Etiyopya

AFRİKA’NIN YENİ ÇİÇEĞİ “ADDİS ABABA“

Her zaman açlık, kuraklık, hastalık, iç savaş ve isyanlarla tanıdığımız Afrika kıtasının en önemli ülkelerinden biri olan eski adı ile Habeşistan şimdiki ismiyle Etiopya’nın başkenti Addis Ababa‘ya yolculuk etmek üzere THY’nin bir İstanbul akşamı adlı programına konuk olarak kaligrafi ve kanun Sanatçısı Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz ile birlikte Atatürk havalimanında buluşuyoruz, akşam 18.55 uçağı ile yaklaşık altı saatlik bir yolculuk sonrası eski adı eski adı Haile Selassie Havalimanı olan şimdiki ismi Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanında olmayı hedefliyoruz.

Pek tabi gitmeden önce yapmamız gereken hazırlıklar vardı bunların başında ise orada karşılaşacağımız muhtemel hastalıklar; sarı humma, hepatit A-B, sıtma, menenjit gibi aşıların olduğu bir kür almak gerekiyor, uçuştan bir iki gün önce Karaköy’de Hayrettin abi ile buluşup birlikte oradaki bir merkezde aşıları olduk. Sokakta satılan açık yiyecekleri tüketmemek ve sürekli şişe suyu içme uyarılarını almayı da ihmal etmedik.

Gece 01.10 gibi Etiopya Bole Havalimanına varıyoruz, bizi orda o vakitler THY Addis Ababa ofis müdürü olan Cengiz Bey karşılıyor, şehrin yarı aydınlık ışıkları arasından Hilton hoteline ulaşıp yerleşiyoruz.

Semavi dinlerin ilk forumlarının yaşandığı bu ülkenin başkenti olan Addis Ababa aynı zamanda Afrika Birliğine de başkentlik yapıyor, bir diğer özelliği dünya başkentleri içersinde Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sonra 2500m rakımla en yüksek ikinci başkenti olma özelliğini de taşıyan Addis Adaba Amharik dilinde “kaynakların ve gölgeliklerin serinliği “anlamına geldiği gibi bir başka rivayete göre “yeni çiçek”anlamına da geliyor.

Bilmiyorum, dünyanın başka bir ülkesinde bu kadar fazla dil zenginliği var mıdır ama Etiyopya’da 80 ayrı dilin koşulduğunu öğreniyoruz, üstelik hepsinin anlaştığı ortak dil olarak kullandığı Amharikçe diye de yaşayan canlı dinamik bir dil mevcuttur.

Sabah kalkıp duş almak üzere banyoya girdiğimde bir de ne göreyim Hilton’da sular kesik ve bir not saat 12.30 dan sonra suların verileceğini yazıyor, hiç olmazsa kahvaltı edelim diyerek aşağı iniyoruz, biraz etrafı keşfettikten sonra genişçe güzel bir bahçenin içinde şehrin en güzel yerinde, düğün araçları limuzinler sanki Afrika’da değil de başka bir ülkedeymişiz intibası veriyor, lobideki mis gibi kahve kokusunu takip ediyorum, bir köşede kahveyi kor ateşte kavurup bir yandan da kahve yapıp ikram ediyorlar, selam verip oturuyorum elime karıştırma aletini alıp başlıyorum karıştırmaya olmamız da ayrıca geniş caddeler ve modern yüksek binadan duman çıkmaya başlayınca işi ehline bırakmanın mantıklı olacağına karar verip çekiliyorum. Yerel kıyafetler içerisinde kahve servis eden hanım efendinin ikramını kabul edip modern zamanlarda otantik usullerle yapılan kahvenin keyfine varıyorum.

Biraz dışarı çıkıp caddeye doğru göz atmak istiyorum, geniş yollar, meydanlar ile birlikte bazı modern binalar yerini yer yer teneke barakalardan oluşan gecekondu semtleri yanında çamurdan sazlı geleneksel kulübeleri görünce büyük bir köyde olduğunuz izlenimi edinmeniz mümkün.

