ABD

ABD’de, 11 Eylül’de İkiz Kuleler Bombalanırken Oradaydım

Güya Amerika’ya çalım atıyorum oturuşumla… Arkada görülen ikiz kuleler bu kareden 21 saat sonra yerle bir oldu.

UNUTULMAZ BİR GEZİ ANISI…

Her şey ne güzeldi bir gün önce…

New York’un gözde bölgesi, devasa binaların bulunduğu Manhattan’da saatlerce gezinmiş, ünlü İkiz Kuleler’e çıkmış, orada fotoğraflama işi yapan Türk firmasının genç elemanlarıyla memleket hasreti gidermiştik.

Dahası, iyi dekore edilmiş bir lokantaya gitmiştik. Yemeğimizi bitirmek üzereyken yaşlıca garson güzel bir Türkçe ile “Erzurum Kadayıf Dolması yaptık ister misiniz?” diye sormaz mı? Şaka sandık önce,  sonra açıkladı.  Garson aslında lokantanın ortağı imiş ve Anadolu’dan yıllar önce göç eden Ermeni vatandaşlarımızdanmış. Adını çok duyduğum ama Türkiye’de yemek kısmet olmayan Kadayıf Dolması’nı ilk kez New York’ta, o lokantada tatmış oldum böylece.

11 Eylül 2001… Sakin, güneşli bir New York sabahı… Günlerden Cuma…

Türkiye’de ikindi, ABD’de kahvaltı vakti… Türkiye bizden yedi saat önde.

15 günlük ABD seyahatimizin son günü. Akşama dönüş biletlerimiz okeyli. Üç arkadaşız.

Kaldığımız Hilton Oteli World Trade Center’e, yani Dünya Ticaret Merkezi’ne, yani İkiz Kuleler’e birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde.

Odamızın bulunduğu 32. kattan tek başıma inmek için asansöre bindiğimde herkesin merakla asansördeki televizyona baktığını gördüm. Bir gün önce ziyaret ettiğimiz, hatta giriş biletini anı diye sakladığım İkiz Kulelerden biri alevler içinde…

Yangın çıktığını düşündüm ilk anda ama ekranın altında uçak çarptı diye yazıyordu. Lobiye indiğimde az sayıda insanın TV’deki kule yangınını izlediğini gördüm. Televizyona göz atanlar daha sonra yavaş hareketlerle dışarı çıkıyor ya da kahvaltı salonuna yöneliyorlar.

Ünlü 5. Caddeyi geçerek Broadway’e yöneldim ben de. Niyetim İkiz Kuleler’e doğru yürümek. Bu arada Amerika hatırası olabilecek birkaç küçük hediyelik şeyler de alırım diye geçti aklımdan. Caddelerde ambulans ve dev itfaiye araçlarının canhıraş sirenlerini duymasam yangını unuttum gitti. Zaten etrafındaki insanlar da pek ilgilenmiyor yangınla, herkes işinde gücünde, günlük hareketlerini tekrarlıyor.

Hatta vitrinleri televizyonla dolu dükkân sahibi bile televizyona veya az ilerdeki İkiz Kulelere değil elindeki gazeteye bakıyor.

O arada İkiz Kuleler’in önüne bir hayli yaklaştım. O da ne, ikinci kule de vuruluyor uçakla! Kocaman duman bulutları yükseliyor gökyüzüne. Derken gökyüzünden yağmura benzeyen, siyah kül tanecikleri inmeye başlıyor… Havada akaryakıt kokusuna benzer kötü bir koku… Nedense patlama sesi öyle yeri göğü inletmedi.  70 – 80 katlı gökdelen ormanı yüzünden belki. “Yoksa bütün bunlar film sahnesi mi?” dedim kendi kendime. Hollywoodçulardan her şey beklenir…

Olaydan ancak saatler sonra anlaşıldı işin gerçeği ve boyutu. Bütün televizyonlar “Attack to teh USA… Act of war… A second Pearl Harbor” türü alt yazılar geçmeye başladı.

Bir ara Başkan W. Bush geldi ekranlara. Yağdı gürledi ama ilerleyen saatlerde güvenlik gerekçesiyle gizlendiği söylendi.

Daha dün son katına kadar çıktığımız, kafesinde limonlu çay içtiğimiz 110 katlı, güç ve ABD ihtişamının simgesi dev kuleler toz toprak altındaydı şimdi. Büyük bir panik hâkimdi koca Amerika devletine. Bütün otobanlar, köprüler, tüneller, havaalanları, metro hatları kapandı; kredi kartları kullanımdan kaldırıldı… Telefon konuşmaları önce aksadı, sonra hepten yok oldu…

Kim bilir Türkiye’de nasıl merak ediyorlardı bizi! Tüm uçak seferleri süresiz iptal edilmişti ve biz bugün ülkemizde dönemeyecektik. Bırakan ülkemize dönmeyi, Manhattan denilen bu adadan başka bir yere gidemeyecek, kimse de bize gelemeyecekti.

Akşamdan sonra halk kiliselere doluşmaya başladı. Her yarım kilometrede bir karşımıza çıkan görkemli kiliseler dolup taşıyordu şimdi… Binlerce mum ışığının pırıltıları dışarıdan bile belli oluyordu. Otomobillerine, işyerine, evlerine ABD bayrağı asanların haddi hesabı yoktu.

Ancak beş gün sonra normal hayata dönüldü. Biz de beş gün sonra gidebildik havaalanına.

Biraz korkmuş, biraz fanatik Amerikalılar tarafından suçlanma endişesi yaşamış ama “Bin yılın terörü” denilen olayın tam yerinde, birebir tarihi tanığı olmuştum.

Hindistan

Bilindiği gibi üç büyük medeniyet gördü yaşlı dünyamız: 1) Hint Medeniyeti, temeli din idi. 2) Grek ve Girit Medeniyeti, temeli estetik idi. 3) Avrupa Medeniyeti, teknik vardı temelinde.

Osmanlı bu üç medeniyeti iyi okudu, iyi değerlendirdi. Dine, estetiğe ve tekniğe önem verdi. Meselâ, yılda 300 savaş gemisi yapabilen teknolojiye sahipti Osmanlı tersaneleri. Din ve estetiğe verdiği önemin de binlerce örneği var.

Hindistan’ın efsane lideri Mahatma Gandi (1869 – 1948) der ki: “Hindistan bir anadır. Onun iki çocuğu vardır. Bunların biri Türkler diğeri ise Hintlilerdir.”

Ne tarihçiler, ne gezi yazarları pek anlatmasalar da Hindistan eski bir Müslüman Türk yurdu ve uygarlığıdır.

Hintlilerin Türklerle ilişkileri çok eski tarihlere dayanır. M.Ö. 1000’li yıllarda Hintliler demiri kullanmaya başlar. Hindistan’a demiri o dönemlerde Orta Asya Türklerinin getirdiği yönünde kayıtlar mevcut. Ergenekon Destanını hatırlayalım… Hindistan’daki yerli dillerde birçok Türkçe kelime var. Bunların birçoğunu bu gezimde ben de işittim, kullandım.

Hindu ve Sih geleneklerinin temelinde bile önemli Müslüman etkileri var. Delhi’deki yerel rehberlerimizden biri Hindu aile hayatını anlatınca karşımda bir Müslüman var sandım. Şunları söyledi: “Evlenene kadar eşimin yüzünü hiç görmedim, hep kapalıydı. Şimdi bile değil bir başkası babam bile eve gelse, eşim yüzünü ve başını açmaz.”

Hindistan’a en çok tesir eden topluluğun Türkler olduğunu söyleyen araştırmacılar az değil. Türklerden önce ise Perslerin ünlü komutanı Darius (M.Ö. 522-486) bölgeye hakim olmuş. VI. yüzyıla kadar bu bölgede etkin olan Kuşanlar’dır. Bunlar Türkistan kökenlidir.

Sonra, Akhunlar (Hünaslar) dönemi… Akhunlar, daha sonra da Gazneliler, Gurlular; Afganistan’ı Hindistan’a bağlayan Gazne şehrinden hareket ederek Orta Asya’dan daha verimli olan ve daha fazla yağmur alan Pencap bölgesine doğru akınlar başlatır.

Toraman ve daha sonra Mihrakula başkanlığında (515-550) Kuzey Hindistan’ı tamamen ele geçirirler.

10. ve 11. yüzyılda Hindistan’da yeniden Türk devri başlar. Afganistan’ın Gazne bölgesine yerleşen Sebük Tigin, Kuzey Batı Hindistan’a egemen olur. Daha sonra Gazneli Mahmud, fetih hareketini hızlandırarak 15’in üstünde seferle Hindistan’da Türk gücünü yaygınlaştırır. 1206 tarihine kadar Gazne, Lahor, Eski Delhi ve Hindistan’da Türk hâkimiyeti devam eder.

Delhi’de ilk Türk Sultanlığı Kutbeddin Aybek sayesinde kuruldu, Hindistan’da Türk – İslam kültürünün temelleri atıldı. Âlimlere son derece saygılı olan Aybek, Türk geleneklerine sıkı sıkıya bağlıydı. Atından düşerek ölen Aybek’in en önemli eseri Delhi’nin ortasına diktirdiği Kutup Minare idi.

FİRUZ ŞAH, HİNDİSTAN’I ŞAHLANDIRDI

Bundan sonra Hint topraklarında Kıpçak asıllı Türklerden Şemsiler (1211-66 ), Balabanlılar (1266-1290), Kalaçlar (1290-1320), Tuğluklar (1320-1414) saltanat sürdü. Tuğluklarda en önemli dönemlerden biri Firuz Şah dönemidir. 83 yaşında ölen Firuz Şah her işinde âlimlere danıştı, dış seferlerden çok iç işlerle uğraştı. Ekonomik alanda büyük gelişmeler sağladı. 1398’de Delhi, Timur’un eline geçti, Firuz Şah’ı sindirdi. Bir yıl sonra Timur’un Türkistan’a geri dönmesinden sonra Firuz Şah yeniden başa geldi ve 1413’e kadar hükümdarlığını sürdürdü. Firuz Şah; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 100 kervansaray ve han, 5 darüşşifa, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama kuyusu ve havuz, 100 kadar köprü yaptırmıştır.

Tuğluklardan sonra Müslüman kökenli Seyyidiler (1414-1451), Lodiler (1451-1489), Suri/Afganlılar (1540-1555) Delhi’de iktidar oldular.

BABÜR DÖNEMİ BAŞLIYOR

1526’da Hindistan’da yeni bir devir başlar. Babür’ün liderliğinde Türkler yeniden ülkeye egemen olur. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası, aynı zamanda ünlü bir şair ve yazar olan, Türkçe sevdalısı Babür Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğollar yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçe konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.

