Medeniyetlerin Randevusu: Girit ve Aziz Şövalyelerin Rodos Adası

Yunan Adaları’nın en büyüğü Girit’e ister Pire Limanı’ndan kalkan bir feribot ile ister Kuşadası’ndan hareket eden bir yolcu gemisi ile yaklaşın, başkent Iraklion (Kandiye) ilk siluetleri ile birlikte İstanbul’un Güngören ve Bağcılar semtlerini aratmayan bir beton yığını ile karşılaşıp, hemen üzüleceksiniz. Oysaki Girit bir “dişi” adadır. Güzel, bereketli, dağlık, kayalık, zarif ve hırçın. Elbette Giritli de hırçın tabiatlıdır, öfkelidir, sert bakar, kendi kurallarını önce kendi bozar.

Bu ada Roma, Helen, Mısır, Arap ve Osmanlı medeniyetlerinin tarih zenginliğinin bir buluşma noktasıdır. Girit denince hemen aklıma gelen çok sözcük var. Minos Uygarlığının 3500 yıl önce yapay bir tepe üstüne kurduğu “Minos labirenti” efsanesine ilham kaynağı olan karmaşık yapısı ve freskleri ile dünyaca ünlü Minos canavarının hapsedildiği Knossos Sarayı, annesi Rea tarafından babası Kronos’un gazabından kaçırılan su perilerinin himayesinde, dağ keçilerinin sütü ile büyüyen tanrılar tanrısı Zeus’un doğduğuna inanılan Dikti Mağarası, zeytin ağaçları, bağlar, şifalı otlar, kıyı şeridine yayılan balık lokantaları ve tavernalar, her mevsim zirvesi karlarla kaplı Ida dağı, ünlü Girit mutfağının, lezzetli yemekleri, keçi peyniri, fava, yaprak sarması, tuzlu tereyağında kızartılan tekir balığı, taş fırında pişen sebzeli pizza, ahtapot salatası, papalina tavası, musakka, kabak çiçeği dolması, Girit rakısı ve elbette “tavla oyunu…”

Bir dönemler “Girit” deniz ticaretinde Akdeniz’in önemli bir limanı imiş. Buradan Baltık ve Kuzey Denizine dek değerli taş ticareti yapılırmış. Kızlar ağası, “Sümbül Ağanın” Mısır’a giderken Girit yakınlarında kalyonunun Venedikli korsanlarca ele geçirilip kendisinin öldürülmesi, para ve mallarının yağmalanması, güzel cariyelerinin Hanya pazarında satılması üzerine Girit’ten intikam adına yola çıkan 106 Osmanlı harp gemisi, 300 “karamürsel” diye adlandırılan nakliye gemisi ve 101 bin asker bu adayı almak için tam 24 yıl 4 ay ve 16 gün savaştı. Yani tam 440 yıl Venediklilerin kök saldığı Venedik sanat ve edebiyatının süslediği bu adanın alınması hiç de kolay olmadı. Yedi gün, yedi gece boyunca 40 bin top, binlerce kumbara Venedik kalesini bombardıman etti. Hani boşuna dememişler, “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız diye.” Daha sonra bu ada üç yüz yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. 1905 yılında ise resmen Yunanistan’a bağlandı.

Osmanlı buraya aslında Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amacı ile gelmişti. Osmanlı Ordusu ile birlikte adaya yerleşen dervişler, gönüllerini “abad” edip kurdukları tekkeleriyle maneviyat dünyasında yolculuğa yine bu adada başlamışlar. Kandiye’de (Iraklion) artık Bektaşi tekkeleri, yeniçeri kahveleri, Osmanlı’nın evleri yok. Günümüzde Osmanlıdan yadigâr sadece “kahve” olarak kullanılan birkaç sebil, ayrıca çeşme ve mezar taşına rastlıyoruz.

Yunanistan Cumhurbaşkanı Venizelos ile Atatürk arasında 1922 yılında imzalanan “mübadele anlaşması” ile Osmanlıların Girit’te terk ettikleri evlere Anadolu’dan gelen Rumlar yerleştirildi. Tarihin en büyük zorunlu göçlerinden biri yaşandı bu topraklarda.

Aslında Giritliler “müthiş” insanlar. Bir kere Yunanistan’ın “en dik kafalı” insanları olarak biliniyorlar. Köylerdeki erkeklerin çoğu hala pos bıyıklı. Bizdeki gibi tarla, arazi veya kız meselelerinde eller hemen silahlara gidermiş. Yunanistan’da en fazla silah Girit’te! Kan davası yüzünden Girit’ten kaçanların sayısı pek de az değil.

Diğer bir Osmanlı kökenli kent olan Resmo’da Osmanlı evleri yanında Gülnuş Rabia Sultan Camisi, şehrin çarşısı içinde yer alan ve bugün sadece bir minaresi kalan “Kapı Camii”, dikkati çekiyor.

