Tezatların umuda dönüştüğü şehir : Batum

Pegasus Havayolları Batum’a sefer başlatınca bizi bir heyecan kapladı. Fiyatlar uygun, vize yok, yer yakın, yeni bir ülke, yeni bir bayrak, yeni bir kültür, “hadi gidelim” dedik. Aylar öncesinden uçak biletlerini aldık, gezgin ruhumuzun önsezileri ile uygun bir yerde otelimizi ayarladık. Biraz internet, biraz televizyon, biraz da daha önce giden kişilerden aldığımız bilgi ve el yordamı ile program yapıp uçuş tarihimizin gelmesini beklemeye başladık.

Nihayet bir nisan sabahı Sabiha Gökçen Havaalanı’nın yolunu tuttuk. Bir buçuk saat süren uçak yolculuğundan sonra Batum Havaalanı’na indik. Artvin’de havaalanı olmadığından Artvin ve Hopa yolcuları da bizim uçuştaydı; sonra karadan Hopa’ya ve Artvin’e geçtiler. Bu durum bize çok ilginç geldi. Hopa’ya geçen yolcular Batum’da kalanlardan daha fazlaydı.

Gürcistan polisi hepimizi güler yüzle, hoş geldiniz sözcükleri ile karşıladılar. Valizlerimizi alıp kapıdan çıkarken de küçük ve şirin iki çocuk folklorik kıyafetleri ve ellerinde tadımlık baklavalarla bizleri karşılayıp Türkçe “Hoş geldiniz” dediler. Yaklaşık 15 dakika sonra sahildeki 5 yıldızlı otelimiz Intourist Palace’a vardık. Girişi, Receptionu, odaları, konumu ve özellikle de fiyatı ile İlk intibaımız olumluydu. Check-in işlemlerimizi yaptıktan ve odalarımıza yerleştikten sonra akşamüstü saatlerinde çevremizi tanımak ve bir şeyler atıştırmak için Batum sahiline indik.

Hava tipik Karadeniz iklimi idi; yağmur ha yağdı ha yağacak gibiydi. Denizin hemen önünde konuşlanmış Batumi Devlet Parkı da denen milli park ilk durağımız oldu. Her tarafı yemyeşil olan 2.000 metrekarelik bir alana yayılan parkta çeşit çeşit kuşlar, pelikanlar, ördekler adeta bize şov yapıyorlardı. Parkın kapladığı sahil şeridinin uzunluğunun yedi kilometreye uzatılması gündemdeymiş.

Acıktığımızda sahildeki bistro’ların birinde oturup balık çorbası, bira, patates ile bizim peynirli pideyi andıran Gürcülerin meşhur yemeği ‘Haçapuri’ ısmarladık. Açık havada keyifle yenen yemek sonrası Eski Şehre doğru yola çıktık. Yol üzerinde karşımıza çıkan mimarisi ilginç birkaç kiliseye girdik. Batumi Katolik, Ermeni Gregoryan Apostolic, Ortodoks St.Nicholas kiliselerini gezerken fotoğraflama imkanı da bulduk. Yürüye yürüye Piazza Meydanı’na geldik. Burası yazın çok hareketli, konserlerin yapıldığı, cafe’lerle dolu bir meydan. Biraz dinlenmek için girdiğimiz bir cafe’de kahve ve pasta keyfi yaptık.

Günün yorgunluğundan dolayı akşam yemek sonrası otelin Gazinosunda biraz oyalandıktan sonra odalarımıza çıktık.

Ertesi sabah kahvaltı sonrasında otelin Türk müdürünün yardımıyla yarım günlük bir şehir turu ayarladık. Beş saatlik turumuz için araç ve rehber dahil tüm grup için 150 dolar ödedik. Türkçe rehberimiz tam saatinde araçla gelip bizi aldı. Turumuza ilk olarak botanik bahçe ziyareti ile başladık. Yolda rehberimiz Gürcistan ve özellikle Batum hakkında bilgiler vermeye başladı.

Gürcistan birkaç eyaletten meydana gelmiş 4,5 milyon nüfuslu bir ülke. Başkenti Tiflis 1,5 milyon. Batum ise Ajara eyaletine bağlı bir şehir. Ajara eyaletinin toplam nüfusu 350.000 kişi; Batum ise 150.000 kişilik bir şehir. Deniz kenarı olmasından yazın nüfus 450.000 kişiye çıkabiliyormuş. Şehir, Eski Batum ve Yeni Batum diye ikiye ayrılıyor şehir.

