Gat Dedikler Nasıl Olurmuş Meğer?

Ta on ikinci yüzyıldan bu yana bilinirmiş gat. O tarihlerden kalma kitaplar var imiş, gat’ı anlatan, belirleyen. Gat yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi; ama ondan biraz şişmanca. Dalın ucuna doğru yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü-beşli. Ruhsal bozukluk için bire birdir gat. Kimi zaman savaşçılara verirler imiş yüreklendirmek için, azdırmak için! … Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz, güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta cembiye’siz olur, donsuz olur, ceketsiz olur; ama asla ve kat’a gat’sız olmaz. Yemen demek ne kahvedir ne dura’dır, ne bağdır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah ne padişah… Yemen demek gat demektir, on ikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat Kuzey Yemen’in tarihi, din’i kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilmez sanılan!

Soğuk su için termos çok, öyle uzunlarından değil de tencere gibi olanından, “gavur” malı, en hasından. Üç-dört tennos getirdi küçük kız. O bizim odada, nişlere sıralanmış sevimli pirinç kapların daha kötüsünden alüminyum, bunlar “tükürük hokkaları”dır. Birkaç da bardak. Avni Bey, namazını eda etti, üzeri bir avuç ateşli tömbekiliği nargilenin üzerine ustaca yerleştirdi, çekti üç-beş nefes. Tütünü de kendi yetiştiriyor Avni Bey, yani tömbeki en hasından.

Hava, odanın havası soğuk değil; ama kapı kapalı, pencereler de öyle, sıkı sıkıya! Entarili, ak entarili bir konuk geldi, başı poşulu, entarinin üzeri ceketli. Ayakkabılarını çıkardı, iri parmaklı. Ağzı altın diş dolu burnunun altından bıyık, dikine inen. “Baba Türk efendim, bu benim arkadaşım, yarbay orduda, Maşallah Maşallah ehlen ve sehlen…” Babası Türk’müş, almış anasını sonra ya ölmüş ya da dönmüş, çoluk çocuğunu San’a’da bırakıp niceleri gibi! “Ehlen ve sehlen … ” Avni Bey ise sanıyorum bizi anlatıyor, gülüyor altın dişler ve alıyor marpucu Avni Beyden çekiyor üç-beş nefes ciğerinin ta dibine dolduruyor dumanı, açıyor naylon sargıyı, çıkarıyor gat’ını, sonra başka konuklar. Gelen bir yere çöküyor, oda, yükünü aldı, herkesin elinde naylona sarılı gat! Rüya gibi insanlar, gözle görülen. Gat yaprakları yıkanmaz, niteliğini yitirir! Maşallah. Ne de çabuk atıyorlar ağızlarına? Gat yaprakları giderek azalıyor dallarda, tüm oda tam yeri, geviş getiriyor, biz dahil! Çiğnediğimizi yutmak yok, yanağın bir yerine, özellikle sol tarafa, hey gözünü sevdiğim sol, sol tarafa dolduracaksınız, çünkü ağulardan süzülme deneylere göre, sol taraf sağ taraftan daha çok alırmış! Ara sıra soldaki yaprak, giderek öğünen yaprak birikimini süzerek bir-iki yudum soğuk su içeceksiniz.

Hava giderek bozuluyor, tömbeki kokusu sardı bedenimizi. Fazla kımıldamaya da gerek yok, bir esmer genç girdi odaya, Avni Bey sevindi, bu bizim için özel olarak çağırdığı Yemen’in en usta ut çalanı, ut sanatçısı imiş … Avni Bey kalktı, dışarıdaki yüklüğün üzerinden ut kutusunu çıkardı, nakışlar içinde nefis bir ut. Bizim “Muhammet”, ut ustası naylonu çıkardı, yaprakları seçti, başladı çiğnemeye ve udu akort ederken doldu sol tarafı, bir bardak soğuk suyu da içip ve sonra yanık bir hava başladı dumanlı odada, söylerken çiğnemiyor gat’ ı, ara nağmelerde oynuyor çenesi, sonra makam değişti, bizim “baba Türk” altın dişli yarbay beyaz entarili başı poşulu ve de beli cembiyeli, bir başka konuk daha kalktılar daracık ortaya, eşikten yana, utçu da kalktı başladı ayakta çalmaya, bir yiğit hareketli oyundur başladı, ara sıra “tıs tıs”lar çekilerek, epey sürdü oyun, bir yandan çiğniyordum yeşil yaprakları, nezaret altında ve tarifle en iyi yaprakları seçerek zira yerdim başkalarının hakkı olan yaprakları da acemilikten, bir yandan ses alıyordum makineyle, ardı ardına fotoğraflar çekerek geniş açı değil, normal objektif ile, çünkü yaş elli bir edinememiştim bir geniş açı objektif, sığdırmaya çalışarak beş santimlik objektife olanı biteni enine, boyuna! …

May

May’ı Güneydoğu Anadolu’dan bilirim, sudur. Buranın may’ı da bir hoş. Kocalar çarşıdan alırlar, “bahur”u boncuk gibi sert bir şey, hafif kirli sarı. Kadınlar alınca bahur’u yakarlar, ateşi atarlar bu bahuru ateşin üzerine, yanar bahur. Sonra kadınlar da dumana büyücek bir kap tutarlar ağzı bahurdan yana, yanar bahur ve kap bahurun kokusunu ıyıce alır, sonra su koyarlar bahurlanmış kaba, bu ana kaptır. Bu kaba su döküldüğü zaman hep o bahurun, biraz gülyağını andıran, biraz karamela tadındaki hoşluğu hemen alır, bunlar önce buzdolabında, yoksa kuyularda soğutulur, sonra doldurulur termoslara… Bir gün dayanamayacak “Allah rızası için sade may, bahursuz olsun.” diyecek ve her zamanki gibi güldürecektim Avni Beyi! Ve Avni Beyin, küçük olduğu için yanımıza gelen kızı Eşine’ye seslenecektim hep, “Eşine, yallah may, amma velakin la bahur”, yani haydi Eşine su getir, ama bahursuz olsun. Benim Arapçamı anlamayan Eşine’ye, babası bir kez daha Arapça tekrar edecekti ve Eşine alışmıştı sonunda benim Arapça’ma, zeki çocuk! …

Azalıyordu yapraklar, geviş getirmeye başlayalı bir saat olmuştu, çenem yoruldi.1, ben yoğum bu işte, deyip kalktım muhabbetten, yudum ağzımı iyice ve de macunlayarak fırçayı, hanım da bıraktı hemen benden sonra, sonradan gat çiğnerlerken tanıştığımız bir konuk, Avni Beye, “Bu eşekler ne anlar gat’ tan, hiçbir şey anlamamışlar.” diyecekti kabul edecektik yakıştırdığı sıfatı!