“Hanya” sözcüğü bir deyim ile hatırlanır. “Hanyayı da Konya’yı da anlarsın” Herhalde bu sözcük “başına geleceklere dikkat et” anlamında olmalı. “Hanya” Osmanlı’nın izlerini biraz daha fazla taşıyor. Abdülhamit Döneminde yapılan “deniz feneri” “Musa Paşa Camii”, limanın ucunda yer alan “Yeniçeri Camii”, Yunanlıların daha sonra tekrar kilise yaptığı Hünkar Camii veya San Nikholas Kilisesi hem çanı hem de minaresi ile her iki toplumun hoşgörüsüne sesleniyor.

Girit, zamanında adada yaşanan yoksulluk nedeniyle çok göç vermiş. Halen de anakaraya nazaran ekonomisinin güçsüzlüğü zaten daha makul olan fiyatlardan anlaşılıyor.

Hemen bir taksiye binip başkentin beton siluetinden uzaklaşıp 14 kilometre uzaktaki Akdeniz mavisi ile iç içe yaşayan Arhesos Kasabasına varıyorum. Mor, kırmızı ve beyaz çiçekli begonviller, teneke kutulardan cömertçe taşan sardunyalar, balkonlardan sarkan renkli çamaşırlar, üzerinde mani yazılı bir Girit çakısı ile pastel sarı boyalı bir evin önünde masum yüzlü bir genç çocuk, daracık gölgeli sokaklar, ferforje ile süslü balkonlar, mor çiçekli gündüz sefaları beni ayrı bir dünyaya sürüklüyor. Yürüyorum, çünkü en iyi “gezgin” en çok yürüyendir. Aslında gezgin yolda rastladığı her türlü ufak detaylardan zevk alır. Bence, “bakmak” değil, “görebilmek” önemlidir.

“Girit” kökenli çok başarılı “insanlarımız” olduğunu biliyorum. Örneğin iş adamımız, önceki Gana Fahri Başkonsolosu Ali Üstay gibi. (Hatta Girit anılarını bir kitapta topladı.) Ama Yunanlar için de aynı gerçek söz konusu. Türklere yakınlığı ile bilinen Mikis Theodorakis, mezarı Hanya yakınlarında bir tepede olan ilk Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos, başta “Zorba” ve “Günaha Son Çağrı” başta olmak üzere, deneme, gezi ve şiirleri ile tanınan Ortodoks kilisesinin aforozuna uğrayan Mirtia Köyü doğumlu Kazancakis ilk aklıma gelenler.

Aziz Şövalyelerin İkinci Adası: Rodos

Deniz yolu kavşağında bulunan Rodos, görkemli kale kapıları, beyaz kuleleri, dalgalanan şövalye bayrakları ile bin bir gece masallarını anımsatıyor. Aslında Rodos ile Malta’nın benzerlikleri fazla. Çünkü her iki adada ünlü Aziz Jean Şövalyeleri uzun bir süre kaldılar. Roma İmparatorluğu ve Avrupa’nın zengin ve koyu Katolik ailelerinin onurlu, korkusuz erkek çocuklarının Kudüs’teki kutsal mezarı korumak amacı ile bir araya gelmesi ile oluşan St. Jean Şövalyeleri Kudüs’ün düşmesinden sonra önce Kıbrıs’a göç etmişler. 1309 yılında ise Rodos’u Venedikli korsanlardan satın alıp buraya yerleşmişler. Stratejik konuma sahip adada tam 213 yıl kendilerine has özel zevkleri ve yaşam biçimleri ile hüküm sürmüşler.

Osmanlı tahtının varisi Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu Cem Sultan ağabeyi Beyazıt ile taht kavgası nedeniyle 13 yıl sığındığı Rodos Adası’nda hüzünlü bir esaret hayatı yaşadıktan sonra şövalyeler tarafından zorla gönderildiği Fransa’da Osmanlı Sarayının isteğine uyan Papa VIII. Innocent’in emri ile zehirlenerek öldürüldü.

Gelelim Aziz Jean Şövalyeleri’ne. Onlar da Kanuni Sultan Süleyman’ın yeniçerilerine yenilince üçüncü kez yeni bir adaya doğru yöneldiler. Bugün bile şövalyelerin izlerini tüm kimliği ile taşıyan Malta’ya yerleştiler.

Rodos’ta ise 400 yıllık bir Müslüman hâkimiyeti böylece başlamış oldu. Osmanlı’dan günümüze Süleymaniye Camii, Fatih Sultan Mehmet’in hediyesi saat kulesi, belediye hamamı, yenilenen çiçeklerle bezeli avlusu ile Fethi Paşa İslam Kütüphanesi, İbrahim Paşa Camii, narin Murat Reis Camii ile yanındaki Osmanlı mezarlığı ve külliyesi, Kanuni’nin kaptanıderyalarından Murat Reis türbesi ulaşmış. Recep Paşa Camisi ise onarım için bekliyordu.

Namık Kemal 1884-1887 yılları arasında Rodos valisi olarak görev yapmış. Ünlü İngiliz romancı Lawrence Durrell’in “İstanbul’daki Eyüp semtinin benzersiz melankolisini taşıyan Türk mezarlıkları” diye uzun uzun anlattığı kalenin etrafını çeviren Türk mezarlığı artık yok. Eski Rodos, Roma-Venedik, Bizans, Yunan ve Osmanlı kültürlerinin birleştiği bu ada-kent Büyük Üstadlar Sarayı, freskoları, yer altı kilisesi, üç muazzam sütunu ile Athena ve Zeus tapınakları, çeşmeleri, Madriaki yat ve balıkçı limanı ve arkeoloji müzesi ile hoşunuza gidecektir.

