Bir Konser Anısı ya da İsmail Bey diye biri

Ege tarafında bir konserdeydik, yıl 1996 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu. İki-iki buçuk saatlik konserden sonra kulise döndüm. Bu işin içinde olanlar bilirler, konserinize binlerce insan gelse bile, bunlardan çok az kısmı kulise girebilir. Kulise girebilmek için her şehirde belli kurallar geçerlidir. Bunlar yazısız kurallardır. Bu kuralları şöyle sıralayabilirim:

Şehrin emniyet müdürünün ya da valisinin çocukları olacaksınız ki, polis kordonunu rahatlıkla aşabilesiniz.

Bodyguardlardan, o andaki salon güvenliğinden sorumlu olan insanlardan birinin yakını olacaksınız.

Şehirde konseri organize edenleri yakından tanıyacaksınız ki bu hem konsere hem kulise daha rahat girmenizi sağlayacaktır. Bunlar sadece benim için değil, birçok sanatçı için geçerlidir

Bunlar yazısız kurallardır. Yani ben kulisteyken birileri kapıyı açıp girebiliyorsa ve fotoğraf çektirip imza almak istiyorsa, mutlaka bir yerden torpillidir.

Aslında ben kulise herkesin gelmesini isterim; ama ne zaman ne de mekan buna olanak vermediği için en azından gelenlerle çok yakından ilgilendiğim, kulise kim gelirse gelsin bu gelen arkadaşlarla fotoğraf çektirdiğim, ya da kaset kapaklarını imzaladığım çok iyi bilinir.

Yine böyle bir gündü, uzaktan bir genç çocuk, yanında 2-3 kız arkadaşı ile beraber havalı bir şekilde kulise girdi. O sırada kuliste birkaç yerel gazeteci, birkaç imza isteyen arkadaş, bunun yanında orkestra üyeleri bulunuyordu. Kapıyı açar açmaz, elini uzatıp bana doğru yürüyerek, “N’aber Haluk’çuğum?” diye bir girizgahla yanıma yaklaştı. İçimden o anda “Mutlaka bir arkadaşımızdır, tanışmışızdır ki bu kadar samimi davranıyor.” diyerek hemen elimi uzattım ve “Merhaba, hoş geldin.” dedim. Tanımıyordum; ama yanındaki bayanlara karşı kendisini küçük düşüm1emek için sıcak davrandım. Tam o esnada gözlerime baktı “Beni tanıdın mı?” dedi. İçimden sitem ederek “Yahu adam seni nerden tanıyayım?” dedim. Yine içimden “Biraz tanışıklık göstereyim ki, arkadaşlarının yanında bozum olmasın.” diye söylendim. Sonra da kendisine “Evet, tanıdım.” dedim. O anki zor durumundan kurtarmak içini elini sıktım. “Hayır, tanımıyorum!” desem, arkadaşlarının önünde küçük düşecekti kendince. Hani imza isteyecekler diye düşündüm ve imzalarını vereyim de bir an önce gitsinler istedim. Ben tanıdım der demez bana dönüp “Peki nereden?” demez mi? İçimden bir küfür daha bastım. “Be adam!” dedim, “Bir kere merhaba demişim, seni tanıyorum, demişim, beni niye zora sokuyorsun? Hadi beni bırak, kendini niye zora sokuyorsun? Ben ne bileyim seni nerden tanıdığımı … ” diye içimden geçirirken döndüm yine onu kurtarmak için omzuna vurdum. “Tanıdım, tabiiki konserlerden, şuradan-buradan.” dedim. Adamın peşimi bırakmaya pek niyeti yoktu. “Yok yok, nerden nerden ?” dedi. Hay Allah, dedim kendi kendime; bir taraftan diğer çocukların fotoğraflarını imzalıyorum bir taraftan da İsmail adındaki o arkadaşla ilgilenmeye çalışıyorum. “İsmail’ciğim”, dedim, “Günde iki yüz-üç yüz kişiyle karşılaşıyorum, bir gün önce ne yemek yediğimi, nerde olduğumu bile unutmuş durumdayım.’ Tumeler-mumeler, başladım İsmail’ e derdimi anlatmaya. İşimi gücümü bıraktım, varsa yoksa İsmail’le uğraşıyorum. Ama birden kuşkuyla, “Ya bu adam bu kadar ısrarlıysa, kesin ben çok ayıp ettim; çünkü bu adam benim sınıf arkadaşım, unuttuğum bir dostumun tanıdığı olabilir. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım olabilir.” diye düşünüp, İsmail’ e bir nevi özür mahiyetinde bir şeyler söyledim. “İşte, konserlerimdir İsmail’ciğim; şudur budur, öyledir böyledir, hatırlamıyor insan.” gibisinden bir sürü şeyler söyledim. Bu arada basın röportaj için bekliyor, bir sürü insan fotoğraf için, hatta İsmail’in yanındaki bayanlar da, “Yahu İsmail, bırak artık bu tanışma meselesini de fotoğraf çektirelim.” diyorlar. İsmail Nuh diyor peygamber demiyor. “Yok, yok, senin burnun büyüdü. Artık insanları tanımıyorsun.” Çok sinirlenmişti. Hata nerdeydi? Hafızamda mı, yoksa İsmail’ de mi? “İsmail’ ciğim,” dedim, “Yani bunun burun uzamasıyla ilgisi yok. Hatırlamıyorum, birçok insanla tanışıyorum. Çok insanla arkadaş oluyorum.” İsmail tekrar, “Yok, yok, benim tanıdığım Haluk Levent böyle değil.” deyince, bir zamanlar konserlerine gittiğim sanatçılar aklıma geldi. Zülfü Livan eli ‘nin kulisine bu kadar rahat girebilir miydim? Zülfü Livaneli’ye, “N’aber Zülfü, tanıdın mı beni?” deseydim benimle bu kadar ilgilenir miydi? Ya da sevdiğim başka bir sanatçı. Durdum, “İsmail ‘ciğim, nerden tanışıyoruz. Bana ne olur söyle. Kendimi affetmeyeceğim. Lütfen söyler misin nerden tanıştığımızı?” İsmail bana baktı ve “Geçen yılki Fethiye konserini hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Organizasyonla birlikte yemeğe gitmiştin hatırlıyor musun?” “Yemeğe çıktığınız yerde yan tarafta gençler bira içiyordu.” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Evet,” dedim. “O gençlerden biri bendim.” “Sana Ümit Besen ‘den bir şarkı söylemiştim arda abi, beğenmiştin.” “İşte o İsmail benim.” Dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. İçimden kendime küfür etmeye başladım. Hemen o anda gazeteci arkadaşları çağırdım. Onlara şöyle seslendim “Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, yanımda gördüğünüz İsmail’i ben geçen sene Fethiye’de tanıdım. Ve o anda bira içerken Ümit Besen şarkısı söylemiş. İşte o İsmail burada arkadaşlar. Her Allah ‘ın günü ben İsmail’i düşünüyordum,” dedim ve basın mensuplarının şaşkın bakışları altında İsmail’e döndüm. “Tanımıyorum ulan, tanımıyorum seni.” dedim. İsmail boynu bükük şekilde çekip gitti. Bunları söylediğim için kendime çok kızdım; ama beni tam tamına 40 dakika oyalamıştı İsmail. Bir sanatçının yoğunluğunu düşünmeliydi. O günden sonra çok İsmail’ler türedi. Bir kez merhabayla on yıllık arkadaş gibi, “Neden tanımadın?” sorusunu soran İsmail’ler çok oldu. Ne sanatçılar izleyenleri ne de izleyenler sanatçıları kendi komplekslerinin nesnesi yapmamalı. Doğallıkla; ama mutlaka karşılıklı saygıyla yaşanmalı her şey.

Bir Turne Anısı

Daha çok 1960‘lı, 1970‘li yıllarda iki üç ay süren uzun Anadolu turnelerine çıkardım. Her turne, benim için büyük maceraların yaşandığı dönemlerdi. O zamanki turnelerde organizatör bir turne kadrosu oluşturur, kadrodaki bütün solistlere, sunuculara, animatörlere, sihirbazlara, jonklörlere ve müzisyenlere daha doğrusu her kim varsa hepsine büyük bir otobüs tahsis edilirdi. Hatta ses düzenini, enstrümanları, enstrüman anfikatörlerini ve kostüm torbaları yani aklınıza gelen gelmeyen ne varsa bu otobüse yerleştirilirdi. Organizatörümüz de bizzat şoför mahalline, en yakın koltuklara da yardımcıları oturduktan sonra hep beraber

―hayırlar‖ dileyerek turne yollarına düşerdik.