Gatımızı konuklara ikram edip fotoğraf çektirmeye çıktık piyade. Gat faslı başlayalı altı saat olmuştu, döndüğümüzde de sürüyordu!

Oda tam deyimiyle “Tilki tuzağı” na dönüşmüştü! Bir “sevap olsun” diye, pencereyi açtım, bilmiyordum ki, bu durumda pencere açılmaz! Gözler daha bir tatlı bakışlı, vücutlar daha bir gevşemiş, o her odaya girişte ayağa fırlayan dostlar, şöyle bir kımıldıyorlar yerlerinde o kadar! Gat, etkisini gösteriyordu!

Yemen’in nüfusu kesin olarak belli değildir, yedi-sekiz milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Doğum oranı alabildiğine yüksek, binde 30-40, ölüm oranı ise binde 14! Çocuk ölüm oranının binde 120 olduğu biliniyor. Kimse doğum kontrolünden yana değil. Yani uygulaması gerekenler, dinsel bakımdan zaten olanaksız, çok kadınla evlilik ve sanırım yapacak başka işin de olmaması doğal nüfus artışını binde 25’e ulaştırıyor! Bu, gerçekte bir nüfus patlaması.

Gat çiğnedikten sonra söyleştiğimiz, iyi İngilizce bilen bir devlet memuru aydın, gat üzerine doyumsuz bir nutuk atarken şöyle diyordu:

“Gat, dünyanın en güzel şeyidir. Viski içersiniz sarhoş olursunuz, bu ve benzeri içkiler insanı saldırgan yapar, oysa gat, insana dünyayı sevdirir, insanları sevdirir, sizi güzellikten güzelliğe götürür, hiçbir zararı yoktur, en güzel duygular ruhunuzu, bedeninizi sarar, biz kimi zaman akşamları gatı, evde karımızla da çiğneriz, müzik dinleriz birlikte, güzel güzel konuşuruz ve neden saklamalı, madem ki hepsini öğrenmek istiyorsunuz, affedersiniz üç-dört kere de sevişiriz.”

Bu arkadaşın altı çocuğu vardı genç yaşında.

Burada da bizdeki gibi çok kuvvetli aşiret bağlan var, aşiretlere şeyhler hükmediyor ve bunlar ülkede önem taşıyor. Otuza yakın büyük aşiret yaşamda etkinliğini gösteriyor ve yönetimde. Kendi geleneksel düzenlerini kılı kılına uyguluyorlar, krallığın düşmesinden daha doğrusu düşürülmesinden önce bunlar İmam’a bağlıydılar, sıkı sıkıya. Ne var ki, Yemen’e hükmettiğini sanan İmam Yahya bile, zaman zaman, kendisine karşı gelmemeleri için aşiret başlarını ya da en yakınlarını, örneğin çocuğundan birisini rehin tutarmış! Aşiretler özerkliklerine son derece düşkün. Şeyhler köyleri yönetiyor, tıpkı bizde olduğu gibi! Köyde seçimler, şeyh seçimi halkın yeni şeyhe armağan vermesi için iyi bir fırsat oluyor. Herkes kendi olanaklarına göre yeni şeyhe bir şeyler sunuyor. Örneğin, koyun, inek, meyve, bal, yağ … Ancak, en önemli ve bir tek gelen armağan bir demet “gat”oluyor! Demetin büyüklüğü, verenin gönlünün ve elinin yüceliğini, bolluğunu, parasal durumunu belirliyor!

Şeyhler de uğraşırlar birbirleriyle, günü, zamanı gelende.

1567’de İmam Şerafettin’in oğlu Muhattar, kendilerine karşı isyan eden Havlan kabilesinden 300 kişinin ellerini ve ayaklarını kestirdi ibret olsun deyu. İsyan çıkaran Havranlılardan birisi de San’ anın Yemen kapısını yakanda Muhattar bunu yakalatır ve yine ibret olsun deyu aynı kapıya ellerinden mıhlatır, kalır isyancı orada bağıra çağıra ölür ve Muhattar, bir savaşta aldığı 2300 esirden 300’ünü öldürür ve kestirir başlarını. Yetinir mi Muhattar bununla, yetinmez ve 1000 esiri dahi bir araya toplatır, biner esterine, aralarında gezinir esirleri öldürerek ve esterinin ayaklan kan içinde kalır ve kestirir kafalarını bunların. Cem’an yekûn 1300 kelleyi geri kalan bininin eline verir, yürür bunlar altı gün ve altı gece dağlar dereler aşıp San’a’ya varırlar, bu 1300 insan kellesi oğul Muhattar tarafından baba İmam Şerafettin’e gönderilmektedir! Dolaştırılır bu kelleler üç gün üç gece San’ a sokaklarında ibret olsun deyu ve baba ile oğulun açılır arası ve sonunda Muhattar İmam olarak oturur Yemen tahtına ve kök söktürür Osmanlı ordusuna! …

Beylerbeyi Murad Paşa’yı öldürdü Muhattar, başta San’a olmak üzere ve dahi Aden’i ve dahi başka şehirleri ele geçirdi Osmanlı yönetiminde salt Zübeyt kenti kaldı ve kendisini Halife ilan etti, saldırdı Zübeyt’e; ama geri püskürtüldü! Ve Devleti Osman, Yerrien’de yeniden egemenlik sağlamak içün hemen harekete geçti. Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa ve Özdemir oğlu Osman Paşa ve Süveyş Kaptanı Kurdoğlu Hızır Paşa Yemen seferiyle görevlendirildi. Daha önce bu seferden sorumlu olan Lala Mustafa Paşa, geçinmedi Sinan Paşa ile ve alındı bu görevden ve Kanuni Sultan Süleyman oturdu tahtına döşendi bazı fermanlar, mektuplar:

” … Memleketim şarktan garba varıncaya kadardır.

