GÜNEY HİNDİSTAN SANKİ BİR BAŞKA

Güney Hindistan. Yeni bir gezi, yeni bir heyecan, Hindistan sanki  bir kıta,  bu kez en güneyine gidiyoruz. Uçak memleketleri Cochin’e izine giden Kerala’lı işçiler ile dolu. Biraz uyku, biraz film, biraz sohbet,  biraz yemek. Dört saat sonra  eyalet başkenti Cochin’e iniyoruz! Bizi gayet “sıcak” karşılıyorlar. Acentenin sahibi Willingdon Adasındaki Trident Hilton oteline kadar bizi şahsen götürüyor. Hindistan’da bir renkler ve dinler mozaiği, her köşede bir heyecan  sizleri bekliyor.  Ananas suyu ve yasemin çiçeklerinden yapılmış kolyeler ile Hilton oteli personeli de  bize “hoş geldiniz” diyor.

Burası Cochin, Kerala Eyaletinin Başkenti!

         Kerala, uzmanlara göre Hindistan’ın en güzel ve en varlıklı eyaleti. “Arap Denizinin Kraliçesi” olarak da anılıyor. Zengin geçmişi ve renkli yaşamı ile Cochin bir “müze şehir” olarak da kabul ediliyor!

         Bu kentte bir sinagog, Portekiz Katolik kilisesi, Hollanda sivil mimarisi, sevimli bir camii, Hindu tapınağı ile Çinlilerin taşıdığı özel ağaçları aynı günde görebilirsiniz.

         Kerala Eyaleti, Hindistan’ın 28 eyaletinden oldukça farklı…! Bir defa Hindistan’da Hıristiyan oranı %2 iken bu eyalette %20. Yani adım başı kilise var.

          Sonra iki milyona yakın Kerale vatandaşı  petrol zengini Arap ülkeleri, Avrupa ve Amerika’da çalışıyor. Tabii böylece buraya döviz akıyor. 1956 yılında dünyada ilk kez bu eyalette komünist parti seçimleri kazanmış. Ama Marksizm’den farklı bir anlayışla halkının %99’unu ev ve arsa sahibi yapmış.

          Çinlilerin öğrettiği özel bir metot ile koskoca bir ağla avlanan balıkçıların kıyıda kurdukları döküntü bir lokantada iştahla kalamar ısmarlanıyor. Bize katılan Alman Dr. Dieter Bstelmeyer’in hazırlattığı karides ve patatesler ile masamız zenginleşiyor. Yağmurun sessiz  sesi gülmelerimize karışıyor. Sonra, geriye dönüyoruz. Basın toplantım var ama minibüsün gaz teli kopmaz mı?

          Basın toplantımızın ana teması “ilk kez bir Türk grubun Güney Hindistan’a gelmesi” ama Orhan Pamuk ve Ermeni sorunu bana tekrar ve tekrar soruluyor!

          Otelimiz, 1930 yılında liman yapılırken çıkan degapaj malzemenin yığılması ile oluşan bir adanın üstünde! Ufak bir balıkçı köyü olan Cochin, liman ve donanma üssü sayesinde hızla gelişmiş. Böylece eski ve yeni şehir arasında Willington Adası bulunuyor.

Kathadaki (dans hikayesi) Epik Tiyatrosu!

          Bu gece bir “erkek” tiyatrosuna gidiyoruz. Hem de 1500 yıllık. Menşei ise bu topraklar. Önce delikanlıların yüzlerine nasıl makyaj yaptıklarını seyrediyoruz. Üç genç sulu boya ile bu geleneksel maskeleri her gece yüzlerine dikkatle uyguluyorlar. Kostümlerin ağırlığı ise 30 kilogram. Yani kızların taşıması çok zor. Dansın teması elbette gene Hint destanları. Göz hareketleri ve mimiklerle 9 farklı his tek tek ve vurgulayarak ifade ediliyor. Şaşkınlık, aşk, korku, kızgınlık, merhamet, huzur, mertlik, küçümseme ve de nefret!

          Tek müzisyen davula vurdukça bize ninni gibi gelen ritimlerle yorgun Türk grubunun uykusu geliyor! Arada sert bir ayak vuruşu ile yerimizden fırlıyoruz. Hatta gençlerden biri hazırlanmasına rağmen sahneye çıkmıyor. (Herhalde bize bozuldular.) Elbette ülkemizde de köçek ve çengi var ama bu tiyatro çok farklı. Görülmeli.

