Hindistan’da Geleneksel Bir Düğün

26 Ekim 2005 akşamı Gezginler Kulübü üyeleri için yapılan 2005 yılı En İyi Belgesel Oskarını almış ‘Kalküta Çocukları’ adlı filmin özel gösteriminde, bazı sahneler; bana 1991 senesinde gittiğim ve ondokuz gün kaldığım Hindistan seyahatini anımsattı. Bu filmin konusu aslında tam manasıyla bir insanlık dramı. Şayet bu ülkeye gittiyseniz veya filmi gördüyseniz sizde sanırım benimle bu yazıda belirtmeye çalışlacağım izlenimleri paylaşacaksınız. Hindistan, genelev yaşamı dışında da uzun yıllar çok acımasızca sömürülmüş olmanın izlerini açık ve net bir biçimde yansıtıyor zira…

Hintli kız arkadaşım Vaishali’yi 1987 senesi Haziran ayında Fransız hükümeti gençlik ve spor bakanlığının başarılı öğrencilere verdiği burs kapsamında tanımıştım. Daha sonra devam eden mektuplaşmalar esnasında bana; “Evleniyorum. Düğünüme mutlaka gelmelisin” diyerek davetiye yollayınca “Böyle fırsat ele geçmez, gitmeliyim!” deyip, derhal harekete geçtim.

Annem bana o zamanlar takılırdı; “Kızım, sana gökyüzünde düğün var deseler mazallah merdiven dayayıp gitmeye kalkarsın!” diye… Haksız da sayılmazdı hani!..

Hemen kolları sıvayıp seyahatin organizasyonu için çalışmalara başladım. O sıralar Türk Hava Yolları bir sene kadar süren bir grev sürecindeydi ve Bombay’e tek direk uçan havayoluydu. Bu seçenek devre dışı olduğundan, uçak bileti için epey bir araştırma yaptıktan ve Gulfair’in 1.675 $, Alitalia’nın 1.450 $’lık dudak uçuklatan bilet fiyatlarını öğrendikten sonra 775 dolardan Emirates’in Dubai üzerinden gidilip dönülen yolculuğunda karar kıldım.

Yalnız yine o sıralar yaşanan bir başka ayrıntıyı da belirtmeden geçemeyeceğim. Pan American havayolu batış sürecine girmişti ve 200 dolardan gidiş-dönüş New York’a uçak bileti vardı… Pasaportumda ömür boyu -sonradan 10 yılla sınırlanan- vizem olmasına rağmen beni hiç ilgilendirmedi bu durum. Serde anti-amerikanlık var ya!..

Ancak, bizden kat kat geri olduğunu bildiğimiz bu ülkeye bile ‘vizesiz’ gidilemeyeceğini ve Ankara’da bulunan elçilikten temin etmek gerektiğini öğrenince bayağı bir bozuldum. Demek Türkiye’nin itibarı bu kadar düşmüştü!..

Arkadaşım ve ailesi için kristal çanak, sallantılı altın küpe gibi hediyeler almanın yanında orada tanıyacağım kişilere vermek üzere lokum, çerez vb. bazı ufak alışverişleri yapmayı da ihmal etmedim.

Bankada o dönem, bir Amerikan firmasından bir grup Hintli bilgisayar uzmanı 3 yıl kadar sürecek özel bir çalışma yapmaktaydı. Onlardan, hem bu seyahate hemde 19 günün tümünü orada geçirmeyi düşünmediğimden; Maldivlere nasıl gidip döneceğime dair bilgiler aldım. Yalnız hiç unutmam; “Gitmeden önce salgın veya bulaşıcı hastalıklara karşı aşı olmalı mıyım?” soruma çok bozulmuşlardı…

Annemin “Bugüne kadar gittiğin diğer ülkeler buradan daha müreffeh olduğundan ses etmedim, amaHindistan’da ne işin var? Aklından zorun mu var senin evlâdım?” tarzı sözleri yetmezmiş gibi; o sıralar bir de televizyon kanallarından biri bir akşam ‘Selam Bombay’ filmini vermez mi?! Bir pislik, bir sefalet… Sokaklarda gezen fare sürüleri!!! Feci görüntüler… Ben habire başka kanala geçiyordum. Annem şiddetle itiraz edip “Çabuk orayı aç! Açta gör, nereye gideceğini” diye feryat ediyordu. Bir başka tuhaflığı da “Şu gün şu saatte geleceğim. Beni karşılayın” diye bildirmek için telefon ettiğimde yaşadım. Elimdeki numaraları çevirdikçe otomatik santral italyanca bir şeyler diyordu. Deli oldum, “yahu ben Hindistan’ı arıyorum italyanca ne alâka?” diye…

Bizim bankadaki Hintlilere sorunca ne deseler beğenirsiniz?.. “Bizim ülkeye telefon bağlantısı İtalya üzerinden yapılmakta. Hatlar doludur. Herhalde o sebeple ulaşamadın!..”

Mektup atsam bir ayda zor gidecek. Neyse bir haftasonu boyunca, telefonu durmaksızın çevirerek sonunda hattı düşürmeyi başarıp arkadaşımla konuştum. Ve uçuş numaramı, günümü, saatimi bildirmeye muvaffak oldum. Ama annem haklı olarak “Şu sarfettiğin efora bakta, ne kadar b.ktan bir yere gideceğini anla evlâdım!..” dedi. Eeee boşuna dememişler ‘Ulu sözü dinlemeyen ulur gidermiş…’

Bütün muhalefetine rağmen canım anneciğim; kafasına koyduğunu yapan, burnunun dikine giden kızını, havaalanına kadar gelerek yolcu etmeyi de ihmal etmedi.

1991’den bugüne yirmibeş-otuz kadar değişik yerli ve yabancı havayolu şirketiyle seyahat etme imkânım oldu. Ama hâlâ Emirates’ten daha şıkını, cömertini ve konforlusunu görmediğimi ifade etmeliyim.

Serince bir Mayıs öğleden sonrası İstanbul-Dubai uçuşu için içine bindiğim uçak başka türlü konforlu ve şıktı. Evvelâ manken fiziğindeki, tabii afet görevliler herkese Gucci marka -içi seyahat esnasında gerekecek malzemelerle dolu- seyahat çantaları verdiler. Yemek faslına gelince elimize dağıtılan mönülerden ne istiyorsak seçtik ve yedik. Şimdi neyse; belki daha şık, lüks havayolları da vardır, ama ben 90’lı yılların başından bahsediyorum…

Kulaklıktan stereo müzik ve film yayınları derken Dubai’ye indik. Yerim cam kenarıydı ve havalandıktan sonra aşağıdaki tabiat örtüsünün yesilden beje, bejden griye dönüşümünü ve denizden geçerkende petrol kulelerinin alevlerini açıkça görmek ve gittiğim istikametin coğrafi açıdanda ne kadar ‘madara’ olduğunu havadayken bile tesbit etmek mümkün oldu.

Dubai havaalanının vergisiz satış mağazaları ve bilhassa elektronik eşyaların ucuzluğu dillere destan ta o zamandan. Benim Bombay uçağıma kadar 5 saat gibi bir vaktim var. Vakit geçsin diye, biraz dolanıyim dedim. Bir şey almaya niyetim yoktu. Sadece ortamı kolaçan etmek ve oradaki insanları gözlemlemek maksadıyla…

Bir kere bizim uçaktan inen ve oradan Uzakdoğu’ya devam edecek tamamı erkeklerden oluşan Türk gurup hemen rehberin etrafını sarıp “Karı kaça orada, karı?” “Seks shop var mı?” falan gibi sorularla Türkiye’yi geride bırakmış olmanın rahatlığıyla niyetlerini avaz avaz sergiler bir haldeydiler…

Oranın yerel insanının görüntüsüne gelince; simsiyah sımsıkı kapalı ve hatta peçeli, erkeğin birkaç metre gerisinden yürüyen -öcü gibi dolaşan- kadın sürüleri. Bir müddet sonra yorulup oturunca entari ile gezinen Arap erkeklerinin futursuzca uluorta osurup geğirmeleri, önlerini karıştıran görüntüleri karşısında hem midem bulandı hemde dehşete kapıldım. İnsan gözlerini nasıl kaçıracağını, ne tarafa bakacağını bilemiyor…

Bir başka ilgimi çeken şeyde, dakika başı inen ve kalkan birbirinden ilginç kargo uçaklarıydı. Meğer Dubai’ye hergün et, süt, yumurta, balık, sebze başta olmak üzere aklınıza ne gelirse günlük taze taze havayoluyla gelmekteymiş. Para bol nasılsa… Bizim modayla seyahat etmeyi seven ‘güzide’ milletimiz şimdilerde çok revaçta olan Dubai’ye gittiklerinde neler görüyorlar bilemeyeceğim ama o 4-5 saat içindeki gözlemlerim bana ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü!’ dedirtmeye yetti de arttı bile!!!

Bombay uçuşu için alındığımız salonda adamın biri; bir yandan parmağını köküne kadar sokup burnunu karıştırırken diğer yandan bana laf atıp sohbet etmeye çalıştı. “Kimsin? Nesin? Nerden gelip, nereye gidiyorsun?” diye. Şimdilerde çok gündemde olan ‘Osho’ nam-ı diğer “‘Bagwan’ın müridi misin? Ölüm yıldönümüne mi gidiyorsun?” demez mi!.. Parmağıyla beynini karıştıran bu adama “Benim şarlatanlarla işim olmaz! Düğüne gidiyorum” dedim. Boncuk beyinli Amerikalıların servetlerini hibe edipte müridi oldukları; Rolls Royce filosuna sahip bu ‘mümtaz’ şahsiyetin öldüğünü ve birinci seneyi devriyesi için dünyanın dörtbir yanından insanların Puna’ya akın akın geldiklerini de böylece öğrenmiş oldum.

Dubai-Bombay uçuşu için alındığımız uçakta yine aynı havayoluna aitti, ancak size içerdeki baharat ve yağ kokusunu tarif etmem mümkün değil. İçerdeki çoğu Hintli olan yolcuların bir kere tenleri efil efil kokuyordu. Sonradan anlayacaktım ki benim İstanbul’a geri dönene dek alışmam gereken bir süreçti bu…

Bu uçuşta, sonradan çok seveceğim; ilk Hint mutfağı yemeğim olan ‘tandoori chicken’ı tatma imkânım oldu.Bombay havaalanı için alçalırken dışarı baktığımda gördüklerim, bana bir felâket bölgesine yardım getiren uçaktaymışım izlenimini verdi.

Annem bir kez daha haklı çıkmıştı. Ama artık pişman olmak için çok geçti…

Hele alanda ellerinde plastik ibrik, leğen ve hatta alaturka helâ taşıyla gümrükten geçmeye çalışanları görünce… İster istemez “Ben nereye geldim, bu ne haldir, ne iştir böyle?!” dedim.

Ancak yazının sonuna kadar beklemeyip, hemen belirtmek zorundayım ki… Hayatımda ilk kez bir geziden 5 kilo vermiş olarak dönmeme rağmen; bu seyahati yapmış olmaktan asla pişman değilim!.. Şu ana kadar gittiğim ülkelerin hiç birinde Hintliler kadar sıcak, sevimli, huzurlu, yüce gönüllü insanlar tanımadım. Belki değil, muhakkak; bu seyahat beni hijyen açısından çok ama çoook zorladı. İnsani duygularımı çok hırpaladı. İngilizlerin yaptığı sömüründen, zulümden, geride bıraktıkları perişanlıktan utanç ve hatta nefret duydum. Ama bana çok büyük tecrübe, yepyeni ufuklar ve bakış açısı ve hâlâ devam eden dostluklar kazandırdı…

Havaalanının o kargaşasında Vaishali (Veyşali) ile birbirimizi nasılsa bulduk!.. Bir taksiye bindik. Taksi dediysem üç tekerlekli yanları açık triportör denilen cinsten. Trafik korkunç!.. Her durduğumuzda bize doğru uzanan bir dolu el; ya ipe dizili yaseminleri satmaya veya sadaka istemeye çalışan insanlara aitti!.. Bir yandan arkadaşımla hasret gidermeye diğer taraftan göğsüme sıkı sıkı bastırdığım çantama mukayyet olmaya çalışıyordum. Çünkü Hindistan’da ve gitmeyi planladığım Maldivler’de harcamak üzere bol nakit para vardı yanımda …

Doğruca, -sonradan öğrendiğim üzere- Vaishali’nin evlenince gelin geleceği eve gittik. Kaynı, eltisi, çocukları ve kayınvalidesi karşıladılar.