Askerimden bir miktarını göndermek istersem piyade ve süvari yüz bin veyahut daha ziyadedir.

İcabında berr-ü-bahri doldurur, bir askeri bir askere ilhak ederüz. Askerimizin bir ucu Yemen’de, diğer ucu taht-ı himayemizde olan memleketlerdedir. Taç ve kuvvet ve kudret sahibi olan ekabir-i mülük biz muhalefet edecek olan kahr-ü tenkil-i şahanem havf ve dehşetinden mehabeti hüsrevaneme daima baş eğerler.

Sülale-i Seyyidülmürselinden olduğunuz ıçın hilmimiz galebe ederek saltanat-ı seniyyemizin namusuna lazım olan size avakibi iptidai bir kerre dahi ihtar ederim.

Cibale tahassun ve iltica eder de kurtulurum zumü ayn-ı muhaldir. Bu tedbire gerek cehlen ve gerek ilmen teşebbüs olunsun, her halde kendinizi tedmir demektir.

Bu ferman-ı şahanemi Mustafa Paşa’ya tevdian gönderiyorum. Özdemir Paşa’ya yardım olmak üzere 3000 piyade ve 2000 süvari dahi gönderilmiştir. Ayrıca 200 atlı ihzar ve mühimmat ve cephane ve erzak, bahren yola çıkacaktır. Daha kuvvet lazım olursa gönderilecektir.

Muhattar kabre girmezden evvel bir kerre teemmüm etsin, uykudan uyanıp ve gafletten ayrılıp saltanat-ı seniyyeme sığunur ise ancak kendi nefsine rahmedüp canını vikaye ve muhafaza eder. Devlet-i Aliyemizden her iyilik ve her bir hürmet ve riayeti görür. Dalal ve mükabere ve hayale inhimak eder isen günahın boynuna olsun … ”

Ve sınırlan Macaristan’dan Yemen’e, Volga kıyılarına Cezayir’e kadar uzayan Osmanlı Devleti’nin gölleri idi Akdeniz ve Kızıldeniz ve Fransa Kralı bile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım diliyordu, durum böyle iken asi Muhattar Sultanın fermanına, namelerine aldırış etmeyüp uğraştırmıştı Devleti yıllar yılı!. ..

Bir Konser Anısı ya da İsmail Bey diye biri

Ege tarafında bir konserdeydik, yıl 1996 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu. İki-iki buçuk saatlik konserden sonra kulise döndüm. Bu işin içinde olanlar bilirler, konserinize binlerce insan gelse bile, bunlardan çok az kısmı kulise girebilir. Kulise girebilmek için her şehirde belli kurallar geçerlidir. Bunlar yazısız kurallardır. Bu kuralları şöyle sıralayabilirim:

Şehrin emniyet müdürünün ya da valisinin çocukları olacaksınız ki, polis kordonunu rahatlıkla aşabilesiniz.

Bodyguardlardan, o andaki salon güvenliğinden sorumlu olan insanlardan birinin yakını olacaksınız.

Şehirde konseri organize edenleri yakından tanıyacaksınız ki bu hem konsere hem kulise daha rahat girmenizi sağlayacaktır. Bunlar sadece benim için değil, birçok sanatçı için geçerlidir

Bunlar yazısız kurallardır. Yani ben kulisteyken birileri kapıyı açıp girebiliyorsa ve fotoğraf çektirip imza almak istiyorsa, mutlaka bir yerden torpillidir.

Aslında ben kulise herkesin gelmesini isterim; ama ne zaman ne de mekan buna olanak vermediği için en azından gelenlerle çok yakından ilgilendiğim, kulise kim gelirse gelsin bu gelen arkadaşlarla fotoğraf çektirdiğim, ya da kaset kapaklarını imzaladığım çok iyi bilinir.