Bugün Tüm Gün Cochin’deyiz…

          Nazik ve bilgili rehberimizle kahvaltı sonrası turumuz başlıyor. Cochin betona mahkum olmamış. Ne mutlu! St. Francis kilisesini inşa edenler, Katoliklerin bir numaralı “fedaisi” Portekizliler. Yıl 1503. Vasco de Gama tam 14 yıl burada gömülü kalır, daha sonra kemiklerini Portekizliler Lizbon’a götürüler. Ama mezar taşı hala burada. Kilise uzun bir tahta ve araları kumaşla doldurulan  ilginç bir havalandırma sistemine sahip. Hinduların kendi mabetlerinde ayakkabı çıkarma adeti kiliseler ve sinagoglarda aynen uygulanıyor.

          Museviler bu bölgede 1900 yıl önce Kudüs’ü Romalılar yakıp yıkınca gelmişler. Mihrace onlara hoşgörülü davranıp arazi de vermiş. Katolik Portekizlilerin saldırılarında da onları koruyan yine “mihrace” olmuş. Ahizeleri Belçika’dan, ünlü yer döşemesinde kullanılan el yapımı fayanslar ise Çin’den gelmiş. Sinagogda 1586’da saraya yakın olarak inşa edilmiş. 1950’lerde İsrail’in kuruluşu ile buradaki Museviler baba toprağına dönmüş. Bugün için bu sinagogun cemaati sadece 13 kişi imiş. Tabii hahamları da yok. Dönüşümlü olarak aralarından biri haham oluyormuş.

Hollanda Sarayı ve Arkeoloji Müzesi

          Mattanchery Sarayını Portekizliler kendi adlarına burayı yönetecek olan mihraceye hediye etmişler. Yıl 1956. Bu tarihte mihracelerin devri biter ve devlet mal ve mülklerine el koyar. 1964 yılında burası bir müze olur. Zamanında Hollandalılar bu sarayı restore ettiği için ‘Hollanda Sarayı’ olarak da biliniyor. İçinde ünlü duvar resimleri dışında, silahlar, şemsiyeler, kılıçlar ve giysiler de bulunuyor.

          Ama ünü Ramayala ve Mahaparada destanlarından alınmış öyküleri anlatan duvar resimlerinden kaynaklanıyor. Islak duvara bu resimler kök boyalarla fresko tekniğiyle işlenmiş. Müze 350 yıllık ama destan tam 3500 yıllık! Raman’ın kıymetli eşi Sita’yı şeytan Sri Lanka’ya kaçırır. Raman’da maymun kral ile birlikte karısını geri almak için bu adada kıyasıya savaşır! Sonunda başarır ve bu ünlü ikili törenle evlenirler! Hindu tanrılarının öyküleri uzun ve karmaşık!

          Sonra birde çapkın Krişna var. Tam 16008 eşi varmış. Bir duvar resminde sekiz eliyle 16 eşini mutlu etmeye çalışıyor. Tabii elinin    hanımlara dokunduğu konumu da önemli. Hinduizm’de hep tek numaralar kullanılıyor. Yedi rakamı da ayrıca uğurlu!

          Sinagog civarında iki kez alışveriş sonrası sıra gene yemekte. Yemekte bir ziyaretçimiz var! Sita Travel yetkilisi. Rakip acente.

Bugün Büyük gün: Alleppey ve Houseboat Yolculuğu

          Yolumuz 83 kilometre. Güneye doğru gidiyoruz. Hedef Alleppey. Hindistan’da yaşam hep sokaklarda. Trafik ise sahiden berbat! Yol çizgileri bile yok! Her an karşınıza bir yerlerden bir araç çıkabilir. Kamyonların arkasında “korna çal” yazısı konmuş. Düşünün bir kere! Korna çalın ki sizi fark etsinler!

Fast food dükkanları, alt sınıf otelleri, telefon kulübeleri, motosikletler, tuğla yığınları, satıştaki hamaklar, okullar, banka otomatları, kenevir ipinden yapılan paspas, ip ve hasırlar yolumuzun manzarasını tamamlıyor.

          Sonunda Alleppey’e varıyoruz. Muz ve elmalarımızla “house boat”a biniyoruz. Bir rüya gerçek oluyor. Hava bir açıp, bir kapıyor. Etraf sakin. Ekim ayında yeni sezon açılınca hem fiyatlar hızla yükseliyor. hem de her adımda bir ziyaretçi grubu ile karşı karşıya geliniyormuş. Yani şanslıyız.

          Yeni teknemizle yola çıkıyoruz! Hemen bir öğlen yemeğini sunuyorlar! Ama fazla baharatlı yemekler artık grubu rahatsız etmeye başladı! Manzara bir  harika. Pumba Nehri, kanallar, civarındaki 40 delta ve ara kollarda geziniyoruz. Boşuna buraya “Asya’nın Venedik’i” dememişler. Ucu ince ve üstü bambu ile kaplı bu tekneler zamanında krallıklar arası eşya ve mal taşımak için kullanılırmış. Ahşap yapı kenevir ipi ile bağlanıp üstü koyu reçine ile kaplanmış. İyi bakılırsa nesiller boyunca rahatlıkla hizmet görüyorlarmış.

