GÜNEY AMERİKA

ZAANDAM GEMİSİYLE GÜNEY AMERİKA (DÜNYANIN SONU) GEZİSİ

20 Kasım 2016’da İstanbul-Paris, Paris-Santiago aktarmalı Fransız Havayolları ile çok uzun bir uçak yolculuğu ile sabah saat 09.00’da Santiago’ya ulaştık.

18 günlük olan bu gezi benim için çok önemliydi, çünkü o 2 sihirli kelime yıllarca beni kendine çekmiştir (Mecellen Boğazı).

Otelimize yerleştikten sonra Santiago de Chile şehir turuna çıktık, şehre hâkim olan Christobal tepesinden şehri seyrettik, daha sonra Meryem Ana Kilisesi’ni ziyaret ettik. Sevgili Atatürk’ün büstünün bulunduğu parkı gezdikten sonra Şili’nin ünlü pazarlarından hediyelik eşyalar aldık ve otelimize geri döndük.

Üçüncü gün Valparaisa Limanından gemimiz denize açıldı, dördüncü günü denizde yaşadık.

Beşinci gün Puerto Montt, göller bölgesinin baş şehriydi, burada neoklasik kiliseyi ve balıkçılar rıhtımını ziyaret ettik, daha sonra Puerto Varasta Alman göçmenlerin kurduğu Frudillar kasabasını ziyaret ettik, yerel pazarlardan tahtadan yapılmış tavuk ve horoz biblolarını aldım ve onları çok sevdim.

Altıncı gün : Chacabuco

Bugün turistlerin kiraladığı minibüse 4 arkadaş dahil olduk. Simpson Parkı’nı ziyaret ediyoruz, burası Chacabuco’nun milli parkı. Park içerisindeki orijinal flora hakkında bilgi aldık daha sonra Puerto kasabasına geçtik. Domos denilen marketten hediyelik eşyalar satın aldık.

Yedinci ve sekizinci gün

Şili fiyortlarını ve Sarmiendo kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Ve Macellan Boğazı

Zaandam Amerikan gemisi ile Macellan Boğazı’nı geçiyoruz, deniz oldukça dalgalı, karşı kıyıdaki dalgaları yavaş yavaş sis örtüyor, dağların hemen hemen bütün tepeleri karlı.

Denizin yüzü yer yer beyazlaştı, dalgalar çoğalmaya başladı. Kolay değil, hayallerimin ötesinde olan ve her zaman ulaşmak istediğim o sihirli iki kelime “Macellan Boğazı”, şimdi tam oradayım, kendimi çok mutlu hissediyorum ve Allah’a şükranlarımı bildiriyorum. Bütün dünyayı gezdim ama buralara gelmeyi çok istedim, gemideki İspanyol müziği de duygularıma eşlik ediyor.


Yarın Macellan Boğazı’nı üstten seyretmek için Punto Arenas turuna çıkacağız, tepelerdeki kar ve buzulları göreceğiz, penguen barınaklarının bulunduğu sahile gidecek Macellan penguenleri denilen ve yeryüzünde sadece burada yaşayan kafaları beyaz çizgili penguenleri seyredeceğiz.

Dokuzuncu Gün

Ne yazık ki Punta Arenas’a çıkamadık, çünkü muazzam fırtına var, ama ben hiç korkmuyorum herhalde kaptan olan Alanyalı Hüseyin Dede’min kanı dolaşıyor damarlarımda. Cockburn kanalını ve daha sonra 13 Eagle kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Onuncu Gün

Glacier buzulunun yakınından geçiyoruz ve nihayet Ushuai’ya varıyoruz. Buraya “Dünyanın Sonu” da deniyor. Enfes manzaraları olan bir yer burası. Ushuai da Tierra de Fuego Doğal Parkı’nı geziyoruz. 35 dolar vererek The End of The Wrold Train (Dünyanın sonu treni ) biniyoruz. Bu tren dünyanın en güney noktasındaki tren olarak tanımlanıyor ve mahkumların treni olarak da biliniyor.

1883 yılında başkanJulio Argentino Roca cumhuriyetinin en güneyinde bir ceza kolonisi oluşturulmasını içeren teklifi sundu ve Avustralya-Sidney, Fransa’nın Yeni Kaledonya gibi benzer girişimlerdeki olumlu sonuçları örnek gösterdi.