Yine böyle bir gündü, uzaktan bir genç çocuk, yanında 2-3 kız arkadaşı ile beraber havalı bir şekilde kulise girdi. O sırada kuliste birkaç yerel gazeteci, birkaç imza isteyen arkadaş, bunun yanında orkestra üyeleri bulunuyordu. Kapıyı açar açmaz, elini uzatıp bana doğru yürüyerek, “N’aber Haluk’çuğum?” diye bir girizgahla yanıma yaklaştı. İçimden o anda “Mutlaka bir arkadaşımızdır, tanışmışızdır ki bu kadar samimi davranıyor.” diyerek hemen elimi uzattım ve “Merhaba, hoş geldin.” dedim. Tanımıyordum; ama yanındaki bayanlara karşı kendisini küçük düşüm1emek için sıcak davrandım. Tam o esnada gözlerime baktı “Beni tanıdın mı?” dedi. İçimden sitem ederek “Yahu adam seni nerden tanıyayım?” dedim. Yine içimden “Biraz tanışıklık göstereyim ki, arkadaşlarının yanında bozum olmasın.” diye söylendim. Sonra da kendisine “Evet, tanıdım.” dedim. O anki zor durumundan kurtarmak içini elini sıktım. “Hayır, tanımıyorum!” desem, arkadaşlarının önünde küçük düşecekti kendince. Hani imza isteyecekler diye düşündüm ve imzalarını vereyim de bir an önce gitsinler istedim. Ben tanıdım der demez bana dönüp “Peki nereden?” demez mi? İçimden bir küfür daha bastım. “Be adam!” dedim, “Bir kere merhaba demişim, seni tanıyorum, demişim, beni niye zora sokuyorsun? Hadi beni bırak, kendini niye zora sokuyorsun? Ben ne bileyim seni nerden tanıdığımı … ” diye içimden geçirirken döndüm yine onu kurtarmak için omzuna vurdum. “Tanıdım, tabiiki konserlerden, şuradan-buradan.” dedim. Adamın peşimi bırakmaya pek niyeti yoktu. “Yok yok, nerden nerden ?” dedi. Hay Allah, dedim kendi kendime; bir taraftan diğer çocukların fotoğraflarını imzalıyorum bir taraftan da İsmail adındaki o arkadaşla ilgilenmeye çalışıyorum. “İsmail’ciğim”, dedim, “Günde iki yüz-üç yüz kişiyle karşılaşıyorum, bir gün önce ne yemek yediğimi, nerde olduğumu bile unutmuş durumdayım.’ Tumeler-mumeler, başladım İsmail’ e derdimi anlatmaya. İşimi gücümü bıraktım, varsa yoksa İsmail’le uğraşıyorum. Ama birden kuşkuyla, “Ya bu adam bu kadar ısrarlıysa, kesin ben çok ayıp ettim; çünkü bu adam benim sınıf arkadaşım, unuttuğum bir dostumun tanıdığı olabilir. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım olabilir.” diye düşünüp, İsmail’ e bir nevi özür mahiyetinde bir şeyler söyledim. “İşte, konserlerimdir İsmail’ciğim; şudur budur, öyledir böyledir, hatırlamıyor insan.” gibisinden bir sürü şeyler söyledim. Bu arada basın röportaj için bekliyor, bir sürü insan fotoğraf için, hatta İsmail’in yanındaki bayanlar da, “Yahu İsmail, bırak artık bu tanışma meselesini de fotoğraf çektirelim.” diyorlar. İsmail Nuh diyor peygamber demiyor. “Yok, yok, senin burnun büyüdü. Artık insanları tanımıyorsun.” Çok sinirlenmişti. Hata nerdeydi? Hafızamda mı, yoksa İsmail’ de mi? “İsmail’ ciğim,” dedim, “Yani bunun burun uzamasıyla ilgisi yok. Hatırlamıyorum, birçok insanla tanışıyorum. Çok insanla arkadaş oluyorum.” İsmail tekrar, “Yok, yok, benim tanıdığım Haluk Levent böyle değil.” deyince, bir zamanlar konserlerine gittiğim sanatçılar aklıma geldi. Zülfü Livan eli ‘nin kulisine bu kadar rahat girebilir miydim? Zülfü Livaneli’ye, “N’aber Zülfü, tanıdın mı beni?” deseydim benimle bu kadar ilgilenir miydi? Ya da sevdiğim başka bir sanatçı. Durdum, “İsmail ‘ciğim, nerden tanışıyoruz. Bana ne olur söyle. Kendimi affetmeyeceğim. Lütfen söyler misin nerden tanıştığımızı?” İsmail bana baktı ve “Geçen yılki Fethiye konserini hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Organizasyonla birlikte yemeğe gitmiştin hatırlıyor musun?” “Yemeğe çıktığınız yerde yan tarafta gençler bira içiyordu.” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Evet,” dedim. “O gençlerden biri bendim.” “Sana Ümit Besen ‘den bir şarkı söylemiştim arda abi, beğenmiştin.” “İşte o İsmail benim.” Dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. İçimden kendime küfür etmeye başladım. Hemen o anda gazeteci arkadaşları çağırdım. Onlara şöyle seslendim “Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, yanımda gördüğünüz İsmail’i ben geçen sene Fethiye’de tanıdım. Ve o anda bira içerken Ümit Besen şarkısı söylemiş. İşte o İsmail burada arkadaşlar. Her Allah ‘ın günü ben İsmail’i düşünüyordum,” dedim ve basın mensuplarının şaşkın bakışları altında İsmail’e döndüm. “Tanımıyorum ulan, tanımıyorum seni.” dedim. İsmail boynu bükük şekilde çekip gitti. Bunları söylediğim için kendime çok kızdım; ama beni tam tamına 40 dakika oyalamıştı İsmail. Bir sanatçının yoğunluğunu düşünmeliydi. O günden sonra çok İsmail’ler türedi. Bir kez merhabayla on yıllık arkadaş gibi, “Neden tanımadın?” sorusunu soran İsmail’ler çok oldu. Ne sanatçılar izleyenleri ne de izleyenler sanatçıları kendi komplekslerinin nesnesi yapmamalı. Doğallıkla; ama mutlaka karşılıklı saygıyla yaşanmalı her şey.

Dünyalı Çocukların Yeni Yıl Bildirgesi

Biz, Türkiye‘den Afrika‘ya, Afrika‘dan Amerika‘ ya, Rusya‘ya, Çin‘e, Japonya‘ya, Avrupa‘ya kadar tüm dünya çocuklarının, yaşlı baskılarının uzanamadığı ortak bir düşü var…

Evrenlerin   sonsuzluğunda   minicik   bir   ―ada‖   olan dünyamızda, adına insanlık denen inanılmaz bir ortaklık oluşturduğumuz bilinciyle, el ele bir ışık dünyası düşlüyoruz.

―Barış    Yılı‖,    silahlanma    harcamalarının    rekora ulaşmasıyla, şaşkın ve yorgun bizleri terk ederken, saat tam on ikide dünyadan uzaya, bir kahkaha çınlaması yükselsin istiyoruz.

Ve biz dünya gençleri, ortak  düşüncelerinin piramitini yarıp fışkıracak dev bir barış çiçeğinin tohumunu patlatmak istiyoruz.

Magma tabakasındaki kabarcıklar gibi, orada-burada fokurdayan savaşlardan, ayrılıklardan, düşmanlıklardan, nükleer cephaneliklerden, bütün tutuculuklardan, yozluklardan, yobazlıklardan uzakta…

Dev bir çiçek…

Her birleşen yeni elden… Her gülüşten enerji alacak,

Sevgiyle, hoşgörüyle, sınırsızlıkla büyüyecek

Dev bir çiçek…

Ayrılıkçı, çıkarcı, savaşçı yaşlı kurtların el ovuşturmaları arasında ezilmeyecek dev bir çiçek…

Gölgesinde o çiçeğin. Din, dil, ırk, renk, sınır

Ve hiçbir ayrılık bilmeksizin halkalanıp, yüzümüzde bin dokuz yüz seksen yedi ve gelecek yılların ateşiyle dans edip bir şarkı söylemek istiyoruz.