İşin seyahat etme zevkini bir yana koyarsak aslında çok yorucu ve meşakkatli bir işti bu turneler. İlk günlerde herkesin enerji stokları yerindedir bu nedenle otobüste her koltukta coşkulu sohbetler, zaman zaman birlikte şarkı türkü söylemeler, espriler ve şakalar havalarda uçuşur. Bazen yörenin ünlü restoranlarında molalar verilir köfteyse köfte, balıksa balık, tandırsa tandır yenir, çaylar içilir. Münasip bir alan bulunursa maçlar bile yapılırdı. Yaz turnelerinde ise serin ağaç gölgesinde uyunurdu.

Aslında turne demek bir bakıma matine, suare, yol, biraz şaka ve tabii aşırı yorgunluk demektir. Organizatörler para kaybı olur diye çok nadir olarak istirahat günleri koyarlardı. Ben genelde en çok yorulan kişi olmam nedeniyle turne mukavelesine istirahat günleri koydurmayı ihmal etmezdim. Günde, matine ve suare olarak toplam 4 saat şarkı söylemem gerekiyordu.

Ekseriyetle turnelere kendi özel arabam ve özel şoförlerimle katılırdım; zaman zaman turne otobüsünden ayrılır, arabamla turneye devam ederdim. Bunu da arabamda ezberlemek istediğim yeni şarkıları dinlemek ya da sekreterlerimle yeni kararlar almak için yapardım. Yaşama özgürce bir bakışım olmuştur hep. Zaman zaman arabamı tenha yerlerde durdurur, muhtelif hedeflere tabancalarımla atış talimleri yapardım. Geniş bir tabanca koleksiyonum vardı. Hobilerimden birisi de buydu. Yalnız bu turnelerde yaşadıklarımı kaleme alsam inanın kocaman bir kitap olur.

Bir kış turnesiydi. Karlı bir günde Pülümür Dağları‟nı geçmiş, Zigana‘ya doğru yol almaktaydık. Bu süre içinde arabanın iki stepnesi de patlamıştı. Oldukça uzun bir rampada zincirli olarak yol almaktaydık. Rampa öylesine buzlanmıştı ki zincir bile işe yaramaz hâle gelmişti. Arabanın arkası sağa sola savrulmaya başladı. Arkamızdan yüklü birkaç kamyon ağır ağır gelmekteydi. Bütün çabalarıma rağmen Ford Galaxy, 8 silindirli ve iki tonluk arabam patinaj yaptı ve sonunda ister istemez durdu. Ben durunca arkadaki kamyonlar da durmak zorunda kaldı. Kamyonların şoförleri ve muavinleri ellerinde levyeler ve sopalarla avaz avaz bağırarak ve küfürler savurarak üstümüze doğru gelmeye başladılar.    Sekreterlerimden    bir    tanesi    her    zaman bir―cephanelik‖   gibi   gezerdi.   Yaptırdığı   özel   yeleğin   her tarafında tabancalar, kesici aletler, patlayıcı malzemeler taşıyordu. Ben hemen iki tabancayı kemerime yerleştirdim ceketimin önünü açtım ve arabadan çıktım. Sekreterim de öbür  kapıdan  çıktı;  kendisi  gözü  pek,  son derece  cesur bir hanımdı, âdeta bir komandoydu. O da benim gibi Ferhat Özsert hocadan karate eğitimi almıştı. Çok güzel bir hanım olmasına rağmen belalı ve sert bakışları vardı. Özel yeleğindeki görüntü ise sahiden ürkütücüydü. Üstümüze gelen adamlarla aramız iyice kapanmaya başlamıştı ama alaca karanlık olduğu için üstümüzdeki silahları henüz fark etmemişlerdi. Adamlar bize altı yedi metre kala silahları fark ettiler. Fark eder etmez şöyle bir durdular. Ellerindeki levyeleri, sopaları aşağı indirdiler; küfürler, naralar kesildi birden. Tatlı sert bir üslupla konuşmaya başladılar. Ben de kendilerine  ―Bunu  isteyerek  mi  yaptık?  Bütün  önlemlere rağmen maalesef tırmanamadık‖ dedim. Eğer silahlarımız olmasaydı, büyük bir ihtimalle bizi öldürebilirlerdi. O zamanlar turnelerin böyle azizlikleri de vardı. Sonra bu kişilerle arabaları hareket ettirebilmek için iş birliğine bile girdik. Arabamızın arka tekerinin önüne şoför arkadaşların vermiş oldukları çuvalları koyduk ve aracımızı hareket ettirdik ve hiç durmadan yola devam ettik.

Bir defasında da Zigana‘nın çok zorlu virajlarından birinde sol arka lastiğimiz de patladı. Hiç stepnemiz de kalmamıştı. Zaten çok dar olan yolda güçlükle arabayı en sağa çektik. Hepimiz arabadan indik. Kara kara düşünmeye başladık Allah‘tan bir şişirme pompamız vardı. Denemek için lastiği pompayla şişirdik, boşa bir çaba içinde olduğumuzu lastik hızla ve sesli olarak hava kaçırmaya başlayınca anladık. Lastiği tamir etmek gibi bir şansımız da olmadığı için durum cidden ümitsizdi. Birdenbire aklıma yeni bir fikir geldi. Yolda süzme bal almıştık arabanın bagajında duruyordu. Bal kavanozunu bagajdan çıkardık ve patlak dubleks lastiğin jantla lastik arasından bütün balı lastiğin içine akıttık balın lastiğin iç yüzeyine iyice dağılması için de yavaş yavaş tekeri çevirmeye başladık, balın iyice lastiğin iç yüzeyine sıvandığını anlayınca başladık lastiği pompayla tekrar şişirmeye. Lastiğin hiç hava kaçırmadığını görünce hep beraber sevinç çığlıkları attık. Böylece Trabzon konserine yetişememe riskini de atlatmış olduk. Turne boyunca o lastik hiç patlamadı. Turne sonrasında da o lastiği değiştirmedim. Turne anısı olarak ballı lastikle tekrar yeni bir turneye çıktık. Hangi şehirde olduğunu söylemek istemediğim bir başka olay oldu. Konserden sonra otele geçtik. Arabayı otelin civarında bir yere park etmiştim. Sabahleyin organizatör tarafından otel kapılarımız tıktıklanarak uyandırıldık. Acele kahvaltımızı yapıp bir başka şehirdeki matineye yetişmek için arabamızın başına geldiğimizde arabamın dört lastiğinin jantlarıyla beraber alınmış yani çalınmış olduğunu gördük. İnanılmaz bir olaydı bu. Allah‘tan turne otobüsümüz henüz hareket etmemişti. Hemen arabanın başında iki yardımcı arkadaşımı bıraktım; biri arabayı bekleyecekti, diğeri Ankara‘ya gidip dört lastik ve jant alacaktı. Onlar bu işi tamamlayana kadar ben de otobüsle yola devam ettim. Böylesine keyif kaçırıcı olayı günlerce aramızda konuştuk. Bu arada en çok üzüldüğüm şey, ballı lastiğimin çalınmış olmasıydı. Zira o benim uğur lastiğimdi.

')}

Tatil Züğürdü

Estağfurullah, diyecekseniz; ama ben yine de söyleyeceğim. Galiba yaşlanıyorum! Erken uyanmaya başladım üzerinize afiyet. Sabah beş civarı… Bu, artist taifesi için pek erken bir saattir. Film çekimi ya da yola gidiş yoksa öyle keyfe keder bir uyanış saati değildir, anlayacağınız. Film fikri, ikinci bir emre kadar tatilde görünüyor. Zaten benim çıkamadığım tatile fikirlerim çıkar… (Karıştırmayalım çünkü sinirim oynuyor.) Sahiden de neden tatil yapamam bilmem… Öyle alışmışım. Tatil denebilirse eğer yaz ya da kış, konser monser, Allah ne verdiyse çağrılmış olduğum su kenarı, dağ başı, çayır çimen tüm mesire yerlerini tatil sayarım. Yani züğürt tesellisi. Tatil züğürdü tesellisi… Sevgili profesörümüz Orhan Kural Beyefendi ile teşriki mesailerimiz sonucunda birbirimizi pek sevdik. Kendisi -Allah razı olsun- bu kitabın sayfaları arasında benim anım da bulunsun istedi. Amma velâkin ―Acep yol hikâyelerimden hangi birini anlatsam?‖ diye epey bir havale geçirdim, ne yalan söylemeli. Bunun nedeni ise ilk aklıma geliveren yol hikâyemin, şu değerli kitabın sayfaları arasına girecek kadar enteresan olmayışından kaynaklanıyor. Şöyle bir gözden geçirince de insan düşünmenin endazesini kaçırıyor, ta bebeklik günlerine kadar gidiveriyor. (Hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden akması hâli… Tanrı‟m! Yoksa ölecek miyim?)