Gürcistan, Rusya’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği 28 Nisan 1991’den itibaren doğuda Azerbaycan, batıda Karadeniz, kuzeyde Rusya, güneyde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye ile komşu. Tarih boyunca Roma, Bizans, Osmanlı, Rus idaresi altında yönetilmiş. Botanik bahçeye giderken yol boyunca bizlere eşlik eden Çoruh Nehri, Erzurum’dan doğup Batum’dan Karadeniz’e dökülüyor. Nehir üzerinde rafting ve kano yapılıyor. Bu aralar Gürcistan hükümeti Avrupa Birliği’ne girebilmek için uğraşıyor.

Botanik bahçe, şarap evi, kale

Rus Botanikçi Andrea Krasnov tarafından yapılan botanik bahçeye 6 Lari, verip girdik. Gürcistan para birimi Lari. On kişilik akülü golf araçlarına kişi başı 2 Lari ödeyip parkı gezmeye başladık. Botanik bahçe Amerika, Avustralya, Doğu Asya, Japonya, Meksika gibi isimlendirilen 8 bölgeden oluşuyor. Dünyanın üçüncü önemli botanik bahçesini kuş sesleri ve muhteşem Batum manzarası eşliğinde gezip bizlere ilginç gelen çiçek ve ağaçları fotoğrafladık.

Botanik parkın ardından Keda’da yer alan, özellikle eskiden Rus hanedanlarına hazırlanan meşhur Gürcistan şaraplarının yapıldığı bir şarap evine gittik. Adjarian Wine House ismindeki bu mekan çok hoştu. İmalathaneyi ve şarapların saklandığı mahzenleri gezdikten sonra şarap tadımı yaptık. Gürcistan’ın mısır ekmeği, peynir çeşitleri, Haçapuri, kızarmış patates eşliğinde şaraplarımızı yudumladık. Rehberimiz, Gürcülerin içki içme seremonisini anlattı. Masada bir kişi seremoniyi yönetir ve kendisine Tamada denirmiş. Tamada kadehleri doldurur, ayağa kalkar, iyi temennilerde bulunur, diğerleri de ayağa kalkıp kadehlerini kaldırıp fondip yaparlarmış. Biz de bu geleneği gerçekleştirip sağlığa, huzura, mutluluğa, bol seyahatlere kadeh kaldırdık.

Buradan Gonio’da bulunan Apsaros Kalesi’ne gittik. Roma döneminde inşa edilen kale sırası ile Roma, Bizans ve Osmanlı egemenliğine girmiş. Kaleye 2 Lari ödeyerek girdik. Kalenin içinde meyve ağaçları, üzüm bağları bulunuyordu. Gürcistan dünyada Hıristiyanlığı ilk kabul eden millet olarak biliniyor. Kalenin içinde İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Mathias’ın mezarı ile Osmanlı’dan kalma bir hamam yer alıyor. Ayrıca kazılarda bulunan objelerin sergilendiği arkeoloji müzesi denebilecek küçük bir bölüm de bulunuyor.

Turumuzun son durağında, yaya olarak yapacağımız Eski Şehir turu için aracımız bizi Orta Cami önünde bıraktı. Gezdiğimiz ülke ve şehirlerde cami ile pek fazla karşılaşmadığımız için heyecanlandık. Caminin ardından sırasıyla Piazza Meydanı, karşısındaki Ortodoks St.Nicholas Kilisesi, ilerisindeki Ermeni Gregoryan Kilisesi önünde durup rehberimizden bilgiler aldık. Buradan Sevavadze Devlet Drama Tiyatrosu önüne geldik. Rus mimarisinin tüm inceliklerini yansıtan binanın bahçesinin ortasındaki Yunan mitolojisindeki Deniz Tanrısı Poseidon heykeli mekâna ayrı bir hava katıyor.

Eski Şehir’de Gürcistan’ın en yüksek heykeli Altın Postlu Koç heykeli de yer alıyor. Bunun hakkında çeşitli rivayetler bulunuyor. Rehberimiz heykelin gücü, sonsuzluğu, egemenliği ve liderliği sembolize ettiğini belirtti.