Yeni yıl şarkısı…

Bir şarkı…

Bildirgesi, kurtların çocuklarının güvercin torunlara, Uzağa… Uzağa…

Çok uzaklara duyurmak istedikleri… Hoş geldin yeni yıl…

Seni bekliyorduk, Ta ilk canlının

Tohum olup dünyaya düştüğü günden beri.. Evet, her şey değişti,

Evrimleşti…

Ama savaş hep aynı savaş… O ilerliyor ağır-aksak Yavaş yavaş…

Tank paletleri çiziyor ekvatorunu dünyanın… Sen, bin dokuz yüz seksen yedi, Beklediğimiz yarın…

Bir şeyler yap… Gidişin yakın… Dünyayı bize ver.

Kurtların eline bırakma sakın… Onların hüneri yalnızca makineler,

Trik-Trak-Güm… Hoş geldin ölüm… Hayır!

Hoş geldin Yeni Yıl…

Bak doğumuna kalkıyor kadehler, Işıklar sönüyor saat tam on ikide… O yaşlı kurtlar ki, utanmadan

Yeni savaş ve yalan zamanlarına içiyorlar… Rahat…

Yine sövmek için birbirlerine ana avrat Sen bizim sıratımız ol…

Geçelim karşılara, Onlara karşı…

Ve yıkalım bu gece savaş köprülerini… Öte yanda kalsın

Ağlayan dünyanın son halkası… Bin dokuz yüz seksen altı…

Hoş geldin bin dokuz yüz seksen yedi… Doğdun… Aç gözlerini…

Davranışlarımızı, düşlerimizi, düşüncelerimizi kısıtlamayan, Güler yüzlü, bilge büyükleri,

Sınırsız sevgi enerjilerini ver… Bacasında yürek dumanları tütsün, Sıcacık kıl evlerimizi…

Ve öyle bir gel ki,

İlk defa gerçek bir ümitle patlasın… Gönlümüzün çeperleri…

Gitsin karanlığın tacirleri… Gelişin altın çağın gelişi olsun…

Ve öyle bir kahkahayla haykıralım ki, Bu şarkıyı değil tüm dünya,

Kâinatların en ucundakiler bile duysun…

Manifesto’dan Bir Önceki Yazı… Ya da Son Kavga, Sevgi Çağından Önce

Kâinatlarda bir nokta evrenimiz… Evrende bir zerre Samanyolu…

Samanyolu‘nda yok kadar küçük planetimiz… Yaşam için bir sebep biz…

Bitkiler – hayvanlar – insanlar…

O kadar büyük ki aslında dünya insan için… Kaplumbağalar, politikacılar,

Gençler, yaşlılar, herkese yer var…

Başka bahçelere göz dikmeden yaşamak için… Hatta nükleer santrallere, silahlara bile…

Uzaklarda yer var…

Hepimizin düşlerine, düşüncelerine yer var, Büyük – büyük…

Senin, benim, onun, hepimizin… Çiçeklere yer var…

Fikirlere… İnanca… Savaşlara belki,

– Savaşlar bitsin diye –

Duymamaya yer var işe gelmeyenleri… Ve duyumsamaya gerçekleri…

Paylaşmaya… Her şeyi…

İnsanca, kardeşçe bile değil, Daha hassas terazilerle…

Paylaşmaya…

Çıkarıp da siyah önlükleri

Bebelerimizden… Gülümcüklü… Sevecen…

―Merhabaa!.. İşte bu kadar…‖

Demeye yer var… (Zaman yok ama) Gecelikleri çıkarıp asmaya,

Giymek için sabahlıkları… Yer var…

Uzasın saçlarımız… N‘olur?.. Yer var uçuşturmaya onları… Ve rüzgâr,

Eteklerinde gençliğin… Devrimin her türlüsü için… Siyahlıklara da yer var belki,

Işıklar yekpare açılmadığından henüz… Sağırsınız şimdilik…

Ve yatalak. Tepenizde bir fanus…

―Bugün yerli yerinde oturanlar Yarın yersizlik telaşında…‖ Desem,

Bu düşünceye de yer var… Bir geliş-gidiş her şey…

Genişlik içinde suni darlıklar, sahtelikler… Sapına kadar gerçek olan

Çernobil… Aids… Radyasyon… Pershing… Cruise…

Yıldız savaşları… Delinen atmosfer…

Ozon-mozon (bu sefer bitirdik belki başka sefer…) Aman da gelenekler…

Gençler nereden bilecekler?..

―Susun bre veletler…

Ya da bize sorun Atatürk‘ü… Nasıl da çırpınırdı Karadeniz… İstanbul‘un fethi… Zafer – mafer… Bize insanlık lazım aslında…

Para arada rabıta… Susun!.. Gelir zabıta… Polis -molis…

Asker – masker…

Karışmayın,

Biziz dünyanın merkezi…

İstersek alır merkeze götürürüz herkesi…‖ Açıldığında ustamın nasırları gibi gökyüzü…

– Ki çok yakın… –

Bir aralıktan bakacağım size…

Kanser yanıklarından korunacak bir delik aranırken siz… Güzellikleri yok ettiğiniz için,

Ben de olmayacağım belki. Ama bakacağım,

Varlık ve yoklukların yüreğinden. Bir an göz göze geleceğiz… Dünya küçük, Görüşeceğiz.

Kıran Mahallesi İnsanlarım

Bu şehir… Bu kendini seven, bu kendine küs…  Dağları insan sever… İnsan dağa küs… Zap Suyu, cana Azrail kadar yakın… Konuşmaz… Billur…

Vatan Dağı Kıran Mahallesi‘nin duvarı. Eteğinde mezarlık. Sabah mezarlığa konuyor önce… Ne çok mezarlık, bu küçük şehirde? Gerdanların göğüslerde susması… Ne çok acı, bu mezarlık şehirde?

