanat Bahçesi’ni gezmek vakti olanlar için keyifli bir aktivite olabilir.

Londra’nın simgelerinden Tower Bridge, köprüsünden geçerken Westminster parlamento binası ve hemen yanındaki Big Ben saat kulesi, Thames Nehri’nin diğer yakasında adeta inci bir kolye gibi gözükür. Köprünün tarihçesini köprü üstündeki mini müzeyi ziyaret edip öğrenebilirsiniz. Londra’nın simgeleri demişken uzun püsküllü şapkalı askerleri, kırmızı telefon kulübeleri, ters yönde işleyen trafiğindeki siyah taksileri, çift katlı kırmızı otobüsleri, London Eye diye bilinen, 135 metre yüksekliğinde, Londra’yı tepeden seyredebileceğiniz dönme dolabı ve caddelerde dolaşan atlı polisleri ilk akla gelenlerdir. Thames Nehri kıyısındaki diğer bir tarihi eser de Tower of London. 1078 yılında I. William tarafından yapılan kaleyi gezdiğinizde kendinizi bir an Ortaçağ döneminde Aslan Yürekli Richard veya Robin Hood gibi hissedeceksiniz. Hayaller aleminden sıyrılıp Ortaçağ’dan günümüze gelirsek Londra’ya çok yakın, boylamların derecelendirilmesinde “0” kabul edilen Greenwich’i ziyaret edebilir, Fransız, İtalyan, Yunan, Çin mutfaklarının lezzetlerini tadabileceğiniz restoranların bulunduğu Soho’yu gezebilirsiniz.

Dünyanın en eski metrosuna sahip olan şehri, yer altından da hızlı bir şekilde gezerken istediğiniz noktaya birbirine bağlı on bir hat ve 270 istasyon ile çabucak varabilirsiniz.

Henüz daha bu şehri görmeye gitmediyseniz, bir an evvel programınıza alın derim sizlere. Geze kalın…

Bir Tutkudur Seyahat…

Bermuda Adı Herkesi Korkutuyor

Miami, Bermuda ve Porto Riko arasındaki okyanus bölgesinde çok sayıda uçak ve geminin hiçbir iz bırakmadan kaybolması basında geniş yer aldı ve tüm dünyada şaşkınlık yarattı. Nasıl oldu da tonlarca ağırlığındaki gemi ve uçaklar öyle birden kayboldu. “Bermuda Şeytan Üçgeni” yakıştırmasını tüm dünya benimsedi. Kimileri “uzaylıların manyetik alanı” dedi. Hele ikinci dünya savaşında beş uçağın birden ortadan kaybolması ve hatta onları arayan Flight 19’un da ortadan aniden yok olması bu yörenin esrarını iyice artırdı. Sonuçta bine yakın gemi ve uçak iz bırakmadan kayboldu.

Sonunda birkaç yıl önce bilim adamları bu olayı deniz yatağında yoğun bulunan metan gazının aniden boşalması ile açıkladı. Bu metan çıkışı deniz yüzeyinde deprem ile heyelan yaratmakta ve metan gazı su ile birleşip metan hidrata dönüşmekte. Bu sırada kaldırma kuvvetinin sıfırlanması ile oluşan dev gaz bulutu deniz yüzeyinde uçak ile gemileri yutan bir dizi girdab akıntı, fırtına ve hortumlara neden oluyor. Jet motorları bu bölgeden geçerken yeterli oksijeni sağlayamayınca irtifa kaybetmekte. Şimdilik bu coğrafyadan ses çıkmıyor ama doğaya biz hükmedemeyiz!

Dünyanın bu bölgesinde okyanus üstünde irili ufaklı binlerce ada bulunmakta ve bu adalar birbirine benzemekte, bu nedenle yön tayini çok zor olmakta.

Birbirine köprülerle ile bağlı 138 mercan adasının oluşturduğu Bermuda’ya zor ve sert bir iniş yaptık. Tüm yolcular çığlık attı. Ne de olsa burası “Bermuda”. Adı bile korkutuyor.  Önce Roma’ya (2 saat), Roma’dan 8,5 saat New York’a New York’tan ise 2 saat Bermuda’ya uçtum. Elbette transfer sürelerini ekleyince toplam yolculuk  22 saat kadar sürdü. Beklediğim gibi bavulum yine ortada yok. New York’ta çıkmadı. Bu kaçıncı kez oldu. Hep nedense beni buluyor. Bavuluma ancak gezinin sonunda İstanbul’da kavuştum.