Bugün hâlâ Hindistan’da sanat, müzik, resim gibi alanların yanında idari yapıda da Türk tesirleri görülüyor. Zaman zaman kendimi Orta Asya Türkleri arasında hissettim.

ÖZELLİKLE İNGİLİZLER VE AVRUPA, 200 YILDIR KENDİ DOĞRULARINI DAYATIYOR, TARİHİMİZİ KALEME ALIYOR…

Ezilmişlik duygusu veya milliyetçilik değil bu düşüncem. Soğukkanlıca sağlamasını yıllardır yaptığım bir şey. Hindistan’ı görünce daha pekişti. Çünkü İngiltere, Hindistan ve çevre ülkeleri yıllarca sömürmüş, zenginlik adına ne varsa hepsini kendi memleketine götürmüş… Tarihi eserlerdeki kıymetli madenleri ve önemli parçaları hunharca söküp kendine taşımış… Yarı köle muamelesi yapmış halka… Ne eğitmiş ne geliştirmiş… Sadece ölmeyecek kadar…

Arada başkaldırmak istediklerinde halka şöyle demiş: “Akıllı olun, bizden ayrılırsanız diğer milletlerin kölesi olursunuz, siz şu halinizle güneş batmayan bir imparatorluğun değerli bir parçalarısınız…”

İlk kez 1612’de Hindistan’a ayak basan İngilizler, gerektiğinde sert olmaktan, öldürmekten hiç kaçınmamış.

1948’de ülkeyi terk ederken de toplumları birbirine düşürecek fitne tohumları atıp öyle gitmiş… Uzun süren iç savaşlar yaşanmış ülkede… Bölünmeler olmuş… Pakistan, Bangaldeş gibi yeni ama zayıf devletler… Hâlâ çözülemeyen Keşmir gibi büyük sorunlar…

HİNDİSTAN, DÜNYA BİLGİSAYAR YAZILIM MERKEZİ HALİNE NASIL GELDİ?

DÜNYANIN 3. BÜYÜĞÜ OLABİLİR Mİ?

Muazzam bir üretim gücüne sahip Hindistan… Tekstilden ağır sanayiye kadar… Genç insan gücü çok yüksek. Sonuçta 1 milyar 400 milyon nüfus… Halkın çoğunluğu sefalet içinde ama yüzde onu bile başarılı olsa, alın size 140 milyonluk dev bir grup! Hindistan, özellikle bilgisayar yazılımı, çizgi film konusunda dünyanın bir numarası son beş yıldır. Başta ABD firmaları olmak üzere yazılımlarını Hindistan’da yaptırmayan yok gibi. Peki nasıl oldu bu?

Birinci neden, ülkenin İngilizce konuşması, resmi dillerinden birinin İngilizce olması. Ucuz işçilik peşinde olan dünya firmaları önce callcenter merkezlerini bu ülkeye taşımış. Siz ABD’de Sony çağrı merkezini arıyorsunuz cevabı Hindistan’dan alıyorsunuz. Hem ucuz, hem kaliteli… İyi yetişmiş ABD’li genç callcenterlerde çalışmaz ama zıpkın gibi Hintli genç can atar.

Çağrı merkezleri ile başlayan teknik ilişki zamanla silikon vadisinin yollarını açmış. Her sıcak ülke insanı gibi Hintli gençler, İngiliz ve ABD’li teknikerlerden daha zeki. Üstelik paraya ve başarıya daha aç. Bunda Hint hükümetinin yurtdışındaki genç beyinlere yaptığı“Ülkenize dönün, size üniversitede görev verelim, iyi maaş ödeyelim” demesinin ve davete çok sayıda yetişmiş insanın uymasının da rolü büyük olmuş.

Peki, bazılarının iddia ettiği gibi, 15 yıl içinde Hindistan dünyanın 3. büyüğü olabilir mi? Eskisi kadar inanmasam da buna ihtimal veriyorum. Sokaktaki sefalet bir yana, bazı alanlarda dev adımlarla ilerliyorlar. Avrupa, ABD ne üretiyorsa Hindistan da üretiyor. Aynı kalitede olmasa dünyadan geri oldukları sektör yok!

Parmak arası plastik terliği bile birkaç kere tamir ettirip giymeye devam ediyorlar. Bunları tamir eden tamirci dükkânları gördüm.  Sokaklarda buz kalıpları satılıyor… Ülkenin yüzde 35’inde elektrik yok! Nüfusun dörtte biri günlük bir Doların altında gelirle yaşıyor… Bazı havaalanlarında bizde bile olmayan lüks koltuklar varken bazılarında anonslar megafonla yapılıyor. Her ülkede tezatlar var ama Hindistan’da diz boyu! İşin ilginç ve açıklaması zor yanı; halkın genelinde huzur ve rahatlık göze çarpıyor.

UNESCO’nun dünya mirası kabul ettiği 30’dan fazla tarihi esere sahip Hindistan’ın başkenti Delhi’de otomobil ve otobüslerde perde kullanmanın cezası üç ay hapis ve 10 bin Rupi (INR).

Bizlere ters gelen eski inançlarını da sürdürüyorlar Hintliler… Meselâ, burada inek olmak ayrıcalık! Orada öğrendim dokunulmazlığı olan, asla kesilip yenilmeyen sadece inekler değil. Domuzlar, maymunlar, filler, fareler de öyle.  Dahası, “Hint Dervişi” diyebileceğimiz Sadu’lar da bir çeşit dokunulmazlık hakkına sahip… Ortalıkta inekler kadar görünmüyor ama domuzlara da kimse el süremiyor, kesip yiyemiyor. Maymunlar da aynı statüde… Sincaplar kutsal değil lâkin her yerde varlar. Küçük ve sevimliler…

Ve Sih’ler… Meğer, inanç yönüyle Müslümanlara en yakın onlarmış. Tek tanrıya inanıyorlar, Buda’ya tapmıyorlar, misafirperverler ve daha temizler. 180 milyon Müslümanın yanında 20 milyon Sih yaşıyor Hindistan’da

AŞKIN DÜNYADAKİ EN MUHTEŞEM ANITI TAÇ MAHAL… VE BİR TÜRK ESERİ…       

SANILDIĞI GİBİ İBADET YERİ DEĞİL! ANCAK DİBİNDE BİR CAMİ VAR…

25 yıllık hayalim, rüyalarımın süslerinden Taç Mahal’i görmek gerçekten önemli bir şans. Şükürler olsun… Dünyanın yedi harikasından biri olan, aşkın bu muhteşem anıtının, dünyanın bu en muhteşem anıtmezarının destansı hikâyesini anlatayım şimdi:

Taç Mahal, Türk Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı Şah Cihan tarafından, imparatorluğun başkenti Hindistan’ın Agra şehrinde Yamuna (Jumna) nehrinin kıyısına inşa edilmiş. 1631 yılında başlayan yapı 1654’te tamamlanmış. Yapının mimarları, Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi.  Anıtmezardaki yazıları yazan ise Hattat Serdar Efendi. İranlı hattatlar da yazılarda yardımcı olmuştur. Yapıda her şey simetridir. İnşaatta dünyanın bir çok yerinden gelen ünlü ustalar çalışmıştır. Dünyanın en çok ziyaret edilen tarihi yapılarından birisi olarak bilinir.

Niçin “Aşkın en muhteşem anıtı”dır?  Çünkü, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği Hindu asıllı eşi Bânu Sultan veya diğer adıyla Mümtaz Mahal’in ölümü üzerine, onun aşkına, aşkla yaptırılmıştır.

Şah Cihan, Mümtaz Mahal’e henüz 16 yaşındayken aşık olmuş, evlenmek için beş yıl beklemiş, babasıyla mücadele etmiş… Bu arada iki evlilik yapmış. Üçüncü eşi olmuş Mümtaz Mahal. Öyküyü duyunca, aşkın ne kadar güçlü bir duygu olduğunu bir kere anlıyor insan… Şah Cihan, çok sevdiği eşini gittiği her yere götüren, onun fikirlerine ve zevkine önem veren birisiymiş. Duygulu, zeki ve güzel bu kadın 14. çocuğunu doğururken ölmüş1631 yılında. Eşinin ölümünden sonra sekiz gün yemekten-içmekten kesilmiş, odasından hiç çıkmamış Şah Cihan. Dokuzuncu gün dairesinin kapısını açıp, dışarı çıktığı zaman saçlarının bembeyaz olduğu ve iyice çöktüğü görülmüş.

Taç Mahal’in yapımında parlak, ince, mavi damarları olan beyaz mermerler kullanılmış. Mermer ustalarının torunları halen aynı işe devam etmektedir. Onlardan birinin atölyesini ziyaret ettik. Adı, Raj Kothari (Agra Marble Emporium).

AÇ MAHAL’İN ÖLÇÜLERİ

Yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından özenle yapılmış. Kubbe üzerinde altından bir alem ve beyaz mermerden dört minare bulunuyor. Anıtmezarın veya türbenin dört yanına Yasin Suresi kabartmayla yazılmış… Osmanlı, Türk, İran, Özbek ve Hint mimarilerinin güzel sentezi olan Taç Mahal’in inşasında 22 bin işçi ve yüzlerce fil çalışmış… Depremde dışa yıkılsın diye minareler hafif dışa eğiktir. Çok geniş ve yemyeşil bir çevre düzenlemesine sahip yapı, 305 x 580 metrelik alana kurulu.

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede, insan ağzından çıkan her ses yedi defa yankılanacak şekilde akustiğe sahip. Taç Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü duvarlarında, ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet oldukça iri inciler varmış… Varmış diyorum, çünkü şimdi yok! Ne mi olmuş? İngilizler hepsini söküp götürmüş, yerine taklitlerini yerleştirmiş.

Romantik görünüşüyle herkesi büyüleyen, doğulu ve batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Taç Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünüyor. Gün içinde güneşin ışıklarına göre renk değiştiriyor… Anlayacağınız, öylesine özel bir mermer kullanılmış… Hatta, 1966 Hindistan-Pakistan savaşında, Pakistan savaş uçaklarına yol gösterici bir parıltı olmaması için kubbesi siyah bir çadırla örtülmüş.

Bazılarının sandığı içinde namaz kılma yerleri olmayan Taç Mahal’in hemen yanında iki cami var. Birinde namaz kılınıyor, diğeri simetriyi bozmamak için inşa edilmiş.