Çocukluğumun ilk hatırladığım seyahati Adapazarı‘na gerçekleşmiş idi. Allah ömürler versin, babam Adapazarılı‘dır. Kendisi bayram ve tatil günlerinde, bizi annemle birlikte derdest edip, trene koyup Adapazarı‘na götürürdü. O zaman trenler kara, yollarsa pek uzundu… Yine ömrüne bereket annem, ―tek kızı‖ olduğum için, hasta filan olup ölmeyeyim diye kılık kıyafet işimi pek sıkı tutardı. Lahana gibi giydirilmeden evden dışarı adım atabildiğimi şahsen pek hatırlamıyorum. Trenler kara, mevsimlerden kış… Pek zorluk çekerdim; kaloriferlerin faryab edildiği vagonlarda… Seyahat deyince iliğimin, kemiğimin ısınma hissi bu yüzdendir. Yaz ortasında hiç çekilmiyor bu duygu, his bile olsa! (Siz “Hisli Duygular” diye bir film duymadınız mı? Çok ayıp. “Emmanuel bilmem kaç” “Hisli Duygular” çeviri(!) adıyla oynamıştı sinemalarda.) Konudan konuya zıplamak gibi olmasın; ama sanırım bu kitabın son konuk yazarlarından biri ben olacağım. Yazımı ―çöl sıcakları‖ tabir edilen sıcakların tüm Akdeniz‘i sardığı bir temmuz günü yazmaktayım. Bu kitapla birlikte, bu yıl konuk olmadığım proje kalmadı zaten. ―Güle Güle‖ filminden başladım Selmi Andak tribute, Bülent Ortaçgil tribute, ―Kahpe Bizans‖ soundtrack, ―Güle Güle‖ soundtrack albümleri derken, kendi albümümü 2000 yılı Eylül‘ü olarak hedeflemekteyim. Siz bu satırları 2000 bilmem kaçta okuduğunuzda çoktan kararınızı vermiş olacaksınız albüm hakkında… Bakın görün işte, araya reklam bile aldık; laf bir türlü yola düşmüyor.

―Çocukluk‖ dedik, ―sıcak‖ dedik; kara trenin vagonunda klostrofobik klostrofobik oturuyorduk en son. E hadi tren Arifiye, Sapanca ve son durağı olan Adapazarı‘na gelsin ve içinden inelim artık. Heyecan içinde babaannemlere gidelim. Niye heyecanlanıyoruz? Çünkü babaannem Boşnak olduğundan, börekleri fırına çoktan koymuştur. Ben kıtır kıtır şeyleri çiğnemeyi sevdiğimden (gergin ruh hâli!) böreğin köşe nahiyesinin bana ayrılmış olduğunu tahmin etmekteyim. Yanında ayran da vardır şimdi… Allaaah! ―Baba, faytonla gidelim yine n‘olur. Hiç olmazsa etrafa bakına bakına gideriz.‖ Fayton, ―Kurtuluş Mahallesi, Uzun Sokağı No.: 40‖ın önünde duruyor. Ben bir yandan babaannem ve halamla kucaklaşmakta, bir yandan da burnumu köpekler gibi havaya dikmekteyim. Zira mis gibi kıymalı börek kokuyor içerisi. İşte o müthiş an geldi. Elimle boyadığım kendi imalatım bayram tebriği kartımı ―özel ulak‖(!) olarak kendim getirdiğimden, bir elimle böreği tutup, öbür elimle de kendisine bu hediyeyi takdim ediyorum. Babaannem pek seviniyor. Asıl sevinç bende. Böreğin tüm köşelerini bitirdim. Ben bir deve enkarnesi miyim neyim? Deve, çöllerde yemek bulamam diye hörgücüne depo edermiş fazlasını. Birde söz konusu olan hamur. (Buradan da dilerseniz deve ile hamur ilişkisine geçebiliyoruz.)

―Uyku vakti geldi‖ diye fısıldaşıyorlar. Zira biraz erken kalktıydık. Pek de severim kalabalık bir odada mırıl mırıl konuşulurken sedirin üzerinde uykuya geçmeyi.

Sesler azalıyor… Ben gidiyorum.. Sanırım gittim. Rüyamda yolculuğumuzu başa sarıyorum. Annem, kargalar kahvaltılarını etmeden, sabahın kör kandilinde beni uyandırıyor, kat kat giydiriyor. (Bunu söylemiştim sanırım. Ne denli travmatik bir konu olduğunun altı iyice çizildi mi?) Trene biniyoruz… Sonrası mı? Valla yazımın sonu, ―Anlattım ya veya korkmayın tekrar anlatacak değilim‖ diye bitiyor. Buna rağmen çok yaratıcı olmasa da, Tanrı gittiğiniz her yolu açık etsin, diye bitirmeyi yeğliyorum.

Seyahat Hastalıkları

Bazen bir ihmal, bir bilgisizlik hem kendimizin, hem de gezi arkadaşlarımızın bir seyahatini zor duruma düşürebilir. İşte size tipik seyahat hastalıkları hakkında özet bilgi…

Derin Ven Trombozları: Özellikle uzun yolculuklar sırasında hareketsiz kalma sonucu bacak damarlarında oluşan pıhtının neden olduğu bacak ağrıları ve şişliktir. Pıhtı yerinden koparak akciğer damarlarını tıkarsa ölümcül sonuçlar doğurabilir. Derin ven trombozları özellikle uzun uçak yolculukları gibi hareket kabiliyetinin kısıtlandığı yolculuklar sırasında daha çok görülür. Dar uçak koltuklarının bu hastalığa neden olduğu bilindiğinden hastalığın adı “Ekonomi Klas Sendromu” olarak anılmaktadır. Derin ven trombozuna bağlı rahatsızlıklar bir tablet aspirinle bile engellenebilir.

Taşıt Tutmaları: Taşıt tutmaları gerçek bir hastalık değil, vücudunuzun verdiği normal bir reaksiyondur. Taşıt tutmasını azaltmak için; güneş gözlüğü takılabilir (kapalı ortamlarda bile). Çocuklara konsantre olabilecekleri oyuncaklar verilebilir. Yolculuk öncesinde ve esnasında hafif ve sulu gıdalar tercih edilmeli, alkol kesinlikle alınmamalıdır. Taşıtın en az sallanan yerine oturmak faydalı olacaktır. Bu, arabada ön koltuk, otobüste orta, gemide orta alt kısım, uçakta ise kanat kısmıdır. Yolcunun yüzü, gidilen doğrultuda olmalı mümkünse dışarıda sabit bir objeye bakılmalı ve ani baş hareketlerinden kaçınılmalıdır. Yolculuk sırasında bir ilaç alarak uyumak da bir çözümdür.

Zaman Farkından Doğan Rahatsızlıklar: Özellikle kısa sürede üçten fazla saat diliminin aşıldığı yolculuklarda bu rahatsızlık ortaya çıkar. Zaman farkı şikâyetlerini azaltmak için; yolculuk sırasında ve sonrasında bolca su içilmesi, sigara, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durulması ve hafif gıdalar alınması önerilir.

Kolera: Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın bazı ülkelerinde dar alanlarda salgınlar hâlinde görülür ve koleraya yakalanma riski beş milyonda bir olarak tespit edilmiştir. Bulaşma az pişmiş veya çiğ gıdalar ile kirli su sayesinde olur. Sıklıkla, bir su ürünü olan midyeler aracılığıyla bulaşır. Kolera aşısı, yan etkisinin fazla ve koruyucu etkisinin az olması nedeniyle önerilmez. Ancak çok riskli bir bölgede, çok uzun süre kalınacaksa aşı uygulanması yararlı olabilir.

Hepatit A (Sarılık): Bu hastalık da kirli gıda veya sularla bulaşır. Az gelişmiş ülkelerde görülme sıklığı fazladır. Hastalık 3-6 haftalık bir kuluçka dönemini takiben ateş, hâlsizlik, bulantı ve sarılıkla ortaya çıkar. Vakaların ancak binde altısı ölümle sonuçlanır. Bazılarımız bu hastalığa dirençlidir. Bir doz aşı iki hafta sonra %90 koruyuculuk sağlar, etkisi bir yıl kadar sürer.

