Bin Yıllık Minyatür Dalmaçya Kenti: Dubrovnik

Lord Byron ve Agahta Cristie gibi Bernard Shaw da 1929 yılında ziyaret ettiği masal kent Dubrovnik için “Kim ki yeryüzünün cennetini görmek istiyorsa Dubrovnik’e gelsin” diye buyurmuş. 1358 yılına kadar karşı sahildeki Venedik’in yönetiminde kalan şehir-devlet Dubrovnik, yani “Ragusa Krallığı” acımasız bir konsül tarafından idare edilmekteydi. Halk, asiller, zanaatkârlar ve vatandaşlar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Ve kastlar arası kesinlikle geçiş yoktu. Ragusa Krallığı 1526–1800 yılları arasında 200 gemilik ticaret filosu ile yılda 35 bin duka altın karşılığı Osmanlı’nın himayesine girdi. Hatta Ragusa Krallığı İstanbul-Pera Nuriziya Sokak’ta bir konsolosluk bile açtı. Dubrovnik yönetimi ayrıca Osmanlıyı bilgilendirdi. Örneğin, Haçlıların İnebahtı deniz savaşına hazırlandığını İstanbul’a haber verdi. Duvrovnik’in kapısının önüne gelen Evliya Çelebi, içeri girmek için iki hafta karantinada kalması gerektiğini öğrenince vazgeçip, yoluna devam eder. Dubrovnik’in arşivlerinde 12 bin Osmanlı belgesi bulunmaktadır. Hatta bir sergi açarak bunları meraklıları ile paylaştılar. Daha sonra 1699 Karlofça Antlaşması ile Dalmaçya bölgesi Avusturya’ya geçti. Dünyada ticaretle ilgili ilk kitabı yayınlayan Dubrovnikli Benko Kotrulcic’dir. Yıl 1345.

Lokrum adasının arkasına saklanıp, Dalmaçya kıyılarının prensesi olarak ün yapan Sırp dağlarına sırtını dayayan, kelime anlamı “Meşe Ağacı” olan ve UNESCO’nun dünya miras listesinde bulunan Dubrovnik tarih boyunca zor günler yaşadı. Dubrovnik 1667 yılında bir depremle sarsıldı. Arkadan 1806 yılında Napolyon ordusunun istilasına uğradı. Hırvatistan bağımsızlığını ilan edince, Mostar’da olduğu gibi Sırp askerleri 6 Aralık 1991’den itibaren bu tarihi kente 2 bin bomba yağdırdı ve kuşattı. Ama yine de Dubrovnik ipekböceği gibi kendi kozası içinde kalmayı başardı.

Hırvat yazar Marin Drzıc boşuna ” Savaş insan doğasının belasıdır”  dememiş. Ama Dubrovnik kısa zamanda yaralarını sardı. Anka kuşu gibi küllerinden tekrar doğdu. Bugün gotik kemerli Pila Rönesans kapısından içeri girince eski kentin ana caddesi olan Stradun daima tıklım tıklım turist dolu olur. Dubrovnik yaz festivali 54 yıldan beri arasız devam ediyor, nerdeyse bu kentte şenliksiz gün yok gibi.

Çok sayıda lokantalarında, başta ahtapot ve kalamar olmak üzere her gün 120 çeşit balık müşterilere sunuluyor. Shakespear’in “Kralların Gecesi” adlı eserinde bahsi geçen hazinesi, Bizans dönemi çinileri, katedrali, adım başı kiliseleri, şifalı otları ilk tanınan 1391 tarihli eczaneleri, 16 oymalı maskenin süslediği ve gezginleri serinleten Onofrio della Cava imzalı iki şık çeşmesi, dar sokaklarına asılmış rengârenk çamaşırları, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ince ve zevkli taş işçiliği, benekli ünlü Dalmaçya köpekleri, dik kaldırım taşlı sokakları, hardal sarısı-beyaz tondaki duvarları, müzik okulundan gelen keman ile katedralden yükselen ibadet sesleri, İtalyan barok St. Blaise Kilisesi, sarayları, mermer döşeli meydanları, heykelleri, manastırları, yeşil boyalı tahta panjurlu fildişi beyazı uzun taş binaları, siyah eteğini kızgınlıkla savuran sert ifadeli rahibeleri, nazlı güvercinleri, butikleri, masaları hızlı hızlı temizleyen uzun boylu yakışıklı Hırvat garsonları, saat kulesi, Luza meydanı ile Dubrovnik kollarını açmış sizi bekliyor…

Dantel gibi işlenmiş kıyılarında lacivert engin denize inen dik kayalıkların yamaçlarının üstüne kurulmuş parklarda çamlar, selviler, palmiyeler, zakkumlar, meşe, defne, limon, portakal ağaçları boy gösteriyor.