Önceleri sivil sanatkarlar olanmahkumlar tren inşaatlarında çalıştırıldı. Daha sonra tehlikeli ve sabıkalı mahkumlara derme çatma hapishaneler yapıldı. Sonraları büyük bir hapishane inşası için kullanıldı. O inşaatlarda kullanılan trenle harikalar diyarında gezer gibi eşsiz manzaralar şelaleler ve o zaman kullanılan kesilmiş ağaçları seyrederek 7 kilometre gezdik ve sanki gezimize bu inşaatlarda çalıştırılan mahkumların ruhları da iştirak etmişti. Tren yolunun orijinal uzunluğu 25 km idi.

Onbirinci Gün

Cape Horn (Horn Burnu)

Sabaha karşı saat 5’te bizi uyandırdılar. Çok heyecanlıydım, hazırlanıp güverteye çıktık, kuvvetli bir rüzgarla birlikte yağmur vardı, gemi ok gibi sallanıyordu, sağa sola adeta yalpa vuruyordu. Uzaktan bir deniz fenerinin ışığı seçilmeye başladı, bence bu dünyanın en ucundaki fenerdi!

O anda Jules Verne’i hatırladım, çocukluğumu, gençliğimi, fenere yüzerek gidişimi, ümitlerimi, hayallerimi, sularda kayboluşumu, sonra aydınlık sabahları, sabahla birlikte cıvıldayan kuşları, kaybettiğimi sandığım sevgili kuşlarımı, fenere varınca yakaladım. ( Not: Ortaokuldayken Jules Verne’in bütün eserlerini okudum, özellikle Dünyanın Ucundaki Fener, Balonla 5 Hafta, 80 Günde Devr-i Alem gibi. Seyahat tutkusunu bana Jules Verne aşıladı. Nur içinde yatsın.)

Onikinci Gün

Falkland Adaları ( Stanley)

Stanley, Faulkland Adaları’nın baş şehriydi. Şehrin tam ortasına Margaret Thatcher’ın büstü dikilmişti. Şehrin yere yapışmış damları renk renk olan evleri vardı. Pencereleri yerle aynı hizada olan bu evlerin görünüşleri çok orijinal ve hüzünlüydü.

Dünyanın en sonundaki bu evlerin sanki zorla güzel görünmeye çalışırmış beğenilmek istermiş gibi halleri vardı.

Evlerin neden bu kadar alçak olduğunu merak ettim, rüzgardan korunmak ve fırtınada uçmamaları için böyle yapıldığı söylendi.

Kendi kendime iyi ki buralarda yaşamıyorum.

O anda içimde ağlayan o kimsesiz öksüzü kovdum (R. Tevfik) ve hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın yazın kader bizi senden ayırmasın sevgili İstanbul, sevgili Y. Kemal diyerek avazım çıktığı kadar bağırmak istedim.

Buralara kadar gelmişken o sevgili kuşları, bu toprakların gerçek sahipleri olan penguenleri ziyaret etmeden olur mu?

Dört arkadaş taksi tuttuk, çok uzun bir yol kat ettikten sonra penguenlerin bulunduğu sahile vardık. Kuvvetli bir rüzgar vardı, kaç kere düşme tehlikesi atlattım, bu kadar kuvvetli olan rüzgar nedense yumurtalarının üstünde oturmuş olan penguenlerin tüyünü bile kıpırdatmıyordu, bu da beni çok hayrete düşürdü.

Tam da hayvanların yumurtlama mevsimiydi ve çok sinirliydiler, yanlarına yaklaştığımız zaman garip ve kuvvetli sesleriyle bizi kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar, yumurtalarını korumaya çalışıyorlardı.

Montevideo-Uruguay

Onüçüncü ve ondördüncü günü denizde seyir halinde geçirdik.

Onbeşinci Gün

Uruguay’ı 2007 yılında baştan başa Güney Amerika turunda görmüştüm. Bu seferki gelişimde buraların ne kadar güzel olduğunu daha iyi anladım.

Dünya sosyetesinin kış aylarını geçirdikleri malikaneleri, sahilleriyle ün yapmış Punta del Este şehrini, ünlü sanatçıların bazı devlet adamlarının villalarının bulunduğu yerleri gezdik. Özellikle Casa Pul’la müzesinde gördüğüm tablo beni çok etkiledi, oradan bir türlü ayrılmak sitemeydim. Tablodaki ressam Carlos Paez Vilaro, sevgili siyam kedisi ile sanki gözlerimin içine bakıyorlardı. Bu kadar canlı bir tablo görmemiştim.