          Yol alıyoruz…!

          Yolcu motorları, ördek çiftlikleri, suda çamaşır ve bulaşık yıkayan hanımlar, uzun saçlarını üzerindeki elbisesi ile sabunlayan bir kızcağız, okullar, kiliseler, bol sayıda Hindu tapınakları, çayın ortasında bize şehvetle bakan şişman bir inek, tavuklar, ördek filoları, yemyeşil ve uçsuz bucaksız pirinç tarlaları, beyaz lotuslar, nilüferler gözümüzün önünden bir film gibi geçiyor. Yağan şiddetli yağmurlar sel baskınına neden olmuş. Birçok evin bahçesi ve hatta binaların içi bile su içinde. Tavuklar  yüksek bir tepecik bulmuşlar, orada yan yana bekleşiyorlar.

          Sonra farklı renkli bayrakları ile evlere hizmet götüren özel kayıklar da var. Sebze ve meyvesi ile manav, bakkal, banka, sağlık memuru gibi. Kerala’da yaşam “backwater” denen buralarda hayat buluyor. “Snake boat” (yılan kayık) uzun siyah renkli bir yarış teknesi. Festival esnasında bu özel kayıklarla geleneksel yarışlar gerçekleşiyor.!

          Yemekten sonra iki tekneye ayrılıyoruz. Akşam yemeğinde pilav ve domates revaşta! Artık karanlık iyice basıyor! Sıra kurbağa, kuş ve böcek seslerinde.

          Sabah kahvaltısından sonra geniş “Vembanad Gölüne” çıkıyoruz. Kumarakom Köyü yakınlarındaki sessiz olduğu kadar hoş ve modern “Kumarakom Lake Resort”a varıyoruz. Yine çiçeklerden kolye ve hindistancevizi suyu ile karşılanıyoruz.

          Bu gölge aynı zamanda bir “kuş cenneti” imiş. Göçmen kuşları görebilmenin en güzel yolu gölde uzun bir motor gezisi olduğu söyleniyor.

          Tatil köyümüzün bazı kadrolu hayvancıkları var. Yeşil çimin üstünde emin adımlarla yürüyorlar. Üç sevimli tavşan yavrusu, iki kaz ve bol sayıda akıllı karga. Arkadaşlarımı beklerken kargalarla dost oluyorum. Ama biri devamlı tavşancıkları kovalıyor. Kaçmazlarsa ısırıyor. Sonra odama gelince kargaların beni ziyarete geldiklerini anlıyorum. Banyoda duran ıslak mendiller etrafa saçılmış ve biri de açılıp duvarın üstüne bırakılmış. Bir ara otelde bir kova içinde tutulmuş ufak balıklar görüyorum. Zavallı balıkları aldatıp yakalamışlar. Tabii hepsini göle geri atıyorum.

          Tüm motorlar sahile biriken su bitkilerinin köklerine takılınca bir saatlik “gün batımı” motor gezisi gerçekleşemiyor. Gece yemekten sonra yürüyüşe çıkıyorum ama ana yolda ne kaldırım ne de ışık var. Elbette bu durumda yürümek zor ve tehlikeli!

Bugün Çarşamba, Sekiz Saatlik Madurai  Yolculuğu!

          Sabah saat 08:00’da tüm ekip hazır! Yola çıkıyoruz. Dar dağ yollarında yoğun trafikte ilerlemek zor. Doğa canlı, yeşilin her tonunu seyrediyoruz. Kauçuk ağaçlarından açılan yarıklardan gövdeye asılan metal  kaba doğal kauçuk olan “lateks” dökülüyor. Yalnız lateksin üstüne gün doğmamalıymış. Çünkü hemen katılaşıyormuş. Yani geceleri toplanması gerekiyor. Bir kauçuk ağacının ömrü ise 20 yıl kadarmış.

          Hindistan’ın bu bölümünde yaşam yine sokaklara taşmış! Kutsal, kendinden emin inekler, beyaz kıyafetli ciddi trafik polisleri, sevimli siyah tombalak domuzlar, dev reklam panoları, çok sayıda dev film afişleri, çıplak ayaklı ilkokul öğrencileri, Hindu tapınakları, tuk-tuklar, kapıları açık ve insanların dışarı sarktığı şehir otobüsleri; insan ve hayvanın iç içe yaşadığı mutlu bir beraberlikten bazı can alıcı  portreler.

          Eyalet değiştiriyoruz. Sanki ülke sınırı geçer gibi bazı bürokratik işlemleri var!