Hindistan’da düğünü kız tarafı yapıyor, hatta damada -normalde- drahoma da ödeniyormuş. Ama arkadaşım, kuzeniyle evlendiğinden bundan kurtulmuş!

Bombay’da kaldığım iki gün zarfında, evlendiklerinde yatacakları odayı ve yataklarını bana tahsis ettiler. Ne incelik…

Bu ülkede insanları kategorize eden ‘Kast’ sistemi var ve toplum 4 ana kast ve onların bölünmesinden oluşan 3000 civarı alt kasttan oluşuyor. Evlilik hadisesi de ancak aynı ‘kasttan’ yani sosyal sınıftan olanlar arasında gerçekleşiyor. Her kastın kendine özgü gelenek ve görenekleri var ve ‘kast’ seçilebilen veya değiştirilebilen bir şey değil. Kişinin doğumla ana-babadan aldığı bir durum…

Maharastra eyaletinin başkenti Bombay; 3.287.590 km2 yüzölçümüyle neredeyse bir kıta büyüklüğündeki ve bir milyar küsür nüfuslu Hindistan’ın, başkent Yeni Delhi’den sonraki en önemli ve kalabalık şehri. Para birimi ‘Rupi’

Yedi ada üzerine kurulmuş bu şehir, 1862 yılında adaların toprakla doldurularak birbirine bağlanmasıyla; denizden toprak elde etme konusunda dünya çapında bir projenin hayata geçirilmesiyle meydana gelmiş…

Bombay, ülkenin en önemli finans ve endüstri merkezi olması yanısıra; senede 600 film üretimiyle Hollywood’un ‘H’ sini atıp yerine ‘B’ koymak suretiyle ‘Bollywood’ diye anılan devasa stüdyolarıyla da ünlü.

Ertesi gün Veyşali’nin kaynı ile; şimdilerde internette dolaşan maillerde hani ‘Only in’ diye bir ilginç slayt gösterisi var ya… Ülkelere ve insanlarına dair tipik görüntülerden oluşan. Ondaki salkım saçak, içi dışı insan dolu akıl almaz görüntüdeki trene bindim! Şehir merkezine, lüks bir otel içindeki seyahat acentasına gittik. Maldivler için bilgi almaya…

Dehşet kalabalığa ve o salkım saçak yolcularına rağmen vagonlar nasıl devrilmedi bilemiyorum… O güzel, kömür gözlü insanların hepsinin bir yerinde bir sakatlık vardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin eli!.. Allah rızası için sağlam insan mumla aransa yoktu!.. Artık kötü koşullarda doğmaktan mı, yoksa yaşamaktan mı ne derseniz deyin.

Etrafı gözlemledikçe Hindistan’ın bir hanımın yalnız seyahat edebilmesi açısından ne derece elverişsiz koşullarda olduğuna ve misafir olduğum evdeki düğün hazırlıkları dolayısıyla beni uğurlama ve karşılamalarının çok zor olacağına derhal kanaat getirdim. Zaten ertesi gün, Vaishali ile birlikte Bombay’e 75 km mesafede bulunan ailesinin yaşadığı Chincwad’a gitmek üzere yola çıktık.

Hindistan’da 200 milyondan fazla inek yaşıyormuş. Ve malum, orada ‘inek’ kutsal!.. Zavallı hayvancıklar, açlıktan ve halsizlikten bir deri bir kemik. Adım atacak halleri olmadığından pat diye yolun ortasına çöküveriyorlar!.. Kimin haddine, gidip itmek kakmak ve yolu açmak… Trafikte haliyle, kilometrelerce uzayan tıkanıklar yaşanıyor. Ta ki inekciğin gönlü olup kalkıpta yürüyene kadar. Buna bir de, lânet İngilizlerin orada bıraktığı ters trafik sistemini ilâve edin…

Yolculuk hayli ilginç geçti. Chincwad’a vardığımızda, Kalbag ailesinin ikâmetgâhı; kocaman bir arazi içinde tek kat üzerine kurulmuş verandalı tipik bir çiftlik eviydi. Vaishali’nin, annesi babası, kızkardeşi Sonali’yle ve diğer aile bireyleri ve hizmetkarlarla tanıştım. Sonradan öğrenecektim ki elektrik mühendisi olan baba su filtreleri ve motorları imal eden bir fabrikanın sahibiydi, anneyse eczacıydı. Hindistan’ın en ünlü marka özel arabası ‘Tatamobil’in yanında Veyşali’nin kullandığı bir ufak Suzuki-Maruti binek otomobil ve bir kaçta şık motorsiklet evdekilerin ulaşım ihtiyaçları için kapıda hazırdı. Buna karşın evde ne doğru düzgün bir eşya, ne halı kilim, ne perde vardı. Yemek dahi metal tabak ve bardaklarla yerde lotus biçiminde oturularak elle yeniyordu. Aileye hediye olarak götürdüğüm kristal çanak, haliyle çok komik kaçtı…

1987’den beri tanıştığım ve kesintisiz yazıştığım arkadaşıma hiçbir zaman ailevi durumu hakkında soru sormamış, yalnızca Fransa’da tanıştığımı gözönünde bulundurarak “Sokaktaki gariban Hintli olsaydı Paris’e kadar gelecek imkânı bulamazdı” diye savunma yapmıştım annemin itirazlarına…

Eh, kısmende olsa bende haklı çıkmıştım!

Chincwad’daki ilk gece; saat sabaha karşı 3-4 sıralarında Bombay’den gelen bir telefon ve ‘Raciv Gandhi’nin öldürüldüğü haberiyle hepimiz yataklarımızdan fırladık. Evde olağanüstü bir hareketlilik yaşandı. Herkes şoktaydı ve son derece üzgündü…

Bana hemen “Kızım sen Maldivler’e gitmeyi unut! Gandhi ailesi bizim için çok önemlidir. Her an ülke çapında ayaklanmalar ve katliamlar olabilir. Sakın gözümüzün önünden ayrılma!” demezler mi?.. Evet, her seyahat bir maceradır ve beklenmedik olaylara gebedir ama bu kadarını da ummazdım doğrusu…

Yalnız gitmeden evvel Türkiye’den iş gezisine gidip dönen bir arkadaş; “Şu sıralar Hindistan’da yerel seçim var. Ortam çok gergin. Her an her şey olabilir. Gitme!” demişti. Ben de, düğün için gideceğimi, erteleme şansım olmadığını belirtmiştim.

Ertesi gün televizyondan naklen verilen cenaze törenini; yani onların dinî kuralları gereği Raciv Gandhi’nin yakılışını ve İtalyan asıllı eşi Sonia’nın -orada dul kadınların giydiği bembeyaz sariler içinde- ve de binlerce insanın katılımıyla oluşan mahşeri görüntüleri evdekilerle birlikte soluğumu tutarak izledim…

Sonraki günlerde herkes ağız birliği etmişcesine; “’O’ Amerika’nın satın alamadığı yegâne politikacıydı ve bizim en kutsal saydığımız ailenin bir ferdiydi. Bu ölümde muhakkak Amerika’nın parmağı var” dediler. Nerede yok ki zaten…

Bana “istersen bari, Hindistan’ın en güzel ve lüks tesislerle dolu tatil yöresi Goa’ya git” dediler. Ancak “İç hatlarda uçak seferleri çok gecikmeli olur, sefil olursun” diye ilâve ettiklerinden hiç gözüm kesmedi.

Kalan günlerde; adım adım düğün hazırlıklarını takip ederek, zaman zaman Osho’nun doğduğuChinchwad’a 20-25 km mesafedeki Poona’ya (Puna) gidip gelerek. Bu arada hayatımda ilk defa motorsikletle arkadaşımın arkasına oturup beline sımsıkı sarılarak çok maceralı yolculuklar yaparak. Bol bolHindistan’ın dünyaca ünlü benzersiz kalite ve güzellikteki kumaşlarından yani ‘Sari’ ve yarı değerli taşlarından başta ‘safir’, ‘lapis’ ve ‘topaz’ vede otantik ve güncel müziklerinden alarak geçti. Yakutta çok ucuzdu ama ben kırmızı taş takmayı sevmediğimden almadım.

Beni rahat ettirmek için bütün ev halkı seferber oldu. Ancak sabahın köründen itibaren eve yayılan kesif yağ ve baharat kokusu karşısında; peşimde dolaşan hizmetkârların “Sister  Şiyma, lütfen yiyin!” diye ısrar etmelerine rağmen cevabım sürekli “Teşekkürler. Tokum!” oldu. Bir tek İngilizlerden kalma adet üzere; beş çayı içilirken yanında bisküviyle ve sütsüz olmak kaydıyla evdekilere eşlik ediyordum.

Bazen de, gizlice odaya kaçıp getirdiğim galetadan -bitecek diye koklaya koklaya- yiyor ve boş mideye vitamin yutuyordum. Puna’ya bir gidişimizde, bir süpermarkette Hollanda peynirleri buldum. O gün benim için bayram oldu resmen. Hemen epeyce aldım. Evdeki hizmetlilerin yaptığı bizim kebapçılardaki küçük pidelere benzeyen ‘Çapati’ ekmeğiyle o peynirlerden biraz yedim de midem bayram yaptı!..

Vaishali dışında herkesle İngilizce konuşmak zorunda olmak, o zamana kadar kısır olan lisanıma epeyce katkı sağladı. Hatta dönüşte bankanın dil sınavında, Boğaziçili heyetten sözlüde 100 üzerinden 85 alarak İngilizceden de lisan tazminatı almaya hak kazanmam bana bu seyahatin maddi bir getirisi oldu.

Arkadaşımla aramızda Fransızca konuşuyorduk. Bir keresinde sohbet ederken “Babam ergenlik çağına girdiğimde bana; ‘Kendine herhangi bir dinden ve milletten eş seçebilirsin ama sakın Müslüman olmasın!’ dedi” deyince. Söyledikleri yüreğimi burktu. “Neden?” dedim. “Çünkü Pakistan’la Bangladeş’in ayrılması esnasında biz çok büyük acılar çektik ve katliamlar yaşadık. Müslümanlar bize korkunç zulmetti” dedi. Bu sözler karşısında nasıl utandım ve üzüldüm bilemezsiniz…

Geçmişte yaşanan müessif olaylara ve benim Türk-Müslüman kimliğime rağmen; bana düğüne gelen 1200’ü aşkın davetliden bir tek kişi dahi en ufak bir densizlik ve saygısızlık yapmadı. Tam tersi son derece ilgili, sıcak ve konukseverdiler.

Düğün günü yaklaştıkça eve gelen yatılı konuk sayısı da artmaya, kocaman odaların yerlerine serilen hasır gibi yaygıların üstünde insanlar adeta balık istifi şeklinde uyumaya başladılar. Bir tek ben, demir karyolada yatmaya devam ettim…

Bu arada, kendi ülkemde alışkın olduğum üzere; ben banyomu gece yatmadan, onlarsa sabah kalktıklarında yapıyordu.

Tabiatın kucağındaki bu çiftlik evinin hemen her yerinde ve benim yattığım odanın duvarlarında da; mini minnacıktan iguana boyutuna kadar kertenkeleler geziniyordu. Normalde evimizde minicik bir böcek gördüğümde dahi terör estiren ‘ben’ Allah tarafından çok güzel bir sınava tabi tutuluyordum! Buradaki günlerimde Yüce Rabbim benim öyle bir ‘burnumu sürttü’ ki sormayın… Bir bakıma iyi de oldu. Bir çok konuda hayli törpülendim…

Gece yatarken, sanki bir yol bulup da içime kaçacaklarmış gibi; aklım sıra kertenkelelere karşı önlem olarak şort giyip, başıma tülbent bağlayıp tuhaf bir biçimde ‘peşmergeler’ gibi yatıyordum. Onlar için son derece doğal olan bu ortama karşın benim yaptıklarıma; Kalbaglar kesin “Bunun aklından herhalde zoru var?” demiştir.