Tablodaki ressam Carlos ölmüştü ama kedisi yaşıyordu, yandaki koltuğun üstünde oturuyordu. Onu uzun uzun sevdim ve o da bana geride kalmanın ne kadar acı olduğunu gözleriyle anlatmaya çalıştı.

Onaltıncı Gün Buenos Aires

Artık turumuz sona ermek üzere…

Bu turda Palermo Parkı, San Martin Alanı, eski ve yeni liman, Eva Peron’unun mezarını ziyaret ettik. Mezarlığa girişte çiçekli bir bölüm vardı. Daha sonra mezarlar sıklaşmaya ve kasvetli iç karartıcı bir hal almaya başladı.

Eva Peron’un mezarısiyah mermerden yapılmıştı, yan tarafta beyazımsı mermerden yapılmış tablosu ve hayat hikayesi bulunuyordu.

Arjantin demek “tango” demektir. Çünkü Arjantin tangonun ana vatanıdır. 2007’de yaptığım turda tango gecesine katılmıştım, ikinci kez katılmadım.

Uzun bir uçak yolculuğu ve sevgili : İstanbul

Venezuela, Kolombiya, Ekvator, Galapagos Adaları Gezisi

Gezmek bana göre dünyayı bütün güzellikleriyle tanımak, Allahın büyüklüğünü, yarattığı eşsiz sonsuzluğu can-ı gönülden hissetmek, onu yüreğinize sığdırabilmektir.

Lise çağlarında ve üniversite yıllarında atlas üzerinde hayali olarak dünyayı gezerken “istemek elde etmenin yarısıdır” dedim ve yıllar son ben bir gezgin oldum. Hemen hemen bütün dünyayı gezdim. Tıpkı Tasavvufun devi Ferididdün Attar’ın dediği gibi “ Her yol yolcusuna göredir, herkesin yürüyüşü kemalincedir.” Ona katılıyorum. Benim de yürüyüşüm bu yolda oldu.

12 Ekim 2012 yılında yaptığım Venezuela, Kolombiya, Ekvator, Galapagos adaları gezilerinde hissettiğim duygular ve gördüğüm harikulade yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Venezuela

1. Gün

12 Ekim 2012 Lufhanza hava yollarıyla İst-Frankfurt, Frankfurt-Karakas aktarmalı uzun bir uçuşla Karakas’a geldik ve otelimize yerleştik.

2. Ve 3. Gün

Ertesi gün kısa bir şehir turunda şehrin görülecek tarihi ve turistik yerlerini gezdikten sonra kalacağımız Canaima Ulusal Parkı’na güzel manzaralar seyrederek geldik. Burası adeta bir çiçek cennetiydi, bir şelale cennetiydi.

Hemen biraz arkamızda süslü ve yanları sazlarla kaplı küçük kulübeler vardı, içleri gayet modern olan kulübelere loç adı veriliyordu, bu loçların önlerinde hamaklar vardı. Biz bu loçlarda 2 harika gün geçirdik ve bütün çevreyi gezdik.

Bu loçların yanlarından ve üstlerinde koyu pembe tropik çiçekler sarkıyordu, onları sanki başlarına çiçekler takmış akşam üstü kapılarda eşlerini bekleyen mutlu kadınlara benzettim.

Birden annemi hatırladım, çocukluğumu hatırladım. Zavallı annem hiç bir zaman başına çiçek takamamıştı. İçim sızladı.

4. Gün

2 gün sonra bu güzel milli parkın biraz ötesindeki meydana küçük uçaklar geldi ve biz bu uçaklara binerek şelaleler diyarı dediğim Venezuela’nın kalbi olan şelaleleri üstten seyretmeye başladık. Bu uçaklar pilotla beraber 4 kişi alıyordu. Bu canım şelaleleri üstten seyretmek harika bir şeydi.

Özellikle 1000 m. Yükseklikten kendini özgür ve cesurca aşağılara salıveren Angel şelalesi görülmeye değerdi.

Tam karşımızdaki şelaleler Vivaldi’nin Mevsimler’ini terennüm ediyorlar, bizde buradayız diyerek ruhları mevsimlerde gezdiriyorlardı.

Biz de kendimizi tıpkı Y. Kemal’in “Akıncılar”ı gibi hissedip “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik”, o kadar mutlu ve bahtiyardık ki, o çocuklar gibi olduğumuzu sanıp dev gibi şelalelerin altından geçerek onları yendiğimizi hayal ettik.