Hepatit B (Sarılık): Cinsel temas, ortak kullanılan iğne, tıraş bıçağı, diş fırçası, yakın temas en önemli bulaşma yollarıdır. Az gelişmiş ülkelerde en sık görülen bulaşma yolu cinsel temasla gerçekleşir. Hepatit (B) aşıyla önlenebilen hastalıklardandır.

Sıtma: Sıtma yılda iki milyona yakın can alıcı ölümcül bir mikrobik hastalıktır. Afrika, Asya, Orta Amerika gibi dünyanın belli bölgelerinde bulunur. Hastalık, “anofel” yani dişi sivrisineklerle bulaşır, kuluçka dönemi bir veya iki aydır. İki veya üç gün aralarla gelen üşüme, titreme, terleme ve sıtma nöbetlerine neden olur. Yüksek ateş görülür. Sıtmanın henüz bir aşısı yoktur. Riskli bölgelere seyahat edenler sıtmaya karşı ancak ilaçla korunabilmektedirler. Bu ilaçların ciddi yan etkileri vardır. Ayrıca her sıtma türünü engellemez. Türkiye’de rastlanan sıtma türü birinci tür ve ölüme neden olmaz. Ben de ciddî bir sıtma rahatsızlığı geçirdim. Geç teşhis edildiği için ölümden döndüm. Türkiye’de sıtmayı yalnız İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Sıtma Savaş birimi parmaktan kan alarak kısa sürede tespit edebilmektedir.

Menenjit: Hastalık, genellikle 20 yaş altı insanlarda fakat her yaştan insana bulaşan salgınlar hâlinde ortaya çıkar. Hac mevsimi sırasında dünyanın dört bir tarafından gelen hacı adaylarının oluşturduğu kalabalık, menenjit salgınları için uygun bir ortam oluşturduğundan, hacı adaylarının menenjit aşısı yaptırmaları gereklidir. Hastalık anî başlayan ateş, baş ağrısı, bulantı, kusma, şuur bozukluğu ve komayla seyreder ve çoğu zaman “sağırlık” gibi ciddi izler bırakır. Ölüm riski de fazladır.

Turist İshali: En sık karşılaşılan mikrobik seyahat hastalığıdır. Bu hastalığa gezginlerde sık rastlanır ve hastalık su ve gıdalarla bulaşır. Turist ishalinden korunmanın en emin yolu pişmemiş gıdalardan uzak durmak, meyveleri soyarak yemek ve mümkün olduğu kadar su kaybını önlemek için su içilmelidir. İki gün içinde önlenemezse muhakkak hastaneye gitmek gerekir. Dizenteriye benzer.

Tifo: Hastalık su ve gıdalar aracılığıyla insandan insana bulaşır. Bu nedenle pişmemiş gıdalar ve kirli sulardan uzak durmak en önemli korunma yoludur. Tifo aşısı %70 koruyuculuk sağlar.

Sarıhumma: Afrika ve Güney Amerika’da görülür. Aedes cinsi sivrisineğin sokmasıyla bulaşan mikrop birkaç günlük kuluçka döneminin ardından çıkan halsizlik, ateş, sarılık ile kendini gösterir. Hastalığın tedavisi yoktur ve vakaların %5’i ölümle sonuçlanır. Sarıhumma aşıyla önlenebilen hastalıklardandır. Uluslararası seyahatlerde sadece “sarıhumma aşısı” Afrika ülkelerine girişte zorunlu tutulmaktadır. Karaköy sahilindeki “Seyahat Sağlık Merkezi”ne giderek sarı humma aşısı olup sarı renkli uluslararası geçerliliği olan karneden almak gerekir. (tel: 0212 – 244 25 94)

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, özellikle az gelişmiş ülkelerde seyahat hastalıklarının giderek önemli ve tehlikeli bir kısmını oluşturmaya başlamıştır. Bu hastalıklar içinde en sık görülenler, AİDS, Hepatit (B) ve Hepatit (C), Sefiliz, Gonore, Kondilomlar, Lenfogranüloma ve Herpes olarak sayılabilir. AİDS özellikle Afrika’da çok yaygındır. Hemen hemen her dört kişiden biri bu mikrobu taşımaktadır. Cinsel temaslarda korunmak şarttır. Bu hastalığın bulaşmasında “kan” alışverişi de çok etkili olmaktadır.

Seyahat Edilen Yerdeki Doğa Koşullarına Bağlı Hastalıklar: Sıcak çarpmaları, güneş yanıkları, yükseklik hastalığı, böcek ısırmaları, alerjiler gibi birçok hastalık, gidilen yerdeki doğa koşullarına bağlı olarak ortaya çıkar.

Sıcak Çarpmaları: yeterince terleyememek sonucu ortaya çıkar. Yaşlılık ve çocukluk çağı, su kayıpları, alkol, kronik hastalıklar, bazı ilaçlar ve şişmanlık sıcak çarpması riskini artırır.

Güneş Yanıkları: sık karşılaşılan ve genellikle fazla önemsenmeyen; fakat çocuklar ve yaşlılar için ciddî olabilecek rahatsızlıklardandır.

Yükseklik Hastalığı: baş ağrısı, bulantı, kusma, uykusuzluk ve huzursuzlukla kendini gösterir. Hızlı şekilde üç bin metre yükseğe çıkan insanların %40’ında görülür. Rahatsızlığı önlemenin en güvenilir yolu ortama yavaş yavaş uyum sağlamaktır ve bu amaçla bir seferde en fazla bin beş yüz metre çıkılmalı ve bu yükseklikte en az bir gece geçirilmelidir. Bir gün önceden sekiz saatte bir aspirin almak, yani kanı sulandırmak yararlı olur.

Böcek Isırmaları: hem taşıdıkları mikrobik hastalıklar riski, hem zehirlenmeler, hem de alerjik reaksiyonlarla sık karşılaşılan seyahat hastalıklarındandır. Pirelerle bulaşan hastalıklar için uygun giysiler, sivrisineklerle bulaşan hastalıklar için uygun cibinlik, sinek kovucu kremler veya hastalıktan koruyucu ilaçlar “hayat kurtarıcı” olabilir. Keneler ise uygun cımbızlarla çıkarılmalıdır.

Yılan Isırığında Ne Yapmalısınız?: Sakin olmaya çalışın; panik işleri kötüye götürür. Isırılma anını not ediniz ki belirtileri gözlemlensin. Isırığa bakın; eğer yara iki farklı delik halinde ise zehirli bir sürüngen olabilir.

Sakın filmlerden esinlenip ısırığı emmeyin, üzerine buz koymayın. Isırığı hareketsiz tutun; zehrin yavaş hareket etmesi için ısırığı kalp hizasından aşağıda tutmak gerekir. Bandajlamayı düşünebilirsiniz; geniş bir kumaş bulun, kumaşı ısırığın üzerinden sarın ve sabit kalacak şekilde yara üzerinde tutun. Panzehir bulabileceğiniz en yakın yere en kısa zamanda ulaşın.

Gezen Adam

Ne kadar gezen varsa o kadar da mutlu insan vardır. Yolculuk bir bakıma bir yere gitmeyi planladığınız an başlar. Sokağa çıkmak, ara sokaklara dalmak, araştırmak, gezmek aslında “özgürlüktür”, gezmek ise yeniden doğmak ve çoğalmaktır.

Bir ülkeyi, bir kenti bir hafta dolaşmak onlarca kitap okumak kadar eğitici olabiliyor. Elbette artık yeryüzünde gidilmemiş, keşfedilmemiş coğrafya kalmadı ama her yolculuk kişiye özgüdür. Biri diğerinden farklıdır. Kentleri her yeni ziyaretimde bazı yenilikleri fark ederim, ayrıca mukayese imkânı da doğar.

Birçok görevi bir arada yapmaya gayret ediyorum. Zamanla bir bakıma yarışıyorum. Tabii her iş istediğim gibi gelişmiyor. Çok da hassas olduğum için zaman zaman moralim bozuluyor. İşte o anda yepyeni bir gezi planlıyorum, bu beni tekrar yaşama sıkıca bağlıyor.