Şah Cihan, Taç Mahal’in yapımı sırasında ve sonrasında, devlet işlerini boşladığı için, oğlu tarafından devrilmiş ve hayatını Taç Mahal’i gören iki kilometre ötede başka bir saraydaki odasında hapis hayatı yaşayarak geçirmiştir. Bu da hikâyenin bir başka acıklı yönü…

Şah Cihan’ın kendisi için Yamuna Nehri’nin diğer yakasına, Taç Mahal’in hemen karşısına Taç Mahal’in bu defa siyah mermerden bir kopyasını yaptırmak istemiş ama Alemgir Şah iktidara geldikten sonra inşasına başlanan yapıyı yıktırmış. Temellerini gördük.

HİNDİSTAN’IN TAÇ MAHAL’DEN SONRA İKİNCİ SEMBOLÜ KUTUP MİNARE…

Bir aşkla beni Hindistan’a koşturan birinci sebep Taç Mahal’den sonra, ikincisi Kutup Minare‘dir… Üçüncüsü İmam-ı Rabbani Türbesi idi ama maalesef oraya gidemedik.

Kutbeddin Aybek… Bu isim çok önemli… Kölelikten dünyanın en kudretli başkumutanlığına yükselmiş, koca Hindistan’ı yönetmiş bir kahraman, bir idol… Dev başarıların ete kemiğe bürünmüş hâli… Dokuz asırdır ışığını kaybetmemiş meşale… Hoşgörünün ve inançlar arası diyalogun öncülerinden… Müslüman olmayanları rahatsız etmesin diye İslâmi yazı hattını zaman zaman bırakarak çiçekler, başka şekiller kullandırmıştır yapılarda.

1192’de Hindistan’a giriyor, Delhi’yi fethediyor; zaferinin şükrü ve anıtı olarak bir yapı inşa etmek istiyor ve dünyanın en yüksek minaresini, Kutup Minare’yi yaptırıyor. Sadece minare olarak değil, yığma taşla yapılmış dünyanın en büyük yapısı burasıdır. Müslüman mimarların dünyaya vurdukları mühürdür… Yüksekliği 72,5 metre. Zirvesine 381 basamaklı merdivenle çıkılabiliyor. Beş katlıdır. Taban çapı 14.3, tepe çapı 2.75 metredir. Aşağıdan yukarı çıkıldıkça minare daralmaktadır. Allah’ın sıfatları Kufi yazıyla minarenin üzerine olağanüstü bir sanatla işlenmiş… Minareye uzaktan bakıldığında hafif bir eğiklik görülür. Sebebi, depremlerde gördüğü hasarlardır.

İlk dönemlerinde kubbenin yanına bir de Kuvvetü’l-İslam Mescidi adında bir mescid inşa edilmiş. Bu iki yapı, İslam’ın o devirde mimarideki ulaştığı zirveyi göstermektedir. Sonraları bu eserlerin yanına bir medrese de eklenmiş. Bu yapıların hepsinde Selçuklu, Gazneli, Özbek ve Gurlu izlerine rastlanır. Çevresindeki medrese ve mescitler zamanla yıkılmasına rağmen Kutup Minare ayakta kalmış ve günümüze kadar gelebilmiştir. Batılı kaynaklar Kutup Minare yerine Kutup Minar demeyi tercih etmektedir. Belki daha kolay söylendiği için…

Kutup Minar, kendisinin rakibi görülen İtalya’daki Piza Kulesi ve Çin’deki Büyük Pagoda’dan sanat bakımından daha değerlidir, birçok uzmana göre. Çünkü minare, sanatlı işçilik ile süslenmiş ve minarenin dış çevresine Kurân-ı Kerîm’den ayetler, mimarlık harikası çiçek ve yaprak motifleri işlenmiştir.

Kutup Minare ve camisi Hindistan tarihindeki ilk camidir… Daha önce burada bulunan bir Hindu tapınağının taşları kullanılarak yapılmıştır. Cami kalıntılarının önünde Hindu tapınağının kalıntıları da halen bulunmaktadır. Kutup Minare’nin tam karşısında bir benzeri yapılmak istenmiş ama yarım kalmıştır. Kutup Minare ve cami külliyesinin arka giriş kapısı da mimari olarak çok etkileyicidir.

Minare 1981 yılında bir kişinin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra ziyaretçilere kapatılmış. Ancak çevresi rahatça geziliyor. Dünyanın sayılı tarihî yapıları arasında yer alan Kutup Minar, İslamiyet’i Delhi’de temsil eden sembollerden biridir. Hatta Hindistan’ı Yeni Delhi’yi anlatan broşürlerde, magnetlerde Taç Mahal’in yanında bu minareyi sıkça görebilirsiniz.

Değerli gazeteci-yazar Cengiz Çandar “Benim Şehirlerim” isimli kitabında Kutup Minare’den şöyle bahsediyor: “Kutub Minar’ı gören ateist; ya dindar olur ya da insanoğlunun imanı, gücü, emeği, sebatı, becerisi, ustalığı, dehası ve akla gelebilecek ne kadar olumlu sıfat olabilirse bunların tümü karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmez!” 

Yeri gelmişken bir hicranı, içimi acıtan duygularımı ile getireyim: Yüzlerce yıl Müslüman-Türk hâkimiyetinin olduğu Hindistan’da Türk ismini biri bile kalmayacak şekilde silmek için büyük gayret gösteren İngilizler; maalesef bu emellerine ulaşmış, Türk adlarını farklı söyleyerek Babür ismini bile unutturmak istemiştir… İngilizlerin etkisinde kalan bir çok Türk gezgin de farkına varmadan gelip gitmiştir buralara.  Ancak Türk eserleri, her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış ve sonunda Türklerin de dünyanın da ilgisini çekmiştir…

Özellikle son on yıldır Türk gezginler buraya bilerek geliyor, gururla dolaşıyor.

ÖLÜLERİN YAKILMA YERİ VARANASİ VE GANJ NEHRİ… BURAYI GÜRÜNCE DİNİME VE ÜLKEME SEVGİM BİN KAT ARTTI…

Dünyanın yüz ölçümü olarak yedinci, nüfus olarak ikinci büyük ülkesi Hindistan’ın en önemli şehirlerinden biri Varanasi… Havayolu ile geldik buraya. İsmini Vara ve Nasi nehirlerinin birleşmesinden alıyormuş. Vara ve Nasi nehirleri birbiriyle kucak kucağa Ganj nehrini oluşturuyor. Müslümanların Mekke’si gibi Varanasi… Hindular için buralara gelmek, Ganj’ı seyretmek, suyunda yıkanmak bir ömürlük rüya… Tabii ölünce burada yakılmak da… Doğrudan cennete gidiliyormuş… Hindular, Ganj nehrinin gökten Şiva Tanrısı’nın saçlarından süzülerek indiğine ve kutsal olduğuna inanıyorlar. Ganj Ana diye adlandırıyorlar.

Biz de sandalla Ganj nehrine açıldık sabah tam gün doğarken… Bir gün öncesi de akşam üzeri gün batarken gelip ölülerin yakılışını izlemiştik… 500 kilo odunla yanıyor bir ölü… Bizim paramızla 450 liraya alınıyor. Büyük para onlar için, eş dost yardım ediyormuş… Kefen gibi bir beze sarıp öyle yakıyorlar… Yanma ayaklardan başlıyor, kül olana kadar… Doğal krematoryum… (1930’larda İstanbul’da bir aklıevvel belediyeci kramatoryum kurmuştu. İlgisizlikten birkaç yıl sonra kapandı.) Ertesi günü iyice yanmamış ölülerden parça koparıp yiyenler var. Sevapmış… Tam yakma anını ancak uzaktan izleyebiliyorsunuz, yaklaşmak hele fotoğraf çekmek yasak. Uzaktan epeyce kare çektim yine de… Odun satıcılarını, ateşi, etrafı, Ganj’da gün batımını ve doğumunu…

Evet, burayı görünce dinime ve ülkeme sevgim bin kat arttı! Binlerce canlı-cansız hatta çocuk tanrı, akla hayale gelmedik, akıl fikir almaz tapınma biçimleri ve pislik, dayanılması zor koku… İnsan pisliği ile ineklerin pisliği yarışıyor… Adımbaşı mayın sanki… Elbette inançlara saygımız var ama fikrimizi de söylemeden geçemiyoruz, kimseyi yargılamadan, ayıplamadan.

Ganj’da sandalla gezerken tepeye kurulu büyük bir cami görünüyor. VI. Babür Hükümdarı Evrengzib tarafından yaptırılmış. Hindu-Müslüman çatışmalarından birinde fanatik Hindular tarafından tahrip olmuş. Tamir ediliyormuş… Varanasi’deTürk eseri yok denecek kadar az.

Çok yorulduk zaten, iki gün üst üste Ganj’a gelip giderken… Bir yere kadar midibüsümüzle, oradan da 3 tekerlekli bisikletlerle (Tuk tuk) ulaşılıyor. Bizim için keyifli tek yanı, gün battıktan sonra toplu ayinlerde söylenen ilahiler… Hoş melodiler doğrusu… Dinginlik var, akşamın dinginliğiyle bütünleşen…

Kişinev

Kişinov’da Hediyelik Küçük Bir Fıçının Sevimli Öyküsü

KÜÇÜK bir aşk öyküsünden değil, Moldova’nın başkenti Kişinov’da küçük bir fıçıdan bahsedeceğim size… Küçük, sevimli, ahşap bir fıçıdan…

Kişinev’e Rusya’nın dağılması sonrasında ilk ayak basanlardan biriydim… 1992 kışında tanımıştım bu şirin kenti. O yıllarda, Türkiye’de pek az insan duymuştu Kişinev’i. 450 bin nüfuslu, savaş tazminatı olarak 2. Dünya savaşının ardından Almanlar’ın inşa ettiği, sokakların cetvelle çizildiği yepyeni, pırıl pırıl bir başkent…

Haftalardır oteldeydim… Kazakistan’dan satın aldığımız derileri burada depolayıp Türkiye’ye yolluyordum. İşim buydu…

Röportaj için radyodan geldiğini söyleyen bir bayanla tanıştım bir gün… Kendi gibi Türkçesi de çok güzeldi. Gagavuz Türklerinin Sesi Radyosu’nu temsil ediyordu.  Çok hoş, çok akıllı bir bayandı. Adı, Vasilisa, hâlis Türk…

Zamanla arkadaş olduk. İki çocuk annesi, düzgün aile hayatı olan, her fırsatta kocasına hayranlığını dile getiren asil, oldukça alımlı bir kadındı… Bizi yan yana görenlerin gıptayla izledikleri gözümden kaçmazdı. İşini çok seven biriydi Vasilisa. Teybi, yani ses kayıt cihazı yanındaydı hep. Fedakârca taşırdı onu. Haber olabilecek her hareketi işinin bir parçası görür ve hemen kaydederdi… Bunun neresi fedakârlık demeyin. Ses kayıt cihazı, eski Rus malı ve yaklaşık 7-8 kilo, kocaman bir şeydi. Gördüğümde şaşırmıştım ben de. Narin yapısıyla böylesine ağır bir cihazı taşımak zorunda olmasına üzülüyordum. Uzay yarışında modern teknoloji kullanan Rusya, günlük hayatta vatandaşlarına eski teknolojiyi layık görüyordu. Tankları yeni, otomobilleri eski teknoloji idi.