Düğün öncesi Vaishali’yle davetiye götürdüğü arkadaş ve akrabalara; ya yemeğe ya da çaya gittik ve o arada hediyeleri kabul etti. Ben yine, artık klâsikleşen “Tokum” bahanesiyle ama karnımın gurultusu duyulacak diye de ödüm koparak kendisine eşlik ettim.

Günler önceden başlayan damat tarafıyla bohça alıp vermeler, dini törenler, koca leğenlerle karılan dünyaca ünlü Hint kınası yakmalar; bizim Anadolu adetlerini katlar nitelikteydi. Hatta 45-50 dereceye varan sıcaklıktaki ortamda evdeki tek klimalı mekân olan ebeveyn odasına kapanıp; Vaishali’nin ayaklarına ve dirsekten aşağı kısmından itibaren parmak uçlarına kadar kollarına yapılan cennetteki ağaçları ve çiçekleri sembolize eden kınanın nakış gibi ince ince yapılışını hayranlıkla izledim. Gerek çalışma esnasında gerekse ne kadar sabreder ve iyi kurursa o kadar kalıcı olacağından; arkadaşımın gösterdiği sabra ve saatler boyu sfenks gibi durmasına akıl sır erdiremedim. Ama oranın süslenme ve güzellik anlayışında bu işlemin çok büyük önemi vardı…

Bu arada düğüne 2-3 gün kala gelinle-damat ‘Chandrashekhar’ (Ne uzun isim değil mi? ‘Çandraşekar’ okunuyor…) bana birbirleri için “O’na şunu söyle, bunu söyle” demeye başladılar. Ben “Siz niye direkt konuşmuyorsunuz?” deyince; “Bu bir gelenek. Biz düğün olana kadar birbirimizle konuşamayız” dediler. Bu iletişim görevi de bana düşmüş oldu.

Hindistan’da 250’den fazla değişik dil ve 1652 kadar da diyalektten oluşan konuşma çeşitliliğinin yanında; başta nufusun %80’ini teşkil eden Hindular olmak üzere, %14 Müslüman, %2.4 Hristiyan, %0.7 Budist ve diğer Sihler, Bahailer, Mûseviler vb. kalan %9’u oluşturuyor.

Tevekkeli değil Fransa’daki burs esnasında bu kocaman ülkenin 5 ayrı bölgesinden gelmiş birbirinden tatlı 5 insan; ayrı dinlere ve dillere mensup olduklarından sürekli aralarında bıcır bıcır ‘İngilizce’ konuşup tartışıp durmuşlardı. Ülkede yazılı ve görsel basında kullanılan dil Hinduca ve İngilizce. Hindu alfabesinin görüntüsü İbranice ve Ermenice’yi andırsa da harflerin bacakları çok daha kıvrım kıvrım.

İnsan okudukları ya da duyduklarıyla her ne kadar Hindistan’ın masalsı bir ülke olduğunu bilse de; oraya gidip bizzat bu inanılmaz etnik çeşitliliği, kültür zenginliğini ve insanların ne derece geleneklere düşkün olduğunu yaşamak bambaşka. Fakat bütün bunların yanında tahayyül sınırları ötesinde bir fakirliği de çıplak gözle görebiliyorsunuz. Kendi ülkenizde ‘gecekondu’ dediğiniz evler size saray gibi gelmeye başlıyor. Çünkü toprağa sapladığı birkaç bambu çubuğa, çul çaput sarıp ev diye içine girip çıkan ve kıçında ‘don’ olmayan insanlar görüp ‘Baldırı çıplak’ tabirinin ne anlama geldiğini net bir biçimde anlıyorsunuz!..

Düğün günü gelip çattığında yanımda saf ipekten çok şık bir kıyafet götürmüş olmama rağmen sarilerin büyüsüne öyle bir kapıldım ki… Ben de, onların geleneksel kıyafetini giymeyi tercih ettim.

Yaklaşık altı metre uzunluğunda olan ‘Sari’ öyle kolayca giyilebilen bir şey değil. Altına ‘peticot’ denilen astar eteklik ve üste de yarım kollu, önden çıtçıtlı; beli ve karnı açıkta bırakacak şekilde büstiyer giymek gerekiyor. Bunları da haliyle satın aldım. Evdeki hizmetkârların yardımıyla ‘Sari’mi giydim. İster pamuklu ister ipekli olsun ‘sari’ ler harikulade renkleri, benzersiz güzellikteki desenleri, drapelendirilmiş eteği ve yine özel desenli kısmının pliler halinde beden etrafında çapraz bir tur atmasından sonra büstiyer kısmına gizli bir iğneyle sabitlenmesinden sonra yürürken serbest bırakılan uç kısmının uçuşmasıyla çok kadınsı, çok havalı ve şık bir kıyafet.

Sarilerden bahsedince; bankadaki Hintli arkadaşım Rohit’in üzüntüden gözleri dolarak söylediği acı bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum. İngilizler yüz yıl kadar süren sömürü döneminde, onbinlerce Hintlinin sağ elini bilekten kesmişler. Sırf dünyaca ünlü o güzelim kumaşları dokuyamasınlar ve ‘İngiliz kumaşı’ dünyada rakipsiz olsun diye!.. Gaddarlığın bu kadarı insanın kanını donduruyor…

Düğünden bir gün evvel hummalı bir faaliyetle; geniş arazisi olan çiftliğin bir bölümüne, evin yakınına denk gelecek şekilde dev bir çadır kuruldu. İçine iskemleler sıra sıra dizildi. Kocaman yüksek bir podyum üstüne taht gibi şık iki koltuk ve yanlarına her iki tarafın ölmüş aile büyüklerinin fotoğrafları kondu. Onlarda düğünde bulunsun diye.

Vaishali’yi o gün diğer hanımlardan farklı kılan ve gelin olduğunu simgeleyen şey günlerce oturup kendi elleriyle üstüne pullar işlediği beyaz patiska gibi yaklaşık bir karış enindeki kuşak gibi uzun kumaşı sarisinin üstünden göğsünün etrafını çevreleyecek biçimde çapraz dolamış olmasıydı. Saçlarına ipe dizilmiş yaseminler takılıydı. Kolları sağlı sollu simetrik olarak dirseğine kadar dizili altın ve aralarına kıyafetinin rengine uygun dekoratif plastik bileziklerle doluydu. Onlarda evliliği simgeleyen bir kolye takıyor kadın. Ve hatta ilk bir yıl kolye ters takılıyor. Hanımın ‘yeni evli’ olduğu belli olsun diye…

Sonra, saatler süren dini tören esnasında her yer ve bilhassa Vaishali ve Chandrashekhar’ın üstünde oldukları podyum çiçeklerle süslenmişti. Onların din adamı okudu da okudu, kutsadı da kutsadı. Bitmek bilmedi adeta… Başlarından aşağı kilolarca pirinç atıldı. Çadırın içindeki sıcaklık tarif edilir gibi değildi. Gelin, 5 kez sarisini değişti. Ben bile o gün üç ayrı sari giydim.

Dini törenin sonunda gelinin ayak parmaklarına yüzük gibi halkalar ve ikisininde boyunlarına çiçeklerden yapılmış kolyeler takıldı. Ama ne müzik çalındı ne de dans eden oldu…

Vaishali’nin nişanlı arkadaşlarından biri “Sen esas bizim düğüne gel. Bunlarda dans ve şarkı ayıptır, katiyyen yoktur. Bizimkinde olacak” dedi. Dışımdan “teşekkür” edip içimden “almıyim!” dedim.

O gün en çok şaşırdığım şey; Bayan Kalbag’ın gelen onca davetliye tek tek hediye vermesi oldu. “Bu sizin düğününüz, hediye almanız doğal. Neden siz hediye veriyorsunuz ki?” diye sorduğumda; “Biz hediye vermeden, almayız” dedi. Zarafete ve inceliğe bakar mısınız…

Tören bitince dışarda kazanlarla pişen yemekler; kurulan upuzun sofralarda insanların kafileler halinde oturup kalkmalarıyla saatler süren bir yeme içme şöleninde tüketildi. Ben o günün hatırına, ancak onların ‘Pulaf’ dedikleri acaip derecede acı bademli pilavdan yedim. Diğerlerinden tatmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.

Düğün sonrası Vaishali ve Shekhar (kısaca böyle deniyor) ilk gecelerini geçirmek üzereBombay’deki eve hareket ettiler. Ben aile ve diğer yakınlarıyla Chincwad’da kaldım. Maldivler’de yüzerim diye yanıma aldığım bikinileri, düğün öncesi ve sonrası ara ara gittiğim Vaishali’nin halasının çiftliğindeki havuzda kullandım. ‘Neye niyet, neye kısmet’ dedikleri buydu işte…

Düğün için İngiltere’den gelen babaanne ve Hollywood aktörleri kadar yakışıklı dede beni alıp Puna’daki evlerine ve bir Çin lokantasına öğle yemeğine götürdüler. O seyahat boyunca en tıka basa yemeğimi o gün yedim. Böylece 19 gün boyunca kullandığım ‘Tokum!’ beyaz yalanı da anlaşılmış oldu. Ne yapıyim ‘Ağız yediğini, sırt giydiğini ister’ demiş büyüklerimiz. Alışkın olmadığım şeyleri yiyipte hastalansaydım daha mı iyi olurdu yani?..

Nem oranı çok yüksek ve sıkıntılı bir havaya birde yoğun baharat ve yağ kokusu ilâve edin! Sonuçta; insanın genzini tıkayan, nefes alıp vermesini zorlaştıran ortama, açıkta satılan gıda maddelerinin üzerini örten kara sineklerin görüntüsü eklenince; zaten iştah denilen bir şey kalmıyor. Ayrıca bu seyahatte, açlıktan ölmenin hiçte öyle kolay olmadığını ve hatta boş bir midenin dolu olandan daha az sorun teşkil ettiğinide anladım!

Uygun bir mevsim seçme şansım olmamıştı ve maalesef Mayıs ayı oralarda ‘Muson’ yağmurları dönemi olduğundan zaman zaman gökle yerin bir olduğu, adeta sellerin gittiği şiddetli yağışlara tanık oldum. Öyle zamanlarda verandada kalmak bile ürkütücüydü benim için. Kaldığım odaya kaçıp “Allah’ım gurbet ellerde başıma bir iş getirme!” diye yakarıyordum.

Hindistan’a özgü ‘Baobap’ ağacı inanılmaz genişlikteki gövdesi, dışarı doğru uzanmış ve havada sallanan kökleri ile çok ürkütücü. Diğer meşhur ‘Sandal’ ağacı ise el sanatlarında ve oymacılıkta kullanılan ve mis gibi kokan tahtasıyla insanı mest eden bir doğa harikası.

Orada ilk kez tattığım milli meyva ‘Mango’yu o kadar sevdim ki 4-5 kilo kadar alıp dönerken İstanbul’a bile getirdim. Hatta annem tadına bayılıp “Hımmm, bu çok leziz bir şeymiş. Galiba sırf bu sebepten tekrar gitmene izin verebilirim” bile dedi. Birde sokaklarda, şeker kamışlarını iptidai bir aletle sıkıp suyunu çıkarıp isteyenlere satıyorlardı. Merak etmedim değil ama içmeyi gözüm kesmedi doğrusu.

Oradayken beğenip de aldığım son derece şık gümüş halhalları dönüşte de bir yıl boyunca hiç çıkartmayıp işe öyle gittim geldim!

Malum insanı bol bu ülkede, el sanatları çok gelişmiş ve işçilik son derece ucuz. Girdiğimiz bir mağazadan da hâlâ özenle sakladığım som gümüşten onların tanrılarını sembolize eden biblolar aldım. Hatta Vaishali bana “İster inan, ister inanma ama onlara dua et çok faydasını görürsün” dedi. Kırmamak için “Peki” dedim.