          “Kerela” bitti. Yeni eyalet “Tamil-Nadu!” Tamil-Nadu bölgesi bildiğiniz gibi Sri Lanka’daki tamil gerillaları ile tüm dünyaya ismini duyurdu! Kerala’ya nazaran ekonomisi daha zordaymış.

Baharat Bahçesi

          Kumily’de Spring Valley yöresindeki İbrahim’in (Abraham) “Baharat Bahçesinde” dar bir alanda onlarca meyve, baharat ve çiçeği bir arada görüyoruz. Keşke zamanımız olsaydı da tüm bahçeyi adımlasaydık. Karanfil, kimyon, ağacın kabuğundan yapılan tarçın, ağaçta yetişen sahte domates, ufak acı kırmızı biber, kızartmasını ikram ettikleri dev Jack fruit, yeni yaprakları sürekli açılıp kapanan telgraf bitkisi, bir sarmaşık türü olan karabiber, yetişmesi uzun zaman alan vanilya, koca sarı gövdeli kakao bitkisi, şekerle tattığımız poisson-fruit, çeşit çeşit orkideler, toprak altında patates gibi koca bir kök olan “yam”, kahve, bir çömlekte senede sadece bir kez çok küçük arılarca hazırlanan kıymetli siyah bal. Tüm bunları elledik, gördük tanıdık ve hatta bazılarını  tattık bile.

          Deniz Dümer arkadaşımız soruyor biz araştırıyoruz. Soru şu, mezarlık yok, ya ölüler ne oluyor? Tabii bu soruyu önce şoföre yöneltiyoruz. Anlamıyor! Tesadüfler bizi hızlı bir şekilde kasabanın mezarlığına götürüyor. Hem de tam  bir ölü tam yakılırken! Odunların üstüne yerleşen cansız vücut önce çamurla kaplanıyor,  ölü  çamaşırları, hatta şiltesi ile beraber yakılıyor. Ertesi gün akrabaları gelip soğuyan küllerini kutsal nehre atacaklar ve kemiklerini ise gömeceklermiş. Yakılan ölülerin küllerinden koca  bir yığın oluşmuş!

          Aynı kasabada bir de düğün var. İşte hayat devam ediyor. Önde yaşı biraz geçmiş bir  damat ve gelin, arkada ise akrabalar. Çeyizler ise bavullar içinde taşınıyor.

          Öğle yemeğimizi “Periyon Spice Village” otelinde keyifle yiyoruz. Tüm meyve ve sebzeler eko-tarım ürünüymüş. Bizim için birde özel bir  hazırlık yapılmış. Yerde dev bir çiçek panosu ve yanında da kemanı ile bir müzisyen var. Aslında burası bir milli park. Beşyüz fil ile 40’ da kaplan barındırıyormuş. Zamanımız olsaydı bu parkın içindeki nehirde hoş bir safari gezisi  yapabilirdik!

          Yol uzun. Zaman zaman uyuyoruz. Sohbet ediyoruz. Şelaleler ve bazı tapınaklarda fotoğraf molası veriyoruz. Nihayet saat 18:00 gibi yeşili az, kalabalığı ise çok, parti bayrakları ile donatılmış, pazarları ile ünlü tarihi kent Madurai’ye giriyoruz.

          Hava kararmadan dos doğru Hindistan’ın en büyüğü olarak ün yapan Meenakshi (Minaksi) Tapınağına koşturuyoruz.

Dev Bir Tapınak: Meenakshi (Minaksi)

          Önce bu tapınağın hikayesini isterseniz Gönül Dönmez’in kaleminden dinleyelim!

          Hacılar, dilenciler, iş adamları, öküz arabaları ve çek çeklerin yarışırcasına sahip çıkmaya çalıştıkları Madurai Kentinin ortasında sanki bambaşka bir kent Meenakshi Tapınağı. Dravidian mimarisinin bir Barok örneği diyebileceğimiz bu tapınak, bir Hint tapınağından çok vallahi Disneyland’ı anımsatıyor. Birbirine kilitlenmiş tanrı, tanrıça imgeleri, hayvan yontuları, mitolojik tasvirler baş döndürüyor bir anda.

          Şiva ile eşi Parvoti veya buradaki ismi ile Meenakshi adına dikilen bu mabedin her köşesinde bu ikiliyi ve çocukları sevimli fil Ganeş’i görmek mümkün.  Parmakları ile “dikkat” diyen mabet muhafızlarını da bu arada  unutmayalım!