İstanbul’a gidişlerimin birinde yarım kilo bile gelmeyen Sony bir ses kayıt cihazı almıştım ona. Hediyesini verdiğim gün, nasıl sevindi anlatamam. Büyük bir yükten kurtulmuştu…

“Kısa süreliğine İstanbul’a gidip geleceğim” diye haber verdiğimde, “Yarın sana bir hediyem olacak” demişti. Ertesi günü kocaman bir paketle geldi ve ogün bugün hiç unutmadığım şu nefis cümleyi söyledi:

“Hediyenizle yükümü çok hafiflettiniz ama ben hediyemle sizin yükünüzü bir hayli arttırıyorum…” Devam etti, “Ne yapayım, Türkiye’de her şeyin iyisi var, ne hediye etsen basit kalacak. Ancak bunu verebiliyorum.”

Hediyeyi açtım. El işi, musluklu, çok şık, ahşap bir fıçı… 3-4 litrelik, yatay kaideli, metal çemberli bir fıçı…

“En çok ne içtiğinizi bilmiyorum, ancak buna su, meyve suyu da koyabilirsiniz şarap da…”

Tamam, dedim. Sevmiştim hediyeyi.

Aradan on yıl kadar geçti…

Bir gün telefonum çaldı… “Küçük fıçıyı kullanıyor musunuz?” diye soruyordu telefonun ucundaki bayan. Hemen hatırladım… “Kullanıyorum Vasilisa hanım” dedim. Hemen hatırlanmaktan çok mutlu olmuştu besbelli…

“Türkiye’deyim. İzmir- Karşıyaka belediyesi davet etti, çocuk şenliğine geldik… Vaktiniz varsa siz de gelin buraya… Otobüste yer var, beraber Moldova’ya döneriz…” dedi. “Vizeyi düşünmeyin, kafilede iki milletvekili var, sorun olmaz…”

Vasilisa bilmiyordu, o sırada Moldova İstanbul Fahri Başkonsolusu idim, vizeleri ben veriyordum. (5 yıl sürdü bu görevim.)

İzmir’e uçtum bu davet üzerine. İçten bir çağırma idi… Beraberce Moldova’ya gittik… Kişinev’e girerken görecektiniz bizi… Çiçeklerle karşılandık…

Küçük fıçıya gelince… Hâlâ bende… Bakıp bakıp, çeyrek asırlık güzel günlerin anısıyla mutlu oluyorum. Sevgi ve saygıyla dolu bu fıçının içi, sanırım yüz yıl geçse de boşalmayacak…

Nepal

Nepal Cumhuriyeti: Katmandu’da Fularlarla Karşılandık

Nüfus olarak dünyanın ikinci büyük ülkesi Hindistan’da geçirdiğimiz dokuz günün ardından Nepal‘deyiz. Üç gün kaldık Nepal’in başkenti Katmandu‘da.

Nepal’e girişimiz gayet kolay oldu… 25 Dolar verip vize aldık kapıda. Bunun için fotoğraf da çeken makineler var. Çok pratik. Vesikalığı ücretsiz çekiyor… Gümrükten geçerken cep telefonlarını bile çıkarmadık. AVM girişinden daha kolay… Delhi’de 45 derece olan sıcaklık burada 25.

2015 yılındaki deprem tarihi eserlere büyük zarar vermiş… Virane haline gelmiş tarihi bir çok tapınak. İnsanların yaşadıkları evler de öyle… Evleri bir şekilde tamir etmişler ama 500 yıllık, 600 yıllık ahşap tapınakları tamir etmek öyle kolay değil. Turizm ve biraz tarım ile tekstil üretiminden başka hiçbir geliri olmayan ülke bu hasarı düzeltmekte hayli zorlanıyor.

İlgi çekici yerler gezdik Katmandu’da… Tapınaklar tapınaklar… Bana göre içler acısı bir durum…

Coğrafya ve iklim olarak Anadolu’dan çok farklı değil. Tarih ve kültür olarak ise mutlaka görülmesi gereken ilginç, heyecan verici yerler. İnsanları cana yakın. Hatta mutfakları da sanıldığı kadar bize çok yabancı değil. Baharatı bile bizim Urfa ile aynı ölçüde kullanıyorlar sanki. Şahsen otelde yediğim yemekleri hiç yadırgamadım, yabancılık çekmedim, afiyetle yedim. Kuru fasulye, irmik helvası, Kemalpaşa tatlısı bile vardı. Elbette, şehir içinde halk lokantalarında, evlerde biraz daha farklıdır yemekler ancak yine de yiyemeyeceğimiz kadar yabancı sayılmaz bizlere.

Everest, 8848 metre yükseklikle dünyanın damı

Nepal demek dünyanın en büyük dağı Everest demek… 8848 metrelik yüksekliği ile dünyanın damı.

29 milyon nüfuslu Nepal, yoksul bir ülke ama özellikleri fazla. Örneğin dünyanın en yükseği Everest’ten başka ünlü Himalaya dağ silsilesi de burada. Ama Himalaya Tuzu’nu bizim kadar önemsemiyorlar.  Çünkü GDO ile, bin hileli yiyeceklerle henüz tam manasıyla tanışmamışlar.

Buda‘nın doğduğu belde de bu topraklarda.

Hindistan nasıl tam bir Asya ülkesi ise burası tam bir Uzak Asya özelliğinde. Biraz Tibet, biraz Tayland sanki…

El işçiliği hayli gelişmiş ancak birleşip büyük bir hediyelik eşya fabrikası kurmamışlar. Gelir kaynakları belli ki çok sınırlı. Sanayi yok denecek kadar az, ticaret zayıf…  Tekstil en güçlü oldukları alan, tabii turizmden sonra.  Ülke olarak aç gözlü değiller. Nepal’e göre bir hayli zengin Hindistan’a vize için 100, buraya 25 Dolar ödedik.

Politik çalkantılardan çok çekmiş bir ülke.  Oysa genç ve yetenekli insanlara sahipler.

2015 depreminden sonra Dünya güya çok ilgilenmiş Nepal ile ama sonra gerisi gelmemiş. Yıkılan tarihi yerleri, turizm gelirleriyle, müze giriş ücretleriyle tamir etmeye çalışıyorlar. Böyle olunca işler ağır aksak yürüyor.  Konuştum Nepalli genç şöyle diyor: “UNESCO sadece tavsiyede buluyor bize. Lâf üretiyor yani. Lâf bizde de çok.”

Katmandu’da Müslümanlar

Hindistan’da kılamadığım Cuma namazını Katmandu’da kıldım. Şehir merkezinde iki bin kişilik güzel bir cami ve diri bir cemaat gördüm.

Hemen anlaşılıyor, Sünniler çoğunlukta. Bizim gibi Hanefi mezhebindeler. İmam da aklı başında, kıraatı güzel biri. Bizde olduğu gibi, yaklaşan Ramazan ayı için imsakiye dağıttılar, namazın sonunda bir ağızdan güzel ilâhiler okudular… Ülkede bir milyon kadar Müslüman var.

THY uçağı ile Katmandu dönüşümüzde uzaktan fotoğraflarını çektim Everest’in… Siz ne dersiniz bilemem ama beklediğimden daha güzel görüntüler yakaladım. Bu gezinin bir hoş sürprizi de bu oldu bana.

Gezmek güzel, yeni insanlar tanımak iyi, insanları sevmek harika!

Özbekistan

Pamuk, Altın ve Altın Gibi İnsanlar Ülkesi: Özbekistan

Özbekistan sadece bir ülke adı değil benim için, bir şahdamar… Bir sevda, bir özlem, bir hicran… Yaşlı Asya kıtasında bir coğrafya değil; pamuk, altın ve altın gibi güzel insanların yaşadığı yerin, güvenli toprakların adıdır.

Ortalama bir hesapla dünyanın yarısını görme şansım oldu. Diyebilirim ki, karakteri, gelenekleri hatta kaderi Özbekistan kadar bizimkine benzeyen başka bir ülkeye rastlamadım.

Kolay değil bu ülkeyi anlatmak. Çünkü binlerce başlık üşüşüyor beynime, nereden başlasam bilemiyorum.

Sayısız kereler gittim Özbekistan’a, aylarca, mevsimlerce kaldım. Yaşadıkça, tanıdıkça sevdim bu ülkeyi ve insanlarını. Bizim millet olarak birçok gelenek, sanat ve davranışımızın köklerinin bu topraklara dayandığını görmek şaşırtıcı olduğu kadar ilgi çekiciydi. Ne Orta Asya’dan ayrılışımızın üzerinden asırlar geçmesi, ne de onların 70 yıl çok farklı bir kültür türbülansına girmeleri bu benzerliği bozamamış. Mimarinin, süsleme sanatının, edebiyat anlayışımızın neredeyse aynı olması yanında, fert olarak aynı biçimde öfkelenmemize, aynı mimikle gülmemize, benzer olaylara aynı tepkileri göstermemize ne demeli? Asırlar sonra bile bu kadar mı birbirine benzer?

Topkapı Sarayı ile Özbekistan’daki müzelerin içinde birbirine pek yakın… Aynı zevk ve renk seçimi, aynı mavi, aynı kırmızı, aynı mantık.

Türkiye’de en makbul dini kitapların ve din adamlarının yarıdan fazlası bu topraklara ait. İmam-ı Buhari, İmam-ı Tirmizi, İmam-ı Nakşibendi, İmamı-ı Maturidi, Uluğ Bey ilk akla gelenler.

Bizim ünlü Enver Paşamız da, kahramanlık heyecanlarına bu topraklarda devam etmek istemiş ve burada şehit olmuş.