Bu arada düğün için gelen misafirler arasından o kapkara boncuk gözlü çocuklardan birkaçını bavuluma saklayıp getirmek gibi hain ‘poreceler’ tasarladıysam da hayata geçiremedim tabi. Yalnızca onları biraz olsun mutlu etmek ve gönüllerini çelip kolayca mıncıklamak için bisküvi, çikolata gibi şeyler almak istediğimde; fakir bir ülkede olduğum gerçeği yüzüme bir kere daha çarptı. Gittiğim bakkal benzeri yerdeki satıcı “Çikolata yok, şekerleme var” deyip bana bir karamelalar verdi ki; insan ağzına atınca sanki bir tüp Japon yapıştırıcıyı sıkmış gibi oluyor. Mazallah çenesi kilitleniyor!..

Her gezinin bir sonu vardı ve bu kez de dönüş zamanı gelip çatmıştı. Kalbaglar bana sekiz silindirli Amerikan arabalarını çağrıştıran Tatamobil’leriyle Bombay’e kadar eşlik ettiler. Son gece yine arkadaşımın gelin geldiği yeni yuvasında misafir edildim. Kaynı ile sohbet ederken bana “Dünya çapında, bilgisayar muhendisliğinde en başarılı millet biziz. Çünkü biz meditasyon teknikleri sayesinde zihnimizi herkesten daha iyi kullanma becerisine sahibiz” dedi.

Zaten gerek bizim bankadaki Hintli bilgisayar mühendisi gurubundan gerekse arkadaşımın ailesi ve arkadaş çevresinden gözlemlediğim kadarıyla hali vakti yerinde olan Hintlilerin hemen hepsi başta İngiltere ve Amerika’dakiler olmak üzere dünyanın en iyi üniversitelerinde okumaktalar. Umarım Hindistan günün birinde; tarihte uzun yıllar, önce Portekizliler sonra İngilizler tarafından sömürülmüş olmanın izlerini siler ve çok büyük ilerlemeler kaydederler. Daha şimdiden atom bombası yaptılar ama; bu hayra alâmet ve takdir edilecek bir şey değil ne yazık ki…

Dönüşte Emirates beni son anda business klasta uçağa kabul edip daha da ihtişamlı bir yolculuk yapmamı sağladı. Bir çok Hintli’nin hafta içi gidip Birleşik Arap Emirliklerinde çalışıp haftasonundaHindistan’a döndüğünü yanımda yolculuk yapan Hintli Müslüman gençten öğrendim.

Dubai’de İstanbul uçuşu için 11 saat gibi bir süre vardı. Bu defa magandalar arasında ve koltuk tepesinde beklemeye hiç niyetim yoktu. Görevlilere gidip önce kibarca bana dinlenebileceğim bir yer göstermelerini rica ettim. Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama Türk pasaportunu gören küstahlaşıyor ve ters cevaplar veriyordu. Sonunda bağırıp çağırıp havaalanında hafif bir terör estirince bana ‘geçici vize’ verip kapıya kadar gelen özel bir araçla ulaşımımı da sağlayıp Dubai-Riviera Otel’de konuk ettiler. Böylece duş alıp, biraz uyuma imkânı buldum.

Hayatımda ilk kez bir seyahatten dönüşte; uçağın merdivenlerinden inip apronu öpmek istedim. Abartmıyorum…

Şimdilerde yoga, meditasyon ve diğer öğretilerin meraklılarıda Hindistan’a gitmekteler ama seyahat programlarını incelediğimde gezilerin genellikle Yeni Delhi, Agra, Kalkuta, Jaipur, Varanasi gibi apayrı güzergâhlara olduğunu görüyorum. Benim gezim Maharastra eyâleti sınırları içinde oldu.

Irkının güzeli Vaishali’nin, birkaç sene sonra ‘Among’ adını verdiği güzeller güzeli bir oğlu oldu. Düğünden bu yana hayatında; önce şeker komasından annesini, daha sonra babasını kaybetmek suretiyle çok büyük değişiklikler meydana geldi. Artık aile şirketinin yönetimi için Bombay’den göç ederek geldiği baba ocağında yaşıyor. Benimle internetten yazışıyor. Ve ilk fırsatta eşini ve oğlunu alarak ziyaretime gelmeyi plânlıyor…

O güzel insanları evimde konuk edeceğim günleri iple çekiyor ve onlar kadar sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü bir ev sahibesi olabilmeyi Allah’tan diliyorum.

Not: Düğünden sonra haberleşmeye devam etmemize rağmen ne yazıkki Vaishali’ler ziyaretime gelemediler. Eşi Chandrashekhar’dan gelen bir e-posta ile canım arkadaşım Vaishali’nin 20.09.2009’da yüksek şeker nedeniyle genç yaşta vefat ettiğini öğrendim. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve ruhunun şad olmasını diliyorum.

Varanasi

HİNDU’LARIN KUTSAL ŞEHRİ; VARANASİ


Dünyadaki bilinen en eski şehirlerden biri Varanasi. Nerdeyse 3000 yıllık tarihi var. Hinduların kutsal şehri ve haç mekanı. Tanrı Shiva’nın şehri. Kimilerine göre ise hüznün şehri.

Birçok gezgin eğer Varanasi’ye gitmemişseniz Hindistan’a gitmiş sayılmazsınız der. Bence bu tespit çok doğru. Burada Hindistan’ın bambaşka bir yüzünü görüyorsunuz. Bir yanda sefalet ve açlık, diğer yanda mistik dünyanın çarpıcı görüntüleri sizi alıp bir başka dünyaya götürüyor. Sanki bir masal aleminin içinde hissettiriyor sizi havadaki atmosfer.

Hindu dinine mensup yüzlerce kişi şehrin içinden geçen Ganj nehri (Hintliler Ganga diyorlar) kıyısındaki Gath ismi verilen basamaklı alanlarda arınma ritüelleri gereği nehirde yıkanıyorlar. Ayrıca Ganj kıyısında sabah gün doğarken ve akşam gün batımından sonra inançları gereği adına “Aarti” denilen törenler düzenleniyor.

Varanasi’de kaldığımız sürede sabah ve akşam düzenlenen “Aarti” Törenleri’ne katıldık. Yerli ve yabancı turistlerin bu törenleri izlemek için dünyanın dört bir yanından akın akın Varanasi’ye geldiğini bilmemize rağmen tören alanındaki kalabalığın çokluğu bizi hayrete düşürdü. “Aarti Töreni”ni kelimelerle anlatmak çok zor. Oradaki atmosferi hissetmek için yaşamak lazım. Mistik müzik eşliğinde söylenen ilahiler, değişik enstrümanlardan yayılan uhrevi müzik ve yakılan tütsülerin dumanları arasında törenler yaklaşık bir saat sürüyor.

Şehir gezisine ayırdığımız gün ilk durağımız şehir merkezinde bulunan “Durga Temple” adlı Hindu tapınağı oldu. Bütün tapınak girişlerinde olduğu gibi buraya girmeden önce ayakkabılar çıkarılıyor. Tapınağın içinde Hinduizm dinindeki tanrıların heykelleri ve yanan tütsülerin dumanları arasında dua etmekte olan ziyaretçilerin arasına karıştık. Küçük bir ücret karşılığı aldığımız meyve sepetini sunaktaki görevliye vermemiz gerekiyormuş. Sunak önündeki kuyruğa girerek teslim ettiğimiz meyve sepeti karşılığında alnımıza kırmızı bir boya sürüldü. Bu boya sürülen kişiye göre değişik anlamlar taşıyormuş. Bizimkinin anlamı ise üçüncü gözün simgesi imiş.

Tapınaktan çıktıktan sonra kısa bir yürüyüş mesafesinde bulunan müzede Hinduizm tarihi ile ilgili öykülerin sembolik olarak anlatımını izledik. Sırada Varanasi’nin ünlü tapınakları arasında yer alan “Sankat Mochan” tapınağı vardı. Kemerli bir kapıdan girilen bahçede etrafta dolaşan maymunların arasından geçerek tapınak binasını gezdik. İnançları gereği tapınağı ziyarete gelen Hinduları izledik.

Bir sonraki durağımız ise “Ramnagar Kalesi” idi. Buraya gitmek için Ganj Nehri üzerindeki bir köprüden geçerek nehrin doğu kıyısına geçiliyordu. Ganj Nehrinin kıyısında inşa edilmiş olan kale, yapılarındaki ince işçilik ve nehir manzarası ile dikkat çekmekteydi. Kale içinde bulunan müzede sömürge döneminden kalan eski model arabalar, tahtırevanlar, giyim eşyaları ve silahlar sergilenmekteydi.

Kale çıkışında verdiğimiz molada küçük bir çömlek kase içinde satılan masala çayı yorgunluğumuzu aldı götürdü. Hindistan seyahatimizde masala denilen baharat karışımının birçok çeşidine şahit olduk. Çeşitli baharatlardan yapılan bu karışım çay olarak içilebildiği gibi yemeklere lezzet katmak için de kullanılmaktaydı. Birçok çeşidi olan ve çay olarak kullanılan masala toz halinde olup sıcak suya karıştırılarak içiliyordu.

Kale gezisinden sonraki durağımız “Banaras Hindu Üniversitesi” nin geniş bahçesi içinde bulunan “Shree Vishwanath Temple” adlı Hintli ve yabancı turistler tarafından yoğun ilgi gören Hindu tapınağı idi. Varanasi, gerek Hindistan içinden, gerekse Asya ülkelerinden üniversite eğitimi almak isteyen gençlerin tercih ettiği bir şehirdi. Gezdiğimiz “Banaras Hindu Üniversitesi” 200.000 öğrenci kapasitesi ile hem Hindistan’ın hem de Asya’nın en büyük üniversitesi idi. Birçok yerli ve yabancı genç bu üniversitede eğitim almak için Varanasi’ye geliyordu.

Tapınaktan ayrıldıktan sonra bir rikşa ile şehrin kalabalık sokaklarına karıştık. Kiraladığımız rikşa şehir merkezinde her yönden gelen bisiklet ve motorların, yollarda salına salına gezinen ineklerin ve alışveriş yapmakta olan yerli halkın arasında güçlükle ilerliyordu. Bütün bu karmaşaya rağmen insanlar günlük hayatlarını son derece sakin ve stressiz bir şekilde sürdürmekteydiler. Asla agresif bir manzaraya, bir tartışma veya kavgaya şahit olmadık.

Akşam olmak üzereydi. Rehberimiz bizi akşam yemeği için yerli halkın gittiği bir restorana götürdü. Bugüne kadar gezdiğimiz şehirlerde kısmen de olsa batı tarzı yemeklerin servis edildiği restoranlara rastlamıştık. Varanasi’de kaldığımız üç gün boyunca böyle bir mekana rastlamadık. Fakat aç da kalmadık. Neyse ki damağımız Asya mutfağına alışkın olduğundan fazla sıkıntı da çekmedik. Yemek sonrası çarşı içinden yürüyerek otelimize ulaştık. Yarın sabah erkenden kalkarak Ganj Nehri kıyısında yapılan “Aarti” Törenini izleyecek, Ganj Nehri’nde gün doğumuna tanıklık edecektik. O güne ait izlenimlerimizi bir sonraki yazımda ayrıntılı olarak anlatacağım.

Hindistan

Bilindiği gibi üç büyük medeniyet gördü yaşlı dünyamız: 1) Hint Medeniyeti, temeli din idi. 2) Grek ve Girit Medeniyeti, temeli estetik idi. 3) Avrupa Medeniyeti, teknik vardı temelinde.

Osmanlı bu üç medeniyeti iyi okudu, iyi değerlendirdi. Dine, estetiğe ve tekniğe önem verdi. Meselâ, yılda 300 savaş gemisi yapabilen teknolojiye sahipti Osmanlı tersaneleri. Din ve estetiğe verdiği önemin de binlerce örneği var.