Avusturyalı yazar Moritz Hartman gezi günlüğünde “herhalde insanın en masum tutkularından biri gezmektir” demiş. Mehmet Aşık ise 20 yaşında babasına şöyle seslenmiş: “Ben dünyayı tanımak istiyorum.” Mehmet, alıp başını gitmiş, yirmi beş yıl boyunca dünyayı dolaşmış. Gördüklerini yaşadıklarını Manaziru’l Avamil adlı kitabında toplamış.

Bugüne dek 216 ülkede bulundum. Havaalanındaki uçak seferlerini gösteren panoların karşısına oturup dikkatle incelerim. Örneğin tabelada o anda 35 uçuş noktası görünüyorsa benim aralarında gitmediğim şehir sayısı sadece 1 veya 2 ile sınırlı oluyor. Bu benim için bir bakıma ölçü oluyor.

Kraliçe Haçepsut MÖ 1482’de Afrika’nın doğu kıyılarındaki efsanevi Putna Ülkesine yaptığı yolculuğu anlatan renkli rölyefler belki de dünyanın ilk seyahatnamesidir. O gün bugün insanlar farklı amaçlarla yola çıkıyor. Bazılarını, yolculuklarını kitaplaştırıp paylaşıyorlar. Artık ne hoş ki büyük kitapevlerinin “Gezi Kitapları” başlıklı ayrı bir bölümleri bile var. Rehber kitaplar da yalnız gezmeyi tercih eden dostlara yol gösteriyor.

Ben de sizinle bu on ikinci gezi kitabımı paylaşmaktan inanın çok mutlu oluyorum. Bu eserde bugüne kadar muhtemelen hiçbir gezi kitabında yer almamış coğrafyaları da size anlatmaya gayret ettim. İşte bu ülkeler: Rusya Federasyonu’nun Altay, Hakasya, Tuva, Karelya, Komi ve Kalmukya Cumhuriyetleri, Ekaterinburg, Cibuti, Gabon, Mançurya, Kamçatka, Reunion Adası, Yeşil Burun Cumhuriyeti ve Lviv gibi…

Ben Orhan Veli gibi gezmeyi veda etmeyi hiç düşünemiyorum. Gücümüm yettiği, ayaklarımın götürdüğü kadar yol çağrısına uyacağım.

Veda

Yolum asfalt,

Yolum toprak

Yolum meydan

Yolum gökyüzü

Ve ben neler düşünüyorum

Aşkı, yağmuru

Tramvay sesini

Otelciyi…

Ve bir mısra mırıldanıyorum

Sıcak yemek lezzetinde

Orhan Veli Kanık

Sizlerle, kedilerin, köpeklerin, kuşların su ve mama bulabildiği, eşeklerin ağır yük altında eziyet çekmediği, doların yeşilinin doğanın yeşilini yenemediği, denizlere petrolün akıtılmadığı, halkların futbol maçları seyredip futbol dedikodusu yaparak uyutulmadığı, gün batımlarının coşku ile yaşandığı mutlu coğrafyalarda buluşmak isterdim.

Gezgin sevgisi ile sizleri selamlıyorum…

UCUZ SEYAHAT REHBERİ

GEZİLERİNİZİ NASIL UCUZA GETİRİRSİNİZ

9 BASİT ÖNERİ

Yaşlıca bir gezgin dostunuzdan size bazı pratik öneriler:

1. Havayollarının ve seyahat acentelerinin sitelerini sürekli takip edin. Ucuz son dakika fırsatlarını değerlendirin.

2. Doğru günde uçarak uçak biletiniönceden ucuza temin edin. Genellikle okul tatil başlangıcındaulaşım ücretleri çok yükselir. Salı, Çarşamba ve Cumartesi sabah uçakları isedaha ucuz olur.

3. Yolculukta yerel halkın kullandığı ulaşım araçlarını tercih edin. Onlarla tanışmayı gayret edin. (Örneğin İstanbul’daki şehir vapurları, Moskova’daki metro, Budapeşte’deki tramvay gibi.)

4. Özellikle ucuz özel havayolları ile uçarken fazla kilo ödemek zorunda kalmamak için az eşya ile seyahat edin. (Her şirket için sorunsuz geçerli olan bavul ölçüleri 40x30x20 cm ve ağırlık ise en fazla 10 kg.) Ancak yanınızda güvenlikten geçerken sorun olacak maddeleri kesinlikle bulundurmayın. (Örneğinsu şişesi, yaş meyve, şarjı olmayan cep telefonu- bilgisayar, çakı,sıvı, tırnak makası ve deodorant gibi.)

5. Ücretsiz konaklama için 100 bin kentte takipçisi olan CouchSurfingSitesine müracaat edin. (www.couchsurfing.org).Böylece yerel kültür ve o coğrafyadaki hakikiyaşama şahit olursunuz. (Ben de 40’a yakın gezgini kendi evimde misafir ettim.)

6. İnternetten araştırıp bulunduğunuzkentteki ulaşım ve müzelere yönelikbir pass(karne) satın alın. Örneğin Salzburg Kenti belediyesi 72 saat boyunca tüm ulaşım araçlarına ve tüm müzelere girişi ücretsiz bir karne veriyor. (41 Euro). Guernsey Adasında 5 pounda günlük otobüs karnesi ile tüm adayı adım adım gezebilirsiniz.

7. Sağlık sorunları ve ulaşım sırasında oluşan terslikler sonrası haklarınızı iyi bilin. Örneğin hava yolunun hatası yüzünden uçuşunuz gerçekleşmezse size konaklama ve yemekleri vermek ve size başka bir havayolu ile en kısa zamanda (gerekirse business sınıfta) göndermek zorundalar.

8. Yol boyunca tanıştığımız yerel halk ve gezginlerden pratik bilgi almaya gayret edin. Oteldeki resepsiyon, bell boy elemanları ve taksi şoförleri genelde komisyon almak için sizi yanlış insanlara yönlendirebilir. Dikkat edin.

9. Gittiğiniz coğrafyada hangi para birimi kullanılıyorsa yola çıkmadan onu temin edin ! Örneğin İngiltere için Pound, Japonya için Yen. Unutmayın her para çevriminde bir kayıp söz konusudur.

Gezginin Not Defteri

Seyahat etmeyi ve okumayı seven herkese merhaba!

Yıllardır görme fırsatı bulduğum 148 ülkede yediğimi içtiğimi kendime ayırıp gördüklerimi -bir avuç da olsalar- seyahat meraklılarıyla paylaştım; kitaplar ve gazete dergi makaleleri kaleme alarak, fotoğraf sergileri açarak, söyleşilere katılarak. Üstelik seyahatin insanı esiri eden bu tutkulu yüzüyle tanışmış olsun olmasın herkese, dünya uygarlıklarına, dünya iklimlerine, dünya zenginliklerine ve hepsinden önemlisi dünya insanlarına dair söyleyeceklerim var ve bu insanlardan bir dünya vatandaşı olarak getireceğim sıcacık bir selam var. Çünkü seyahatlerimde hep insan kavramının üzerinde durdum. Bir ülkenin insanlarından ve kültüründen kazanılmış bilgi ve görgü insanı zenginleştireceğine, çoğaltacağına inanıyorum. Seyahat, kişinin hoşgörüsünü, yaratıcı yanını, duyarlılığını artıran bir okuldur ve bu okulun yaşı yoktur. Gönül gözüyle bakan kişi, kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini anlamaya çalışır. Bunu başardığı an, sevgiye giden son kapı da açılmış olur. Her yeni gezi, insanı önyargılarından biraz daha arındırarak bilinçlendirir, yeni ufukları önünde açar; herkese, ırk, din, dil ve milliyet kalıplarının dışında “insan” olarak bakmayı öğretir. Dünyanın, ancak insanla, temiz bir çevreyle ve sağlıkla değerli olduğunu ve bu çeşitliliğin büyük bir hazine olduğunu gösterir.

Gezdiğim beş farklı kıt’adaki yüzlerce ülkenin insanlarıyla birçok şey paylaştım. Aynı trene, aynı otobüse bindim, lokantalarında ve kafelerinde aynı masalara oturdum, birlikte televizyon seyrettim, yaşayışlarına kısa süreli de olsa ortak oldum ve birçok dost edindim. Bu süreçte gördüğüm değişik uygarlıkların ve kültürlerin bende bıraktığı izler değişik şekillerde diğer insanlarla paylaşmaya çalıştım. İşte bu paylaşma isteğinin bir uzantısı oldu benim için fotoğraf ve giderek bir tutkuya dönüştü, bir heyecan hâline geldi.