Sonra Avrupa’nın günümüze kadar en iyi korunmuş, iki kilometre uzunluğunda, 16 kuleli ve 25 metre yüksekliğindeki ortaçağ surlarının etrafında, devriye yolları üzerinde iki saatlik uzunca ve neşeli bir tur atabilirsiniz. Ama hemen hatırlatayım, bu gezinti ücretli. Duvarlar genellikle ayırır, korur, engeller ve bazen ise sizi sınırlar.

Tarihin içinden doğrulup çıkan eski şehirde sütunlarla çevrili 1300 yıllık başkanlık sarayı, gösterişli mobilyaları ile dillere destan Rektörlük Sarayı, XVI. yüzyıl gotik Rönesans karışımı Sponza Sarayı, liman girişindeki Mincenta Saat Kulesi, özgürlük simgesi olan Orlando Şövalyesi Heykeli görülmelidir. Sokakları her an her türlü gösteriye sahne olur. Bu dev ortaçağ film platosunda her şey ölçülüdür. Örneğin, evlerin büyüklüğü, yolun eğimi, kiremitlerin soluk rengi, çanların uyarısı, evler arası mesafe gibi. Adriyatik’in en alt ucunda yer alan Dubrovnik, diğer yandan kapalı bir kutudur. Balkanlardadır ama Balkan değil daha çok İtalyan’dır. Dubrovnik Katedrali deniz kazasından sağ kurutulan aslan yürekli Richard’ın cömert bağışları ile tamamlanmıştır. Dubrovnik’te yaşam, taş duvarların, kapıların ötesine, sokaklara, meydanlara taşmıştır. Gün batımında altın renkli açık kırmızı çatılardan yansıyarak mavi denize gömülür.

Birde limandan bir şehir vapuruna binip, 15 dakika süren bir yolculuk sonunda yeşil Lokrum Adası’na varabilirsiniz. Burada bir Benedikten Manastırı, botanik bahçe, çıplaklar kampı ve tarihi plajlar bulunur. Bin yıllık ortaçağ Rönesans limanı Dubrovnik, başkenti Zagrep olan Hırvatistan’ın kilometrelerce dantel gibi işlenmiş sahil şeridi ile ünlü Dalmaçya’nın en önemli yerleşim merkezidir.

İşte size bir olay! Her olumsuzluk bana rastlar ya! Lokrum adasında uslu uslu kitap okuduğum kahveye değerli hocam Esengün (Prof. Esengün Yengün) Hanımla, Dr. Dina Erdilek geliyor. İri yarı garsona “diğer arkadaşlarımızı bekliyoruz, hep birlikte sipariş vereceğiz” dediler. Bu sarışın genç bizi yalancılıkla itham edip, beleş oturduğumuzu ima ederek bahçeden resmen kovmaya kalkıştı. Elbette ben de keskin dişlerimi gösterdim. Polisleri bekledik, o sırada diğer arkadaşlar geldi. Rehberimiz Atilla Tuna’ya beni öldüreceğini bile söylemiş… Zaten beni öldüren öldürene…

Bir zamanlar boncukçu, şişeci, mum makinecisi, demirci, kasap, terzi, çuhacı, atlasçı, kuyumcu, kâğıtçı ve çıkrıkçının dolaştığı Dubrovnik sokaklarını bugün ellerinde fotoğraf makineleri, video kameraları ve çeşit çeşit rehber kitapları ile şortlu, terlikli turistler arşınlıyor. Hem de yüklü miktarda döviz bırakarak!

Unutmayın, Dubrovnik’te saatler sadece “güzel geçen zamanı” gösterir.