Okaliptüs ormanlarına sahip kent yumuşak hatta serin bir iklime sahiptir. Sokakta gözle görülür biçimde bir Hristiyan sembolizmi mevcuttur. Herkesin boynunda iri kocaman kocaman haçlar mevcut. Hrıstiyan dünyanın Ortadoks ve Katolik kiliselerinin etkisi oldukça büyül Müslüman nüfus ise 4 milyonluk nüfusun neredeyse 3/1 ni oluşturuyor, genellikle kabileler arasında yaygın olan ise birden fazla çeşidi bulunan animist dinler teşkil ediyor.

Öğleden sonra yarın akşamki program için neler yapılacağı konusunda bir toplantı yapmak gereği hissediyoruz, Hilton hoteli lobisinde başlayan sergiler ve sonrasında büyük salonda yapılacak etkinlik konusunda Organizasyon Koordinatörü Cengiz Bey başkanlığında sanatçıların ve diğer İstanbul’dan gelen kişilerin katıldığı bir toplantı yapıyoruz, salonun süslenmesinden aktivitelerin yapımına ve program akışına kadar hersey koordine ediliyor ardından meşhur Etiyopya kahvesi ikram ediliyor ve toplantımız bitiyor.

Biraz çıkıp odamızda dinlendikten sonra akşam üstü yeniden lobiye iniyorum, garip bir hareketlilik gözlemliyorum, hafif hafif yerel müzikler derken çıkıp dışarıya yakından görmek istiyorum. Abartılı büyüklükte bir limuzin yanaşıyor ve yerel kıyafetli nedimeler gelini ve damadı karşılıyorlar iki taraflı oluşturulan kortej arasından şarkılar ve danslar eşliğinde gelin damadın içeri girişine tanık oluyoruz, kendimi modern bir mekanda yarı geleneksel yarı modern bir Etiyopya düğünü içerisinde buluyorum, müzikleri dansları gerçekten insanı kendine çeken bir sıcaklığa sahip, kıyafetler ve danslar ayrıca insanın ilgisini çeken türden. Derken misafirler yoğun bir şekilde gelmeye başlıyorlar, ben de merek ettikçe ediyorum, acaba nasıl oluyor diye, biraz ilerleyip kalabalığı takip ettiğimde bir kuyruğun arkasına takılıp devam ediyorum, düğün konuklarının bir süre sonra kocaman bir sığırın büyükçe bir metal paravana gerildiğini başında duran ahçı kıyafetli kişinin bıçakla et kesip misafirlere uzattığını onlarında bir sosa batırıp çiğ çiğ yediklerini görünce çok şaşırıyorum alışık olmadığımız bir durum ne de olsa…

Ana salonun kapısında misafirleri karşılayıp içeri davet eden hanımefendiden rica ettim, içeriyi görebilir miyim biraz bakıp çıksam olur mu diye izin istiyorum, nazik bir hanımefendi olmalı ki beni anlıyor ve çık fazla kalmamak kaydıyla girip görebileceğimi söylüyor, içerideki oturum dışarıdakinin aksine bir büyük modern şölen havasında müzik ve dansların yapıldığı misafirlerin yemek yiyip eğlendikleri şeklinde.. Bir iki kare çaktırmadan fotoğraf çekip hanımefendiye teşekkür ederek düğün yerinden ayrılıyorum..

Ertesi gün öyleden sonra başlayacak program için arkadaşlar ile bir araya gelip akşam yemeğini hotelde bulunan pizza restorantta yiyoruz, hakikaten yediğim en güzel pizzadır desem, yeridir, üstelik hamuru çok ince bizim lahmacundan biraz kalın ve çok lezzetli bir pizzaydı. Yarın ki program yoğun gececeği için dinlenmek için çıkıp odalrımızda dinlenmeye çekiliyoruz..