Kıran     Mahallesi      güneşi      sevmez.      Ağaçsızdır.

Durmadan toz üretir toprak yolları. Ölebildiğine toz.

Xemê Teyze, Mela‘dan önce uyanır her sabah. Ve herkesler Mela‘nın sesiyle… Allahüekber…

Ben uyanırım. Annemden sonra. Annemin adı Dado. Rehevza Yenge oğlunun tuvaletten çıkmasını bekler oğluna kızmadan. Hep gerektiğinden önce ya da sonra kızan annelerin yurdu.

Xıngil, Sıddık amcanın en büyük kızı. Kıvır saçları kırgın. Çıkık kalçası öfkeli. Daha altıncı ayında yaşamının, havaya atmış dayısı, tutamamış… Bana sorsan benzemez kalçası kalçama, herkesler topal diyor… Önce topal diyor, sonra acıyorlar… Belki acımak için topal diyorlar.

―Ben  evlenemem.  Kim  ister  beni?  Olsa  olsa  kör  bir Şavatalı… Yol bilmeyen köylere götürecekler beni… Ama ben isterim yakışıklı olsun. Sarı saçlı, gözleri mavi. Sanki sinema…‖

Xıngil güzel beştaş oynar. Ve ancak beştaşta herkesi yenince, herkeslerin ona topal demesi ertelenmiyor. Adı Zehra. Kalçası çıkık. Bu yüzden Xıngil.

Xemê Teyze, Türkçe bilmez. Radyo dinlemez. Film dinlemez, bakar. Üzülür o filmin, o acıklı sahnesinde. Çünkü kavuşamaz âşıklar… Anlaşılır bu sözsüz kısımlar… Xemê Teyzenin kendi diliyle ağlayacağı film henüz yapılmadı… Avucu terler… Kocası öleli yüz yıl oldu. Evlendiği gün beklemeye başlamıştı ölümünü… Kur‘an‘ı ezbere bilirdi kocası. Adı Müftü‘ydü. Müftülükle ilgisi yok. Burada adı Müdür olanlar var çünkü. Müftü, adı yüzünden ezberlemek zorunda kaldı Kur‘an‘ı.

Musa Amca YSE‘de çalışıyor ya, yüzünü ısrarla yıkaması rastlantı değil. Yeni müdür tırnak kontrolü bile yapıyor. Evimize gelip kontrol ediyorlar her bir şeyimizi… Olsun, misafire kötü söz söylenmez.

Ben, yatakla sonu belli, sonu kesin ve şimdi ne olacaksız bir serüven yaşıyorum. Uyumakla uyanmak yarışıyor. Uyanmak kazanıyor.

Bu kendine kızgın, devlete küs şehrin, bu kuru, bu ağaçsız, bu kırgın mahallesi, bir dilsiz sabaha daha başlıyor devlet  gözetiminde.  Ki  devlet,  üstünde  ―GİRİLMEZ‖  yazan bir kapı…

Spéde…

Yeni araba yapmışım telden. Ford. Biz kamyonlara özeniyoruz burada. Koca kocaman. Ve ki Gudo gelmeden Heci Mehmed‘in tarlasına, Nazo binmeden naylon çiçekli bisikletine, Qopo gıcıklık yapmadan bana, arabamın ne güzelliği olabilir? Arabamın neresi Ford? Neresi tel? Gudo…

Uzun öykülü çocuğu mahallemizin. Hepimizin en iyi arkadaşı. Kuşatanla vurur sığırcığı, sığırcık ölür. Her attığını vurur o. Ziriç toplar, eritir satar. Kurşun da diyorlarmış. Her çocuk zanaatının en güzelini Gudo yapar. Sağ elinin serçe parmağı kırık. Ne komik, en iyi o vuruyor serçeleri. Ve annesi yatar kara yollarının altındaki mezarlıkta. Nüfus memuruna sorsan; adı Mehmet Salih. Annesi Gudo dermiş ona. Mezar taşı, al aydınlık hüzün. Azize Yılmaz… Ruhuna Fatiha.

  • Dört yıl önce sustu annem.
  • Öldü mü yani?
  • Sustu! Elleri yüzümü okşadığı zaman kulaklarım ısınırdı. Sesim seslerin en güzeliydi, elleri yüzümü dolaştığı zaman. Çar sal beri nûhe… Sustu.
  • Öldü mü yani?

Şimdiki annesi üvey. Annesi anne değil. Jınbab.

Babanın karısı yani. O kadar.

Qopo‘nun bir kolu ötekinden kısa. Bana sorsan benzemez kolu benimkine, herkesler Qopo diyor… Çolak… Asıl adı Rahmi. Kötü çocuk. Yoksulluk, kirden asıl rengini yitirmiş bir beyaz gömlek.

Zap Suyu‘na balığa gitmek, Kıran Mahallesi çocuklarının en sıradan eğlencesi. Kıran Mahallesi büyüklerine kalsa, en sıradan yasak. Çünkü suları taşar ve ağıta boğar şehri Zap. Bu yüzden dövdü babam beni.

Dövsün babam beni. Dövsün annem. Gudo‘nun annesi dövemez kimseyi. Dövmeye de susmuş. Azize adlı mezar taşı aklını susmuş. Gudo‘nun bir yanı hep solgun. Belki bu yüzden en iyi o vuruyor serçeleri, sığırcıkları…

Belki bu yüzden en çok onun şişiyor pazuları. Belki bu yüzden en büyüğü onun organı.

Katramas deresine yüzmeye gidilir. Baharları boğulur, yazın yüzeriz. Katramas deresi iyi bir arkadaş sayılmaz baharda. Ama yazın hepimizin en güzel ablası. Ablaların en kötü yanı evlenmeleri. Katramas‘ın evliliği zararsız. Zap‘la evli. Bizi de idare ediyor. Yazın serinletiyor, boğuyor baharda.

Beni Yıloko diye seviyor Remziye Teyze.