Kolombiya

5. Gün

Sabah erken saatlerde Kolombiya’nın başşehri Bogota’ya uçtuk. Otelimize transfer olduktan sonra şehir turumuza başladık, turda Bolivar meydanı, Katedral, Bolivar konağı, Kongre Sarayı gibi yerleri gezdik. Türk milletinin Atatürk’e olan engin sevgisinin aynını Kolombiya’lılar da Bolivar’a duymuşlardır, çünkü Kolombiya 1821 yılında İspanyol’lardan özgürlüklerini general Simon Bolivar sayesinde kazanmışlardır.

6. Gün

Daha sonra kendi alanında dünyanın en kapsamlı müzesi olan altın müzesini ziyaret ettik. Müzede 25000 eser sergilenmişti. Botero müzesinde ise Botero’nun ve birçok ressamın eserlerini seyrettik. Edebiyatta Gurcia Marguez nasıl liderse Botero’da aynı değerlere sahipti.

7. Gün

İspanyolca Testere dağları anlamına gelen 3142 m. yükseklikteki dünyaca ünlüMonserrate tepesine sonsuzluğun merdiveni gibi görünen bu tepeye teleferikle çıktık. İspanya’nın Katalunya bölgesindeki Monserrat manastırından esinlenerek yapılan kiliseyi ziyaret ettik. Hac mekanı olarak tanınan bu kiliseyi binlerce hacı ziyaret etmektedir.

Aynı Rio’daki Korkovado tepesinde insanlığı kucaklayan dev İsa’yı hatırlatan daha küçük İsa’yı gördükten sonra yemyeşil ormanlarla kaplı And dağlarının ruhunu hissederek, Bogota şehrinin harika manzarasını seyrettik ve resimler çektik.

Ekvator

8. Gün

Sabah erken saatlerde yerel hava yollarıyla Güney Amerika’nın kuzeyinde bulunan Ekvator’un başşehri Quitto’ya ulaşıyoruz. Quitto 2500 m. yükseklikte, And dağlarına yaslanmış dünyanın 2. en yüksek şehridir. Otelimize yerleştikten sonra panoromik şehir turumuza çıkıyoruz.

Mariscal bölgesini geziyoruz. İndepencia Katedralini, La Campania kilisesini, Bağımsızlık anıtını, başlangıçta Cizvit manastırının bir parçası olan daha sonra Ekvator üniversitesine dönüştürülen sömürge binasını görüyoruz, bu bina mimarinin harikulade bir örneğiydi.

9. Gün

Bugün şehrin 10 km. kuzeyinde bulunan Ekvator çizgisinin geçtiği, başlangıç paralelini, Middle of the World City heykelini, dünyanın ortası çizgisini ziyaret ettik.

İnkaların yüzlerce yıl önce hatasız olarak bulduğu Ekvator çizgisini, ilim adamları 300 m. yanılgıyla bulmuşlar. Bu çizgi dünyayı tam olarak ikiye bölen varsayım çizgisidir.

Kuzey yarım küresini ve güney yarım küresini birbirinden ayıran bu çizgiyi, manyetik farklılıkları deneylerle gördük. Şöyle ki:

Su dolu bir lavabonun içine atılan yapraklar, çizginin sağ tarafına yani kuzey yarım küresine konduğu zaman sağdan sola, deneyi tersine yaptığımız zaman soldan sağa dönmeye başladı. Bu olay belki de hayatımda gördüğüm en hayret verici olaydı.

Bende Kuzey ve Güney yarım küresine ayaklarımı basarak o eşsiz mutluluğu duymak şansına sahip oldum.

Galapagos Adaları

10. Gün

Bu sabah yerel hava yollarıyla Güney Amerika kıtasının 1000 km batısında bulunan 62 adadan meydana gelmiş ve dünyanın en büyük florasına sahip Galapagos adalarına gidiyoruz. Buraların en büyük merkezi Santa Cruz adası. Baltra havalimanına indikten sonra feribot geçişi ile kalacağımız kasabaya ulaşıyoruz. Bu adalar Unesko dünya mirası listesinde yer almıştır. Dünyaca ünlü Charles Darvin koruma merkezinde nesilleri koruma altına alınmış tefekküre dalmış kocaman kaplumbağaları, kendilerini seyretmeniz için sizi anlayışla karşılayan, fotoğraf çekmenizi sabırla bekleyen dev iguanaları, mavi ayaklı Booby kuşlarını seyrediyoruz.

Galapagos adaları 1535 yılında Peru’ya giderken Panama piskopozu Toman de Berlanga keşfetmiştir. 1832 yılında Ekvator tarafından ilhak edilerek yerleşime açılmıştır. Charles Darwin’in bu adaları ziyaret etmesi adalara dünya çapında ün kazandırmıştır.