Surlarla çevrili yedi kapılı eski kenti XIV. yüzyılda Saint Jean Şövalyeleri inşa etmiş. Bir kale mimarisi örneği Rodos Müzesi, Afrodit Tapınağı, turistik dükkânlar hep burada. Kentin yeni bölümünü ise 1912 yılından itibaren İtalyanlar kurmuş. Bu bölüm akropolisin eteklerine kadar uzanıyor. Modern alışveriş merkezleri, ulusal tiyatro, Evangelismus Kilisesi yeni bölümde yer alıyor.

Bir dönem vatandaşlarımızın tatil için akın akın gittiği Rodos’a yıllar sonra tekrar uğradım. Hem de futbolda Avrupa birinciliğini kazanmasının sarhoşluğu içindeki Yunan bir Rodos’a. On beş yıl önceki gibi gene bir motosiklet kiralamak istedim. Ancak bu kez ısrarla “ehliyet” sordular. Ne de olsa Yunanistan Avrupa’nın şımarık bir oğlu oldu. Yanımda daima taşıdığım uluslararası “eski bir ehliyeti” zorlukla kabul ettirip “muhakkak görmem gereken” yer diye altını çizdiğim “Lindos’a” doğru 56 kilometrelik bir yola düştüm. Ama bu ada artık çok farklı. Betonlaşan Rodos’un trafiği acımasızca kamyonu, otobüsü ve jipleri ile üstüme üstüme geliyor. Oysaki ben çam ve zeytin ağaçları arasında doğa ile baş başa bir yolculuk hayal etmiştim. Sonunda adada antik dönemin merkezi olarak da anılan plaj ve tüketim merkezi Lindos’a sağ salim vardım. O da ne? Çok sayıda park etmiş otobüs ve ellerinde Coca Cola, sandviç ve tabii cep telefonları ile bir insan seli! Aman kaç “Orhan” dedim! Haydi, tekrar geriye!

Kırk yıl önce burada çevirdiği filmden dolayı “Antony Quinn’in koyu” olarak anılan ince kumlu ve rüzgardan korunan Ladiko Koyunda durup denize girmeseydim vallahi, hem motosiklete ödediğim 20 avroya, vaktime, hem de çektiğim eziyete çok daha fazla üzülürdüm. Rodos Kentinin içinde yer alan Akropole çıkarken kiralık motosikletle duvara çarpmam da cabası. Allah’tan motosikleti teslim ederken delikanlı çizikleri fark etmedi. Aklınızda olsun “siz siz” olun en iyisi motosiklet yerine bir araba kiralayıp Rodos’un etrafında sahil boyunca şöyle bir tur atın!

Evliya Çelebi Rodos için nedense “çok memleketler gördüm, böylesine rastlamadım” demiş. Rodos’un havası boğucu, ziyaretçi sayısı fazla. Sakin bir köşe arıyorum. Osmanlının yerleştirdiği Musevileri 1942-1945 yıllarında Almanlar burada toplayıp önce Selanik’e oradan da başta Auswitch olmak üzere esir kamplarına göndermiş. Rodos’un eski şehrinde ana meydanında dikilen bir anıt bu acı olayı simgeliyor. Sokrates Sokağı 64 numaradaki Türk Kahvesi’ni buluyorum. Üç yüz yıllık kahvenin duvarlarını antika eşyalar, aynalar, tabaklar, fotoğraflar süslüyor. Dizi dizi nargileler, tahta masa ve sandalyelerin yanında yaşlı Ali Bey ve eşi Bihter Hanım ziyaretçilerini bekliyor.

Rodos’u yedi milletin yedi erdemli şövalyelerinin yaptırdığı yedi hanı, on dokuz adet üstadın hüküm sürdüğü döşemesi Roma-Bizans mozaikleri ile süslü Şövalyelerin Sarayı, içinde su bulunmayan hendekleri, çam ve okaliptüs ağaçları arasında kuşatma sırasında ölen Murat Reis’in türbesi, geyikleri, gülleri, güneşi, güzel gözlü kedileri ile seveceksiniz.

Sonra antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen kentin Makedonya kralına karşı direnişinin bir simgesi olan M.Ö. 305’te ancak 12 yılda tamamlanan Lindoslu tanınmış heykeltıraş Kharest’in eseri olan dokuz ton gümüş içeren 32 metrelik Rodos heykeli maalesef artık yerinde yok. Mandraki Limanına giren gemilerin altından geçtiğine inanılan bu ünlü heykel ancak 50 yıl ayakta kalmış ve bir depremde yıkılmış. Araplar arta kalan parçaları ancak 900 deve ile taşıyabilmiş. Bugün aynı yerde biri dişi bir erkek iki adet karaca heykeli bulunuyor!