Sabah 10.00 gibi kahvaltıda buluşuyoruz, organik meyve ve sebze ağırlıklı bir kahvaltı yapıyoruz, mihmandarımız Burhan Bey’in Addis Abaya gelmezden önce birkaç rahatsızlığı olduğu fakat burdaki organik beslenme biçiminden dolayı bu rahatsızlıklarından tamamen kurtulduğunu söylemesi dikkatimizi çekiyor, çünkü burada fakirlik olduğundan modern tarım ve zirai mücadele ilaçları hormon ilaçları kullanılmıyormuş…

Öğlen olmadan Ababa Ofisi İstanbul tanıtım toplantısı için sanatçı arkadaşlarımız stantlarını kurup ebru ve kaligrafi stantlarını oluşturuyoruz, salon hazırlıkları bayraklar süslemeler her şey hazır halde saat 17.00 de başlayacak kokteyl ve akşam yemeği tanıtım toplantısını beklemeye koyuluyoruz.. THY Addis Abbaba ofisi yetkilileri ve misafirler gelmeye başlıyorlar, sanatçı dostlarımız Kaligraf Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz Beyler davetlilere atölye uygulamaları gösterip bazı örnek çalışmalar yapıyorlar, misafirlerin hayretler içinde kalarak ebru teknesi etrafında yoğunlaşması, bir diğer taraftan isimlerini yazdırmak isteyenlerin oluşturduğu kuyruk insanların memnuniyetleri gözlerinden okunuyor, adeta herkes mutlu birazdan Addis Ababa Kültür Ateşemiz ve Büyük Elçimiz Ali Rıza Bey ve eşi stantlarımıza teşrif ediyorlar birlikte resimler çektiriyoruz, sanatçılarımızı tebrik ediyor ve salona geçiyoruz hep birlikte, protokol konuşmalarının ardından THY tanıtım filmi gösteriliyor ve İstanbul’dan gelen 6 kişilik türk müziği topluluğu İstanbul şarkıları ve türkülerinden örnekler sunuyorlar katılımcılara, verilen plaketler sonunda program bitiyor.. Bizler yorgun argın odalarımıza çekilip yarın ki gezi programını düşünüyoruz artık…

Aslında benim aklımdaki yer Omo vadisi, en çok merak ettiğim yerlerin başında geliyor, bir çoğumuzun national geographic belgesellerinde gördüğümüz “murskadınları” yani dudaklarına yuvarlak tabak şeklinde tahta yahut metal takan kadınların yaşadığı ve daha başkaca renkli kültürel kabile farklılıklarını gözlemleme şansı bulacağımız Omo vadisi, anlatılanlara bakılırsa İngiliz antropologlar bu kabileleri keşfettiğinde onların sınırları içersinde yaşadıkları Etiyopya diye bir ülkeden haberdar bile değillermiş, ne kadar ilginç değil mi?

Fakat mihmandarımız Omo vadisinin programda olmadığı sadece gezi programının Addis Ababa şehrini kapsadığını söylüyor.. Biraz heyecan azalmasıyla olayı atlatıyorum…

Şehir ulaşım bakımında merkezi bir şehir. Komşu ülkeler olan Kenya, Sudan, Somali ile karayolu bağlantısı olan Addis Ababa Cibuti’ye demir yolu ile bağlıdır.

Birçok hastalık fakirlik ile boğuşan bu ülkenin insanları en çok aids ölümlerinin gerçekleştiği ülke olma özeliği taşıyor ve ortalama yaşam ömrü 50 yaş olduğu söyleniyor.

Soylu Habeş krallıklarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke çok defalar İtalyanlar tarafından işgal edilmiş lakin bir türlü zapturapt altına alıp koloni yapamadıkları bir ülke olmuş.