11. Gün

Darwin koruma merkezinde koruma altına alınmış dev kaplumbağaların içlerinde 2 asra yakın yaşayan kamplumbağalar vardı. Mesela Deep 175 sene yaşamış 2006’da olmüş, 2. Dev kaplumbağa 168 sene yaşamış 1965 yılında ölmüştür.

Hüzünlü bir aşk hikayesi olan yalnız George 152 sene yaşamış 2012 yılında ölmüş. Aşkı platonik bir aşka dönüşen George, hiç bir eşi kabul etmemiş ve sevgilisine sadık kalmış ve adı Yalnız George olaran olmuş.

“Küçük bir çakıl taşına benzettiği sevgilisini sonsuzluğa giden kocaman bir nehirde kaybetmiş”(C. Külebi) “Ümidini yelken alan bir gemide bir güzel gün bir bahar beklemiş” (Y. N. Nayır), beklemiş ama sevgilisi hiç gelmemiş. Geoge yine de sevgilisinin bir ayak sesine razı olarak, vuslat istememiş kıyamete kadar beklemeyi göze almış.

Zira aşkın ölüm kadar güçlü, ölüm kadar gerçek olduğunu bilenlerdenmiş ve ölmüş. Sonsuzluğa uçup gitmiş. (S. Yalsız Uçanlar)

12. Gün

Santa İzaber adası Galapagos adalarına ait olan bir adadır. Yerel bir tekne ile 45 dakikalık bir deniz yolculuğu ile adaya geldik. Burada çeşitli deniz canlılarını, fokları, pelikanları, kayalarda tünemiş deniz kırlangıçlarını, mavi ayaklı Bobby kuşlarını seyrettik. Buradaki sevgili kuşlar vefasız değillerdi, mevsimde artık sonbahar değildi. Eski bir dost gibi davranan rüzgar sanki aşına bir gençlik şarkısı gibi saçlarımızın arasında geziniyordu. (Sevgili Teoman Alpay)

Bazı arkadaşlar bu akvaryuma benzeyen canım denize girdiler. Turumuzun sonunda otelemize geri döndük.

13. Gün

Ve nihayet bu güzel turu bitirmiş olduk.

Galapagos-Ekvator daha sonra Bogota-Frankfurt ve sevgili İstanbul’a döndük.

Transsibirya

Rus Çarının Özel Altın Treniyle Transsibirya Yolculuğu

17 Temmuz-1 Ağustos 2011

Altaylara özlem… Tanrı dağları, Altay dağları, Torugart geçidi, Isıg gölü, Göktürk Yazıtları, Altay vadilerinde bulunan mezar yazıtlarının bildirdiği gibi Hunların zorunlu olarak başlattıkları göçler hep hayallerimde ulaşmak istediğim yerlerdi.

Altaylara özlem büyük bir aşk ve tutku halinde tüm hayatımı etkiledi.

Bu yüzden mezuniyet tezim olan Altaylara Özlem’i belirten hiçbir yerde bulunmayan Türkçü şiirleri bir araya topladım, inceledim ve tahlil ettim.

17 temmuz- 1 ağustos 2011 yılında Rus çarının özel altın treniyle Transsibirya yolculuğuna çıktım.

Bu gezide Çin-Moğolistan-Rusya; üç farklı ülkede yedi zaman diliminden geçerek Çar 2. Nikolas’ın altın treninde Moskova Pekin arasında birçok köyleri şehirleri birbirine bağlayan dünyanın en uzun demiryolu Transsibirya’da yaptığımız bu yolculukta 9000 km ve dünyanın üçte birini trenle, Sibirya’nın hiç bitmeyecekmiş gibi görünen steplerini, o sevdalı Baykal gölünü, Kültigin anıtını, Gobi çölünü, sevgiyle ve ilgiyle yaşadık.

(1.Gün)

17 Temmuz 2011

Uzun bir uçak yolculuğundan sonra Pekin havalimanına iniyoruz. Otelimize giriş yapmadan önce panoramik şehir turumuzda tarihi ve turistik yerleri görüyoruz ve dünyanın en büyük meydanı olan Tian-an-Men’i görüyoruz, aynı anda 1 milyon kişiyi içine alan bu meydan Ebedi Barış anlamına gelmektedir. Dünyada 2. Büyük meydan Uganda’da, 3. Büyük meydan ise İran’da Nahş-i Cihan meydanıdır.