Taşkent’deyiz…

Ve, beş saate yakın ve yorucu yolculuğun sonunda tekerleklerini Taşkent toprağına değdiren uçağımız bir görevini daha yapmanın mutluluğu içinde kendini bekleyenlerin önünde durdu yavaşça. Uzun sayılabilecek bir zamandan sonra biz de uçağı boşaltmaya başladık mutlu, kocaman bir merakla. Taşkent Havaalanı belli ki yakın bir geçmişte büyük ölçüde elden geçirilmiş, büyütülmüştü.

Sabahın ışıkla kucaklaştığı ilk anlar… Oldukça geniş ve temiz caddelerden geçerek on dakika sonra Taşkent’in merkezinde idik işte. Dört gidiş, dört gelişli caddelerin iki yanına eklenen on’ar metrelik ağaçlı yürüme şeritleri hemen dikkat çekiyordu.

Kalacağımız otele yerleştikten sadece bir saat sonra şehre bıraktık kendimizi. Öyle ya, dinlenmeye gelmemiştik üç milyonluk bu şehre.

Yaşadığı büyük depremden sonra 1968’de adeta yeniden inşa edilmiş bir başkent bu Taşkent. “Sakın metroyu denemeyi unutmayın” diyenlere uyarak üç hatlı metroya daldık. Anladık ki, daldığımız sadece bir metro değil, koskocaman bir âlem… Her durak, adını aldığı isme uygun, birbirinden çok farklı düzenlenmiş. Mesela, “Kozmonotlar durağı” tam bir uzay üssü gibi… “Pahtakâr” yani “Pamukçu Durağı”nın ise pamuk tarlasından farkı yok.

Burada bir çok meydan ve bulvarın adı Emir Timur adını taşıyor. Devletini İzmir’den Hindistan’a kadar genişleten, bizim buruk bir acıyla kabullenmeye yanaşmadığımız Timur, Özbekistan için bir bakıma Atatürk demek. Her ne kadar Yıldırım Beyazıt’ı Ankara’da kendi topraklarımızda mağlup etse, Osmanlı’ya büyük bir darbe vurmuş olsa da dünyanın tanıdığı en büyük devlet adamlarından biridir tartışmasız.

Tarih kokan, tarih soluyan 2020 yıllık bir şehir Taşkent. Kukeltaş Medresesi, Barakhan, yeşillikler için-deki muhteşem Alişir Nevai Anıtı, nefis granit işçiliği sergileyen deprem heykeli, şehitlik… Dolaşmadık, adeta yudumladık soluk soluğa… Yeniden kurulmanın bütün avantajlarını iyi kullanmış, modern ve rahat, huzur veren bir kent burası. Yeni ile eski sarmaş dolaş…

Rengarenk elbiseler giymiş güleç bayanlar, düzgün görünümlü erkekler, hiç de fena yaşlanmadığı anlaşılan amcalar var tertemiz caddelerde. Caddelerden birinin adı, Atatürk.

Nisan ortalarında erken başlayan ılık bir bahar esintisinin aralıklarından etrafı süzerken tarih ve anılar film kareleri gibi geçiyor gözümün önünden… Tarih ki, çığlık çığlığa… Anılar ki, kanatlarında ebemkuşağı, derinliklerinde burukluk…

Buraları bizim için sadece tarih değil, ata yurdu… Cildi dağılmış tarih kitabının sayfaları zihnimin her köşesine savrulmuş gibi… Sanki bugünden çıktım, kuytu köşelerindeyim zaman tünelinin.

Arkadaşımın bir şey sormak için koluma yapışmasıyla gelebildim bugüne. Bir hoş ediyor, sarsıyor, düşündürüyor, alıp götürüyor ruhunuzu şu Taşkent şehri.

Ayrıca burada başarılı işler yapan Haluk Bayatlı, Ahmet ve Adnan Demir, Fuat Em, Mithat Kara, Murat Dedeman (Dedeman Otel), Efendi Restoran’ın sahibi Turgay bey, Uğur Akın gibi Türkiye’den değerli insanların varlığı da ayrı bir güzellik.

Geceleri de renkli yaşamlara hazır bir kent Taşkent. Eğlence kulübü olarak organize olmuş kimi büyük restoranlarda çarpıcı şovlar var. Görünce anlıyorsunuz ki, “Anadolu Ateşi” gibi ateşin gösteriler sadece Türkiye’de yok.

Bu gelişimde iki nokta dikkatimi çekti özellikle: Ekonomik gelişmeler yavaş ama patlamaya hazırlanıyor gibi. İkincisi de: Amerika’ya çok net biçimde tavır koymuş ve askeri üsler ve büyük şirketler dâhil ABD’lileri ülkesinden kovmuş bir yönetim ülkeye tam egemen. İşbirliğinde yeni rota da belli, Rusya… Rus şirketleri dev adımlarla büyüyor. Daiwoo gibi şirketleri yabancıların elinden alanlar Rus firmalar genelde. Bunun sonucu olarak yıllardır Özbekistan’dan Rusya’ya devam eden insan göçü tersine dönmeye başlamış. Türk firmalar da eskiye oranla daha bilinçli ve daha güçlü yol alıyor.

Türkiye’nin bu ülkeyle daha çok ilgilenmesi, yeni ve dinamik stratejiler geliştirmesi şart. Yoksa atı alan sadece Üsküdar’ı değil Orta Asya’yı bile geçecek.

Semerkant yollarında

Değerli dost, Türk Standartlar Enstitüsü Eski Bölge Müdürü Yusuf Yılmaz “Semerkant’a benim otomobille gidelim, gezdireyim sizi” deyince tereddüt etmeden kabul ettik, hatta uçtuk.

Yoldayız… Özbekler uğurlarken böyle diyor: “Ak yol!” Karşılarken de “Hoş gelipsiz…”Teşekkür ederken “Rahmet”

Ne güzel geliyor kulağa bu kelimeler…

Dünyanın en eski, en önemli, en otantik, adına en çok kitap yazılan şehirlerinden biri Semerkant… Şimdi o yoldayız. Mustafa Balbay, gezi kitabında Taşkent – Semerkant yolunu Denizli’den Aydın’a gidiş yoluna benzetmiş, haksız değil.

Her yerde göreceğimiz büyük tabelalardan birinin önünden geçiyoruz: Özbekistan keleceğin boyük davle-tidir! Yazının altında: İslam Kerimov. Özbekistan’ın her şeyi İslam Kerimov. 1980’li yıllardan, yani Sovyetler döneminden beri Özbekistan’ın bir numaralı lideri… 1995’te kendisini ziyarete gelen zamanın Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’e:

“Size misafir muamelesi yapmayacağım, burası sizin ana yurdunuz… Ülkene dönmek için de acele etme, gerekirse seninle gelir birikmiş işlerine yardım ederim” diyecek kadar içten olabilen bir devlet başkanı. Ama çok kırılgan, alıngan ve kuşkulu. O yüzden ilişkiler sık sık dalgalanıyor, hırçın denizler misali.

Gülistan diye bir yerden geçtikten az sonra kendimizi birden Kazakistan topraklarında bulduk. Böylesini ilk görüyorum. Yusuf Bey açıklıyor: SSCB dağılınca Kazakistan ve Özbekistan sınırları eski şekliyle oluşmuş ama Semerkant yolunun 23 kilometrelik bölümü Kazak sınırında kalmış. Şehir Özbekistan’ın, yol Kazaklar’ın! Sonuçta anlaşmışlar, Özbekler bir o kadar toprağı geçici olarak Kazaklar’a vermiş. Sınırı tabelalarla da belirtmişler. Keşke bütün sorunlar böyle çözülse…

Otomobilin teybinde güzel bir Özbek şarkısı: “Yalan, ölümden başkası yalan…” Amerika’da yaşayan ünlü şarkıcıları Yıldız Osmanova söylüyor. Yani onların Sezen Aksu’su. Yıllar sonra bu şarkı Candan Erçetin’in dilinden bizde de bir hayli ünlü oldu.

Semerkant’a yaklaşırken, Fatih Sultan Mehmet döneminde uzunca bir zaman İstanbul’da kalan uzay bilimci Uluğ Bey’in rasathanesini ve müzesini de gezdik. Müthiş adammış şu Uluğ Bey…

Geçen yüzyılda bu rasathaneyi bulup çıkaran bir Rus araştırmacı Uluğ Bey’den ve onun rasathanesinden o kadar çok etkilenmiş ki “Ölünce beni Rasathane’nin yanına gömün” demiş. Öyle de yapmışlar.

Uzayla ilgili herkesin hayranlığı var aslında Uluğ Beye. Sadece yaşlı dünyamızda değil gökyüzünde de yaşıyor onun ismi. Uzaya ilk ayak basıldıktan sonra ayda üç kratere isim verildi: Galile, Copernicus ve Uluğ Bey…

Dört saatlik Semerkant yolculuğumuz tamamlanmak üzere…

Üç bin yıllık şehrin binaları görülünce solda bir mezarlık çıkıyor önümüze. Duruyoruz ve içine giriyoruz. Türklerin bin yıllık “İtikat imamı” İmam-ı Maturidi’nin kabri buradaymış meğer. Bakımsız, kendi halinde bu kabri ziyaret etmek iyi geldi hepimize.

Semarkant, eski bir dostun yürekten kucaklaması gibi karşılıyor bizi.. Neredeyse her taraf eski yapı, yüksek bina az.

Semerkant’ta Nâzım’ı hatırlamak

Açtığımız ilk kapı, burada ayakkabı fabrikası kuran Ankaralı bir vatandaşımıza ait. Buraya hayran biri, işler-den o kadar değilse de burada olmaktan çok memnun. Bize hemen çay ikram etti. Porselen çaydanlıklarda hazırlanan çayı yine porselen kulpsuz büyük fincanla yani “Piyale” lerde içtik. Koyu mavinin harika bir tonu ile yaldızlı deseni var piyalelerin. Bunlardan şekersiz çay yudumlamak bir hayli keyifli. Buralarda adet, piyaleye çok az çay koymak. “Çayını hemen bitir ki, sana birkaç kere daha çay koyma şerefine erişeyim” demekmiş işin sırrı. O yüzden bir oturuşta 8-10 piyale çay içmek işten değil. “Kök çay”dedikleri yeşil çay dinlendirdi bizi.

Dinlenince şehre daldık bir hevesle. Timur’un türbesine yöneldik ilkin. Son derece bakımlı ve çok yeni her şey. İki katlı. İslam Kerimov yenilemiş buraları.

Timur’dan sonra, az ilerideki “Registan Meydanı” ndayız şimdi… Hani, Özbekistanı’ı anlatan tüm kartpostallardaki ünlü meydan.