Nil Nehri’nin doğduğu fakat Nil sularından yeterince yararlanmadığı söylenen bu ülke kendi özel alfabesi, yazı dili ve takvimi olan bir medeniyetin devamı niteliğindedir.. Şehrin hatta ülkenin sembolleri arasında kahve ve ülkenin yetiştirdiği maratoncular başta olmak üzere zaman zaman sokakta halen varlığını sürdüren ve bir döneme damgasını vurmuş başını ünlü şarkıcı Bob Marley’in çektiği akım olan rastafariler olduğu biliniyor..

Kenti gezerken büyük meydanlar ve rejimler dev posterler eski Sovyet bloğu ülkelerini andırıyor, bir dönem komünizm yılları da yaşamış olan bu şehir daha ziyade monarşi yıllarıyla bilinmiş Haile Selassie ve Menelik dönemleri özellikle öne çıkıyor..

Dostumuz Cengiz Bey’e yahu koskoca Addis Ababa’da hiç Malatyalı yok mu dedim, şaka ile tabi ki, oda olmaz mı var tabi ki dedi, istersen tanıştırayım seni deyince hemen gidelim ,dedim, yok ,dedi, bu akşam yemeği için ben bir rezerve yaptırdım buranın en güzel restoranı “Alaaddin“ zaten oranın sahibi onlar dedi.

Akşam yemeği için hemşehrim olan Aladdin Restoranın sahipleriyle hem tanışmak hem de Etiyopya mutfağına dair bir şeyler yer miyiz düşüncesi de var gittiğim her yerde yerel lezzetleri mutlaka denemeye gayret ediyorum, çok extrem bir durum yoksa ufak tefek şeyleri hijyen kaygısıyla görmezden geldiğim oluyor nitekim..

İlk bakışta dışarıdan bakıldığında ana cadde üzerinde çok da görkemli olmayan bizim standartlarımıza göre tabi ki lakin Addis Ababa standartlarına göre gayet lüx bir restoran Aladdin. Kapıda bizi Vanessa adlı zarif bir hanım karşılıyor, dostumuz Cengiz Bey bizi takdim ediyor, tanıştırıyor, hanımefendinin iki kızı var fakat asıl dedesi olan beyefendi Malatyalıymış lakin adam uzun yıllar önce vefat etmiş restoranı da kızlarına miras bırakmış. Hikaye çok enteresan 1915 olaylarında Malatya’dan göç eden bir ermeni olan büyükbaba önce Adana’ya, oradan Lübnan’a oradan Mısır’a ve Mısır’dan da Etiyopya’ya gelmiş bir Ermeni.. Sonra Addis Ababa’da evlenmiş ve yerleşmiş kendisi Anadolu yemekleri yapan bir aşçıymış, hikayeyı anlatan Vanessa hanım bir noktadan sonra bana sarılıp ağlıyor, büyükbabasının vatan hasreti içinde öldüğünü anlatıyor, gerçekten duygusal bir atmosfer ve hikayenin detayları herkeste bir mahzunluk bir sükûnet oluşturuyor. Bir süre sonra dostumuz Cengiz Bey biz buraya ağlamaya sızlamaya değil, yemek yemeye geldik diye espriyle konuya müdahil oluyor, kasvet dağılıyor ve güzel bir sohbet başlıyor, hanımefendi Malatya’yı merak ediyor sorular soruyor ben anlatıyorum yaklaşık 2 saat kadar sonra hakikaten bizim damak tadımıza uygun yemekleri afiyetle yedikten sonra müsaade istiyoruz, şeref defterini getiriyorlar, önemli misafirlerine restoran hakkındaki duygularını ifade etmelerini rica ediyorlarmış biz de seve seve Malatya’dan selamlar başta olmak üzere karşılaştığımız konukseverlik ve gösterilen duygusal yakınlık konusunda teşekkür ederek ,mekandan yarı mahzun memnuniyetle ayrılıyoruz..