(2.Gün)

Bugün dünyanın 8. Harikası olan Çin Seddi’ne gideceğiz. Çin Seddi’ne bu ikinci gelişim, ilk gelişimde teleferik henüz yapılmamıştı. Şimdi teleferik var hava yağmurlu olmasına rağmen herkes akın akın Çin Seddi’ne gidiyor. Çin Seddi Pekin’den 70 km uzaklıkta ve Çin Denizi’nden Gobi Çölü’ne kadar 7000 km uzunluğunda olan bu sed, kuzeyden ve batıdan gelen saldırıları (Moğol kavimlerini) durdurmak için İmparator Yinzhen tarafından yapılmıştır. Daha sonra her gelen imparator sedde ilaveler yaparak seddi uzatmışlardır.

(3.Gün)

Gezimizi Ming mezarları, yasak şehir gibi yerleri gezerek sonlandırıyoruz.

(4.Gün)

Pekin gezimizi bitirdikten sonra Moğolistan’a geçmek için modern bir trenle uzun bir yolculuk yapıyoruz ve Çin’in kırlarını, doğasını ve Gobi Çölü’nü kompartımanımızın penceresinden seyrederek güzel bir yolculukla Moğolistan’a doğru ilerliyoruz.

(5.Gün)

Erlian’da Çarın altın trenine geçiyoruz buradaki tren rayları farklı büyüklüktedir. Şimdi Çarın altın trenindeyiz, Moğolistan’ın, yemyeşil doğanın ruhunu hissederek gidiyoruz, gidiyoruz, öğle ve akşam yemekleri vagon restaurantta…

(6.Gün)

Tahminimce Moğolistan’ın ortalarına geldik. Sabahın ilk ışıkları bin bir güzelliklerle canım ata yurdunda bizi sevgiyle karşıladı ve Moğolistan’ın baş şehri Ulan Batur’a geldik. Antalya’da orta okuldayken İngilizce öğretmenimizin soyadı Batur’du. Ben hep Batur’un anlamının ne olduğunu merak ederdim, yıllar sonra buralara gelince Batur’un anlamının kahraman olduğunu öğrendim. Ulan kelimesi ise kızıl, Ulan Batur kızıl kahraman, Ulan Ude kızıl eşik anlamındaydı. İngilizce öğretmenim Osman Batur nur içinde yatsın.

Bir gece otelde kalarak Ulan Batur’u geziyoruz. Budist mimarinin en güzel örneği olan tapınağı gördük. Akşam yemeğinden sonra Moğol gecesinde gırtlak şarkılarını, at başından yapılan kemanlarla müzikli geleneksel oyunları seyrettik.

(7.Gün)

Ertesi gün Budist manastırını ve ayinini izledik. Ulan Batur’dan epeyce uzak olan Moğol Alpleri’ni, vadilerini geziyoruz, yurt çadırlarında piknik yapıyoruz. At oyunlarını ve güreşleri seyrediyoruz, sütte pişmiş kuzu ve kımız ikram ediliyor, ben et yemediğim için almadım ve doğruyu söylemek gerekirse kımızın tadını da hiç sevmedim. Daha sonra Unesco Dünya Kültür Listesi’nde yer alan Göktürk Yazıtları’na gidiyoruz. Bu yazıtlar Orhun ve Selenga ırmaklarına çok yakın bulunmaktadır. Bu yazıtların hepsi Göktürk Yazıtları adı altında toplanmıştır. Göktürk yazıtları 6. yüzyılda yazılmıştır, Orhun Yazıtları 8. yüzyılda, Vezir Tonyukuk 720 yılında, Gültigin Yazıtları 731 yılında, Bilge Kağan ise 734 yılında yazılmıştır.

Biz 731 yılında yazılmış olan Gültigin Yazıtları’na gittik, yazıtlara sarıldım ve göz yaşları içinde Allah’a teşekkürlerimi bildirdim. Bir de ne göreyim, önümde bir otobüs dolusu bizim Selçuk Üniversitesi’nden konuklar indi, bu olay biz ve onlar için büyük bir sürprizdi, uzaklarda insanın kendi vatandaşını görmesi ne büyük bir mutluluktu. Selçuk üniversiteliler 70 yıl islamiyetten uzak kalmış Türklere islamiyeti ve inceliklerini öğretmek için yetenekli gençleri toplayıp Türkiye’ye götürüyor, onları yetiştirdikten sonra ülkelerine geri gönderiyorlardı.