Akşam yemeğimizi görüntüsü ters bir evi andıran White Restaurant’ta yemeye karar verdik. Binanın görüntüsü bir hayli ilginçti; her şey baş aşağı yapılmıştı. Tabanı tavanda, tavanı tabanda olan ters bir ev görüntüsündeki binanın dekorasyonunda da aynı terslikler vardı; saksılardaki ağaçlar baş aşağı, sehpa ve halılar tavandaydı.


Yemekler arasında Gürcülerin sevdiği Lobiani (mayalı hamur içinde kuru fasulye ezmezi), Khinkali (bizdeki mantının avuç içi büyüklüğünde olanı, peynirlisi de var), Niguziani Bodrijani (yoğurt, ceviz, sarımsak ezmesi ile doldurulmuş patlıcan), Khachapuri (Peynirli, arzuya göre yumurtalı pide), Gababi (Kebap) yer alıyordu. Gürcü mutfağında ceviz, pancar, sarımsak çok kullanılıyor. Ayrıca tavuk ve et yemekleri, nar, erik, ayva gibi meyvelerle pişirilerek yemeğe hafif bir mayhoş tat veriliyor. Akşam yemeğimize canlı Gürcü müziği eşlik etti.

Tezatların şehri

Ertesi sabah sahil yürüyüşü ile başladığımız güne Radisson Blue Oteli’nin 19. katına Batum manzarası karşısında içtiğimiz kahve ile devam ettik. Buradan Gürcü sanatçı Tamara Kvesitadze’nin metal konstrüksiyondan yaptığı Ali & Nino heykelini görmeye gittik. Müslüman bir erkekle Hıristiyan Gürcü bir kızın aşklarının zaferini anlatan heykel çok ilginçti. Yazın akşamları her 15 dakikada bir ışıklarla dönüp birbirlerinin içine girip tek yürek tek parça oluyorlar.

Sahilde ayrıca inşaatı bitmiş ancak henüz açılışı yapılmamış, Alfabe Kulesi dedikleri, Gürcü alfabesi harşerinin üzerinde bulunan bir gezi ve restoran kulesi vardı. Yanında Amerikan üniversitesinin inşaatı da devam ediyordu. Aslında Batum adeta bir şantiyeşehri. Hilton’dan Trump Tower’a kadar buraya yatırım yapan birçok marka inşaatlarını hızla devam ettiriyorlar.

Batum’u anlatırken “Tezatların umuda dönüştüğü şehir” dememin sebebi de bu. Yolun bir tarafında yıkık dökük, çatısı neredeyse delik, camları kırık binalar, görürken hemen karşısında 5 yıldızlı otel inşaatı görebiliyorsunuz. Bir köşede Rus mimarisinin şaşalı örnekleri sizleri karşılarken diğer köşede baraka tipi küçük binalar sizi şaşırtıyor.

Sahilden tekrar Eski Şehre doğru yönelip Batumi Holy Mothers Virgin’s Nativity Katedrali’ne gittik. Günlerden pazar olduğundan bir ayin izleme umudu taşıyorduk. Ancak ayin bitmişti; sadece kiliseyi gezmekle yetindik. Dönüş yolunda ise çocukların ilgisini çekecek Circus sirk gösterilerinin yapıldığı binayı gördük.

Batum’daki son akşam yemeğimizi Sheraton Oteli’nin yanında yer alan NEOCCA BRİSTO’da yedik. Piyano ve saksafondan oluşan canlı müziği eşliğinde İtalyan mutfağı lezzetlerinden yedik.

Ertesi sabah uçak saatimize kadar olan zamanı yine sahil yürüyüşü ile değerlendirdik. Yeni bir bayrak dikip yeni bir kültürle tanışmanın gurur ve keyfi ile dinlenmiş, eğlenmiş bir şekilde bir turu daha tamamladık.

Bir Tutkudur Seyahat…


Canlar Ülkesi Abhazya

Dar bir şerit olarak uzanan Abhazya, beş asırlık tarihî, yarı tropikal bitki örtüsü, dağlardan süzülen suları, parıldayan nehirleri, berrak gölleri, hırçın denizi, sahil şeridinden yükselen heybetli Kafkas Dağları, Karadeniz Çayı, Ege Tütünü, Akdeniz Narenciyesi, fındık tarlaları, palmiye ve okaliptüs ağaçları, geleneklerine bağlı çalışkan dürüst halkı ile sanki bir masal ülkesi, bir yeşil cennettir. Ünlü yazar  Anton Çehov bu coğrafyayı görünce “masallar dışında insanın gözlerini böylece kamaştıran bir başka yer yoktur”” demiş, haklı. Abhaz halkı için ister Şaman, ister Hristiyan, ister Müslüman olsun, dininden önce gelenekleri ve kültürü gelir. Abhaz halkını birbirine kenetleyen, günümüze ulaştıran Bizans, Rus, Gürcü, Şaman, Ermeni kültürlerinin bir mozaiği olma özellikleridir. Yıkım ve acılardan payını alan bu coğrafyada tarihin sayfalarını şöyle bir aralayalım.