Adaya ilk ayak basan Juan de Bermudaz (1511) daha sonra  1609 yılında yerleşmek için ABD Virginia’ya gitmekte olan İngiliz aileleri taşıyan  gemi burada   kaza yapınca zorunlu olarak bu aileleler Bermuda’ya yerleştiler. O günden sonra bu ada İngiltere’ye bağlandı. Amerika’nın İngilizlere karşı bağımsızlık savaşı esnasında (Tom Miks ile  Teksas’ı hatırlayın.) Kuzey Carolina’daki  İngiliz deniz üssü Cape Hatteras  Bermuda’ya taşındı. (1812 – 1957) Adada yetişen  pamuklar silahlarla  ile değiş tokuş edildi. ABD ise adayı II. Dünya Savaşında Avrupa’ya destek sağlamak için  lojistik üs olarak kullandı.

Önce yedi numaralı otobüsle Gibbs Hill Deniz Fenerine (lighthouse) doğru gidiyorum. Dünyanın çelikten yapılan ilk feneri imiş. (Yıl 1842) Yani gemilerin kıyıya çarpmasını önlemek için fener ilk ışıklarını ancak 1846’da yakabilmiş. Ama o ana kadar zaten 300 gemi bu tehlikeli ve sığ mercan kayalarına teslim olmuştu. Manzarası için gitmeniz değer derim. Ama tam 180  basamak sizi bekliyor. Bir de lokantası var. Yol boyunca kalın duvarlar, zakkumlar, gölcükler ve arka arkaya körfezler yer  alıyor.

Kathy’nin evinde kalıyorum. Geniş bahçeli,  karanlık ve bohem bir ev. Kathy bir spor hocası. Her gün şişman kadınlar odama bitişik spor salonuna geliyor. Bir saat kadar çalışıyorlar ve çıkınca hemen çayla beraber hamburger ve pasta yiyorlar. Bu arada durmadan da Kathy ile konuşuyorlar. Sanki bir psikolog ile sohbet! Evde üç köpek var,  onlarla hiç sorunum yok. Çok da uslu ayrıca sempatikler.

Ama Prenses,

Prenses, yeşilli sarılı ve kırmızılı oldukça  iri bir papağan, etrafta sürekli dolaşıyor. Perdenin içine girip perdeyi parçalıyor. Beni baştan hiç sevmedi. Habire  kanatlarını açıp odada kovalıyor. Bir defasında tişörtümü  yakaladı. Üstüme asılı iken birlikte koşuyoruz. Bilirim, benim çocukluk arkadaşımızın Adli İzmirli’nin benzer  bir papağını vardı. Birden bire bir arkadaşımın parmağını kopardı. Masada çalışıyorum, geliyor, hırlıyor. Sırt çantamı ele geçirdi  ve fermuarlarını bozdu. Kathy pek aldırmıyor sadece “Prenses  kafesine gir” diye sesleniyor. Sanki papağanın umurunda.  Ama Prenses  hep benim peşimde. Son gece bir  pansiyon bulup bu evden ve Prensesten uzaklaşıyorum.

Kuzeyde bu eski donanma tesislerine Hamilton Sea terminalinden (Royal Nave Dockyard) deniz yolu ile gidiyorum. (20  dk) Buraya dev Cruise gemileri  yanaşıyor. Onları görünce zaten moralim bozuluyor. Önce kaledeki milli müzeye gidiyorum. (15 USD).  Kölelerin çektikleri acılar sanki duvarlara kadar sinmiş. Tepede İngiliz Valisinin taş evi var. Baştan başa yenileniyor. Sahil boyunca da toplar sıralanmış Bir odada o meşhur Bermuda Şeytan üçgeni ve gemilerin başına gelenler anlatılmış.

St George Bermuda’nın en fazla ziyaretçi çeken UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan tarihi kenti. 1815 yılında başkent oldu . İngilizlerin ana yurt dışında kurdukları halen yaşayan en eski kent .  Rengarenk İngiliz evleri arasında dolaşıyorum. Tarihi Townhall (Belediye Sarayı) ana meydanda yer alıyor.

Saint George’da St Peter kilisesini, St. George kalesini ve bitirilmeyen katedrali (Barselona’da da  böyle bir katedral var) gezebilirsiniz.

Sir Walter Releigh (1956) şöyle demiş “The Bermudas a hellish sea for thunder lightining and storms” (Bermuda, fırtına, şimşek ve hortumların cehennemidir.) Kalenin içinde çocuklara yönelik yunus havuzu var. 155 USD ödeyip çocuklar esir yunuslarla fotoğraf çektiriyor. Kızıyorum.  “Ben onların avukatıyım,  her yunus günde 30 kilometre yüzmelidir, onlar sizin oyuncağınız değil” diyorum. Keşke yunuslar intihar edebilse. Şaşırıyorlar, “Hiç böyle düşünmedik.” diyorlar.