Akşama doğru Ulan Batur’a geri dönüyor, trenimize biniyoruz, trenimiz aynı bir ana kucağı gibi bizi sevgi ve şefkatle kucaklıyor, gele geceleri söylemiş olduğu o güzelim ninnilerle mevsimlerde, aydınlık sabahlarda Hüma kuşları gibi özlemlerin en sevdalısına götürüyordu.

(8.Gün)

Trenimiz Moğolistan’ı geride bırakırken Baykal Gölü’nü besleyen Moğolistan’ın en uzun nehri Selenga’nın vadilerini geçip Ulan Ude’ye varıyor. Ulan Ude, Buryat Cumhuriyeti’nin baş şehridir. Ulan Ude’yi gezdikten sonra trenimize binip Doğu Sibirya dağlarını, harika dağ eteklerini geçerek Baykal Gölü’ne doğru koşuyoruz.

(9.Gün)

Nihayet güzeller güzeli Baykal Gölü’ne geldik. Bu göl, dünyanın en büyük tatlı su gölüdür, kendi kendine bir ekosistem yaratmıştır, 22 tane adaya sahiptir, %20 içme suyu rezervine sahiptir, en derin yeri 1592 m. olup en güzel tablolara taş çıkartan bir güzelliğe sahiptir. Tekne ile göle yaptığımız gezi aynı Vietnam’daki Holong Körfezi’nde yaptığım tekne turu kadar güzeldi, özellikle bu turlarda içtiğim çayların tadını hiçbir zaman unutamam. Tekne turumuzun sonunda göl kıyısında çok güzel bir piknik bizi bekliyordu, Ruslar dev mangallar yakmıştı, İstanbul’da sipariş ettiğimiz yemekler aynen önümüze geldi. Tren yolculuğumuz çok güzel organize edilmişti. Çar’ın altın treninde; Almanlar, Kanadalılar, Amerikalılar ve biz 13 Türk vardık. Gezimizin sonunda trenimize geri dönüyoruz. Bütün gece trenin raylarda çıkardığı melodiler beni Yusuf Nalkesen’in, İrfan Özbakır’ın, Şekip Ayhan Özışık’ın, Suat Sayın’ın, Teoman Alpay’ın bestelerinde gezdiriyorlar ve onların hayal dünyalarına gidiyorum.

(10.Gün)

Doğu Sibirya’nın başkenti İrkutsk’a geliyoruz, pijamalarımızı alarak otelimize gidiyoruz, şehrin tarihi yerlerini geziyoruz, Okhlopkova Tiyatro Salonu’nu, ağaç evleri ziyaret ediyoruz. Geceleme otelimizde.

(11.Gün)

Kahvaltıdan sonra trenimize geri dönüyoruz, trenimiz bizi harikulade manzaralara götürüyor. Ata yurdunun ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum. Birden Antalya Gazi Mustafa Kemal İlkokulu 4. Sınıfta olduğum zamanı hatırladım. Tahtada kocaman bir harita asılıydı, merkez Orta Asya’ydı, oklarda Türklerin batıya göçleri gösteriliyordu. İşte o zaman; o göçler, batıya yöneliş, Ata yurduna duyduğum ayrılık hasreti… O zamandan beri tarih kitaplarında okuduğumuz o güzelim Uygurlar, Hunlar, Göktürkler, Altaylar,Torugart Geçidi, Taklamakan Çölleri, Siriderya, Amuderya, Isıg Gölü… Şimdi hayallerimin ötesinde yüreğimde bir acı olarak kaldı. Trende votka ve havyar ikramı yapılıyor, öğle ve akşam yemekleri Vagon Restarurant’ta…

(12.Gün)

Bugün öğle üzeri Novosibirsk’e geldik, burası Sibirya’nın Paris’i sayılıyordu. Trenden iner inmez bizi Rus geleneklerine uygun olarak Balalayka müziği ile karşıladılar, ekmek ve tuz ikramında bulundular. Şehir turunda Opera binasını ve pazar yerini gezdik. ‘’Evvelim sen oldun, ahirim sensin’’ diyen Obi Nehri’nin vefasız sevgilisi Kuzey Buz Denizi’ne çılgın gibi koşarak gidişini seyrettik. (Nur içinde yat sevgili Neşet Ertaş, senin duyguların Obi Nehri’ne bile tercüman oldu.) Yemekten sonra trenimiz batıya doğru ilerlemeye başladı.