Önce IV Yüzyılda Bizanslılara bağlı bir eyalettir ve Hristiyanlık bu coğrafyada hızla yayılır.  Çarlık Rusyası genişleyince bu mümbit toprakları da sınırına katmakta gecikmedi.

1851 – 1864 yılları arasında Çarlık Rusya’sına başkaldıran Abhazlar başarılı olamadılar.

Lenin’in 1917 Bolşevik  ihtilali ile birlikte 1918 – 1921 arası Abhazya bağımsız bir devlet olur.

1921 yılında Sovyetler Birliği’ne 16. Cumhuriyeti olarak katılır.

Stalin,  1931 yılında Abhazya’nın statüsünü “otonom bölgeye” indirerek Gürcistan’a bağladı ve bu tarihten sonra Abhazya’nın bağımsızlık mücadelesi tekrar başlamış olur.

1941 – 1945 yılları arasında II. Dünya Savaşının tüm acısı dünyanın bir çok coğrafyasında olduğu gibi Abhazya topraklarında da yaşandı.

1991 yılında, Gürcistan dağılan Sovyetlerden ayrılıp ayrı bir devlet olunca Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmekte gecikmedi.

14 Ağustos 1992’de Gürcistan ordusu Abhazya’ya girer ve ordusunun başkomutanı Gargaraşuili şöyle der. “Yüzbin Abazayı yok etmek için yüz bin Gürcü’yü feda ederim. Neticede, on üç bin Gürcü ve 5 bin 300 Abaza hayatını kaybetti. 1993 yılının Eylül ayı sonunda Gürcü ordusu Abhazya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Binaların en üst katları harabe haline geldi. Çünkü Gürcüler buralara aralarında göğüssüz hanımlarda bulunduğu  keskin nişancılar yerleştirmişti.  

Abhazya topraklarına  bir sene içinde  50 bin mayın döşenmiş ve bundan  2 bin hektar verimli arazi  olumsuz etkilenmiştir.

Abhazya’nın bağımsızlığını bugüne kadar sadece dört ülke tanımıştır: Rusya Federasyonu, Venezuella, Nikaragua ve Naura Adası.

Aynı zamanda bir liman olan başkent Sohum’a  Ruslar “Suhum”, Gürcüler “Suhkani”,  Abazalar “Akua”,  Osmanlılar ise “Sohum Kale” diye isimlendirmişler.  Sohum botanik bahçesi çok zengin bir yelpaze içinde ağaç, rengârenk bitki ve çiçekleri gezginlere sunuyor. Başkentte 1947 yılında açılan maymun parkında bulaşıcı hastalıklar ile terapi üzerine  çok sayıda deneyler yapıldı. Burası dünyanın en gelişmiş Maymun Araştırma Merkezi idi. Hatta uzaya gönderilen Baker isimli zeki maymun bu zorlu yolculuğa burada hazırlandı, sonra bu merkez kapatıldı. Bu parkta bugün sadece Muray isimli bir maymunun heykeli bulunmaktadır.

Sadece üç yüz bin nüfusa sahip canlar ülkesi Abhazyayı hep merak ederdim. On beş yıl önce sınırına kadar gelmiştim. Ama yaşanan politik sıkıntılar yüzünden sınırı bir türlü aşamayıp  geri dönmek zorunda kaldım. Soçi sahil boyunca genişlemiş Rusya’nın  önemli bir sayfiye kentidir. Bu yüzden yoğun bir araba trafiğine sahip. Soçi’nin komşusu Adler Yerleşim Merkezi henüz sona ermeden  Psou nehrinin öbür yakasında Abhazya Sınırına varıyorsunuz.