Bir sabah, kimse uyanmadan daha, kimsenin bölünmemişken yumuşacık düşleri, gördüm onu… Kastankatı karabasandı. Ellerini göğe açmış:

  • Xudê… Xudê…

Bağırıyordu… Çocuğu olmuyordu. İstiyordu ki bebeği uyandırsın onu gece yarısı. Bağırıyordu gökyüzüne. Allah‘tan Allah‘ın gökyüzünde olduğu rivayet.

  • Xudê… Xudê…

Beni, Yıloko Yıloko, diye seviyor.

Remziye Teyze‘nin kocası iğneci Memet. Dua etmez.

Bu yüzden ağlayamaz da.

Evimizin damı toprak. Kavak ağaçlarının hükmettiği bahçemizin ortasında Remziye Teyze. Simli fistanında gözyaşları.

  • Xudê… Xudê…

Geceleri Vatan Dağı‘na çıktığımız zaman (ve ki en çabuk Gudo tırmanırdı tepeye), ışıklara bakardık. Işıklar ipuçlarıydı şehrin. Uzaktan… Çok uzaktan, iki lüks göz kırpardı. Bay Köyü… Ondan sonrası Beytüşşebap… Sonrası Irak. Birbirine karışır tavuklarımızla horozlarımız.

Geceleri Vatan Dağı, kendinden ürken bir gölge. Üstünde asker kireciyle          ―ÖNCE      VATAN‖      yazıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Geceleri yazmıyor.Heci Mehmed‘in tarlasında açık hava işemeleri. Ne güzel, rüzgârın olmadık yerlere esmesi. Sopasıyla kovalardı bizi Heci. Tarlasındaki otları ezerdik. Tarlasında ot yoktu. Yüzüne vurmazdık bu gerçeği. Kaçardık.

Kıran Mahallesi, Kıran türküleri gibi aç, susuz, yeşilsiz.Kocaman, büsbüyük… En ejderha binasıydı mahallenin ve şehrin… O kapalı, o konuşmayan, o kötü, o topal, o Qupo, o Qıngil, o acımaksız CEZAEVİ… Ne kadar uzundu Xudê… Ne kadar devletti!

HAKKÂRİ        KAPALI         CEZAEVİ,         Kıran

Mahallesi‘ndeydi..

  • Xudê… Xudê…

Ne büyük esirlik, bu küçük şehirde?

Sümbül Dağı‘nın dibinde bir kaynayan su… Buz… Dilin en güzel türkülerinin üstüne kurulan rakı sofraları… Her çeşme doğal anason ortamı bu şehirde… Kimse karşı değil rakının TEKEL‘ine.

Buralarda araba çeşidi o kadar azdır ki, her birini sesinden tanırız.

Korkuyu kokusundan… O kadar çoktur ki… Ne çok korku, bu küçük dünyada?

Bu, kendine küs, dağlarından alacaklı şehir… Ve Kıran Mahallesi‘nde mezarlık, mapushane…

Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık…İnsan kendine iltica edebilir mi? Xudê… Xudê…

Bir Turne Anısı

Daha çok 1960‘lı, 1970‘li yıllarda iki üç ay süren uzun Anadolu turnelerine çıkardım. Her turne, benim için büyük maceraların yaşandığı dönemlerdi. O zamanki turnelerde organizatör bir turne kadrosu oluşturur, kadrodaki bütün solistlere, sunuculara, animatörlere, sihirbazlara, jonklörlere ve müzisyenlere daha doğrusu her kim varsa hepsine büyük bir otobüs tahsis edilirdi. Hatta ses düzenini, enstrümanları, enstrüman anfikatörlerini ve kostüm torbaları yani aklınıza gelen gelmeyen ne varsa bu otobüse yerleştirilirdi. Organizatörümüz de bizzat şoför mahalline, en yakın koltuklara da yardımcıları oturduktan sonra hep beraber

―hayırlar‖ dileyerek turne yollarına düşerdik.

İşin seyahat etme zevkini bir yana koyarsak aslında çok yorucu ve meşakkatli bir işti bu turneler. İlk günlerde herkesin enerji stokları yerindedir bu nedenle otobüste her koltukta coşkulu sohbetler, zaman zaman birlikte şarkı türkü söylemeler, espriler ve şakalar havalarda uçuşur. Bazen yörenin ünlü restoranlarında molalar verilir köfteyse köfte, balıksa balık, tandırsa tandır yenir, çaylar içilir. Münasip bir alan bulunursa maçlar bile yapılırdı. Yaz turnelerinde ise serin ağaç gölgesinde uyunurdu.

Aslında turne demek bir bakıma matine, suare, yol, biraz şaka ve tabii aşırı yorgunluk demektir. Organizatörler para kaybı olur diye çok nadir olarak istirahat günleri koyarlardı. Ben genelde en çok yorulan kişi olmam nedeniyle turne mukavelesine istirahat günleri koydurmayı ihmal etmezdim. Günde, matine ve suare olarak toplam 4 saat şarkı söylemem gerekiyordu.

Ekseriyetle turnelere kendi özel arabam ve özel şoförlerimle katılırdım; zaman zaman turne otobüsünden ayrılır, arabamla turneye devam ederdim. Bunu da arabamda ezberlemek istediğim yeni şarkıları dinlemek ya da sekreterlerimle yeni kararlar almak için yapardım. Yaşama özgürce bir bakışım olmuştur hep. Zaman zaman arabamı tenha yerlerde durdurur, muhtelif hedeflere tabancalarımla atış talimleri yapardım. Geniş bir tabanca koleksiyonum vardı. Hobilerimden birisi de buydu. Yalnız bu turnelerde yaşadıklarımı kaleme alsam inanın kocaman bir kitap olur.