Biraz gece gezmesine çıkalım acaba gece nasıl bir hayat var merakımız birkaç mekan geziyoruz, daha ziyade Almanların, Fransızların ayrı ayrı beyazların takıldıkları bar tipi yerler, ziyade özellikle siyahların mekanları binaların altında birer adeta in denilebilecek mekanlar. Fakat güzel otantik Etiyopya ritimleri sıkış tepiş ortamda hiç çekilmiyor, bu ortamda toplam 5 dakikayı geçmeyen bu keşiften sonra çok da güvenilir görünmeyen garip tipli insanları görünce herhalde suç oranları çok yüksek olmalı diye içimden geçirdim, mihmandarımız Burhan Bey’e sordum burada herhalde suç oranları rekor düzeydedir dedim, hayır bilakis aksine çok düşük diyor, nasıl olur tiplere baksana abi diyorum, olsun sen onların öyle göründüklerine aldanma herhangi bir suçtan içeri girerlerse kolay kolay çıkamayacaklarını bilirler onun için pek bir şey olmaz burada dedi.. Şaşırdım açıkçası ama bir taraftan da rahatladım desem yeridir. Baştan beri pek tekin bulmadığım burayı terkedip hotelimize geçiyoruz.

Şehrin içinden hotelimiz Hilton’a giderken görkemli binası ve aydınlatması ile şehrin en önemli en gözde mekanlarından Shereton hoteli görüyoruz, mihmandar arkadaş beyaz Almanlar ve Fransızların bazen de Çinlilerin eğlence yeriymiş, anlattığına göre daha ziyade Çinliler ve Fransızlar inşaat ulaşım ve altyapı konularında aktif inisiyatif alan iki ülkeymiş Addis Ababa’da..

Ertesi Sabah saat 10.00 gibi kalkıp kahvaltıda buluşuyoruz, meyve ağırlıklı kahvaltı sonrası programda şehrin en yüksek tepesine çıkıp oradan Addis Ababa’yı izleyeceğiz, dostumuz Cengiz Bey Addis Ababa’da gün meşhur Etiyopya kahvesi içmek ile başlar, felsefesinden dolayı kahvaltı sonrası bizi Tomaco’ya götürüyor,(Bu arada dünyanın önemli kahve üreticilerinden birisi olan Etiyopya’da, kahve kültürüne dair bizleri bilgilendirmeyi de ihmal etmiyor; eski bir gelenek olan her pazar ailenin bütün üyelerinin bir araya gelip köz ateşte toprak bir kapta hafif hafif pişirilen kahveden birlikte içmek önemli bir gelenekmiş) Wavel Caddesi’nde bulunan 1900 yıllardan kalma fazlaca görkemli olmayan küçük şirin bir yer Tomaco burada en güzel kahvenin yapılıp yanında kek ile birlikte servis edildiği mekan, dünyanın bir çok yerine kahvenin buradan gittiğini ve bir çok ünlü kahve firmasının Etiyopya kahvelerini kullandığını anlatıyor.

Şehrin en önemli turistik mekanlarının başında St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzeler gelmektedir.

St. George Katedrali, her yanı sürekli dua eden Hristiyanlarla dolu. Bu tip ülkelerde sefalet felaket hastalık ve bir çok afetlerin artması ekonominin kötülleşmesi bir nevi dinin afyon gibi haşhaş gibi insanlara daha çok verildiği izlenimini oluşturdu bizlerde. Ne demişti meşhur Afrikalı lider Jomo Kenyatta; “Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı.”etrafta Fransızları, Almanları, İtalyanları ve Çinlileri görünce Jomo Kenyattaya hak vermeden edemiyoruz..

Katedral içerisindeki küçük müzeyi de gezip çıkıyoruz.