Sınırda uzun bir kuyrukla karşılaşıyorsunuz. Gerçi Rus vatandaşları vizesiz geçiyor ama yolcuları da  tek tek bilgisayara kaydediyorlar. Rusya’dan sorunsuz çıkıyorum ama Abhazya polisi beni çeviriyor. Vizem yok! İşte size yeni bir sorun! Bana eşlik eden iki Rus gencinin taa Suhum’a gidip  benim için vize alıp geri gelmeleri gerekiyormuş. Bu en az  dört saat demek. Yoğun bir telefon trafiği sonrası bu yeni coğrafyaya geçmeme müsaade ediyorlar.

Ayrıca şunu belirtmek isterim ki Abhazya’nın Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesi üzerinden vize formunda pasaport bilgilerini doldurup çift girişli Rus vizesinin numarasını yazdıktan sonra beş iş günü içerisinde size yanıt geliyor. Doldurmuş olduğunuz formla birlikte Abhazya sınırından rahat bir şekilde geçebilirsiniz.

Yemyeşil sahil boyunca yol alıyoruz. Zaman zaman da  mola veriyoruz. Gagra’da fındıklı bir poğaça alıyorum. Yaşlı bir  teyze kendi bahçesinde yetiştirdiği mandalinanın suyundan ikram ediyor. Belki kuşkulular, belki yalnızlar ama nazikler, paylaşmaya da  hazırlar. Hem Çarlık hem de Sovyetler döneminde Abhazya  devasa bir  coğrafyanın Fransız Rivierasıydı. Yine de  öyle.

Sahilde, damadan santranca bin bir çeşit oyuna kendini kaptırmış ihtiyarları bir süre izliyorum. Yeni modern binalar inşa ediliyor. Savaşın yaraları  tek tek siliniyor. Kahvede tanıştığım Abhaz gençler hayran oldukları müzisyenleri tek tek  sayıyor. Khibla, Mukba, Ranata, Bakatelia ve  Cimi Sumenia.

Lokantanın penceresinden bakıyorum. Ağaç, çayır ve yemyeşil Kafkas dağlarını, arka bahçede sallanan rengârenk çamaşırları görüyorum. İnsanların ileride bir köşede  sohbet ettiklerini duyuyorum. Oysaki İstanbul’daki evimin penceresinden  sadece betonarme  binaları koca koca çelik vücutlu vinçleri, bitişik düzen sevimsiz   site evlerini ve soluk ışıklarını görebiliyorum.