          Şiva ile Parvoti’nin 1008’er ismi olduğunu hatırlarsınız süslemelerde  kullanılacak malzemenin fazlalığı ortaya çıkar. Dev tapınağın ikisi doğuda, birer adet batı, kuzey ve güneyde olmak üzere  5 adet kapısı var. Her gün bu tapınağı 10 bin kişinin ziyaret edermiş. İçerideki törenler yaratıcı gücün sınırlarını aşacak boyutta. Tapınağın öyküsü ise kendisi gibi sahiden gerçek üstü.

          Bu görkemli yapıtı bir Pandyan Kralının üç göğüslü olan kızı için yaptırdığına inanılır. Kız doğduğunda bir ermiş kızın  üçüncü göğsünün ancak evleneceği adamla karşılaştığında eriyip gideceği kehanetinde bulunur. Genç kız bir gün Kalias Dağında oturan Tanrı Shiva ile karşılaşınca bu kehanet doğru çıkar. Shiva genç kıza Madurai Kentine geri dönüp onu sekiz gün beklemesini söyler. Dediği gibi sekizinci gün  Shiva Lord Sundareshwara olarak çıkagelir sonuçta genç kızla dünya evine girer.

          Böylece 1560’da tasarlanıp 1623-1655 yılları arasında tamamlanan bu tapınağın öyküsü 2000 yıl öncesine Pandya Krallarının egemen olduğu devire kadar uzanıyor. Bugün bile kapanış saatinde Shiva’nın imgesi büyük bir törenle karısı Parvati’nin yatak odasına götürülür ve sabah saat 6:00’da ise geri alınır.

          Kırk-elli metre boyunda oniki kulesi olan tapınağın en büyük salonunda “bin sütunlu salon” denilse de gerçekte sütun sayısı 985 imiş.

          Rehberimiz tecrübeli ve gerekli bilgiyi doğru zamanlama ile  bize aktarıyor. “İlk kez bir Türk grubu buraya geliyor” diyor. Taa sokaktan ayakkabılar çıkarıldı. Tapınağın kapısına kadar çoraba ve galoşa izin var. Daha sonrası ise çıplak ayak. Merdivenlerle çevrilmiş koca bir havuzun başında su ile kutsananlar, kül dağıtan papazlar, çalgıcılar, Shiva’nın uşağı sayılan boğa Nandi, yerde namaz kılanlar, hindistancevizini duvara fırlatan uykusuzlar, dokuz gezegenin tanrılarının etrafında 9 tur atanlar, havuzun ortasındaki altın lotus, bol bol sevimli Gadeş Heykeli ve birde elbette aşırı bir kalabalık.

          Bizi yani Hindu olmayanları  Shiva Heykelinin olduğu esas bölüme almıyorlar. Sonra sıra ile törene katılmak  için kutsal hayvanlar geliyor. Parayı alınca hortumu ile başımıza dokunan bir fil, 3 deve ve süslü bir sevimli beyaz boğa. Shiva Heykelinin yatak odasına dek götürülme törenine bu hayvanlar eşlik ediyor. Işıl ışıl bir tahtravana konan Shiva heykelini sıra ile  halk taşıyor. Bu tören her akşam tekrarlanıyor. Sabah saat 6:00’da Shiva gene yatak odasından alınıp yerine konuyor. Ama sabahki tören için  bu kadar kişi toplanmıyormuş.

          Shiva yatağa, haydi bizde yatağa. Bahçede pilav ve yoğurtlu bir akşam yemeği. Sonra yorgun vücutlar yatağı arıyor. Yemekler metal kapların içindeki muz yaprakları ile servis yapılıyor.

Tanjore ve Trichy

           Madurai’nin üç adı varmış. “şeker şehir”, “festival şehri” ve “tapınak şehri”. Madurai tam 3 bin yıllık. Halkının %90’ı Hindu, bu kent ayrıca  bilgisayar endüstrisinin önemli bir merkeziymiş. Dikdörtgen şeklindeki şehirde “eşek bile kaybolmaz burada” diye bir deyim bile türetilmiş. Niye eşek kaybolmaz doğrusu anlamadım. Ses kirliliğinin yoğun olduğu  Madurai’de üç iklim yaşanırmış. Sıcak, daha sıcak ve de en sıcak! Yağışlı mevsim ise Ekim ile Şubat arası.

           Kentin içinden geçerken sigara satan kulübelerin yanındaki bir ağaçtan sarkan uzun bir ip dikkatimizi çekiyor. Fitil gibi için için yanan kenevir ipinden herkes sigarasını yakıyor. Sanki bir marifet gibi !