Etiyopya yemekleri için belki kitaplar yazılır ama ben genel özelliklerini kısaca anlatmaya çalışayım. Yemekten önce güzel bir kadın önce önünüze büyük ve derin bir metal kap koyuyor. Yanında gelen genç avucunuza biraz sabun sıktıktan sonra bayan bakır ibrikten ılık suyu avucunuza döküyor. Ardından da elinizi kurulamanız için havlu uzatılıyor. Bu yemek öncesi ve sonrası sırayla masada oturan herkese uygulanıyor. Bu geleneksel el yıkama seramonisinin amacı yemeği elle yemeden önce elinizin temizlenmesi.

AddisAbaba Camileri

Addis Ababa’da 2 milyon Müslüman’ın yaşadığı söyleniyor. Fakat gündelik yaşam içerisinde yapmış olduğumuz gözlemler bize bu rakamın gerçekçi olup olmadığı konusunda tereddütler sunuyor, lakin dostumuzun söylediğine göre şehirde bayram namazlarının çok daha yoğun görkemli bir kalabalıkla , neredeyse bir-bir buçuk milyona yakın insanın birlikte kılındığını öğrenince hayret ediyoruz.

AddisAbaba’da: şehrin en önemli merkezlerinde yer alan Büyük Enver, Nur ve Sumeya Camileri önemli camilerdir. Klasik Arap mimarisine ilaveten Habeş kilise mimarisinin de etkisini görmek mümkün..

Özellikle Büyük Enver Camii, Addis Ababa’da Hristiyan kültürün en önemli sembolleri olan büyük kiliselere meydan okuyor gibi Afrika’nın en önemli yerel Pazar yerlerinden biri olan Marketo’da yer alan Enver Camii bir nevi komplex olma özelliği taşıyor medreseler, kimsesizlerin kaldığı ve çokça Müslümanın ziyaret ettiği bir nevi İslam Merkezi özelliği taşıyan bu camii 1920’lerde inşa edilmiş.

Bir diğer önemli camii Nur Camii’si ki bu caminin başlıca özelliği ülke tarihine damgasını vurmuş olan ve müslümanlara yaptığı zulum ve katliamlar ile bilinen İmparator Menelik’in, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa gecen kızı Zweditu tarafından 1916’da yaptırıldığı söyleniyor.

Bir diğer Camii ise bizim Cuma namazı için gittiğimiz habeş mimarisine örnek diyebileceğimiz Sumeya Camii, bahsi gecen önceki camilere göre daha küçük olan bu cami yine önemli Pazar yerlerinden biri olan Şuha’da yer alıyor.

Bir tarafında sahaflık olan Hayrettin abi eki pazarı gezmek bir şeyler almak istiyoruz aslında saatlerce gezilecek bir Pazar lakin fazla zamanımız olmadığından kısa bir tur ile bazı enstrümanlar savaş aletleri eski kitaplar birkaç hediye alıp çıkıyoruz..

Etiyopya mutfağını merak ediyor sürekli olarak Hayrettin abi, öğle yemeğinde geleneksel mutfak adına bir şeyler yemek istiyoruz et bu konudaki önceliklerimizin başında geliyor lakin burada öyle bizdeki gibi ete dair bir işleme seçicilik yok yol kenarında eline satırı alan hayvanın kafasının kopartılmasının ardından eti irili ufaklı parçalara ayırıp buzdolabı olmaksızın bol sinekli ortamlarda satış yapıyor olması biraz kafamızı karıştırmıyor değil

Şehir içinde birçok yerel mutfak restoranları mevcut yine tereddüt ederek de olsa bir sinekli tezgahın yanından geçip mangal yapan bir yere otururuz.ister bidon mangaldan ızgara et isterse geleneksel yemekleri olan kızgın yağda kavrulmuş et deneyebileceğimiz söyleniyor ,arkadaşlarımın aksine ben ızgara et denemek istiyorum lakin yerel baharatlar ve sosların mümkünse kullanılmamasını hatırlatmayı da ihmal etmiyorum..birazdan bayan elinde genişçe bir metal leğen ile geliyor ve bir elinde ibrik herkes sırası ile ellerini yıkıyor sonra bir havlu verip kurulanmasını sağlıyorlar ilginç bir gelenek ve çok yayın olduğunu söylüyor mihmandarımız..sonra etimiz geliyor. Gerçekten lezzetli bir et yediğimizi söylemem gerekiyor bu da hayvancılığın henüz organik usullerle yapılıyor olmasından olsa gerek.