Kısa Kısa Abhazya

  • Abhazya lisanı oldukça zor bir gramer yapısına sahip.
  • Soçi’den elektrikli trenle Sohum’a ulaşmak mümkün. Ama Rusya Abhazya’yı bağımsız bir devlet olarak tanıdığı için Rusya – Abhaz sınırında bazen iki veya  üç saat bekleniyor.
  • Abhazya’nın tarihi geçmişi ile bütünleşmiş başarılı bir halk oyunlarıekibi bulunmaktadır.
  • Türkiye’de ortalama 300 bin Abhaz kökenli vatandaş yaşamaktadır. ABD ve Avrupa Birliği’inde ülkelerinde yaşayan Abhazlarla birlikte yurtdışında yaşayanların sayısı 500 bine ulaşmakta.
  • Yurtdışında yaşayan Abhazları ülkelerine geri çağırıyorlar. Geri dönenlere destek olup, hemen  arazi tahsis ediliyor.
  • Abhaz inancına göre tanrı Ança dişidir, doğurgandır ve yüksek tepelerdeki Nika denen ağaçlarda temsil edilir. Kadehler, cenazede 3 defa, düğünlerde ise  8 defa, vatan, kardeşlik ve tanrı  Ança adına kaldırılır.
  • Yüzde yetmişbeşi dağlık olan bu ufak ülkenin Rus sınırından Gürcü sınırına, 240 kilometre olan  mesafeyi bir otomobille  4 saatte alırsınız. Abhazya’nın altı şehrinden dördü sahilde yer alır.
  • Abhazların Atatürk’ü kabul edilen, devlet başkanları  Sergey Bagapçaynı zamanda Sivas kökenli   Yazıcıoğlu ailesinin de akrabası oluyor.
  • İşte bir de  Abaz fıkrası: Bir zamanlar başkent Suhumi’de sadece iki otomobil mevcutmuş ve bu iki otomobilin her gün iki defa çarpışma hakkı varmış.
  • Abhazya’nın dünya çapında  ünlü şairleri  Fazıl İskender,  opera sanatçıları  ise  Hibya Gerzmoa.
  • Kafkas dağlarının sert kuzey  rüzgârlarından koruduğu yarı tropikal botanik bahçesi olarak üne kavuşan Abhazya’da Sovyet döneminde Lenin, Stalin ve Yazar Alexander Soljenitsin’in yazlık evleri varmış. Ve dönemin ünlü futbol takımları da  burada kamp yaparmış. Hatta ünlü Harlem basket takımını bile  misafir etmişler.
  • Nuh’un üçüncü oğlu Yapet’in çocukları  olarak tanınan Lazlar ve Mingrelleruzun yıllar birlikte yaşamışlar. Zaten lisanları da benziyor. Yaşam ve ölümün ay tarafından düzenlendiğine inanırlar. 1939 yılında Abhazya Gürcistan’a bağlanınca Mingrelleri acele Abhazya’ya  sürdüler ve kısa zamanda onlar için Bania – Stalin evlerini kuruldu. Bu evler çok basit planlanmıştı. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Trabzonu alınca Lazlar Müslümanlığı kabul etti. Mingreller de Lazlar gibi inatçı karakteri ile tanınırlar. Laz ve Mingrellerin ortak bir geleneği olarak, yeni yılın ilk günü evden  dışarıya hiçbir şey verilmez. Çünkü böyle bir eylem bereketi yok eder. Laz ve Mingreller cenazeye gidiyorum demez “ağlamaya gidiyorum” der.
  • Rus grupları sabahın 5’inde Soçi’den  yola çıkarak  günlük Abhazya Turu yapıyorlar. Bu turda 1875 yılında Rus Çarı III. Aleksander tarafından yaptırılan ve Karadeniz kıyısında bir güç sembolü olarak düşünülen Novi Manastırı ziyareti var. Hâlen faal olan bu manastırda 700 rahip bulunmaktadır. Ayrıca Novi Afon’da trenle ancak 1,5 saatte gezilebilen ilginç  bir mağarayı da  programlara dâhil ediyorlar.
  • Dileğimiz yakında politik sorunları hal edip tüm dünyaya ulaşan THY’nin direkt Suhum seferlerini de başlatması. Trabzon’dan deniz yolu ile veya Soçi’den sıkıntılı kara sınırını geçerek Abhazya’ya ulaşmak bu can ülkesi ile yakınlaşmayı  zorlaştırıyor.
  • Abhazya bayrağındaki beyaz el, düşmana “dur, sakın  bana sataşma diyor” ama dostuna da  aynı anda “selam” diyor.
  • Abhazya’da zengin kömür ve mermer yatakları bulunmakta.
  • AnıhaAbhazya coğrafyasında bir inanç. Bu coğrafyada her birinden bir ailenin sorumlu olduğu 7 adet “anıha” var. Anıhalar mucizevi olarak kaybolup arada sırada görünen kutsal kişilerin adına hazırlanmış.
  • Cenazelerde ölünün yatağının üstüne sevdiği giysisi, çorabı, ayakkabısı, şapkası dizilir. Cenaze  töreni üç hatta beş gün sürer. Cenaze sırasında  tüm toplantılar, randevular iptal olur. Ölünün doğum günleri her yıl mezarının başında kutlanır. Her ailenin genellikle arazisinin civarında özel  bir mezarlığı vardır. Mezar taşında resmi, bir şiir ve biyografisi bulunur. Hatta mezarının çatısındaki verandada ziyaretçilere meyve ve şarap sunulur. Ayrıca kaybettikleri aile ferdi için onun sevdiği yemekler hazırlanır.
  • Bu mümbit topraklarda mandalina, sebze, meyva, peynir, fındık ve ceviz yetişmektedir.
  • Abazyanın  mutfağıda çok  zengindir. Mısır ununda yapılan “abista”, fasülye ezmesi, “akudersisi”, Abaza peyniri, bir çeşit peynirli ekmek olan “açaharç” ile  acılı eriksiz balı olan  “acıkayı” hemen sayabilirim.
  • Türkçe’de argo  bir deyim var “Abaza olmak” bunun anlamı uzun süre “kadınsız kalmak” demektir.  Bu sözün nasıl doğduğunu bilmiyorum ama Abaza halkını çok üzdüğü kesin.
  • Bu dertli coğrafyanın şu  duasına katılmamak mümkün değil: “Tanrı bütün dünya halklarına bağımsız ve mutlu etsin ama Abazaları da unutmasın.”