Özellikle insanlar üzerinde çok durdum. Çünkü dünyanın herhangi bir yerini sadece coğrafyası ile anlamaya ya da anlatmaya çalışmanın pek mümkünü olmadığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, Nepal’de incik-boncuk satmaya çalışan kadının yüzündeki kaygıların aynısını Honduras’taki taksicinin yüzünde de görebilirsiniz: Kaygı, mutluluk, üzüntü, saflık, gizli bir hüzün ve hepsinin bileşiminden doğan ve daima var olan bir umut… Bugüne kadar gezdiğim ülkelerde değişik yapılar, bitki örtüsü ve iklimler gördüm; fakat değişmeyen tek şey, insanların yüzlerindeki ifadeler.

Bütün bu tanıdık ifadeler içinde beni her zaman, en çok etkileyen çocukların gözlerindeki ifade oldu. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeletiyor ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlıyor. Örneğin, Hindistan’daki milyonlarca evsiz ailenin, bu dünyadaki ilk günlerine sokakta başlayan, sokaktaki yaşamın faturasını en ağır biçimde ödeyen ve son günlerine kadar da sokaklardan başka bir şey görmeyecek olan çocukların gözlerinde de rastlayabilirsiniz bu tanıdık ifadeye. Vietnam’da bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü, Beyoğlu’ndan gelen geçene kâğıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de vardı aynısı. İşte bu ifadeye bir isim koymak istedim: “Masumiyet”. Bunu özellikle çocuklarla özdeşleştiriyorum; çünkü günümüzde bu kelimeyi en iyi anlamlandıran sadece minik yüzler ve minik gözler…

Bir gezgin için seyahatin en önemli aşamalarından biri “hazırlık” aşamasıdır. Gezi sırasında ihtiyaç duyulabilecek eşyalar not edilmeli ve her zaman el altında tutulacak bir “gezi listesi” hazırlanmalıdır. Bu liste, şartlara bağlı olarak sürekli yenilenmelidir. Çünkü, yabancı bir diyarda bazen bir kalem pil bile bulmak büyük problem hâline gelebilir ve zaten değerli olan zamanınızın birkaç saatini alabilir. Bakın benim listemde neler var: İlgili seyahat kitapları, haritalar, fotoğraf makinesi, bol miktarda film ve pil, seyahat yeleği, güneş gözlüğü, çalar saat, gizli para kesesi, ilâçlar, kolonya, yün ceket, kredi kartım, mayo, yolda dağıtmak üzere ülkemize özgü küçük hediyeler…

Dünyanın çok çeşitli ve farklı köşelerinde fotoğraf çekme gibi bir merakınız varsa, çok değişik bazı tepkileri de göğüslemeniz gerekiyor. Örneğin Mayalar ve bazı Müslümanlar, fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkarlar. Ama, çok ısrar ederseniz, sizden para almak şartıyla kabul edebilirler! Örneğin, Kongo’da fotoğrafını çektiğiniz bir yerli, ruhunu çaldığınızı düşünerek arkanızdan koca bir kaya fırlatabilir. Hatta fotoğraf makinenizi elinizden alıp ruhunu kurtarmayı bile deneyebilir. Guetamalâ’da fotoğrafını çektiğimi fark eden Pagan dinine mensup bir Maya kadını, hemen koşup objektifimin önüne geçerek arkadaşlarının fotoğraflarını çekmemi engellemişti. “Benim ruhum gitti, hiç olmazsa arkadaşlarımınki kurtulsun.” diye düşünüyordu belki de… Az gelişmiş ve ilginç geleneklerini koruyan ülkelerde fotoğraf çekmek için yanınıza alacağınız donanım pratik ve kolay taşınır olmalı. O şartlar altında objektifinizi değiştirmeniz bile zor olabilir.

Sanırım en iyisi, çok amaçlı tek bir objektif kullanmak. Geziye çıkmadan önce, gideceğiniz ülkenin iklim şartlarını ve güneşten ne kadar yararlandığını iyice araştırmanız gerekir. Örneğin, Grönland’da havanın sürekli kapalı olması fotoğraf çekmemi engelledi. Çünkü, yanıma gerekli donanımımı almamıştım. Ayrıca, tüm gezilerinizi kapsayan bir fotoğraf arşivi oluşturmak istiyorsanız, fotoğraflamak isteyebileceğiniz yerleri ve eserleri önceden tanımak için bir ön okuma ve hazırlık yapmanız sizi kötü sürprizlerden koruyacaktır.

Tüm seyahatlerimde, sürekli kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını. Bana göre iyi bir gezgin biraz serüvencidir, yeni ve program dışı olaylara olumlu bakar, hatta bunlara sevinir; çünkü günlerini dolu dolu yaşamak ister; yorgunluktan bazen bir otobüsün koltuğunda, bazen bir motorun kuytusunda uyuklasa bile… İyi bir gezgin sadece küçük, orijinal hatıra eşyaları satın alır ve evinde bir anılar müzesi oluşturur. İyi bir gezgin, iyi bir yürüyüşçüdür aynı zamanda. Çünkü, bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir. Ayakları sızlayana kadar dolaşır. Yeni insanlar tanır, önüne tesadüfen çıkan bir kahveye girer, büyük bir zevkle o yörenin insanları ile konuşarak veya konuşmaya çalışarak yorgunluğunu giderir, bir müzik dükkânına girer, yörenin özgün müziklerini büyük bir dikkatle seçip alır, dönünce anılarını pekiştirir. İyi bir gezgin, karşısına çıkan bir şarküteriye girip, bölgenin kendine has peynirlerinin, şekerlerinin, çöreklerinin tadına bakar. Bir sokağın alışılmadık eğimi, bir evin penceresinden sarkan renk renk çamaşırlar, bir portakal ağacı, toprağın rengi, yaprağın yeşili, bir çocuğun gülüşü, çeşmeden su dolduran genç bir kızın ciddiyeti gibi ayrıntılar gezgin için önemlidir. Her kentin, her insanın, her kasabanın, her köyün, her tarlanın, her hayvanın türdeşinden oldukça farklı özellikleri vardır. İnsan bu özellikleri, bir başka deyişle kendi dar dünyası dışında kalan her şeyi ne derece ayrımsayıp duyumsarsa, o derece kendisine yakınlaşıyor, kendini anlaması ve tanıması kolaylaşıyor.

Seyahatin dayanılmaz çekiciliğine kapılmış bedenimin küçücük adımlarıyla, kocaman dünyada yaptığım gezintiden bende kalanları sizlerle paylaşmak dileğiyle…

Prof. Dr. Orhan Kural

Ocak 2001

Sabah şaşkınlıkla yepyeni bir coğrafyada uyanmak…

Gitmek bir yaşam tarzıdır gezgin için, işte bu nedenle gezgine yol tükenmez!

Deniz, kum, bataklık, dağ, orman, göl, ören sahası, otel, çadır, uçak, kamyon, tren, bir kilisenin köşesi veya parktaki bir bank, hatta çimlerin ıslak zemini hiç fark etmez. Yeter ki yeni coğrafyalarına ulaşsın, yeni maceralar yaşasın, yeni tatlar alsın. Gezgin, kaybolmanın heyecanını yaşar. Aynı zamanda bilmece gibi haritayı kullanmanın zevkini de…

Ayak bastığım gar veya havaalanlarında beni karşılayacak kimse yoksa ve nereye gideceğimi önceden bilmiyorsam; işte o zaman insana bir hüzün, bazen de bir korku çöker; ama bu hüzün ve bu korkuda bile gizli bir “zevk” vardır. Havaalanından ayrılmadan önce o kent hakkında bilgi almaya ve o ülkenin parasını temin etmeye çalışırsınız. Havaalanlarının o kurnaz ve bitirim şoförleri tarafından aldatılmamak için dikkatli olmalısınız. Bu tehlike olmasa, belki de en kolayı, kapıdaki bir şoföre “beni tipik bir pansiyona götür” demektir.

Dilleri, dinleri, töreleri, renkleri birbirinden farklı ülkelerde değişik insanlar tanıdım. Onlarla hemen kaynaştım. Yüzü aşkın ülkenin insanlarıyla birçok şeyi paylaştım; aynı trene, otobüse bindim, lokantalarında, evlerinde aynı masalara oturdum, müziklerinden zevk aldım, birlikte televizyon seyrettim, kısa süreli de olsa yaşayış biçimlerine ortak oldum, aynı havayı soludum. Hangi amaçla olursa olsun, gezmek, yeni yerler, yeni insanlar görüp tanımak insanın ufkunu sürekli genişletiyor, beynimizin gizemli koridorlarını yeni algılama biçimleriyle dünyaya bakışına yeni boyutlar katıyor, yaşamını renklendiriyor.