         Thiumalai Noyak Sarayının yapılış tarihi 1636. Burası da  bir mihrace sarayı. 240 kolonlu geniş salonları ile ünlü. Tavanlarında hala kökboya ile yapılmış orijinal süslemeleri zevkle seyrediyorsunuz. Zamanında güzel bahçesi ile çok geniş bir alana yayılan bu sarayın maalesef bazı bölümleri yıkılmış. İçi güvercin ve sincap ile dolu.Tiyatro salonu ise bugün bir müze olmuş. Sarayın son mihracesi İngilizlerle işbirliğini reddedince İngilizler sarayına el koymuşlar. Kendi ve arkadan da tüm  ailesi intihar etmiş !

         Hemen Tanjor’a doğru yola çıkıyoruz.

“Melur Government Boys Higher Secondary School’da” öğrenci ve öğretmenlerle kısa bir sohbet toplantısı yapıyorum. Tüm okul bahçede toplanıyor. İngilizce bilmedikleri için müdür anlattıklarımı Tamilce’ye çeviriyor. Sanırım çocuklar çok mutlu oluyor. Tanjore’a saat 15 gibi varıyoruz. Bu kez rehberimiz sari kıyafeti ile şık bir hanım. Bilgili, tecrübeli.

         Yine bir Şiva tapınağı geziliyor. “Chola temple of Brihadishwana”. Burası dünya miras listesine girmiş. Etrafında yoğun bir çalışma göze çarpıyordu. Bu ilginç yapıdan size bazı kısa notlar çıkardım !

  • 90 tonluk kubbesi yerine 6 kilometrelik bir rampa yardımı ile yerleştirilmiş. Tüm tapınak zor işlenen granitten yapılmış. Ve bu sert taş  uzaklardan buraya getirilmiş. 
  • Üç hanedan döneminde tapınak genişletilmiş. Ancak esas tapınağın yaratıcıları Çulaşlar. II. dönemde Noyalar bu tapınağa bazı eklemeler yapıyor. Bu coğrafyadaki  üçüncü krallık ise Muratalar.
  • Burası ile Kamboçya’daki Angkor Wat arasında büyük bir benzerlik var. Zaten Çulaşlar ticaret nedeni ile oralara kadar uzanmış
  • 64 metrelik dev kulesi tam 13 katlı. Üzerinde Şiva’nın 60 farklı kimliği zevkli bir taş işçiliği ile yontulmuş. 
  • Şiva’nın eşi Paravati mükemmelliği simgeliyor. Lotus ise genelde “saflığın” simgesi.
  • Son hanedanlık olan Muratalar tarafından yapılan bronz Nandi (boğa) heykeline Hintliler süt ve ot taşıyordu. Şiva’nın tanrı ile haberleşme aracı olan Nandi o akşam getirilen süt ve daha 6 farklı sıvı ile güzelce yıkanacaktı.
  • Bazı heykellerde bizde “sema törenlerinde” sık rastlanan “el hareketine” rastlıyorsunuz bu “Allah’tan alıp, sana veriyorum” anlamına geliyor.

Yağmur geliyor. Müzedeyiz. Salonda çok sayıda bronz heykel var. Hepsi Murata krallığı döneminden. Elbette bize pek yabancı olmayan tanrılara ait. Gadeş, Şiva, Parvati ve Vişnu gibi. Kalıbı kil ve balmumundan  hazırlanan heykellerin içine bakır, gümüş, altın, kalay ve tenekeden oluşan alaşım sıcak olarak dökülüyormuş. Müze XVI. yüzyıl bir Mihrace sarayı içinde yer alıyor.

         Gece Trichy’de kalacağız. Yolumuz 63 kilometre. Şehirlerarası yolun tam ortasına güzelce  mısır döküp ve kurutuyorlar.  İyi mi? Her an ciddi  bir trafik kazası olabilir. Nihayet Trichy’deki otele veriyoruz. Önceden verilen direktiflerle hazırlanan acısız bir akşam yemeği, kısa bir alışveriş ve yine sıcak  yatak.

Önce Trichy’de Vişnu Tapınağı, Sonrada Sıra Pondicherry’de !

Sabah hanım rehberimizle birlikte erkenden yola çıkıyoruz. Hedef Lord Vişnu adına yapılan Srirangam Dev Tapınağı. Tapınağın tam ortasında yer alan 80 kilo altından yapılan “altın tapınağa” ulaşmak için hem kuzey ve hem de güney yönünden 7 kapı 7 duvar aşmanız gerekiyor. Tüm tapınağın toplam alanı 9,5 kilometrekare ve 21’de kuleye sahip. Tapınağın içine birde geniş bir çarşı kurulmuş. Vişnu, eşleri Laksmi, Tridevi ve Bidevi, Vişnunun çok sayıda kimliği reenkarnasyonları (yeniden dünyaya gelişi) ve  habercisi mitolojik ünlü kartal-insan karışımı Geruda bu büyük tapınağının her köşesine yontu olarak işlenmiş. Vişnu çoğu zaman kıvrılmış, bir yılanın üstünde oturuyor ve beş başı dünyanın beş elementini simgeliyor. Bunlar, toprak, su, hava, evren ve ateş.