Üç büyük medresenin buluşma notasında bir alan burası. Uluğ Bey, Tilla Kâri ve Serdor Medreseleri’nin orta yerinde güzel bir havuzdan yükselen fıskiyeler…

Bibi Hanım Medresesi’ni de gördükten sonra Şah-ı Zinde Türbesi’ndeyiz… Peygamber Efendimizin sahabelerinden (aziz arkadaşlarından) birine ait bu tarihi türbe. Bakımlı olmasa da çarpıcı bir etkisi var. Büyülendik desek yeridir.

Şah-ı Zinde’den sonra çok açıktık. Bibi Hanım’ın karşısındaki kebapçılara attık canımızı. Herkes önceden biliyor burada “Şaşlık” yemenin şart olduğunu. Bildiğimiz şişin az büyüğü ama köyde nefis pişmiş mübarekler. Bilmem kaçar şiş yedik. Biraz da ünlü Özbek pilavı tabii… Safrandan ve onların “Sarı ot” dediği havuçtan aldığı sarı görünüm ve haşlanmış, iri sarımsakla doyumsuz bir tat. Hep bir ağızdan şunu tekrarladık: “Boşuna bu kadar ünlü değil bu Özbek Pilavı…” Fiyatlar da o kadar ucuz ki…

Hava karardı… Koyu lacivert, parlak bir gece bütün büyüleyiciliği ile üstümüze gelip yerleşmek üzere.

Dinlenelim artık, diyoruz. Yarınki hedefimiz belli, Nakşibendi Hazretleri’nin makamını ziyaret.

Ve ertesi gün Buhara, ardından Hiva şehri.

Gecenin bir saati gökyüzüne baktım, aman Allahım o ne! Göğün tavanı bu kadar mı yakın bize? Gökyüzünde bu kadar mı çok yıldız var? Kendimizi biraz yukarı çeksek yıldızlara değecek sanki başımız. Alttan süzerek baktığımız, lacivert gökyüzü değil, büyüleyici bir esmer fettan sanki… Yüksek topuklu burjuva güzeli, siyah dantel çoraplı şuh bir âfet-i devran…

Gel de şair olma buralarda, ya da geveze… Çünkü alıp götürüyor insanı simsiyah gece, perde perde…

Perde deyince, üstelik atın ana vatanında, büyük gurbet şairlerinden Nâzım düşüveriyor aklıma:

Nal sesleri sönüyor perde perde

atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde

Atlılar atlılar, kızıl atlılar

atları rüzgâr kanatlılar!

Atları rüzgâr kanat…

Atları rüzgâr…

Atları…

At…

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Özbekistan’da Galatasaray mezunu bir Maliye Bakanı

Bir hayli yaşlı ama dinç, şahin bakışlı… Daha ilk bakışta insanı saygıya davet eden bir duruş…

Tanışıyoruz. “Ben” diyor “Türkiye’de Galatasaray’dan mezunum, ama tam 70 yıl önce. Adım Enver.”

“İlk mektebi okudum Galatasaray’da, leyli okudum, yatılı diyorsunuz siz şimdi.”

Orta Asya’nın tam ortasında Taşkent’te karşıma çıkan bu enfes İstanbul Türkçesi’nin şaşkınlığını atar atmaz soruyorum:

“Yıl kaçtı?”

“1923’ler efendim… Tam beş sene okudum Galatasaray’da. Âli dereceyle mezun oldum, şahadetnamem var. Çok güzeldi İstanbul, çok… Birkaç yıl önce nasip oldu tekrar vardım İstanbul’a. O kadar cazip gelmedi. Bir kalabalık ki… Hanım da yanımdaydı.

“1923’lerde nasıl gidebildiniz İstanbul’a, kolay olmamalı?”

“Efendim, rahmetli babam, varlıklı bir tacir-lerdendi. Tahsilin kıymetini bilirdi, seni İstanbul’a, Dersaadet’e yollayacağım, dedi. O zamanlar Çin’de Urumçi’de yaşardık. Uzatmamayım efendim, İstanbul’a gittik babamla. Mektebe kaydolduk. Leyliyim, 24 saatimin hepsi okulda geçiyor. Gurbet zor geliyor 7 yaşındaki çocuğa. Ama sonra alıştım. Devrin meşhur muallimleri geliyor derslere, içlerinde Fransızlar da var.”

Artık Türkiye’de bile hatırlanmayan bir yığın ünlünün ismini sıralıyor. Konuyu kendi sularıma çekebilmek için araya giriyorum:

“O yıllara ait unutamadığınız anılarınız olmalı. Lütfeder misiniz?”

“Hatıra mı demek istediniz? Çok var tabii ki. Birini anlatayım. Taksim heykeli dikilirken oradaydım… Parça parça getirip monte ettiler, okuldan ayrılıp seyre giderdik. En unutamadıklarımdan biri de Atatürk’ü Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaretimizdir. Hocalarımız götürdü bizi topluca Dolmabahçe’ye.”

“Başka var mı hatıranız?”

“Ramazan idi… İkinci sınıfım ama oruç tutuyorum, alışmışım. Sahur imkânımız olmamasına rağmen oruca devam ediyorum. Bunu fark eden hocalardan biri vazgeçirmeye çalıştı. Çocuksun, sana lazım değil filan diye. Olmaz, deyince sertleşti. Zorla ağzıma kaşık sokarak orucumu bozmaya çalıştı, korktum. Hiç unutamıyorum.”

“Daha sonraları nasıl oldu Türkiye ile ilişkiniz?”

“Daha sonra Özbekistan’a yerleştik. Ben Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nde Maliye Bakanı oldum. Türkiye’yi unutmadım, gelen gidenle Türkçe kitaplar getirttim, onları okudum hep. Zaten birkaç yıl önce İstanbul’a tekrar vardığımda mektebime gittim, aynı sınıfı bulup oturdum. Nerede Türk malı görsem satın alırım şimdi. Bir gün evime teşrif edin göstereyim kitaplarımı.”

MERAKLISINA NOT: Galatasaraylı Enver Efendi’nin Maliye Bakanlığı yaptığı Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, 1949 yılında Ruslar tarafından yıkıldı. Son Cumhurbaşkanı olan Ali Han Töre’nin oğlu, Doç. Dr. Kutlukhan Şakirov, İstanbul’a yerleşti ve bir yayınevinde çalışıyor.

Bazı kelimelere dikkat

Özbekçe Türkçeye çok yakın. Daha ilk günden konuşulanların üçte birini anlıyorsunuz. Bir hafta sonra yarısını. Ancak bazı kelimeler hem bizde hem Özbekçe’de olduğu halde anlamları birbirine zıt:

Bardak: Dönek, orospu gibi değişken.

Durak: Ahmak

Kerhane: İşyeri

Yaman: Kötü, yaramaz insan

Fukara: Vatandaş (Özbek vatandaşı anlamında Özbek Fukarası diyorlar.)

İnmek: Düşmek (Uçak inmeye hazırlanıyor diyecekken “Düşüyor” diyorlar.)

Sadece kelimeler değil, bazı davranışlar da sizi şaşırtabilir. Mesela, cadde kenarlarında sıkça güzel bayanların özel otoları durdurmaya çalıştığını görürsünüz. Sakın aklınıza kötü şeyler getirmeyin. Taksi şirketleri de olmasına rağmen özel otoların yoldan müşteri alması yani taksi gibi çalışması serbesttir bu ülkede. Ve, inanamayacağınız kadar güvenlidir. Gecenin yarısında mini etekli çok güzel bir bayan bile özel bir aracı durdurup bedelini ödeyerek istediği yere gidebilir. Kılına zarar gelmez. Çünkü Özbekistan’da insana yönelik suçlara çok ağır cezalar verilir. Diyebilirim ki dünyanın en güvenli ülkesi Özbekistan’dır. Güçlü yönetim, tam kontrollü asayiş…

Hayat, Türkiye’ye göre daha ucuz. Elektrik, su, gaz, telefon bedelleri kimsenin belini bükmüyor.

Toprakla insanı buluşturan bayram: Nevruz

Bizde belli bir grubun oto lastiği yakıp, etrafa korku saçma bahanesi olan Nevruz aslında Özbekistan ve komşuları için en büyük, en eski, en anlamlı bayram.

Her yıl 21 Mart’ta Orta Asya’da her şehirde ve her evde kutlanan bir “Bahara uyanma” kutlamaların adıdır Nevruz. Yani, toprakla insanı her yıl buluşturan baharın ilk gün muştusunun bayramı.

Özbekistan’da her Nevruz’da ana malzemesi buğday olan “Sümelek” adıyla özel bir tatlı yapılır.

Birkaç Nevruz bayramında bulundum Özbekistan’da. Bütün ülkenin, bütün şehirlerin ortak yaşadığı bir coşku, masum ama büyük bir karnaval… Evlerde bir kapta buğday yeşerterek filizlenen, daha sonra sokaklara, caddelere taşan bir şenlik, bir mutluluk…

Türlü yiyecekler, pastalar, çörekler, tatlılar, etler, içecekler… El işi süs eşyaları, lacivert porselenler, giyecekler tam bir cümbüş içinde ortaya dökülür, yenilir, içilir ve satılır Nevruz’da… Hoş müzikler yükselir her köşeden gün boyu, gece yarısına kadar…

Derim ki, Orta Asya’da Nevruz Bayramını, baharın o ilk diriliş günlerini görmeden Yaradan almasın canımızı.

Ya da unutun 21 Mart’ı, Nevruz’u, gidin… Yeter ki, gidin Özbekistan’a… Hangi mevsimde olursa olsun!

Tiran

Tiran: İki Cumhurbaşkanı Önünde Ecel Terleri

Yıl 1998. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e özel danışmanlık yaptığım yıllar… Onunla Arnavutluk, Tiran ziyaretindeyiz. İki günlük program bitti, Tiran’dan dönüyoruz. 150 kişilik Türkiye heyetiyiz.

O yıllarda fakirin fakiri bir ülke Arnavutluk. Türkiye’den 40 yıl geri.

Bizi havaalanına götürecek otobüsler, ülkenin beş yıldızlı tek otelinin önünde bekliyor. Otel odasında bir şey unuttuğumu hatırlayıp hızla otobüsten indim, kapısını açık bıraktığımdan odada unuttuğum şeyi alıp döneceğim. İki valizimi de elime aldım.

Üç dakika içinde indim çıktım, bir de baktım ki otobüsler hareket etmiş. Koştumsa de yetişemedim. Mercedes taksilerden birine atladım hemen.

Ancak, bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi abartılı güvenlik uygulaması yüzünden 50 metre sonra yolu kesmişler, devlet büyükleri geçiyor diye. Etraf polis kaynıyor. Başka bir yola mecburi istikamet verdiler. Polislere derdimi anlatamadım.