Gezi, bir tutkudur. Hele bu virüs vücudunuza bir kere girsin, artık yerinizde duramazsınız, bir gezi bitmeden bir yenisini düşlersiniz. İlk fırsatta tekrar yollara düşmek istersiniz.

Sabah şaşkınlıkla yepyeni bir coğrafyada uyanmak, işte o heyecan var ya! İşte bizi büyük bir tutkuyla bilinmeyene sürükleyen rüzgâr da odur.

“Gezme” görmektir, anlamaktır, bilinmeyene yolculuktur, yeniden doğmak, nefes almaktır. “Gezme” coşkudur, bir yaşam biçimidir, bir çağrıdır, özgürlüğe bir davettir. Dünyayı içinize sığdırmak yeniliklere yelken açmaktır. Yaşama katılmak, diğerlerinden farklı olmaktır.

Ahmet Telli, “Son Büyük Serüvenci”’yi dile getirdiği, “Soluk Soluğa” adlı şiirinde bu duyguyu çok güzel ifade etmiş;

İstese de kalamazdı vakit gelince,

Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda,

Yürek burkulması ve hüzün ve keder,

Aralıksız doldurucu günlerin bohçasını.

Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği,

İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi.

Ay bile soğuktur o zaman.

Bir buz parçasıdır.

Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara,

Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler.

Kimi kentler kapağı aşınmış eski bir kitaba benzer, bazıları ise çaresizdir, tövbekârdırlar. Kimileri ise İstanbul gibi mirasyedidir.

Bir an önce “Yol Çağrısı”na uyun! Çünkü hayat iniş ve çıkışlarla doludur ve siz bunun “hangi noktasında” olduğunuzu asla bilemezsiniz.

Zamanı değerlendirin, fırsat yaratın, gözünüzü karartın, kapınızı şöyle iyice kilitleyip uzun yolculuklara çıkın. Evliya Çelebi gibi “şefaat” yerine “seyahat” dileyin!

Hele bir kez farklı kültürleri, özgürlük aşkını, gitme isteğini tanıyın! Vazgeçemezsiniz.

Yurt dışında uzun yıllar yaşamış ve epey de gezmiş şairimiz Nazım Hikmet’in 1920 yılında kaleme aldığı “Yol Türküsü” başlıklı şiire ne dersiniz?

Alnımızda yanar gençliğin tacı

Yorgunluğun anasını satarız

Elimizde neşemizin kırbacı

Ufukları önümüze katarız…

Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz

Tükenmez yolları tüketiriz biz

Ne saray ne hamam ne han isteriz

Nerede gün batarsa orada yatarız…

Son sözü de ünlü Amerikan yazar Mark Twain’e bırakalım. “Yirmi yıl sonra ‘yapamadıklarınıza’ daha da fazla üzüleceksiniz. Onun için bir an önce güvenli limanınızdan ipinizi çekip alın ve rüzgârların eşliğinde araştırın, keşfedin ve hayal edin”

Çok gezin e mi!

Gezgin sevgisi ile,

Gezi Rehberi

Gezi Türleri

İnsanlar farklı sebeplerle yola düşer. Bazısı zorunlu, bazısı hevessiz, bazısı ise nereye gittiğini bile bilmeden…

· Sağlık nedeni ile Orta Çağ’da kral ve kra-liçeler dâhil, İngiliz asilzadeleri güneş ve kum için Akdeniz sahillerine taşındı. Çarlık Rusyası ise Karadeniz’e XVI. yüzyılda Karlsbad ve Baden Baden Avrupa’nın önemli kaplıcaları olarak ün yapmıştı.

· Seyahatlerin başında savaşlar sonrası zoraki göç gelmektedir. Türk-Yunan mübadelesi ile binlerce insan evlerinden, yaşadıkları kentten ve komşularından koparıldı. Hitler, Yahudileri; Stalin Ahıska ve Tatar Türklerini; Ruanda’da kabile savaşları ise Tutsileri geride birçok acı bırakarak gözyaşları ile evlerinden sürdü.

· Dinî sebeplerle milyonlarca insan, yüzyıllar boyunca hem hac hem de farklı kutsal yerleri ziyaret için bir yerden bir yere hareket etmiştir. Suudi Arabistan, Hindistan, Nepal inanç turizminin en yaygın olduğu yerler arasındadır. Türkiye’de ise Hatay gibi kutsal topraklar ve Efes’te Meryem Ana evi inançlı Hristiyanları daima kendine çekmektedir.

· İş görüşmeleri için ellerinde “bond” çantaları ile dünyanın dört bir yanındaki farklı büyük kentlere uçan iş adamlarını uçak seferlerinde sık sık görebilirsiniz. Kongre turizmi, insanoğlunun “görme” merakının, mesleki bilgisini artırmak için meslektaşları ile tanışarak kendini yenileme isteği ile birleşmesi sonucu oluşan önemli bir sektördür. Genelde kongrelerin ilk açılış günü kalabalık olur, sonra katılımcılar hızla bu yeni coğrafyayı araştırmaya başlarlar. Çünkü gezi ücreti çoğunlukla çalıştıkları kurumca karşılanır.

· Akraba ziyareti ve aile bağları, insanları yola döken faktörler arasındadır. Gerçi artık yaşanan evlerin küçülmesi, ailede herkesin çalışması ve boş zamanın azalması eskisi gibi uzun süreli akraba ziyaretlerini sınırlamıştır.

· Eğitim için çok sayıda öğrenci, başta İngiltere ve ABD olmak üzere, dünyanın dört bir köşesinde özellikle üniversite veya yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Ayrıca staj, kamp veya farklı kurslar nedeniyle yollara düşen gençlerin sayısı da az değildir.

· Uluslararası spor karşılaşmaları da farklı coğrafyaları ziyaret için önemli bir neden olmaktadır. Gerek sporcular, antrenörler ve hakemler, gerekse takımı ile birlikte tüm deplasmanlara gidip cebindeki parasını maalesef bu uğurda harcayan futbol fanatikleri bu grubu oluşturmaktadır.

· Ayrıca dünyanın farklı coğrafyalarında gerçekleşen festivaller de çok sayıda sanatçı ve sanatseveri kendine çekmektedir.

· Osmanlı on iki milyon kilometrekare coğrafyaya hükmetmiş. Gitmiş, fethetmiş ve kendine bağlamış. Gençlerimiz bugün de yurdumuzun değişik yörelerini yine askerlik sayesinde görüp tanıyabiliyorlar.

· Mecburi hizmet veya görev gereği atama ile devlet memurları, emniyet ve sağlık mensupları farklı coğrafyalarda ailesi ile birlikte öngörülen bir süre yaşamaktadır.

· Deprem, sel, toprak kayması, tsunami ve volkanların harekete geçmesi gibi doğal afetler veya dev baraj inşaatları, insanların başka topraklara göç etmelerine neden olmuştur.

· Ev içinde seyahat, evindeki huzuru ve sıcaklığı terk edemeyen insanlar için en uygun seyahat şekli sanırım. Geçmişten farklı farklı izler taşıyan eşyalar ve evimizde mazide yaşanmış anılar bizi bazen hoş bir düşsel geziye çıkartır. Anlamlı eşya ve birikimler kişileri evine bağlar. Xavier De Maistre, “Odamda Seyahat” adlı kitabında böyle bir yolculuğa çıkanlardan.

“Vakit gece yarısını geçince evin içinde yürüyüşlere çıkıyorum; bazen durmuş bir saatte, bazen küçük bir bibloda molalar verip her birinde bir başka serencamın izlerini keşfederek, her eşyanın ancak gecenin yalnızlığında açtığı kapılardan, başka zamanlara, başka dünyalara geçiyorum.”

Gerçek Gezgin

Bir gezinin gerçekleşmesi bence dört faktöre bağlıdır. Para, zaman, sağlık ve istek… “İstek” bence en önemlisi! Sağlığı yerinde iken yola düşmeli insan. Çok fazla paraya da ihtiyaç yok aslında. Yola çıkan herkes bir şekilde geri döner. Hayallerinizi bir an önce gerçekleştirin, ertelemeyin. Her seyahat ile görme tutkusu daha da artar. Kendinizi mutlu edin, iç sesinizi dinleyin. Hayatın kendisi zaten bir yolculuk değil mi?

Gezgin, kendi serüveninin kahramanıdır.