         Karşımıza her köşede  granit heykeli ile mitolojik Geruda, ok ve yayı ile tanıdığımız Rama ve eşi Sita ve maymun tanrı Hanoman çıkıveriyor. Her yer tanrı.  Tanrılara günde üç öğün yemek verildiğini hemen ilave edeyim. Ellerinde ot ve yiyeceklere tanrılarına ziyarete gelen Hintlilerin getirdiği yiyeceklerin fazlası bir büfede  halka ucuza satılıyor. Elde edilen gelirle de bu tapınakta fakirlere aş pişiyor ve  dağıtılıyor.

         Bir ara bir mabedin çatısından tüm komplekse bakıyoruz. Beyaz bir kule hemen gözümüze çarpıyor. “Beyaz” saflığı simgeliyor. Kelime anlamı “safiler kenti” olan Trichy “Kaya Şehri” olarak da anılıyor. Çünkü düz ovada sanki yerden birden fışkırmış gibi sarp kayalar bulunuyor. Elbette tarih boyunca bu kayalıklar savunma amacı ile farklı krallar tarafından kullanılmış.

         Kutsal kahverengi renkli Kaveri Nehrinin kıyıları da çok hareketli. Filler, görevli papazlar, saçları sapsarı boyalı çocuklar, suda yıkanan, kutsanan ve hatta yüzen Hintliler hepsi bir arada!

         Trichy–Pondicherry arası 220 kilometre yani hemen hemen 4 saat. Yolda, başta ben olmak üzere herkes uyukluyor. Ama bizim şoförde bu arada bayağı hız yapıyor. Tüm araçları sağlıyor. Grova meyvesini tadıyoruz. Nehrin kıyısında çamaşır yıkayan ve onları kumda kurutan çok sayıda Hintli dikkatimizi çekiyor. Pondicherry’e tahminimizden erken varıyoruz. Yerel rehberimiz ilk önce bizi atık pamuk parçalarına bazı özel  katkı maddeleri eklenmesiyle elde edilen hamurdan kağıt üreten bir tesise götürüyor. Çamaşır suyunda bir süre bekleyen hamur sonra tabakalar haline getiriliyor, kurutuluyor, renk katılıyor ve adım adım daha ince kağıt elde ediliyor. Bu şekilde sadece atık malzemelerden elde edilen kağıttan kutular, albümler, telefon defterleri, klasör kapakları, not defterleri, duvar kağıtları, okul karneleri ve zarflar yapılıyor.

         Pondicherry şehrine 1677’de Fransızlar gelip, 1954 yılına kadar da burada kalmışlar. O dönemde kent, bir kanalla iki bölüme ayrılmış. Beyaz şehir ve Hint kısmı. Fransızlar lejyon askerlerini bu kentten  temin etmiş. Aralarında sağ kalanları da Fransız vatandaşı yapmışlar. Bugün bile bu kentte 3 bin yabancı yaşamakta. Fransa’ya yerleşen Hintliler ise sık sık Pondicherry’e akraba ziyaretine gelmekteymiş. Bu yerleşim merkezinde üç Fransız lisesi ve çok sayıda da Katolik kilisesi var. Koloni dönemi evleri ve deniz kenarındaki şık bulvarı ile Pondicherry bir Avrupa sahil kasabasını andırıyor.

         Bu kentin çok önemli bir özelliğine rehber kitaplarda geniş  yer vermiş. Burada bir “komün” var! Bu yeni felsefenin kurucusu Sri Aurobindo Kalkuta’da İngilizlere karşı kahramanca mücadele etmiş bir Hintli düşünür. Aynı zamanda yoga üstadı olan bu şahsın kurduğu komün “Asham” olarak tanınıyor, gün geçtikçe gelişiyor ve büyüyor.

         Gelelim “anneye” yani Mira Alfassa. Bir ateist, bir materyalist. Piyanist,  yazar ve başarılı bir ressam.  Babası ise Edirneli. Mira  kendi gerçeğini aramak adına dünyayı dolaşırken Sri Aurobindo ile tanışır. 1920 yılında onun yanına yani Pondicherry’e yerleşir. Benim doğum günümde 9 Aralık 1950 tarihinde Sri Aurobindo ölür. Artık görev sırası “Anne”de dir. 1962 yılına kadar Asham’ı yönetip 17 Kasım 1973’te o da gözlerini bu dünyaya  kapatır. Asham’ın fırınları, kağıt fabrikası, dükkanları, okulları, lisan kursları ve farklı farklı tesisleri var. Yirmi sekiz ülkeden 2 bin kişi Asham’da bulunuyordu. Her gelen kendi iş sahasını kuruyor ve herhangi baskı olmadan bu toplumun bir ferdi olarak huzur içinde  yaşıyor.