Bereket şoför, kolay pes edecek biri değil. Ne de olsa Arnavut inadı! O yol senin bu yol benim, dere tepe aşarak beni havaalanına ulaştırdı.

İyi de dış hatlar bölümüne nasıl geçeceğim? Ne pasaport var, ne uçak bileti! Cumhurbaşkanlığı görevlisinde hepsi. Son paralarımı da taksiciye verdim. İki elimde iki valiz oraya buraya seğirtip duruyorum. Kan – ter içinde ve çıldırmak üzereyim… Uzaktan bizim THY uçağının kanatlarını görebiliyorum ama oraya ulaşmak Everest’e tırmanmak gibi bir şey benim için. Derdimi anlatamıyorum kimseye…

Burada kalırsam nereye giderim parasız pulsuz! Aklıma buradaki Mehmet Akif Türk Koleji gelince biraz rahatlıyorum.

Tek çare, kalkmak üzere olan uçağın önüne atmak kendimi, özel koruma timine aldırmadan! İnanamayacaksınız ama bunu deniyorum ve uğurlamaya gelen Arnavutluk cumhurbaşkanı Recep Meydani’nin de bulunduğu grubun önüne atıyorum kendimi. O anda onlarca silahın üzerime doğrultulduğunu hissediyorum.  Korkmak ne kelime, ödüm kopuyor.

Bütün çareleri tüketmiş bir insan, ne çılgınlıklar yapabiliyormuş!

Cumhurbaşkanı Meydani ile göz göze geliyorum, büyük şans eseri dün akşamki resepsiyonda ayak üstü iki lâf etmiştik. Türk kolejinde görev yaptığını bile söylemişti. Onun işaretiyle herkes sakinleşiyor.

THY uçağının gövdesinden ayrılmış seyyar merdiven benim için geri getiriliyor. Uzaktan beni fark eden askeri yaverimiz Reha Taşkesen albay işaret edince beni uçağa alıyorlar.

Süleyman Demirel’e bakmamaya çalışarak pancar gibi bir yüzle yerime geçerken çok uzun  sürmüş bir sürgünden kurtulmuş gibiyim.

Yunanistan

Batı Trakya ve Yunanistan’a doğru yolculuğumuz Edirne’de Şükrü Paşa Müzesini ziyaretle başladı.

Kaldığımız otel Edirne’nin en özel konaklama tesislerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sütannesinin evi imiş, çok güzel restore edip “Taş Odalar” adıyla butik otel yapmışlar.“Müze-Otel” gibi bir yer olmuş. Her adımda tarih… Zaten bitiğinde bir açık hava müzesi: “Mezar taşları Müzesi”.

Yapılan güzel, bina göz alıcı, gayretler harika ama en önemlisi vefa, vefa…

Taş Odalar ya da “Tarih kokulu odalar”, Selimiye Camii’nin kuzey duvarına neredeyse bitişik. Kaldığım odadan minarelerden birini o kadar yakından temaşa ediyordum ki, kendimi caminin bahçesinde yatıyor hissettim sabaha kadar. Geç yatmamıza rağmen kolayca uyandık sabah ezanının o harika nağmeleriyle… İçimiz huzur dolu…

Edirne’den Pazarkule kapısından geçtik. Bizim taraftaki tavus kuşlarının çokluğu dikkatimizi çekti. Eski yıllarda, bu kapıdan Yunanistan toprağına girer girmez göstere göstere takip edilirmiş Türk turistler… Şimdi peşimizde bir araba yoktu, bir sivil polis adım adım kaldığımız yere kadar gelip beklemiyordu.

Osmanlı’nın bilinmeyen başkenti, Dimetoka’daki şaheserlerimiz

Yunanistan’a giriş yaptıktan sonra doğruca Dimetoka’ya gittik. Belediye Başkanı Hiristos Tokamanis’i ziyaret ettik. Bizimle çok ilgilendi. Belki iki saat Dimetoka tarihini ve içindeki önemli ve bilhassa Osmanlı’dan kalma tarihî eserleri tafsilatlı olarak anlattı. “Bilinmeyen Başkent Dimetoka” isimli kitaptan bilgi aktardı:

Çelebi Mehmet Camiî bir şaheser. İnşaat bitmiş tam kubbeye gelmişler… Yıldırım Beyazıd zamanı… Timur istilası baş gösterince kubbeyi istedikleri gibi tamamlayamayıp acele ile ahşap-kurşun bir şeyler yapıp savaşa katılmışlar. Aslında bu caminin ikinci bir örneği de yok. “Züğürtlükten zerafet” örneği tam… Meşe ağacından ve kurşundan kaplı olan üzeri, 1996’da sökülmüş. Zaten kurşunun kanserojen özelliği var. Şimdi sentetik bir madde konulmuş. Hem zaten rutubetle kurşunlar meşe tahtaları çürütmüş ve tahtalar ağaç kurtları tarafından yenmeye başlamış. Bütün bunlar için 320.000 Euro’luk bir proje yapılıp belediye tarafından onaylanmış. Bu insanî ve tarihi miras korunacak. Avrupa Birliği’nden 6-7 milyon Euro’luk bir destek bekliyor. Bu caminin içinde hiçbir camide bulunmayan ve duvarlara işlenmiş manzaralar var. Bu benzersiz manzara taşa işlenmiş… Bu bir Michel Angelo tekniği… Ama bunu Osmanlı kullanmış. Gökyüzü ve Cennet tasvirleri… Daha sonra üzerleri kapatılmış ama şimdi tekrar ortaya çıkarılmış.

Gazi Ferhat Bey’e ait eserler var. Oruç Paşa’nın çok eserleri var. Bilhassa hamamları meşhur. Şimdi aslına uygun şekilde restore ediliyor. Bilhassa Fısıltı Hamamı… Sanki şimdiki “Dinleme böcekleri” gibi, o zaman “Dinleme boruları” yapılmış… Konuşmalar çok rahat dinlenebiliyor… Rutubetin çıkması için de bunlar yapılmış olabilirler… Ayrıca çeşitli renkte camlar var… Medrese, Rüşdiye Mektebi, Askerî Okul, Binicilik Okulu gibi Osmanlı eserleri…

Dimetoka’yı Osmanlı savaşarak almamış. Çünkü o zamanki Bizans Kralı Kantakuzinos, Orhan Gazi’ye kızını verdiği için, burasını da vermiş. Yıldırım Beyazıd burada dünyaya gelmiş.

Belediyenin şu andaki binası da o zamandan kalma bir Osmanlı idare binası… Belediye başkanının resimlerini göstererek anlattığı bu uzun bilgilendirme, karşılıklı nezaketimizden bizim, “Yunan Kahvesi”, onların “Türk Kahvesi” dediği kahveler ve tam damak tadımıza uygun börek, çörek ve tatlılar mükemmel diyaloğa dönüştü.

Çok verimli ve hızlandırılmış bir tarih dersi gibi geçen Belediye başkanı ziyaretinden sonra bir şehir turu yaparak muhteşem eser Mehmet Çelebi Camii’nin yanına geldik. Restorasyondan dolayı içine giremedik ama dıştan o haşmeti seyrettik. Koskoca bir medeniyetin kalbi, Osmanlı eserleri olarak Batı Trakya ve Balkanlarda atıyor.

Dedelerimizin şaheser imzalarını seyretmek büyük haz veriyor.

Bi dakka, kitabın adı niçin “Bilinmeyen Başkent Dimetoka”  merak etmediniz mi?

-Çünkü Dimetoka, 1. Murat döneminde Bursa ile birlikte iki sene (bir hesaba göre beş yıl) kadar başkentlik yapmış Osmanlı Devleti’ne.

Hemen belirteyim, sınırımıza sadece 12 kilometre mesafedeki Dimetoka’nın belediye başkan yardımcısı Türk. Şehirde 2.000 kadar Türk yaşıyor. Köylerini saymazsak ilçenin nüfusu 10 bin.

Dedeağaç’da bir Rum dostun evinde kumru sesleriyle uyanmak sabaha…

Dimetoka’dan sonra durağımız Büyük Derbent (Dar bent’ten bozma). Bu bölgenin bilgili ve sevimli evladı Aydın bey eşliğinde bölgeyi tanımaya çalışıyoruz. Ruşenler Köyü, Çilingir Köyü… Köyler bizim gelişmiş şehirlerimizin köylerinden bir gömlek daha bakımlı ve daha şık geldi bana. İnsanları da sıcak mı sıcak…

Çevre görüntüsü, evler, evlerin duvarları, evlerin içi, insanların siması aynı Türkiye… Fark yok… Hele doğduğum Honaz’a ne kadar benziyor…

Ve, Dedeağaç…

Kiraz satılan bir büyük serginin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, alışkanlıkla kirazların tadına bakmaya başladı. Nasıl olsa Türkçe anlamazlar diye “Tatmaya izin almadık, helâllık dileyelim” dedim yarı şaka…

Hemen cevap geldi: “Helâl helâl yiyin…”  Meğer sahipleri Türkmüş.

Sahilde, deniz fenerinin dibinde oturup bir güzel dondurma yiyoruz. Denizfenerini 2. Abdül-hamid Han yaptırmış. Sahili, Ayvalık’a benzetiyorum.

Küçük bir şehir turu… Yine bir Osmanlı eseri camide namaz… 1. Dünya Savaşı’nda bu caminin önemli bir bölümünü yakmış yıkmış Bulgarlar. Sonra Yunanlılar tamir ettirmiş. “Yunanlılar daha insancıldır Bulgarlara göre” diyor camidekiler. Oysa Bulgarlar ile kan kardeşliğimizi konuşurduk hep.

Gruba burada katılan bir arkadaş, bir yerlere telefonlar ediyor. Mükemmel Türkçesi, Rumcası, Osmanlıcası ve Arapçası var.  Ayrıca İngilizce… Telefonu kapatmadan bize döndü:

“Rum bir dostum var” diye girdi söze. “Israrla bizi evinde kalmaya davet ediyor. Akşam yemeği için de güzel bir balık lokantasına gideriz diyor. Ne cevap vereyim?” Bir ağızdan “Beş kişiyiz, zahmet veririz, otele gidelim” diyoruz.  Cevabımız karşıya aktarılıyor. Rumca ateşli konuşmalar cep telefonundan taşıyor.

“Ne dediysem ikna olmuyor arkadaşım. Ne yap et onları bana getir, misafir etmezsem çok üzülürüm. Evim 200 metre, rahat ettiririm, diyor. Ne yapalım?” Tek tek yüzümüze bakıyor dostumuz.