Hindistan’ın efsane lideri Mahatma Gandi (1869 – 1948) der ki: “Hindistan bir anadır. Onun iki çocuğu vardır. Bunların biri Türkler diğeri ise Hintlilerdir.”

Ne tarihçiler, ne gezi yazarları pek anlatmasalar da Hindistan eski bir Müslüman Türk yurdu ve uygarlığıdır.

Hintlilerin Türklerle ilişkileri çok eski tarihlere dayanır. M.Ö. 1000’li yıllarda Hintliler demiri kullanmaya başlar. Hindistan’a demiri o dönemlerde Orta Asya Türklerinin getirdiği yönünde kayıtlar mevcut. Ergenekon Destanını hatırlayalım… Hindistan’daki yerli dillerde birçok Türkçe kelime var. Bunların birçoğunu bu gezimde ben de işittim, kullandım.

Hindu ve Sih geleneklerinin temelinde bile önemli Müslüman etkileri var. Delhi’deki yerel rehberlerimizden biri Hindu aile hayatını anlatınca karşımda bir Müslüman var sandım. Şunları söyledi: “Evlenene kadar eşimin yüzünü hiç görmedim, hep kapalıydı. Şimdi bile değil bir başkası babam bile eve gelse, eşim yüzünü ve başını açmaz.”

Hindistan’a en çok tesir eden topluluğun Türkler olduğunu söyleyen araştırmacılar az değil. Türklerden önce ise Perslerin ünlü komutanı Darius (M.Ö. 522-486) bölgeye hakim olmuş. VI. yüzyıla kadar bu bölgede etkin olan Kuşanlar’dır. Bunlar Türkistan kökenlidir.

Sonra, Akhunlar (Hünaslar) dönemi… Akhunlar, daha sonra da Gazneliler, Gurlular; Afganistan’ı Hindistan’a bağlayan Gazne şehrinden hareket ederek Orta Asya’dan daha verimli olan ve daha fazla yağmur alan Pencap bölgesine doğru akınlar başlatır.

Toraman ve daha sonra Mihrakula başkanlığında (515-550) Kuzey Hindistan’ı tamamen ele geçirirler.

10. ve 11. yüzyılda Hindistan’da yeniden Türk devri başlar. Afganistan’ın Gazne bölgesine yerleşen Sebük Tigin, Kuzey Batı Hindistan’a egemen olur. Daha sonra Gazneli Mahmud, fetih hareketini hızlandırarak 15’in üstünde seferle Hindistan’da Türk gücünü yaygınlaştırır. 1206 tarihine kadar Gazne, Lahor, Eski Delhi ve Hindistan’da Türk hâkimiyeti devam eder.

Delhi’de ilk Türk Sultanlığı Kutbeddin Aybek sayesinde kuruldu, Hindistan’da Türk – İslam kültürünün temelleri atıldı. Âlimlere son derece saygılı olan Aybek, Türk geleneklerine sıkı sıkıya bağlıydı. Atından düşerek ölen Aybek’in en önemli eseri Delhi’nin ortasına diktirdiği Kutup Minare idi.

FİRUZ ŞAH, HİNDİSTAN’I ŞAHLANDIRDI

Bundan sonra Hint topraklarında Kıpçak asıllı Türklerden Şemsiler (1211-66 ), Balabanlılar (1266-1290), Kalaçlar (1290-1320), Tuğluklar (1320-1414) saltanat sürdü. Tuğluklarda en önemli dönemlerden biri Firuz Şah dönemidir. 83 yaşında ölen Firuz Şah her işinde âlimlere danıştı, dış seferlerden çok iç işlerle uğraştı. Ekonomik alanda büyük gelişmeler sağladı. 1398’de Delhi, Timur’un eline geçti, Firuz Şah’ı sindirdi. Bir yıl sonra Timur’un Türkistan’a geri dönmesinden sonra Firuz Şah yeniden başa geldi ve 1413’e kadar hükümdarlığını sürdürdü. Firuz Şah; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 100 kervansaray ve han, 5 darüşşifa, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama kuyusu ve havuz, 100 kadar köprü yaptırmıştır.

Tuğluklardan sonra Müslüman kökenli Seyyidiler (1414-1451), Lodiler (1451-1489), Suri/Afganlılar (1540-1555) Delhi’de iktidar oldular.

BABÜR DÖNEMİ BAŞLIYOR

1526’da Hindistan’da yeni bir devir başlar. Babür’ün liderliğinde Türkler yeniden ülkeye egemen olur. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası, aynı zamanda ünlü bir şair ve yazar olan, Türkçe sevdalısı Babür Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğollar yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçe konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.

Bugün hâlâ Hindistan’da sanat, müzik, resim gibi alanların yanında idari yapıda da Türk tesirleri görülüyor. Zaman zaman kendimi Orta Asya Türkleri arasında hissettim.

ÖZELLİKLE İNGİLİZLER VE AVRUPA, 200 YILDIR KENDİ DOĞRULARINI DAYATIYOR, TARİHİMİZİ KALEME ALIYOR…

Ezilmişlik duygusu veya milliyetçilik değil bu düşüncem. Soğukkanlıca sağlamasını yıllardır yaptığım bir şey. Hindistan’ı görünce daha pekişti. Çünkü İngiltere, Hindistan ve çevre ülkeleri yıllarca sömürmüş, zenginlik adına ne varsa hepsini kendi memleketine götürmüş… Tarihi eserlerdeki kıymetli madenleri ve önemli parçaları hunharca söküp kendine taşımış… Yarı köle muamelesi yapmış halka… Ne eğitmiş ne geliştirmiş… Sadece ölmeyecek kadar…

Arada başkaldırmak istediklerinde halka şöyle demiş: “Akıllı olun, bizden ayrılırsanız diğer milletlerin kölesi olursunuz, siz şu halinizle güneş batmayan bir imparatorluğun değerli bir parçalarısınız…”

İlk kez 1612’de Hindistan’a ayak basan İngilizler, gerektiğinde sert olmaktan, öldürmekten hiç kaçınmamış.

1948’de ülkeyi terk ederken de toplumları birbirine düşürecek fitne tohumları atıp öyle gitmiş… Uzun süren iç savaşlar yaşanmış ülkede… Bölünmeler olmuş… Pakistan, Bangaldeş gibi yeni ama zayıf devletler… Hâlâ çözülemeyen Keşmir gibi büyük sorunlar…

HİNDİSTAN, DÜNYA BİLGİSAYAR YAZILIM MERKEZİ HALİNE NASIL GELDİ?

DÜNYANIN 3. BÜYÜĞÜ OLABİLİR Mİ?

Muazzam bir üretim gücüne sahip Hindistan… Tekstilden ağır sanayiye kadar… Genç insan gücü çok yüksek. Sonuçta 1 milyar 400 milyon nüfus… Halkın çoğunluğu sefalet içinde ama yüzde onu bile başarılı olsa, alın size 140 milyonluk dev bir grup! Hindistan, özellikle bilgisayar yazılımı, çizgi film konusunda dünyanın bir numarası son beş yıldır. Başta ABD firmaları olmak üzere yazılımlarını Hindistan’da yaptırmayan yok gibi. Peki nasıl oldu bu?

Birinci neden, ülkenin İngilizce konuşması, resmi dillerinden birinin İngilizce olması. Ucuz işçilik peşinde olan dünya firmaları önce callcenter merkezlerini bu ülkeye taşımış. Siz ABD’de Sony çağrı merkezini arıyorsunuz cevabı Hindistan’dan alıyorsunuz. Hem ucuz, hem kaliteli… İyi yetişmiş ABD’li genç callcenterlerde çalışmaz ama zıpkın gibi Hintli genç can atar.

Çağrı merkezleri ile başlayan teknik ilişki zamanla silikon vadisinin yollarını açmış. Her sıcak ülke insanı gibi Hintli gençler, İngiliz ve ABD’li teknikerlerden daha zeki. Üstelik paraya ve başarıya daha aç. Bunda Hint hükümetinin yurtdışındaki genç beyinlere yaptığı“Ülkenize dönün, size üniversitede görev verelim, iyi maaş ödeyelim” demesinin ve davete çok sayıda yetişmiş insanın uymasının da rolü büyük olmuş.

Peki, bazılarının iddia ettiği gibi, 15 yıl içinde Hindistan dünyanın 3. büyüğü olabilir mi? Eskisi kadar inanmasam da buna ihtimal veriyorum. Sokaktaki sefalet bir yana, bazı alanlarda dev adımlarla ilerliyorlar. Avrupa, ABD ne üretiyorsa Hindistan da üretiyor. Aynı kalitede olmasa dünyadan geri oldukları sektör yok!

Parmak arası plastik terliği bile birkaç kere tamir ettirip giymeye devam ediyorlar. Bunları tamir eden tamirci dükkânları gördüm.  Sokaklarda buz kalıpları satılıyor… Ülkenin yüzde 35’inde elektrik yok! Nüfusun dörtte biri günlük bir Doların altında gelirle yaşıyor… Bazı havaalanlarında bizde bile olmayan lüks koltuklar varken bazılarında anonslar megafonla yapılıyor. Her ülkede tezatlar var ama Hindistan’da diz boyu! İşin ilginç ve açıklaması zor yanı; halkın genelinde huzur ve rahatlık göze çarpıyor.

UNESCO’nun dünya mirası kabul ettiği 30’dan fazla tarihi esere sahip Hindistan’ın başkenti Delhi’de otomobil ve otobüslerde perde kullanmanın cezası üç ay hapis ve 10 bin Rupi (INR).

Bizlere ters gelen eski inançlarını da sürdürüyorlar Hintliler… Meselâ, burada inek olmak ayrıcalık! Orada öğrendim dokunulmazlığı olan, asla kesilip yenilmeyen sadece inekler değil. Domuzlar, maymunlar, filler, fareler de öyle.  Dahası, “Hint Dervişi” diyebileceğimiz Sadu’lar da bir çeşit dokunulmazlık hakkına sahip… Ortalıkta inekler kadar görünmüyor ama domuzlara da kimse el süremiyor, kesip yiyemiyor. Maymunlar da aynı statüde… Sincaplar kutsal değil lâkin her yerde varlar. Küçük ve sevimliler…

Ve Sih’ler… Meğer, inanç yönüyle Müslümanlara en yakın onlarmış. Tek tanrıya inanıyorlar, Buda’ya tapmıyorlar, misafirperverler ve daha temizler. 180 milyon Müslümanın yanında 20 milyon Sih yaşıyor Hindistan’da

AŞKIN DÜNYADAKİ EN MUHTEŞEM ANITI TAÇ MAHAL… VE BİR TÜRK ESERİ…       

SANILDIĞI GİBİ İBADET YERİ DEĞİL! ANCAK DİBİNDE BİR CAMİ VAR…

25 yıllık hayalim, rüyalarımın süslerinden Taç Mahal’i görmek gerçekten önemli bir şans. Şükürler olsun… Dünyanın yedi harikasından biri olan, aşkın bu muhteşem anıtının, dünyanın bu en muhteşem anıtmezarının destansı hikâyesini anlatayım şimdi:

Taç Mahal, Türk Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı Şah Cihan tarafından, imparatorluğun başkenti Hindistan’ın Agra şehrinde Yamuna (Jumna) nehrinin kıyısına inşa edilmiş. 1631 yılında başlayan yapı 1654’te tamamlanmış. Yapının mimarları, Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi.  Anıtmezardaki yazıları yazan ise Hattat Serdar Efendi. İranlı hattatlar da yazılarda yardımcı olmuştur. Yapıda her şey simetridir. İnşaatta dünyanın bir çok yerinden gelen ünlü ustalar çalışmıştır. Dünyanın en çok ziyaret edilen tarihi yapılarından birisi olarak bilinir.

Niçin “Aşkın en muhteşem anıtı”dır?  Çünkü, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği Hindu asıllı eşi Bânu Sultan veya diğer adıyla Mümtaz Mahal’in ölümü üzerine, onun aşkına, aşkla yaptırılmıştır.