Gezgin, bilgi taşıyıcıdır.

Gezgin, kolay yaşlanmaz.

Gezgin, doğayı sever, barışçıldır.

Gezgin, bulunduğu ortamı tanımak ister.

Gezgin, farklı dillerden, dinlerden, geleneklerden, şarkılardan, danslardan, ritüellerden, motiflerden, sokak oyunlarından ve paylaşmaktan ayrı bir zevk alır.

Gezgin, kertenkele gibi güneşe karşı yat-maktan, içki masasında sarhoşları dinlemekten, lüks bir lokantada uzun uzun oturmaktan hoşlanmaz.

Gezgin, kentin arka sokaklarında dolaşır.

Gezgin, gerekirse peynir-ekmek ve muz ile elma yer; yazın parkta yatar. Otostop bile çeker.

Gezgin; bakar, görür, anlar, öğrenir, öğretir ve yolların çağrısına uyar.

Gezgin, mütevazıdır.

Gezgin gittiği ülkelerin kokusunu, kültürünü, insanlarını, değerlerini kendisine katmayı bilir.

Gezgin, dertlerinden ve monoton bir hayatın getirdiği tüm sıkıntılardan uzak kalır.

Gezgin, serüveni sever.

Gezgin, etrafa uçuşan çöpler ile dolu, birbirine benzeyen ruhsuz beton binalardan, birbirine bitişik sıvasız evlerden hoşlanmaz.

Gezgin, mahalle sakinlerinin birbirlerine yakın olduğu “mahalle kültürü”nü de sever.

Gezgin, gezi sırasında gazete okumaz, televizyon seyretmez, apayrı bir “gezi dünyası”na dalar.

Gezgin, mega şehirlerin kurşuni gökyüzünü en azından belli bir süreliğine terk eder.

Gezgin, otellerdeki oda numaralarını hep karıştırır.

Gezgin, sürekli pabuç eskitir.

Gezgin, kopya kültürden hoşlanmaz. Renkli geleneksel kültüre sahip çıkar.

Gezgin, yola koyulmak için her fırsatı değerlendirir.

Gezgin, meraklıdır. Merak ise aslında “dişidir”. Merak şaşırtır, güldürür, yeniliklere yelken açtırır. Bazen üzer, bazen acı çektirir, hatta öldürebilir de…

Gezgin, yavaş yavaş tüketim ile özdeşleşen kısacası her biri birer “ufak ABD” olan ülkelerden uzak durur.

Kültüre yolculuk insanın kendi içindeki yolculuğudur.

Gezgin, “tek tiplilikten” hoşlanmaz.

İyi bir yürüyüşçüdür gezgin. Çünkü bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir. İnsan “farkı” ancak yürürken fark eder. Ayakları sızlayana kadar dolaşır; bazen bir otobüsün köşesinde, bazen bir motorun kuytusunda yorgunluktan uyuklasa bile…

Gezgin, pahalı şeyler yerine yöreye özgün hatıra eşyalarını satın almayı tercih eder.

Gezgin, lüks bir otelin havuz başında oturmak yerine kentin kenar mahallelerinde dolaşmayı yeğler. Çünkü bir kentin ya da bir ülkenin sosyoekonomik yapısı, lüks otellerin havuz başlarında anlaşılmaz.

Bir “dünya vatandaşı”dır gezgin. Tüm dünya insanlarına, uygarlık ve kültürlerine, hiçbir ayrım yapmadan, ön yargısız yaklaşır. İnsanlara ırk, din, dil, cinsiyet ve milliyet kalıplarının dışında, “insan” olarak bakmayı bilir. Kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini, kültürlerini, dünyalarını anlamaya ve onlara saygı göstermeye çalışır.

Bazen en isteksiz çıktığınız yolculuk en coşkulusu olur. Yolculuk sonrasında kısa dostluklar kurulur, ayrılırken iki taraf birbirine adreslerini ve telefon numaralarını verir ama nedense hiç aranmaz, unutulur.

Gezmek, Bir Yaşam Biçimidir

Gezmek; insanın ufkunu genişletir, yaşamını renklendirir. Gezmek, bilgi ve görgü artırmak ve gözlem yapmak demektir. Geziler yaşama açılan pencerelerdir. İnsan gezdikçe ülkesini, dünyasını daha iyi kavrar ve dünya sanki küçülür.

Korumasızlık duygusu, korku ve heyecan geziyi daha zevkli yapar. Seyahat bir çeşit “ibadet-tir” ve insanı “olgunlaştırır”. Bazen “programsız” ve “sürprizlerle dolu” olması da ayrı bir zevktir.

Geziler bazen uzun ve sıkıcı olabilir, zorluklar çıkabilir, hastalıklar ve daha akla gelmeyen çok sayıda olumsuzluklar yaşanabilir. Ama geri dönünce, tüm bunlar sadece birer hoş anı olur. Her şey muntazam giderse geri dönünce anlatacak ne kalır ki?

Gezmek bir tedavi dönemidir, birçok hastalığın üstesinden gelir.

Seyahatin sunduğu gerçeklerle beklentiler denk değildir.

Gezmek kişinin vizyonunu, hoşgörüsünü, üretkenliğini artıran bir “okul” gibidir. Yaşamın içine karışmış küçük detayları ve bu detaylarda saklanan mutluluğu yakalar. Bu da gezgini daha mutlu, ar-kadaşlarına karşı sevgi dolu, kendisiyle ve çev-resiyle barışık, özgüvenli, daha başarılı ve üretken yapar. Unutmayın, “güzellikler” hep uzaktadır ve her coğrafya keşfedilmek ister.

Zanzibar’ın dar sokaklarında kaybolmak, Alaska’nın muhteşem doğası ile Himalayalar’ın muazzam boyutlarına hayran olmak, Endonez-ya’da, Afrika’da, Avustralya’da bambaşka kül-türlerden gelen yerli halklarla iletişim kurmak, Patagonya’da denizaslanlarını, deniz fillerini, Galapagos’da deniz iguanalarını yakından görmek ve onlarla yüzmek bir gezgin için unutulmaz tecrübelerdir.

Aslında gezginler birer “barış köprüsü”dürler. Bu duyguları yaşayan biri, bir daha asla eskisi gibi olamaz. Çünkü artık çok renkli ve zengin bir dünyanın kapılarını aralamıştır. Bundan sonra hep daha fazlasını görmek ve öğrenmek ister. Bu tecrübeler hem kişiliği geliştirir hem de dünya üzerindeki konumunu anlamasına yardımcı olur.

Gezen kişi, yaşadığı ilginç ve sıra dışı tecrübeler sayesinde, kendini topluma ve bütün dünyaya karşı sorumlu hisseder. Bu duygu onu daha üretken ve daha faydalı bir birey haline getirir.

Batı ülkelerinde aileler, çocuklarını çok erken yaşlarda kendi başlarına dünyayı tanımaya gönderirler. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa’da, 17-18 yaşındaki gençler okullarına bir yıl ara verip dünyayı tanımaya çıkarlar. İş hayatınızda da bir mola verebilirsiniz.

Gezmek, geniş bir vizyon sağlar.

Gezmek, yalnız kalmak ve bir bakıma kendini tanımaktır.

Gezmek, başlaması kolay ancak bitirmesi zor bir aşktır.

Gezmek, özgürlüktür.

Gezmek, bir arayıştır.

Gezmek, bir zenginliktir.

Gezmek, dünyayı anlama isteğidir.

Gezmek, dokunmak ve tutmaktır.

Gezmek, bir bakıma harita kullanma zevkidir.

Gezmek, bir saç tokasıdır, bir mahalle pazarıdır, yerel bir şekerdir, bazen de etnik bir melodidir.

Gezmek, pasaport eskitmektir.

Gezmek, kendi içimize doğru çıktığımız bir yolculuktur.

Gezmek, kaybolmak ve yepyeni bir coğrafyada tekrar uyanmaktır.

Gezmek, geçmişi sevmek ve eski kültüre sahip çıkmaktır.

Gezmek, bir sanattır; gitmek, görmek ve keşfetmektir.

Gezmek, ilham almaktır.

Gezmek, meraktır.

Gezmek, yaşamanın ta kendisidir.

Gezmek; pazardaki, sokaktaki yaşamdır; güneşin dansı, ayın sonatıdır. Meydandaki gölgedir, bir hayvancığın sesi ve beklenmeyen bir hareketidir. Bir ağacın gökyüzüne yükselen ucudur.

Gezmek, hayatı tanıma sürecidir.