“Gidelim o zaman” diyorum. Arkadaşlar da beni onaylıyor. İlk defa Rum bir ailenin evinde kalacağım için hayli sevinçliyim.

Balık lokantası, eski balık halinin hemen yanı başında. Hoş bir Rum lokantası… Az sonra balıklar arzı endam ediyor masamızda. Tabii nefis meze ve salatalar eşliğinde. Tatları doyumsuz…

Ama bir olay var ki, onun mutlaka anlatmalıyım:

Üç saate yakın süren yemeğin ortasında yan masadan bir bey elinde tabak yaklaşıyor bize. Son derece kibar, “Kabul ederseniz bu tabağı masanıza bırakmak istiyorum” diyor. Merakla tabağa bakarken komşunun açıklamasını Aydın anında tercüme ediyor, “Bu özel bir sucuk, kendi elimle yaptım. Dana eti ve koyun eti karışımı, asla domuz yok içinde. Lütfen gönül ferahlığı ile yiyin…”

Hepimiz duygulanıyoruz, teşekkürler ediyoruz. Güzel jest doğrusu…

Masadan kalkarken bizi evine davet eden Rum dostumuz Panayotis’e bir kere seni rahatsız etmeyelim, diyoruz hep bir ağızdan.

Evde her şeyin hazır olduğunu, eşinden boşandığını, tek kızının da başka bir yere gittiğini, evin bizi beklediğini tekrarlayınca bütün içtenliğiyle, yola düşüyoruz. Aslında içimden can atıyorum gitmek için. Gezgin yanım, bir ülkeyi ve insanlarını tanımanın en iyi yolunun ara sokaklara dalmak ve evlerde aynı sofrayı paylaşmak olduğunu söyler hep.

Geniş bir ev gerçekten… Çift banyo tuvaleti var. Altı katlı apartmanı kendi inşa etmiş dostumuz. Mesleği inşaat mühendisliği ve mütaahhitlik. Beşinci kattayız. Dip temel temizlik yapılmış, bekâr evine benzemiyor… Havlular belli ki bugün alınmış. Üstelik, Denizli malı. Geniş bir salonu var. Kocaman bir LCD televizyon… Salonun bir köşesi Amerikan bar, değişik içkiler…

Bizim biri, yatsı namazı kılmak mümkün mü der demez içeri koştu ev sahibi Panayotis. Güzel bir seccade ve iki pike ile döndü. Bunları bile düşünmüş. Helal olsun sana Panayotis!..

Komşusu papazmış, “Yarın ona hava atarım, bizim evde de âyin yapıldı diye” diyor.

Herkese bir oda düştü. Erken uyuduk, sabah 06.00’da Gümülcine yolu bizi bekliyor çünkü.

Şu güzelliğe bakar mısınız, kumru sesleri ile uyandım… İstanbul’da bile bulamadığım bu ses eskiden beri çok etkiler beni. Balkona çıkıp içime çektim kumru seslerini Dedeağaç’ın sabah serinliğinde… Gönlüm ve içim hoş oldu… Sevindim, duygulandım.

Biraz daha yakınlık hissettim Panayotis’e, kalktım bir kere daha elini sıkarak teşekkür ettim. Keşke İngilizce veya Türkçe bilse ya da ben Rumca konuşabilseydim de bir güzel kaynatsaydım bu adamla. Yaşı da bana yakın hani…

Son kitabım “Surları Aşan Müjde Fatih” kitabımı hediye etmiştim anı niyetine. Gece kitabı epey karıştırmış Panayotis. “Türkçe bilmiyorum ama epey anladım” dedi. “Çünkü bizim de tarihimiz Fatih’in hayatı. İsimler bizim, şehirler bizim…” Baktım o da mutlu… Meğer dedesinin İstanbul’da, Taksim meydanına yakın bir yerde helva fabrikası varmış 80 sene önce…

Dedesi ve babası dermiş ki, “Türklere bir iyilik yapan 5 iyilik bulur.” İşte olay bu! Bunu dedirtebilmek bir asır sonra bile… Biz dünden beri Panayoti’nin ikramı kadar dedelerimizin de mirasını, güzel mirasını yiyormuşuz meğer.

İstanbul’a davet ettik tabii… “Yakında geleceğim” dedi.

Bu arada, Yunan insanının bildiğimizden daha dindar olduğunu gözlemledim. Trafik ya da başka bir nedenle kazalarda hayatını kaybetmiş Yunanlılar için kaza alanına en yakın yol kenarında “Dua noktaları” inşa edilmesi bunun göstergelerinden biri. Yüz kilometrelik bir karayolunda belki 25 tane bunlardan görmek mümkün. Bazı dua noktaları neredeyse minik bir mescit büyüklüğünde.

Ve işte, Gümülcine ya da Komotini…

Çocukluğundan beri duyduğum, merak etiğim efsane şehirlerden biriydi Gümülcine… Burada olmak çok güzel…

Biz hep Gümülcine diyoruz ama Yunanlılar Komotini adını kullanıyor haklı olarak. Çünkü buralar Yunan Cumhuriyeti sınırları içinde. Burada tarihten tanıdığımız diğer Türk illerinin resmi adı hep Yunanca. Türkler de yadırgamıyor ve takılmıyor bunlara.

Sabahın ilk saatlerinde girdik Gümülcine’ye…

Daha dükkânlar açılmamış ama ünlü Çukur Kahve’nin önündeki masalarda insanlar çaylarını veya kahvelerini yudumluyor. R. Tayyip Erdoğan’ın da eşiyle geldiği bu yerde biz de bir şeyler içmeliydik. Buranın kahvesi pek ünlüdür, denilince hepimiz kahve söyledik. Bu arada diğer esnaf da dükkanlarını açmaya başladı. Anadolu şehir çarşılarının bire bir aynısı bu sokaklar da insanlar da. Türkiye’den gitme çok sayıda ürünleri hemen fark ettik.

İskeçe gibi diğer eski Türk illerine uğrayıp, mini ziyaretler yapıp Kavala’ya doğrulttuk otomobilimizin burnunu.

Buralarla ilgili son bir not:

Batı Trakya’nın bu bölgesinde Osmanlı Devleti hala soluk alıp veriyor. Devlet-i Âli Osmanî yıkılmamış gibi… Çünkü Medrese eğitimi güçlü bir şekilde olmasa da hala devam ediyor, Osmanlıca öğrenmek serbest ve birçok aile çocuklarına Osmanlıca öğretiyor.

Osmanlı hukuk sistemi Mecelle ya da “İslama dayalı hukuk” resmen uygulanıyor. Yani, Batı Trakya’nın bu bölgesindeki Türklerin bazı hukuki sorunlarını Şer’i mahkeme gibi işleyen imamlar çözüyor.  Mirasta, kişisel uyuşmazlıklarda hüküm şer’i ölçülere göre veriliyor. Tabii adam öldürme gibi ağır suçlarda Yunan Mahkemeleri devrede oluyor.

Aramızda bulunan muzip biri sordu “O zaman buralarda dört evlilik de geçerlidir!” Cevap verdiler: “Evet, buna da izin var, Yunan makamları engel olmuyor ama bu hakkı kullananlar Türkiye’dekinden daha az.”

Kavala veya Mehmet Ali Paşa’nın yurdu

Birçoğumuz için Kavala adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile birlikte hazırlanır. Tarihe geçen en ünlü paşalardan biridir Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 – 1849).

Her ne kadar Osmanlılar’a bağlı olsa da, o dönem, Sudan, Mısır, Filistin ve Suriye’nin gerçek hükümdarı kabul edilmiş ve 150 yıl boyunca oğulları tarafından yönetimini sürdürmüş güçlü biri validir Mehmet Ali Paşa. Kavala’ya yakın bir köyde doğmuştur. İstanbul’daki ünlü Hidiv Kasrı da onun torununa aittir.

İskeçe çıkışında Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına bir bedelle otomobilimizin deposunu fulleyip Kavala’nın ünlü su kemerlerine vardığımızda güneş, şehrin taş kaldırımlarını iyice ısıtmıştı.

Taş döşeli ve güneşten kızmış yokuşları tırmanarak vardık Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ünlü külliyesine. “İmaret” adıyla dünya çapında butik bir otel şimdilerde. Burayı yapan ve işleten patronun davetlisiyiz.

Görkemli otele girdikten sadece üç dakika sonra patron, daha doğrusu patroniçe Anna’yı karşımızda bulmak bizi hem şaşırttı hem sevindirdi. Oldukça zengin ve karizmatik bir bayan Anna.

Bizi otelde bekleyenlerden biri de Yunanisan’ın İstanbul Eski Başkonsolosu Büyükelçi Aleksis Andris ile sempatik eşi Efi. Trabzon kökenli ve İstanbul-Moda doğumlu Efi. Aleksis bey de Bornova veya İstanbul doğumlu sanırım.

Dünyanın en güzel, en fantastik 100 otelinden biri kabul edilen bu Osmanlı külliyesini geziyoruz önce. Mükemmel bir dikkat ve işçilikle yenilenmiş her şey. Mümkün olduğunca eski korunmuş, tarihe dokunulmamış. Külliyede hamam, medrese, mescit, Osmanlı mutfağı, kütüphane, öğrenci odaları var. Denize sıfır… Karşıda bütün alımıyla Kavala ışıldıyor Ege güneşinin keskin ışıkları altında. Deniz kokuları doluyor evlerin açık kapılarından içeri…

Tarihe yolculuktan günümüze dönüşü terasta kurulan muhteşem yemek masasında yaşadık… Otelin en küçük odasının geceliği 360 Avro. 1500 Avroya kadar çıkıyor oda fiyatları. “Bu parayı veren herkesi yine de kabul etmem otelime” diyor Anna. “Önce tarihe saygısı olmalı müşterinin.”

Bu yüzden olsa gerek otel büyük zararlar ediyormuş. “Nasıl karşılıyorsunuz bunca zararı?”dediğimizde önce söylemek istemiyor ama biraz üstüne gidince “Ben” diyor “Philip Morris’in ortaklarından birinin işiyim. Kocam destekliyor beni. Anlayacağınız ve  maalesef  Marlboro’nun ortaklarından sayılırım.”

Entelektüel birikime sahip, tarih okumaları olan ve düşünen biri bayan Anna. Mısır doğumlu olduğu için Kur’anı-ı Kerim’i okuyup anlayabiliyormuş. Sık sık Kur’an okuduğunu gören annesi “Sen galiba Müslüman oldun da benden gizliyorsun” diyormuş. Tam bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı hayranı…