Entoto Tepesi’ne gidiyoruz bugun bize eşlik eden arkadaş salamon bizi araç ile tepeye götürecek ,orada entonto Meryem kilisesini göreceğiz çoğu insanların araçların dışında sarkarak yolculuk ettiklerine şahit oluyoruz lakin hafif tırmanışa geçtiğimizde tepenin yukarısına doğru okaliptüs kokuları daha bir hissedilmeye başlıyor,tepeye çıktığımızda müzeyi ve galerileri gezip geleneksel Habeşistan resimlerinden örnekler görüyoruz,ardından tepedeki top ve nöbetçi ile fotoğraflar çektiriyoruz köylü çocuklar para istiyorlar birlikte resimler çekiliyoruz.. Entoto tepesinden Addis Ababa’yı izlemek hakikaten keyifle 3000 rakımdan bakmak güzel yeşil Addis Ababa’ya..

Tepede ki kilisenin avlusunda buyuk bir düğün töreni var içeri girip birkaç kare fotoğraf çekmek istiyorum lakin beyaz olmam sanırım tepkiye yol açmış olacak ki hızlıca terkediyorum, kilisenin avlusunu,fakat dikkatimi çeken bir şey oldu kilisenin arka tarafında bireysel ibadet eden kadınların secdeye kapandıklarını gördüm ve kilisede oturma sıralarının olmayışı dikkatimi çekti ,farklı bir hristiyanlık forumu var sanıyorum burada..

Yol kenarında beklesen köylülere salamonu gönderip okaliptüs balı olup olmadığını sordurduruyoruz, bir tanesi bekleyin deyip gidip evinden 2 kavanoz bal getirdi biraz tadına baktık bizim ballara göre daha sıvı lakin tadı rayihası muhteşem bir bal..birer kavanoz almayı ihmal etmedik tabi ki…

Akşam karanlığı çökerken şehre dönüyoruz aynı gece 00.40 gibi İstanbul’a dönüyoruz.. Hotelde akşam yemeğinden sonra biraz dinlenip toparlanıyoruz.

Dostumuz Cengiz bey bizi havalimanından uğurlarken duygulanıyoruz, İstanbul’da tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşıyoruz..uçağımız kara afrikanın yemyeşil kenti addiasababa üzerinde karanlığın içine doğru yükseliyor .birden İstanbulu özlediğimizi hissediyoruz gözlerimizi kapatıp Yeşilköy’de uyanacağız, unutmadan Afrikanın “yeni çiçeği” bu şehri…

AddisAbaba’ya gitmişken görülmesi gereken yerler Etiyopya Ulusal Müzesi. Afrika’nın en önemli müzelerinden biri olan ; 3,5 milyon yaşındaki fosil iskelet “Lucy sergileniyor. Müze’de ayrıca geleneksel eşyalar heykelcikler ve etnografik ürünler de sergileniyor. Şehrde yine görülmesi gerekli yerlerden birisi de büyük Pazar AddisMercado ,Önemli Katedrallerden Aya Yorgi, saraylardan Melenik ve Jubilee sarayları görülebilir,ve en önemlisi ben göremesem de sizler mutlaka görün Omo Vadisi mutlaka görülmeli 20 ye yakın ayrı kabilenin yaşadığı gizemli bir vadi…

Afrika’nın incisi yemyeşil bu şehirde güler yüz misafirperverlik ve mutlaka farklı deneyimler yaşayabileceğiniz birçok farklılıkları bir arada fark edebileceğiniz unutulmaz hatıra ve izlenimler sizi bekliyor…