Romlu kek satılıyor. Her çeşidi  var. Herkes bir yolunu bulup ziyaretçilerin, “Hazır oraya gelmişken farklı bir tadı denemek arzusunu” sömürüyor. Dönüşte Hamilton’a otobüs ile dönüyorum. Elbette coğrafyayı içinize çok daha iyi sindiriyorsunuz. Daracık karayolu köprülerle birbirine bağlanmış. Her yer sağım solum yeşil.

Kısa Kısa Bermuda

  • Adada fırtınalara hazırlık çalışmaları dikkati çekiyor. Pencereler kapanıyor. Bahçelere özel setler yapılıyor.
  • Bermuda Adası ay şeklinde ve  oldukça uzun, bir ucundan diğer ucuna karayolu ile  ortalama 2 saat sürüyor. Her 20 dakikada bir düzenli bir otobüs sistemi oluşturulmuş. Otobüsler, pembe, mavi renkli. Ana terminal Hamilton’un tam merkezinde,  eğer toplu olarak 15 bilet alırsanız bir bilet 1,5 dolar tutuyor. Ama araçta öderseniz mesafeye bağlı otobüs bileti 3 – 4,5 dolar arası tutuyor. Yüksek ve serin otobüsten etrafı seyretmek çok hoş. Hem de  yolculuk sırasında yerel  halkla bütünleşiyorsunuz. Otobüsleri kullananlar genellikle siyahlar, öğrenciler ve ziyaretçiler. Zengin adalıların zaten arabaları var ama zaman zaman trafik sıkıştığı için motosiklette bu coğrafyada yaygın.
  • Taksi fiyatları öyle  pek ucuz değil ama taksimetrenin yazdığını ödüyorsunuz.
  • Adada Amerikan doları kullanılıyor ama aynı değerde Bermuda doları da elden ele dolaşıyor.
  • Adanın doğu batı ekseninde sıralanan tek katlı taş binaları yeşillikler içinde adeta  kaybolmuş. Tek tük yüksek bina dikkati çekiyor. Otobüs durakları da kararmış taştan ve doğrusu çirkin. Birçok yolda kaldırım olmadığı için yayaların işi zor.
  • Hizmet sektöründe  genellikle siyahlar çalışıyor. Otobüs şoförü, bahçıvan, park hizmetlisi gibi. Bakkal ve dükkanlarda çalışanlar ise Uzakdoğulu, Çin veya Vietnamlı. Melezler ise bence çok güzel bir ırk oluşturmuş
  • İngilizler koloni sistemini en baştan düzenli kurmuşlar. Ada baştan beri zaten hep İngiliz  kolonisi olarak kalmış. Dünyaca ünlü pek çok zengin servetlerinin güvenliği ve vergi yönünden avantajlar sağladığı için Bermuda’yı merkez yapmış. Her köşede HSBC Bankası göze çarpıyor.
  • Adanın tamamı tertemiz, yerlerde de tek bir çöp bile yok. Duraklara geri dönüşüm kapları yerleştirilmiş.
  • Hemen hemen tüm yiyecek malzemesi ithal edildiği için çok pahalı. Adada tarım nerede ise hiç yok. Bir soğuk kahve 11,5 dolar.
  • Bermuda Vizesi bana çok inanın çok pahalıya mal oldu ve  çok üzdü. İngiliz Konsolosluğu Bermuda vizesini bizden alacaksınız dedi. Randevu ile Profilo’daki İngiliz Konsolosluğu vize bölümüne gittim, Altı aylık vize için 600 TL ödettiler. Bir hafta sonra bir telefon geldi.  “gelin pasaportunuzu alın, Amerikan vizesi Bermuda için yeterli.” dediler Ya ödediğim para ne olacak ? “Kasaya giren para geri çıkmazmış.” Ne desem faydasız. Pasaportu geri aldım, bir de baktım inadına  üç aylık Bermuda vizesi vermişler ama ben daha Bermuda’ya yola çıkmadan vizenin süresi zaten bitiyor. Sonra pasaportu iade ettim.  Vizeyi düzelttiler Param gitti, zamanım gitti, sinirlerim bozuldu.
  • İklimi Gulf Stream akıntılarının da etkisi ile yarı tropikal,  havası ise genellikle sıcak ve rutubetli. Alçak tepeler coğrafyaya hâkim. Genellikle halkı yaşlı, özellikle 80 – 90 yaşlarındaki siyahlar etrafta dolaşıyor. Herhalde gençlere bu coğrafya “monoton” geliyor olmalı.