Şah Cihan, Mümtaz Mahal’e henüz 16 yaşındayken aşık olmuş, evlenmek için beş yıl beklemiş, babasıyla mücadele etmiş… Bu arada iki evlilik yapmış. Üçüncü eşi olmuş Mümtaz Mahal. Öyküyü duyunca, aşkın ne kadar güçlü bir duygu olduğunu bir kere anlıyor insan… Şah Cihan, çok sevdiği eşini gittiği her yere götüren, onun fikirlerine ve zevkine önem veren birisiymiş. Duygulu, zeki ve güzel bu kadın 14. çocuğunu doğururken ölmüş1631 yılında. Eşinin ölümünden sonra sekiz gün yemekten-içmekten kesilmiş, odasından hiç çıkmamış Şah Cihan. Dokuzuncu gün dairesinin kapısını açıp, dışarı çıktığı zaman saçlarının bembeyaz olduğu ve iyice çöktüğü görülmüş.

Taç Mahal’in yapımında parlak, ince, mavi damarları olan beyaz mermerler kullanılmış. Mermer ustalarının torunları halen aynı işe devam etmektedir. Onlardan birinin atölyesini ziyaret ettik. Adı, Raj Kothari (Agra Marble Emporium).

AÇ MAHAL’İN ÖLÇÜLERİ

Yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından özenle yapılmış. Kubbe üzerinde altından bir alem ve beyaz mermerden dört minare bulunuyor. Anıtmezarın veya türbenin dört yanına Yasin Suresi kabartmayla yazılmış… Osmanlı, Türk, İran, Özbek ve Hint mimarilerinin güzel sentezi olan Taç Mahal’in inşasında 22 bin işçi ve yüzlerce fil çalışmış… Depremde dışa yıkılsın diye minareler hafif dışa eğiktir. Çok geniş ve yemyeşil bir çevre düzenlemesine sahip yapı, 305 x 580 metrelik alana kurulu.

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede, insan ağzından çıkan her ses yedi defa yankılanacak şekilde akustiğe sahip. Taç Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü duvarlarında, ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet oldukça iri inciler varmış… Varmış diyorum, çünkü şimdi yok! Ne mi olmuş? İngilizler hepsini söküp götürmüş, yerine taklitlerini yerleştirmiş.

Romantik görünüşüyle herkesi büyüleyen, doğulu ve batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Taç Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünüyor. Gün içinde güneşin ışıklarına göre renk değiştiriyor… Anlayacağınız, öylesine özel bir mermer kullanılmış… Hatta, 1966 Hindistan-Pakistan savaşında, Pakistan savaş uçaklarına yol gösterici bir parıltı olmaması için kubbesi siyah bir çadırla örtülmüş.

Bazılarının sandığı içinde namaz kılma yerleri olmayan Taç Mahal’in hemen yanında iki cami var. Birinde namaz kılınıyor, diğeri simetriyi bozmamak için inşa edilmiş.

Şah Cihan, Taç Mahal’in yapımı sırasında ve sonrasında, devlet işlerini boşladığı için, oğlu tarafından devrilmiş ve hayatını Taç Mahal’i gören iki kilometre ötede başka bir saraydaki odasında hapis hayatı yaşayarak geçirmiştir. Bu da hikâyenin bir başka acıklı yönü…

Şah Cihan’ın kendisi için Yamuna Nehri’nin diğer yakasına, Taç Mahal’in hemen karşısına Taç Mahal’in bu defa siyah mermerden bir kopyasını yaptırmak istemiş ama Alemgir Şah iktidara geldikten sonra inşasına başlanan yapıyı yıktırmış. Temellerini gördük.

HİNDİSTAN’IN TAÇ MAHAL’DEN SONRA İKİNCİ SEMBOLÜ KUTUP MİNARE…

Bir aşkla beni Hindistan’a koşturan birinci sebep Taç Mahal’den sonra, ikincisi Kutup Minare‘dir… Üçüncüsü İmam-ı Rabbani Türbesi idi ama maalesef oraya gidemedik.

Kutbeddin Aybek… Bu isim çok önemli… Kölelikten dünyanın en kudretli başkumutanlığına yükselmiş, koca Hindistan’ı yönetmiş bir kahraman, bir idol… Dev başarıların ete kemiğe bürünmüş hâli… Dokuz asırdır ışığını kaybetmemiş meşale… Hoşgörünün ve inançlar arası diyalogun öncülerinden… Müslüman olmayanları rahatsız etmesin diye İslâmi yazı hattını zaman zaman bırakarak çiçekler, başka şekiller kullandırmıştır yapılarda.

1192’de Hindistan’a giriyor, Delhi’yi fethediyor; zaferinin şükrü ve anıtı olarak bir yapı inşa etmek istiyor ve dünyanın en yüksek minaresini, Kutup Minare’yi yaptırıyor. Sadece minare olarak değil, yığma taşla yapılmış dünyanın en büyük yapısı burasıdır. Müslüman mimarların dünyaya vurdukları mühürdür… Yüksekliği 72,5 metre. Zirvesine 381 basamaklı merdivenle çıkılabiliyor. Beş katlıdır. Taban çapı 14.3, tepe çapı 2.75 metredir. Aşağıdan yukarı çıkıldıkça minare daralmaktadır. Allah’ın sıfatları Kufi yazıyla minarenin üzerine olağanüstü bir sanatla işlenmiş… Minareye uzaktan bakıldığında hafif bir eğiklik görülür. Sebebi, depremlerde gördüğü hasarlardır.

İlk dönemlerinde kubbenin yanına bir de Kuvvetü’l-İslam Mescidi adında bir mescid inşa edilmiş. Bu iki yapı, İslam’ın o devirde mimarideki ulaştığı zirveyi göstermektedir. Sonraları bu eserlerin yanına bir medrese de eklenmiş. Bu yapıların hepsinde Selçuklu, Gazneli, Özbek ve Gurlu izlerine rastlanır. Çevresindeki medrese ve mescitler zamanla yıkılmasına rağmen Kutup Minare ayakta kalmış ve günümüze kadar gelebilmiştir. Batılı kaynaklar Kutup Minare yerine Kutup Minar demeyi tercih etmektedir. Belki daha kolay söylendiği için…

Kutup Minar, kendisinin rakibi görülen İtalya’daki Piza Kulesi ve Çin’deki Büyük Pagoda’dan sanat bakımından daha değerlidir, birçok uzmana göre. Çünkü minare, sanatlı işçilik ile süslenmiş ve minarenin dış çevresine Kurân-ı Kerîm’den ayetler, mimarlık harikası çiçek ve yaprak motifleri işlenmiştir.

Kutup Minare ve camisi Hindistan tarihindeki ilk camidir… Daha önce burada bulunan bir Hindu tapınağının taşları kullanılarak yapılmıştır. Cami kalıntılarının önünde Hindu tapınağının kalıntıları da halen bulunmaktadır. Kutup Minare’nin tam karşısında bir benzeri yapılmak istenmiş ama yarım kalmıştır. Kutup Minare ve cami külliyesinin arka giriş kapısı da mimari olarak çok etkileyicidir.

Minare 1981 yılında bir kişinin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra ziyaretçilere kapatılmış. Ancak çevresi rahatça geziliyor. Dünyanın sayılı tarihî yapıları arasında yer alan Kutup Minar, İslamiyet’i Delhi’de temsil eden sembollerden biridir. Hatta Hindistan’ı Yeni Delhi’yi anlatan broşürlerde, magnetlerde Taç Mahal’in yanında bu minareyi sıkça görebilirsiniz.

Değerli gazeteci-yazar Cengiz Çandar “Benim Şehirlerim” isimli kitabında Kutup Minare’den şöyle bahsediyor: “Kutub Minar’ı gören ateist; ya dindar olur ya da insanoğlunun imanı, gücü, emeği, sebatı, becerisi, ustalığı, dehası ve akla gelebilecek ne kadar olumlu sıfat olabilirse bunların tümü karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmez!” 

Yeri gelmişken bir hicranı, içimi acıtan duygularımı ile getireyim: Yüzlerce yıl Müslüman-Türk hâkimiyetinin olduğu Hindistan’da Türk ismini biri bile kalmayacak şekilde silmek için büyük gayret gösteren İngilizler; maalesef bu emellerine ulaşmış, Türk adlarını farklı söyleyerek Babür ismini bile unutturmak istemiştir… İngilizlerin etkisinde kalan bir çok Türk gezgin de farkına varmadan gelip gitmiştir buralara.  Ancak Türk eserleri, her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış ve sonunda Türklerin de dünyanın da ilgisini çekmiştir…

Özellikle son on yıldır Türk gezginler buraya bilerek geliyor, gururla dolaşıyor.

ÖLÜLERİN YAKILMA YERİ VARANASİ VE GANJ NEHRİ… BURAYI GÜRÜNCE DİNİME VE ÜLKEME SEVGİM BİN KAT ARTTI…

Dünyanın yüz ölçümü olarak yedinci, nüfus olarak ikinci büyük ülkesi Hindistan’ın en önemli şehirlerinden biri Varanasi… Havayolu ile geldik buraya. İsmini Vara ve Nasi nehirlerinin birleşmesinden alıyormuş. Vara ve Nasi nehirleri birbiriyle kucak kucağa Ganj nehrini oluşturuyor. Müslümanların Mekke’si gibi Varanasi… Hindular için buralara gelmek, Ganj’ı seyretmek, suyunda yıkanmak bir ömürlük rüya… Tabii ölünce burada yakılmak da… Doğrudan cennete gidiliyormuş… Hindular, Ganj nehrinin gökten Şiva Tanrısı’nın saçlarından süzülerek indiğine ve kutsal olduğuna inanıyorlar. Ganj Ana diye adlandırıyorlar.

Biz de sandalla Ganj nehrine açıldık sabah tam gün doğarken… Bir gün öncesi de akşam üzeri gün batarken gelip ölülerin yakılışını izlemiştik… 500 kilo odunla yanıyor bir ölü… Bizim paramızla 450 liraya alınıyor. Büyük para onlar için, eş dost yardım ediyormuş… Kefen gibi bir beze sarıp öyle yakıyorlar… Yanma ayaklardan başlıyor, kül olana kadar… Doğal krematoryum… (1930’larda İstanbul’da bir aklıevvel belediyeci kramatoryum kurmuştu. İlgisizlikten birkaç yıl sonra kapandı.) Ertesi günü iyice yanmamış ölülerden parça koparıp yiyenler var. Sevapmış… Tam yakma anını ancak uzaktan izleyebiliyorsunuz, yaklaşmak hele fotoğraf çekmek yasak. Uzaktan epeyce kare çektim yine de… Odun satıcılarını, ateşi, etrafı, Ganj’da gün batımını ve doğumunu…

Evet, burayı görünce dinime ve ülkeme sevgim bin kat arttı! Binlerce canlı-cansız hatta çocuk tanrı, akla hayale gelmedik, akıl fikir almaz tapınma biçimleri ve pislik, dayanılması zor koku… İnsan pisliği ile ineklerin pisliği yarışıyor… Adımbaşı mayın sanki… Elbette inançlara saygımız var ama fikrimizi de söylemeden geçemiyoruz, kimseyi yargılamadan, ayıplamadan.

Ganj’da sandalla gezerken tepeye kurulu büyük bir cami görünüyor. VI. Babür Hükümdarı Evrengzib tarafından yaptırılmış. Hindu-Müslüman çatışmalarından birinde fanatik Hindular tarafından tahrip olmuş. Tamir ediliyormuş… Varanasi’deTürk eseri yok denecek kadar az.