CRUİSE İLE ADRİYATİK KIYILARI


Cruise ile çıktığımız ilk yolculuk çok maceralı geçmişti. Sevgili eşimin ayağının kırık olması, konsoloslukta yaşadığımız vize problemi derken seyahat bizim için pek zevkli ve keyifli geçmemişti. Şöyle tadını çıkartacağımız yeni bir cruise gezisi ilk turdan döndüğümüzden beri aklımızdaydı. MSC’nin en büyük gemisi olan Divina’nın İstanbul’dan hareketle Adriyatik turu yapmaya başlayacağını duyduğum andan itibaren yeni ufuklara açılmak için hayallere dalmaya başlamıştım bile. Destinasyon çok önemli değildi; bize cazip gelen geminin İstanbul’dan hareket ediyor olması ve geçen sefer pek bir şey anlayamadığımız cruise’un tadını çıkarmamızdı. Bu hayallerle günler ayları, aylar mevsimleri kovalayıp hareket tarihi olan 2012 yılının haziran ayı gelip çattı. Yakın arkadaşlarımızdan oluşan klasik seyahat grubumuza bu sefer yeni isimler de katılmışlardı. Geçen sefer o kadar sıkıntılı ve stresli başlamıştı ki seyahatimiz bu kez evimizin önünden bizi gemiye götürecek servise binerken kalplerimiz heyecandan pır pır atıyordu. Hepimiz “Hayırlı yolculuklar” temennisi ve ağzımızın tadı bozulmadan geçecek bir seyahat dileyerek biniyorduk. Servis hareket ettiğinde neşe içindeydik. Boğaz Köprüsü’nü geçerken gemimiz uzaktan bir kuğu gibi gözüküyordu. Hele Salı Pazarı’nda ağaçların arasında dev bir apartman görüntüsündeki gemiyi görünce heyecanımız bir kat daha arttı.

Servisten iner inmez pasaport, gümrük ve biniş işlemlerimize koyulduk. O kadar rahat ve kolay ilerliyorduk ki inanamadık; birden bire kendimizi geminin içinde bulduk. Hemen kamaramızı kontrole gidip gemiyi keşfe çıktık. Öğlen saati olduğundan biraz açık büfeye göz atmak biraz da karnımızı doyurmak için yemek salonuna gittik. Çeşit güzel, salon büyüktü. Belirtilen saatte acil durum tatbikatı için merkez salonda buluştuk. Cankurtaran yelekleri ile halimiz çok komikti. Gemi ve seyahatimizle ilgili kısaca bilgi aldık. Geminin hareket saati gelip çatmıştı. Balkonlu odalarımızdan kalkışı izlemek yerine İstanbul’u daha geniş açıdan panoramik izlemek için seyir güvertesine çıkıp, geminin İstanbul’dan ayrılışını, Boğaz’ın sularında süzülüşünü izledik. Aşık olduğum İstanbul’a bir kez daha hayran oldum. Kız Kulesi ile Boğaz’ın iki yakasını bağlayan inci kolye gibi köprüleri, sağ tarafta Topkapı Sarayı ve Ayasofya, sol tarafta Beylerbeyi Sarayı ve Kadıköy ile güneşin batmaya yakın kızıllığında İstanbul ile alev alev yanıyordu. Bu duygularla geminin İstanbul’dan ayrılışını izledik. Daha sonra biraz istirahat ettikten sonra giyinip akşam şovunu izlemek için lobiye indik. Geminin lobisindeki merdivenler ve tırabzanlarındaki Swaroski taşlar salonu ışıl ışıl aydınlatıyordu. Birkaç salon ve casino’yu geçtikten sonra geminin burnunda yer alan tiyatro salonuna vardık. Belki on lisandan fazla “hoş geldiniz” diyen ve şovu anlatan sunucuyu hayranlıkla izledik. Elli dakikalık şovun ardından yemek salonuna geçtik. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra geminin güvertesine çıkıp Latin gecesine katıldık.

Ertesi gün tüm gün seyir halinde olduğumuz için havuz, jakuzi, dans ve oyunlar gibi birçok aktiviteye katılıp geminin tadını çıkardık.

DUBROVNİK

Cuma sabahı ilk limanımız olan Dubrovnik’e yanaştık. Yeni bir coğrafya, yeni bir bayrak demekti bizler için Hırvatistan. Gemiden tur almayıp servisle şehir merkezine gittik. Eski şehre zincirle asma kapılı köprüden geçerek girdik. Etraf turist kaynıyordu. Daha önce Dubrovnik’e gelen kişilerden aldığımız bilgileri onaylarcasına çok otantik, şirin, çok cici bir şehirle karşılaştık. Eski şehre giriş yaptığımız an yerdeki taşların parlaklığı ve etrafın temizliği gerçekten ilgimizi çekti. Yolumuzun üstünde trafiğe kapalı olan bir alanda Yahudi Mahallesi ve Sinagog levhasını görünce hemen oraya yöneldik. Daracık bu sokak üstünde birkaç cafe, bir-iki restoran, hediyelik eşya mağazası ile yokuşun sonuna doğru yer alan ve müze haline getirilen sinagogu gezdik. Dubrovnik gezimize devam ettiğimizde yolun sonunda sahile vardık. Fırsat bulduğumuzda gittiğimiz şehirlerde varsa tekne ile deniz ya da nehir turları yapmayı seven bir grup olarak burada adalar turu yapıldığını görünce hemen bir tekne ayarlayıp tura çıktık. Teknenin altı camdandı ve denizin dibi gözüküyordu. Keyifli, güzel bir tur yapıp tekrar sahile döndük. Kimimiz sahilde yer alan deniz üstü balıkçı lokantalarında yemek yerken ben ve sevgili eşim Dubrovnik Kalesi’ni dolaşmayı tercih ettik. Kaleyi baştanbaşa dolaşıp Dubrovnik sahilleri ile adaları kalenin burçlarından izledik. Fotoğraflar çekip o anı ölümsüzleştirdik. Belirlenen saatte servis ile dönüşe geçtik. Gemiye dönerken Dubrovnik için hepimizin ortak kanaati şuydu: Buraya bir haftalık tatile gelmeli, Adriyatik’in bu berrak sularında yüzüp adalarında dolaşıp tatil keyfi yapılmalı.