         Herhalde bu grubun felsefelerini merak ediyorsunuz. Tabii düşüncelerini onlarca kitapta toparlamışlar. Bir iki cümle ile açıklamak çok zor.  Hatta bu kitaplardan üçü Türkiye’de de yayınlanmış. Anahtar kitaplarından çıkan eserlerden  biri “Anne – Sohbetler” başlığında.

İşte bu kitaptan size bazı önemli  ipuçları !

  • Hakikatler dinlerce “empoze” edilmemeli, insan hakikati kendi bulmalı, hakikat bu dünyadadır.
  • Dinler ve devlet insanların kendilerine sorgusuz itaat etmelerini talep ediyorlar. Bu yanlıştır.
  • Hakikat Kuran veya İncil gibi tek kitaba hapis olamaz.
  • Dinsel öğretiler geçmişe aittir. Herkes hakikatin kendi dininde olduğunu düşünür. Bu yanlıştır.
  • Cehennem tehdidi, nirvana veya cennete kaçış ile hakikat bulunamaz.

         Gece bir eksiğimizi fark ediyorum. Auroville yani Ashramların kurduğu köyü ve merkezlerini göremedik. Rehberimizde bahsetmedi. Hiç olur mu! Sabah hemen bu farklı yaşam biçimini görmek için rotamız değişiyor. Allah’tan sadece 15 kilometre uzakta. Ama doğrusu gittiğimize değmedi, karşımıza bir tatil köyü havasında modern bir yerleşim merkezi çıkıyor. Oysa biz burayı başka türlü hayal etmiştik. Şık kahvesi, butiği, seminer odaları var. Günlük seminer ve dinletilerle meraklı ziyaretçi ile burada kalan yabancılara felsefeleri anlatılıyor.

         Başkent yolu asfalt ve üzerinde yol işaretleri de var. Bengal Körfezini bu kez  sahilden takip ediyoruz. Özel havuzlarda tuz elde ediliyor. Yolda gördüğümüz öküz arabalarında dişi ve erkek öküzlerin uzun beyaz boynuzları renk renk boyanmış. Ama bu renklerin özel bir anlamı yokmuş. Yol inşaatlarında bayanlar harıl harıl çalışıyor.

Hindistan ayrı bir dünya, onu tanımak zor. Şu anda belki dünya ülkeleri arasında saygın bir yere sahip. Ama bakın rehberimiz Jeffry ülkesinin durumunu bize nasıl anlattı. “Bir insanın başı fırında, ayakları buzdolabında olursa vücut ısısı normal olur. Ama o insan ölmüştür.”

         Hint köylüleri şeflerine sorar: “Bu kış soğuk geçecek mi? Odun toplayalım mı?” Şef, “Bekleyin, tanrı Vişnu’ya sorayım.” der ve gider. Telefona sarılıp meteorolojiyi arar. Meteoroloji, “Evet, kış çok sert geçecek.” yanıtını verir. Şef bunun üzerine köylülere “Odun toplayın.” emrini verir. Onlar da toplarlar. Ardından yine sorarlar “Şef, emin misin, kış sert mi olacak?” Şef tekrar meteorolojiyi arar ve der ki: “Kış sert mi geçecek, emin misiniz?” Meteorolojiden yanıt gelir: “Eminiz; çünkü köylüler deli gibi odun topluyorlar.”

    Hindistan bölümünde sayın Bülent Ecevit’in şiirlerini tercüme ettiği, ünlü Hint filozof ve şairi Rabindranath Tagor’un “Aşk Konusunda Şiir” adlı eseriyle son vermek istiyorum.

“Sana bir tek söz ettim mi şimdiye değin

Bir şey istedim mi senden

Orman arkamdaydı

Bir ağacın dibinden sana bakıyordum

Yeni başlamış sabahın gözleri uyku doluydu

Gökten yorgunluk çiğ olmuş yağıyordu

Dağın taşın ıslak kokusunu duyuyordum

İncir ağacının altındaydın, seni gördüm

Gördüm, yumuşacık pamuk ellerin ineği sağıyordu

Ayakta durdum bir tek söz etmeden

Gördüm, mango ağacının çiçekleri

köy yolunu doldurmuştu

Kucağında çanağın ineği sağıyordun, gördüm

Maşrapam boştu elimde, bekliyordum

Öyle durdum sana yaklaşmadan

Gördüm köy kadınları ırmaktan geldi testileriyle

Çanağındaki sütün köpüğü taştı gördüm

Öyle durdum varamadım”

                            (Çeviren: Tarık Dursun K.)