  • Hamilton’un merkezindeki Victoria Parkı’nda yazın konserler veriliyor. Çelikten yapılan orkestra yeri 1899’da tamamlanmış. Çiçeklerin arasında dolaşarak veya bir bankta oturarak bir yarım saatinizi burada geçirin derim.
  • Bermuda’da genellikle sabah kahvaltısında morina balığı yenir. Ayrıca üstüne muz dilimleri eklenir.
  • Adada İngilizce konuşuluyor ama aksanlarını anlamakta bazen zorlandım.
  • Halkı çok nazik ancak bir şey sormak istiyorsanız onlara yaklaştığınızda gözlerine bakıp önce “Günaydın” veya “iyi akşamlar” demenizi bekliyorlar.
  • Unutulan İngiliz gelenek ve kültürü Bermuda’da devam ediyor. İngiliz asaletini simgeleyen ceket kravat ve erkeklerde uzun yün çoraba Hamilton sokaklarında ve işmerkezlerinde rastlamak mümkün. “Swizzle in” ile “Swizzle out” 1932 yılında kapılarını açan adanın en eski Pubları
  • Mark Twain tam sekiz defa Bermuda’ya gelmiş. Evet sekiz defa. İlk ziyareti 1867’de, sonuncusu ise 1903. Bazen birkaç günlüğüne,  bazen ise  bu adada aylarca kalmış. “In Innocent Abroad” isimli kitabında Bermuda’dan bahseder. Erken yaşta ölen eşi Livy’i bu güzel adaya getiremediği için çok üzülür. “Bermuda on İtalya’ya bedeldir” demiş Twain. (İtalyanlar duymasın)
  • Dünyanın en küçük köprüsü de bu adada, “Someset Bridge”.
  • Adada genellikle evlerin kapısı açık,  suç oranı düşük.
  • Bir çok coğrafyada çok fazla benzer kale gördüm. Yeter demezseniz, Hamilton Kalesine tırmanın,  manzaraya değer.
  • Kriket oynayan bir çocuğun topunu ararken bulduğu Crystal ile Fantasy mağaralarını gezmek mümkün. İki mağara için 30 USD ödemeniz gerekiyor.
  • Shaekspare,  “The Tempest” isimli eserini 1609 yılında  Bermuda’da gemi kazasını yaşayan sömürgecilerin hikayesini okuduktan sonra kaleme almış.
  • Achilles Körfezinde XVII ve XVIII yüzyıllardan günümüze ulaşan kaleleri, sedir ormanlarını ve sarp kayalıkları ziyaret edebilirsiniz.
  • Bermuda’daki otellerin fiyatları uçmuş. Bir gecesi 300 USD,  aylık elektrik faturası ise 150 USD. Su ise yağmur suyundan toplanıyor, suyu tankerle  satın almaya kalkışırsanız bir servet ödersiniz.
  • Her Çarşamba 19 – 21 arası Başkent Hamilton sahildeki ana caddesi trafiğe kapatılıp yerel halkın da katılımı ile festival provası yapılır.
  • Hamilton’da başarılı ve ünlü Türk dostu kuaför ile tanıştım. Adı “Tansu”,  Church Street üzerinde “Hair” adlı lüks bir işyeri var. Almanya doğumlu imiş. Dünyayı gezip saç modelleme gösterileri yapıyor.
  • Bermuda’da çok sayıda plaj sizi bekliyor. En popüler olanı pembe kumu ile Horsesshoe Bay Beach ! Unutmayın adaya uğrayan turist gemisi yolcularının ilk koştukları yer burası. Kalabalık oluyor. Diğer plajlar Elbow, Tobacco, Achilles Bay, Clearwater, Turtle, John Smith’s Bay, Shelly Bay, Chaplin Bay, Stonehole Bay ve  Warwich Long Bay
  • Adada ona yakın golf sahası var. Hiç bu kadar geniş golf alanları görmedimdi. Elbette halkı zengin para da  bolsa, tembel işi,  ekoloji düşmanı golf oynanır. Çimleri sulamak için harcanan suyu düşünürseniz ?
  • Bermuda adasının hemen her köşesine kale veya kalecikler dizilmiş. (1612 – 1657 arası) sayıları yüzü buluyor. Çoğu halka açık, bazıları ise özel mülk.

Yolları dar ve kendine has. Bizdeki gibi ağaçları kesip duvarlar yıkıp çift şeritli otoyol hazırlamaya hiç niyetleri yok.