VENEDİK


Ertesi gün gemimiz Venedik’e yanaştı. Çoğumuz daha önce Venedik’i gezdiğimizden gezimizi oluruna bıraktık. Gemiden ‘vaporetto’larla San Marco Meydanı’na geldik. fotoğraflar çekildi, yürüyerek Venedik’in dar sokaklarından geçip etrafı izleyerek dönüşe geçtik. Birkaç İtalyan spesyalitesi olan makarna ve soslarından tadarak, meşhur İtalyan gömleklerinden alarak ve her zaman olduğu gibi magnet ve hediyelik eşya mağazalarında molalar vererek ilerledik. Daha evvel gelmenin verdiği rahatlıkla hiç koşturmuyor; Venedik sokaklarının ve köprülerinin keyfini çıkarmaya bakıyorduk.

BARİ

Pazar günü gemi İtalya’nın bir başka şehri olan Bari’ye yanaştı. Şehir merkezine geldiğimizde grubumuz ikiye ayrıldı. Bir kısım sahilden denize giderken bizler adeta peri bacaları gibi yapıları ile Kapadokya’yı andıran, çok benzeri Urfa da olan Bari’nin turistik bölgesi Alberobello’ya gittik. Daracık sokakları, külah damlı evleri, tipik kasaba kilisesi, şarapları ve cana yakın halkı ile şirin ve gerçekten görülmeye değer bir kasaba ile karşılaştık. Buradan tekrar şehir merkezine döndüğümüzde tarihi bir kilise ile şehir kalesinin avlusunu gezdik.

Tatilimiz çok güzel geçiyordu. Hayal ettiğimiz gibi pek yorulmadan geminin tadını çıkararak keyifli bir seyahat oluyordu.

KATAKOLO


Pazartesi sabahı gemi Yunanistan’ın Katakolo Limanı’na yanaştı. Bizim Büyükada’ya benzer sahili ile faytonları ile burası Yunanistan’ın sayfiye yeri idi. Tek turistik yeri dünyada ilk olimpiyatların yapıldığı Olimpiya bölgesi idi. Avrupalılar ne güzel pazarlıyorlar turistik yerleri. Yine de bu yeri gezmek heyecan verici idi. Eski Yunan medeniyetinde olimpiyatların bu arazide yapılıyor olması bir an için gözümün önüne o tabloyu, oyunların yapıldığı dönemi canlandırdı.

İZMİR

Şimdi gezinin benim için en ilginç bölümünü anlatacağım. İkinci kez cruise ile geziye çıkıyor, Adriyatik kıyılarını geziyorduk. Her yanaştığımız limanda tur almadan, kendi başımıza geziyorduk. Kaderin cilvesine bakın ki gemi Türkiye limanlarından İzmir’e yanaştığında daha evvel gezme fırsatı bulamayan eşimi Meryem Ana ve Efes harabelerini gezdirmek için gemiden tur almıştım. İzmir’e indiğimizde grubumuzun diğer üyeleri havra sokak ve eski sinagoglar turu yaptılar. İzmir’e inip de boyoz yemeden dönülür mü? Hele Kordon’da bira içmemek düşünülemez bile. Diğerleri boyoz, bira ve Kordon keyfi yaparken biz Efes’in tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Şansımıza iyi bir de rehbere denk gelince gezinin tadı doyumsuz oldu. Nerede Olimpiya, nerede Efes Harabeleri. İyi ki de almışız bu turu. Türkiye’de yaşayıp da bunca zaman buraya gitmemek büyük ayıptı. Bir ayıbımızı böylelikle örtmüş olduk. İzmir’den sonra son gecemizi gemide geçirip İstanbul’a doğru yol aldık.

Sabahın erken saatlerinde kamaramızın balkonundan İstanbul’a girişimizi izlerken çok arzuladığımız ve özlediğimiz güzel bir cruise gezisini tamamlamanın keyfini çıkarıyorduk.

Bir Tutkudur Seyahat…