(13.Gün)

Öğle zamanı trenimiz Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi gören Ural Dağları’na ve Ural’ın baş şehri olan Yekaterinburg’a geliyor, ne yazık ki Çar 2. Nikola ve ailesinin 1918 yılında burada öldürülmesi şehre hem acı ve hem büyük bir ün kazandırmıştır. Çar ailesinin acı ölümlerinin anısına 2003 yılında inşa edilen şanlı katedrali ziyaret ettikten sonra, şehrin tarihi ve turistik yerlerini gezdik ve trenimize geri döndük. Trenimiz artık Avrupa kıtasına koşmaktadır.

(14.Gün)

Volga’nın 2 yakasında yer alan eski bir Tatar şehri olan Kazan şehrine geldik. Bir söz vardır; Kazan’ı kazsan altından Tatar çıkar, gerçekten de öyle. Biz oraya vardığımız zaman Kul Şerif Camii’nde bir evlenme töreni vardı, tören dini vecibelere uygun olarak yapılmıştı.

Kul Şerif Camii 1996 yılında restore edilmiş ve ibadete açılmıştı, caminin çok güzel bir görünüşü vardı, biblosunu alıp evde duvarıma astım. Hazin bir hikayesi olan Tatar Kraliçesi Süyüm, Rus Çarı’nın bütün ısrarlarına rağmen Çar’ın evlenme teklifini kabul etmemiş ve baskılara dayanamayarak şehrin ortasında bulunan yüksek kuleden kendini aşağılara atmıştır. Şehir turumuzda Tatar camilerini ve Ortodoks Katedrali’ni gezdik.

(15.Gün)

Daha sonra büyük ve güzel bir şehir olan Rusya’nın baş şehri Moskova’ya geldik, böylece 9000 km.lik yolcuğumuz sona ermiş oldu. Bu yolculuk keşke hiç bitmemiş olsaydı. Moskova’ya ikinci gelişim oldu, ilk seyahatim 1983 yılında olmuştu, 28 yıl sonra Moskova’nın hayli değişmiş ve çok güzelleşmiş olduğunu gördüm.

Kremlin ve Kızıl meydan Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde. Kremlin’de altın kaplamalı soğan kubbeli katedraller görülmeye değerdi. Gece turunda Kızıl Meydan ve metro istasyonlarını gezdik.

(16.Gün)

Artık yarım turluk bir zamanımız kaldı, Kurtarıcı İsa Katedrali, Rahibeler Manastırı, KGB Binası ve Novadevici Mezarlığı’nda Nazım Hikmet’in mezarına geldik. 1902 yılında doğan Nazım 1963 yılında ölmüştür, şiirleri ve yazıları yüzünden 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılmış ve 12 sene tutuklu kalmış.

Ulucanlar Cezaevi’nde; Necip Fazıl, Ahmed Arif, Metin Toker, Bülent Ecevit gibi şair ve fikir adamlarıyla birlikte o acı günleri paylaşmıştır ve 1950 yılında Rusya’ya gitmiştir. Novodevici Mezarlığı’nın girişinin tam karşısında siyah mermerden yapılmış çok güzel bir mezar. Bizden önce gelen sevenleri tarafından demetler dolusu kırmızı karanfiller serpiştirilmişti mezarın her yanına…

Birden hatırıma ‘’Baki o Enis-i Dilden eyvah! Beyrut’ta bir mezar kaldı’’ diye haykıran Abdülhak Hamit Tarhan geldi.

Hamid’in gönül arkadaşım dediği eşi Fatıma Hanım’dan geriye sadece Beyrut’ta bir mezar kalmıştı, ama kısa bir zaman sonra Lüsyen Hanım’ı görünce Fatıma Hanım’ı unutup Varol Lüsyen! ihtiyar ömrümü genç ettin demiştir.(Sevgili vefasız Hamid)

Novodevici Mezarlığı’nda siyah mermerden yapılmış bir mezar ve kırmızı karanfiller…

Nazım’ın vatan hasretiyle kor gibi yanan gözleri, yüreğimi, bütün varlığımı sararken taşıyamayacağım kadar ağır sitemleri sırtıma yükledi.

‘’Ah Nazım! Mezarın, kırmızı karanfiller burada kalsa da,sen hep bizimlesin’’ diyerek yüreğimdeki bitmez tükenmez acıyı haykırmak ve bağırmak istedim.

Geri dönüş için havalimanına gidiyoruz, bilet ve pasaport işlemlerimizi hallediyoruz, 3 saat 15 dakikalık bir uçak yolculuğu…

Ve sevgili İstanbul…