Çok yorulduk zaten, iki gün üst üste Ganj’a gelip giderken… Bir yere kadar midibüsümüzle, oradan da 3 tekerlekli bisikletlerle (Tuk tuk) ulaşılıyor. Bizim için keyifli tek yanı, gün battıktan sonra toplu ayinlerde söylenen ilahiler… Hoş melodiler doğrusu… Dinginlik var, akşamın dinginliğiyle bütünleşen…

Zamanının Durduğu Adalar Topluluğu: Andamar

Boşuna Hindistan’a kıta demiyorlar. Kaşmir’deyüzen oteldeki odun sobalı odamda – 5oC’de donarken Delhi üzerinden 10 saatlik bir yolculuktan sonra Hindistan’ın bir adalar topluluğu olan Andamar- NikobarEyaletenin başkenti Port Blair’de tropikal iklimle (26oC) karşılaşınca bir gün boyunca yatakta uyukladım. Aslında Andamar Adaları Hindistan’a nazaran Tayland’a daha yakın. 725 adadan oluşan bu coğrafya aslında 150 yıl tam anlamı ile bir İngiliz sömürgesi olmuş. Hatta işkenceleri ile anılan hapishanesi bugün bir müze. Kapısında şöyle yazılı “Hindistan’ın bağımsızlığı için savaşan ve binada işkence ile öldürülen kahramanlarımıza saygı gösterin ve sessiz olun.”

Evet tam 150 yıl kerestesi uğruna İngilizler burayı sömürmüş. II. Dünya savaşında bir ara Japonlar istila etmiş. Japon istilası sırasında bazı yerliler Japonları kurtarıcı olarak karşılarken bazıları ise onlara karşı gerilla savaşı başlatmış. Bu arada adaların ekolojisini de büyük zararlar vermişler. İngilizlerin getirdiği beyaz köpeklerin sayısı hızla artmış, bu sevimli köpekler sahilde deniz kaplumbağa yumurtalarını kumdan çıkartmakta.

Kereste ticareti yapan bir firmanın getirdiği sonra da burada bıraktığı fillerin de sayısı 40’a çıkmış. Başta kobra yılanı olmak üzere fillerçok sayıda endemik türün soyunun tükenmesine neden olmuş.

Japonların protein ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile adaya getirdiği Afrika salyangozu ise bambu ile pandanoz ağaçlarını yok etmiş.

İşte insanoğlu böyle; her ayak attığı coğrafyayı kendi menfaati adına adım adım yok ediyor. Almanya’nın Ulm Kentinde bir hayvanat bahçesi var. Bir kafesin üstünde aynen şöyle yazılı. “Dünyanın en tehlikeli yaratığı” (gefärlich). Ziyaretçiler kafesin içini merakla araştırıyor. Ama aslındaiçeride hiçbir canlı yok. Sadece bir ayna var, bir ayna.

Gelelim adada 20 bin yıldır devam yaşamaya devam ettiğine inanılan insanlarına “yani yerli halka”. Bunların arasında Büyük Andamalar, Ongeler, Jarawalar, Çampanlarve Nikobarlar bulunuyor. Oysaki bu topluluklarda para kavramı yoktu. Değiş – tokuş yaparlardı. Ya avlanarak, ya da ağaçlardan bal, kök veya meyve toplayarak stressiz mutlu bir yaşantıları vardı.

Ama bugün bizim“medeniyet” denen kavramdan en uzak kalmayı başaranlar sadece “Sentenizler”. Onların biz beyazlardankaçmak adına gerçekleştirdiği amansız ve inanılmaz mücadele sonunda tüm dünyada takdir kazanmış. Artık Hindistan yetkilileride onlarıkendi başlarına rahat bırakma kararı almış.

Uzaktan teleobjektif veya havadan çekilmiş fotoğrafları bulunuyor. Ama kimse onlara yaklaşamıyor. Gerçi Amazonlar gibi ormanda gizli değiller. Sonuç olarak ufacık bir adada yaşıyorlar. Kaza sonucu adalarına ayak basan bir Panama gemisi personeline bile bir haftaboyunca ucu zehirli oklarla hücum etmişler. Bilim adamlarının onlara yaklaşmak amacı ile sahile bıraktıkları hediyeleri kırıp oklarla kovalamışlar. Doğa ile her an iç içe olduklarındanhiçbir kayıp vermedikleri tsunami sonrası adalarına keşfe gelen Hint Helikopterini de oklarla hücum etmişler. Yabancılara yaklaşan diğer kabilelerin üyelerinin sayısı kaptıkları hastalık ve kendilerine sunulan içkiye bağımlı olmaları sonucuiyice azalmış. Jarawalar nispeten kimliklerini koruyor. Hele büyük Andamar adasını baştan başa kateden yol (AndamanTrunk Road) inşa edilince onların yaşam alanlarına daha da rahat ulaşılmış olmuş.

Bu adalarda binlerce papağan, güvercin iriliğindeki kelebekler, en ufağı 20 kilo gelen balıklar, dev kertenkeleler, yedi metre boyunda tuzlu su timsahları, kıpkırmızı durgun sular, değişik sürüngenler, harika kum plajlar, denize sıfır kumsallar ve geniş ormanlar bulunmakta, Ne olur hiç olmazsa bu ekolojiyi de yok etmeyelim!

İşte Hindistan yönetimi bu Andamar ada topluluğunu “ziyarete kısıtlı bölge” ilan etmiş. Gelen yabancıları hemen kontrol altına alıyor. Havaalanında uzunca bir form dolduruyorsunuz. Size özel bir izin kağıdı veriyorlar. Bu izin kağıdı olmadan otelde kalamıyorsunuz. Ne de olsa yabancılar buraya yıllar yılı zarar vermiş.

Başkentin marianasınakahve içmeye gidiyorum. Hemen çevremdekileri incelemeye başlıyorum. Karşımdaki masada tek başıma oturan adam kısa boylu, kırk yaşlarında gösteriyor. Göbeği sarkmış ve kocaman boynunun etrafındaki yağlanmalar dikkati çekiyor. Halkın fakirlik sınırında olduğu Hindistan’da bu adam varlıklı olmalı. Dişleri bakımsızdı. Sırtı da tuhaf bir açı ile kamburlaşmış. Başının tepesi tamamen açılmış. Üzerindeki gri takım elbisesi de iyice kırışmış. Takım elbisesi de kravatı da, sarı gömleği dedoğrusu bedenine hiç uygun değildi.

Kısa Kısa Andamar Adaları

· Andamar Adası oldukça uzun, kuzeyinden güneyine 350 kilometre, araba ile 9 veya 10 saat sürüyormuş.

· Unutmayın 2000’li yıllarında başında İstanbul – İzmir arası, daha sonra Yunan Adalarına yolcu taşıyan ünlü Samsun gemimiz Andamar Adaları arası turizmi hızlandırmak için Hindistan hükümetine kiralanmış. Geminin Türk personeli de üç yıl bu adalarda ikamet etmiş.

· Tüm adaları arasında tatil amaçlı en çok ziyaret edilen şüphesiz “Havelock”, özellikle harika plajları, su altı sporları ile dikkati çekiyor. Ancak lüks arıyorsanız yine de imkanları çok sınırlı. Yedi numaralı plajı dünyanın en iyileri arasında yer alıyor.

· Kesinlikle bu coğrafyada kast sistemi yok. Tüm insanlar birbirine saygılı.

· Nicobar Adası henüz yabancılara ve gezginlere açılmış değil bu adaya ancak özel izinle çok kısa süreli ziyaret edebiliyorsunuz.

· Bu coğrafyada zaman zaman elektrik ve su kesiliyor. İnternetise çok yavaş.

· Papağan Adası olarak anılan coğrafyayı görmenizi öneririm. Bir anda uçuşan binlerce papağanı izliyorsunuz.

· Andamar adının maymun görünümlü ünlü Hint savaş tanrısı Hanuman’dan türediği tahmin ediliyor.

· Yarı göçebe Ongelerinyaşadığı Küçük Andamar Adasına 1965 yılında 12 bin Hintli göçmen yerleştirilmiş. 2004’te yaşanantsunami’denbu ada da diğerleri gibi nasibini almış.

· Adalara yerleştirilen toplam göçmen sayısı ise 350 bini bulmuş.

· Ada coğrafyasına maalesef sağlık hizmetleri çok sınırlı.

· Baratang Adası ise çamur volkanı ve mağaraları ile tanınıyor ama bana sorarsanız gitmeye değmez.

· Barren tüm Hindistan’ın tek volkana sahip adası. Burada dalmak sahiden heyecanlı olmalı.

· JollyBuoy Adası ise berrak suyu, zengin su altı yaşamı ile dikkat çekiyor.

· Trafik Hindistan’da olduğu gibi başkentPort Blair’dede karmaşık. Keçiler, inekler, çocuklar her yerde. Her an yola biri fırlayabilir. Devamlı çalan kornalarinsanıbayağı yoruyor. Ama buna rağmen çok fazla trafik kazası görmedim.

· Adalarda en ucuz ve pratik ulaşım tuktuklarla. Port Blair içinde sadece 20 rupi, şehir dışına örneğin 30 kilometre kadar gidip dönmek tuktuklasadece 200 rupi. (1 Dolar=62 rupi idi, 2018 yılı.) Tuktuklarda taksimetre var ama pek kullanılmıyor. Motosiklet sayısı da çok vesürekli hız yapıyorlar.

· MahatmaGandhi’nin o ünlü yürüyüşünü simgeleyen heykellere Andamar Adasında da rastladım.

· Adada bulunduğum 24 Ocak günü bilge tanrıça Saraswatidevi’nin doğum günü imiş. Her yerde onu anıyorlardı. Adına yapılan üstünde ismi ve resmi bulunan bir çelengi tsunami de oluşan bir göle törenle bıraktılar ve çelenk hemen battı.

· Lokantalarında en ucuz tatlı “Hot GulapJamun” bizim şekerpareye benziyor.

· Adayı turlarken maalesef yükselen çimento yığınlarını üzülerek izledim. İklim gereği hepsi nemden siyahlaşmış. Gayet çirkin bir manzara. Cennet adalarını el birliği ile çimentoya teslim ediyorlar. Biz de aynı hatayı yapmadık mı ?

· Berberde sakal traşı oldum. Her ülkede farklı bir uygulama olduğu için merak ederim. Burada önce su sıkarak yüzü ıslatıp sonra bizdeki gibi fırça ile sabunlanıyor.

· Port Blair Antropoloji Müzesine zaman ayırın. Adalarda yıllar bazında yaşamı anlatıyor. Müzecilik notu çok düşük ama halkın müzeye ilgisi beni mutlu etti. Bizim müzeleri genellikle yabancı gezginler adımlarken, Hintliler, sanat, bilim ve bilgiye çok önem veriyor.

· Ross Adası eski bir İngiliz yerleşimi, zamanında burada çok lüks evler inşa edilmiş. Sonra ise kaderine terkedilip yıkılmış. KamboçyanınAngkorWattKalıntılarında olduğu gibi burada da doğa ile beton amansız bir mücadelede. Doğa yavaş yavaş kendinden alınan yeşil alanı geri istiyor. Her sabah 08.30 gibi Port Blair’denRossAdasına motorlar kalkıyor. Bu adanın özellikle plajları tavsiye edilir.

· Tüm orta eğitim öğrencileri tertemiz beyaz kıyafetleri ile okula gidiyor. Sırtların da ise rengarenk birer sırt çantası.

· Bir tuk tuka atlayıp Port Blair’den 30 kilometre uzaktaki Wandoor Plajına ulaştım. Sahile sıfır olan kum plajda kırmızı gövdeli dev ağaçlar yükseliyor. Daha sonra “SeaPrincess Oteli’nde” kahvemi yudumladım. Buradaki sessiz ve yemyeşilörtülü bahçeden hiç ayrılmak istemedim doğrusu.

· Yakında 50. Kuruluş yılını kutlayacak olan JawaharlalNehruRaskeeyeMahavidyalaya kısaca “JNRM” üniversitesinde tamamen dolu amfide bir konferans veriyorum. Basında takip ediyor. Ertesi gün devlet gazetesi olan “Daily Telegrams” gazetesinde yayınlandı. Yaşa, tecrübeye ve bilime saygı beni mutlu etti. Okul müdürü Dr. Neellam Francis Xavier’in sosyal yönü çok kuvvetli bir yönetici.

· Tsunami sonrası Andamar’da yeni göller oluşmuş. Coğrafya değişmiş ve sahildeki binalar büyük zarar görmüş. Hatta gölün ortasında kalmış metruk bir bina gördüm.

· Kalküta’dan gemi ile ucuza Port Blair’e geleyim derseniz oldukça sınırlı olanaklarla 60 saatlik bir yolculuğu göze almanız gerekiyor.

· Sık sık bu coğrafyada sivrisinekler tarafından ısırılıyorsunuz. Ama sıtmanın adalarda yaygın olmadığına dair bir bilgiye rastlamadım.

· Port Blair’e her gün Delhi, Kalküta ve Chennai’den uçaklar kalkıyor. (Indigo, Jet Airways, GoAir gibi) AirIndia, Star Alliance üyesi ve elbette servisi daha muntazam.

· Hintlilerin hemen hemen tamamı “tamam” anlamında başını sağa sola sallıyor.

· Muhakkak çaylarını deneyin. Zaten Hindu dilinde de “çay” deniliyor. Sütlü, tarçınlıhoş bir çay

Srinagar Yazlık Başkent, Bir Cennet

Keşmir sorunu savaşları maalesef 1947 yılından itibaren devam etmekte. Sadece 1965 – 1971 yılları arasında Hindistan– Pakistan savaşı 45 bin kişinin ölümüne neden olurken, bugün bile bölgeye kesin bir barış gelemedi. 1947 yılında nüfusunun % 85’i Müslüman olan Hindistan’ın Keşmir Vadisi ile Jammu ve Ladakh bölgelerini ele geçirmesi ile başlayan amansız mücadele, Birleşmiş Milletler’in önerdiği referandumun bir türlü gerçekleşmemesi ile başka boyutlara taşındı. Keşmir’in “Azad Keşmir” olarak anılan bölgesi Pakistan’a bağlandı. Bu karışıklıkta komşu Çin de Shakhgam Vadisi ile Aksar-ı Çin yörelerini topraklarına kattı. Böylece Keşmir topraklarının % 50’sini Hindistan, % 35’ini Pakistan ve % 15’i de Çin’e bağlandı. Bu mücadele hem Hindistan hem de Pakistan’ı nükleer güç yaptı. Bugün Keşmir halkının önemli bir bölümü bağımsız bir ülke olmak istiyor. Keşmir çok hareketli bir coğrafya. Tarlalarında rengarenk Asya çiçekleri, bol acılı sebze yemekleri ile yaşamın suda yeşerdiği Dal Gölü, göllerindeki Lotus bahçeleri, yalı çapkını (fisherking), dev gövdeleri ile kendi arasında boyları yarışan çınar ağaçları, Himalaya sedirleri, sonsuz otlakları, eğik çatılı ahşap evleri, soğuk esen rüzgarları, tepe ve yamaçlarda hazırlanan geleneksel terasları, yüzen bahçeleri ve safranı ile sahiden ziyaret edilmesi gereken bir yöre.

Delhi Havalimanında Srinagar uçuşunu bekliyorum. Sis var, uçakta bir saat uslu uslu bekliyoruz. Bu arada dikkatle yolcuları inceliyorum. Esmer bir kız uçağın koltuğuna dirseğini dayamış, elini de yanağına yapıştırmış halde havadaki bir noktaya dikkatle bakıyor. Kitap okuyan kızıl saçlı çocuğun saçları yansıyan ışıkta parıldıyor. Geleneksel etekli kıyafetli ile asık suratlı yaşlı bir bey sağa sola haşin bakışlar fırlatıyor.

Nihayet uçağın motorları çalışıyor. Bize içi acılı sebze dolu bir lavaş dağıtılıyor. İki saat sonra uçağın penceresinden haşmetli Himalayalar görünüyor ve iniyoruz.

Srinagar’ın Sheikh-Ul Alam Havalimanı’nda tam bir karmaşa hakim. Sonunda bavullarımı buluyorum. Tüm yabancıların ahiret soruları içeren bir formu doldurmasını istiyorlar. Zaten Hindistan vizesini Elmadağ’daki konsolosluklarından büyük zorluklarla almıştım. Beni kapıda acente sahibi LatifGoona bekliyor.

Nihayet yıllardır hayal ettiğim Srinagar’dayım. Bu yerleşim iki bin yıl önce kral Pravarsena tarafından kurulmuş. Maurya ile Ashoka İmparatorluklarının bir parçası olmuş. Bahçeleri ve gölleri ile bütünleşen Srinagar Jhelum Nehri kıyısında yer alıyor. Birbirinden ilginç dokuz tarihi köprü ile iki yaka birleşmiş. Bu topraklarda bol buğday, pirinç ve elma yetiştiriliyor.

Srinagar Bölgesinin en çekici yanı yanı şüphesiz 18 kilometrekarelik Dal Gölü’nün tılsımlı yüzen köyü ve evleri (houseboats). Sakin Dal gölünün çevresi 15,5 kilometre, sık sık fıskiyeler ve yol boyunca sandal taksi, (shakara) durakları görüyorum. Gölün iki de adası var, kuzeyinde altın ada, güneyinde ise gümüş ada. Yaşam su ile iç içe devam ediyor. Platform üstüne kurulan evlerin arasında bakkal, manav, çayhaneler ve kumaşçılar yer alıyor. Sakin suda yoğun bir sandal trafiği var. Yüzen evler geleneğini, 150 yıl önce İngilizlerin başlattığı söyleniyor. Şu anda otel olarak hizmet veren sıra sıra dizilmiş olan yüzlercesi müşteri bekliyor. Ben de böyle geleneksel bir evde iki gece kaldım. Odalar geniş ve odun sobası ile ısıtılıyor. Vallahi sobayı, odunun yanarken çıkardığı sesi özlemişim.

Gecehava iyice soğuyunca elektrikli battaniyenin altına giriliyor. Başucunda bir zil var. Zile basınca görevli genç hemen koşup geliyor. Sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemeği odanıza getiriliyor. Karaya çıkmak için bir sandal taksi çağrılıyor. Ceviz ağacından yapılan yüzen evlerin hepsinin önünde birer terası var. Hava güneşli olunca burada oturmak çok keyifli. Mobilyaları yöresel ince tahta işlemeciliği ile süslenmiş. Çok farklı ve unutulmaz bir tecrübe.

Srinagar’ın birbirinden ilginç camileri ve Moğol babür bahçeleri gezilmelidir. Kutsal Hazratbol (beyaz) Cami Dal Gölünün batı kıyısında yer alıyor. Hemen yanında her gün yerel bir pazar kuruluyor. Şerif Seyid Abdullah tarafından getirildiği inanılan Sakal-ı Şerif burada muhafaza ediliyor. Caminin kocaman beyaz bir kubbesi var. Terası göl kenarında geniş bir alana yayılmış.

HariParbat Babür Kalesi 1590 yılında Babür İmparatoru Ekber tarafından bir tepede yaptırılmış. Ancak Hint ordusu tarafından kullanıldığı için şu anda gezmek mümkün değil. İçinde bir de Sih mabedi bulunuyor.

Nişat Bağ Bahçesi Cihangir Han’ın veziri Asaf Han tarafından 1633 yılında hazırlanmış. Geniş alana yayılmış bahçede 12 teras, sedir, servi ve çınar ağaçları yer alıyor. Bahçede merdivenleri çıkarak yükselince gölün manzarası da daha hoş oluyor.

Cuma Camii (Jamia Massi Masjid) şehir merkezinde XIV yüzyılda tuğla ve ahşap karışımı bir mimari ile hazırlanmış. 70 bini avluda olmak üzere 100 bin kişi birlikte namaz kılabiliyor. Büyük ama pek ilginç değil.

Sibirya’dan gelip Afrika’ya giden binlerce göçmen kuşun uğrak yeri Hakerson Sulak Alanıdır.

KhanqahiShah-i Hamdan yine şehir merkezinde büyüleyiciyi ahşap işçiliği ile sizi görür görmez etkileyecek bir camii. Kapısında fakirlere yiyecek dağıtılıyor.

Kısa Kısa Keşmir ve Srinagar

· Srinagar Yazlık Başkent, Hinduların çoğunlukta olduğu Jammuise kışlık başkent.

· Srinagar erkeklerinin çoğu sakallı ve birbirine benziyor. Sert bir mizaçları var ama konuşunca hatta biraz gülümseyince hemen yaklaşıp sizinle ilgileniyorlar.

· Bu yöreye kışın yabancılar daha çok kayak için geliyorlar.

· Kışın genellikle gündüz hava güneşli ve ılık. Ama gece olunca birden soğuyor. Sıcaklık (-5oC)’e düşüyor ve donuyorsunuz.

· Dükkanlarında bol kuruyemiş ve bize tanıdık meyveler satılıyor.

· Gençler parklarda hatta meyilli arazide her fırsatta kriket oynuyor.

· Keşmir aslında genel olarak ucuz bir coğrafya.

· Nane – tarçın ve yöresel otlardan hazırlanan Keşmir çayı Kava’yı eminim tadacaksınız. Kulça ise özel hazırlanmış yöreselbir çörek.

· “Chot” ise Kaşmir’in sıcacık ekmeği, kahvaltıda üzerine tereyağı sürülüp iştahla yeniliyor.

· “Kashmir Ki Kali” ve “Roja”başlıklı filmler Keşmir’i tüm dünyada tanıttı.

· Delhi – Srinagar arası otobüsle 12 saat ama hiç tavsiye etmem. Daracık ve virajlı yolları göze almanız gerekir. Otobüslerde fazla konforda aramayın.

· Yazlık Başkent Srinagar’da yüksek tuğla duvarların arasında uzanan sokak ve caddelere tam bir düzensizlik hakim. Herkes her an yola fırlıyor.

· Keşmir halkı eğitime özel bir önem veriyor. Okulları her zaman açık. Coğrafi şartların ve maddi sıkıntılara rağmen aileler çocuklarının eğitimini aksatmıyor.

· Keşmirli Müslümanlığı en doğal hali ile yaşar. Gösteriş yoktur. Fakirlere daima yardım edilir. Bir camii önünde yiyecek paketleri dağıtımına şahit oldum. Birbirini ezerek, bağırarak paketleri kapmaya çalışmalarına çok üzüldüm. Böyle olmamalı idi !

· Keşmir’de acele yoktur. Mülkiyet hırsı da yoktur. Ağır çekim bir yaşam süregelir.

· Keşmir’in en ünlü ürünü keçi yünü ile hazırlanan kilim ve halıları ama, çarşıda kağıt sıkıştırma üzerine el işi boyanmış kutuları, gümüş yüzük ve kolyeleri, Keşmir geleneksel giysileri, yün kazakları, rengarenk battaniyeleri, çanakile çömlekleriniilginç bulacaksınız.

· Himalayalaradahil K2 Dağı Pakistan Keşmir bölgesinde dünyanın en büyük ikinci zirvesidir. Dikey Limit filmi burada çekildi.

· Bir ara yılda 100 bin gezginin ziyaret ettiği Keşmir’e maalesef artık rağbet azalmış. İşte turizm bakanlığı bunun cevabını bulmaya çalışıyor.

· Keşmir yöresinde endüstri yok gibi. Ama yine de Dal Gölü bilinçsizce atılmış pet şişe ve ev atıkları ile kirletilmiş. Suyun yüzeyinde çöpler yüzüyor. Tüm duvarlara “Dal Gölünü sakın kirletme” yazılı.

· Dara Shikoh’un yaptırdığı Kraliyet gözleme evine de (RoyalObservatory)çıkabilirsiniz.

· Şehirde gezdikçe sık sık silahlı askerler, kontrol noktaları ve zırhlı araçlara rastlıyorsunuz.

· Sokaklarda köpek sayısı maalesef çok fazla. Elbette açlar, insan üzülüyor.

· Minibüslerin çoğunu gelin gibi süslemişler.

· Keşmir’de sabah ve akşam ikişer saat (8-10 ve 20-22 arası) olmak üzere günde 4 saat elektrik kesiliyor.

· Srinagar Havaalanında özellikle yurt dışına çıkışta defalarca arama var. Havaalanına yaklaşınca araçtan inip yürüyorsunuz. Bavullar iki defa X-Ray’den geçiyor. Havaalanında nedense her havayolunun ayrı bir X-Ray cihazı var. En az uçuştan 3 saat önce alana gelmenizi öneririm.