Bir kış turnesiydi. Karlı bir günde Pülümür Dağları‟nı geçmiş, Zigana‘ya doğru yol almaktaydık. Bu süre içinde arabanın iki stepnesi de patlamıştı. Oldukça uzun bir rampada zincirli olarak yol almaktaydık. Rampa öylesine buzlanmıştı ki zincir bile işe yaramaz hâle gelmişti. Arabanın arkası sağa sola savrulmaya başladı. Arkamızdan yüklü birkaç kamyon ağır ağır gelmekteydi. Bütün çabalarıma rağmen Ford Galaxy, 8 silindirli ve iki tonluk arabam patinaj yaptı ve sonunda ister istemez durdu. Ben durunca arkadaki kamyonlar da durmak zorunda kaldı. Kamyonların şoförleri ve muavinleri ellerinde levyeler ve sopalarla avaz avaz bağırarak ve küfürler savurarak üstümüze doğru gelmeye başladılar.    Sekreterlerimden    bir    tanesi    her    zaman bir―cephanelik‖   gibi   gezerdi.   Yaptırdığı   özel   yeleğin   her tarafında tabancalar, kesici aletler, patlayıcı malzemeler taşıyordu. Ben hemen iki tabancayı kemerime yerleştirdim ceketimin önünü açtım ve arabadan çıktım. Sekreterim de öbür  kapıdan  çıktı;  kendisi  gözü  pek,  son derece  cesur bir hanımdı, âdeta bir komandoydu. O da benim gibi Ferhat Özsert hocadan karate eğitimi almıştı. Çok güzel bir hanım olmasına rağmen belalı ve sert bakışları vardı. Özel yeleğindeki görüntü ise sahiden ürkütücüydü. Üstümüze gelen adamlarla aramız iyice kapanmaya başlamıştı ama alaca karanlık olduğu için üstümüzdeki silahları henüz fark etmemişlerdi. Adamlar bize altı yedi metre kala silahları fark ettiler. Fark eder etmez şöyle bir durdular. Ellerindeki levyeleri, sopaları aşağı indirdiler; küfürler, naralar kesildi birden. Tatlı sert bir üslupla konuşmaya başladılar. Ben de kendilerine  ―Bunu  isteyerek  mi  yaptık?  Bütün  önlemlere rağmen maalesef tırmanamadık‖ dedim. Eğer silahlarımız olmasaydı, büyük bir ihtimalle bizi öldürebilirlerdi. O zamanlar turnelerin böyle azizlikleri de vardı. Sonra bu kişilerle arabaları hareket ettirebilmek için iş birliğine bile girdik. Arabamızın arka tekerinin önüne şoför arkadaşların vermiş oldukları çuvalları koyduk ve aracımızı hareket ettirdik ve hiç durmadan yola devam ettik.

Bir defasında da Zigana‘nın çok zorlu virajlarından birinde sol arka lastiğimiz de patladı. Hiç stepnemiz de kalmamıştı. Zaten çok dar olan yolda güçlükle arabayı en sağa çektik. Hepimiz arabadan indik. Kara kara düşünmeye başladık Allah‘tan bir şişirme pompamız vardı. Denemek için lastiği pompayla şişirdik, boşa bir çaba içinde olduğumuzu lastik hızla ve sesli olarak hava kaçırmaya başlayınca anladık. Lastiği tamir etmek gibi bir şansımız da olmadığı için durum cidden ümitsizdi. Birdenbire aklıma yeni bir fikir geldi. Yolda süzme bal almıştık arabanın bagajında duruyordu. Bal kavanozunu bagajdan çıkardık ve patlak dubleks lastiğin jantla lastik arasından bütün balı lastiğin içine akıttık balın lastiğin iç yüzeyine iyice dağılması için de yavaş yavaş tekeri çevirmeye başladık, balın iyice lastiğin iç yüzeyine sıvandığını anlayınca başladık lastiği pompayla tekrar şişirmeye. Lastiğin hiç hava kaçırmadığını görünce hep beraber sevinç çığlıkları attık. Böylece Trabzon konserine yetişememe riskini de atlatmış olduk. Turne boyunca o lastik hiç patlamadı. Turne sonrasında da o lastiği değiştirmedim. Turne anısı olarak ballı lastikle tekrar yeni bir turneye çıktık. Hangi şehirde olduğunu söylemek istemediğim bir başka olay oldu. Konserden sonra otele geçtik. Arabayı otelin civarında bir yere park etmiştim. Sabahleyin organizatör tarafından otel kapılarımız tıktıklanarak uyandırıldık. Acele kahvaltımızı yapıp bir başka şehirdeki matineye yetişmek için arabamızın başına geldiğimizde arabamın dört lastiğinin jantlarıyla beraber alınmış yani çalınmış olduğunu gördük. İnanılmaz bir olaydı bu. Allah‘tan turne otobüsümüz henüz hareket etmemişti. Hemen arabanın başında iki yardımcı arkadaşımı bıraktım; biri arabayı bekleyecekti, diğeri Ankara‘ya gidip dört lastik ve jant alacaktı. Onlar bu işi tamamlayana kadar ben de otobüsle yola devam ettim. Böylesine keyif kaçırıcı olayı günlerce aramızda konuştuk. Bu arada en çok üzüldüğüm şey, ballı lastiğimin çalınmış olmasıydı. Zira o benim uğur lastiğimdi.

Tatil Züğürdü

Estağfurullah, diyecekseniz; ama ben yine de söyleyeceğim. Galiba yaşlanıyorum! Erken uyanmaya başladım üzerinize afiyet. Sabah beş civarı… Bu, artist taifesi için pek erken bir saattir. Film çekimi ya da yola gidiş yoksa öyle keyfe keder bir uyanış saati değildir, anlayacağınız. Film fikri, ikinci bir emre kadar tatilde görünüyor. Zaten benim çıkamadığım tatile fikirlerim çıkar… (Karıştırmayalım çünkü sinirim oynuyor.) Sahiden de neden tatil yapamam bilmem… Öyle alışmışım. Tatil denebilirse eğer yaz ya da kış, konser monser, Allah ne verdiyse çağrılmış olduğum su kenarı, dağ başı, çayır çimen tüm mesire yerlerini tatil sayarım. Yani züğürt tesellisi. Tatil züğürdü tesellisi… Sevgili profesörümüz Orhan Kural Beyefendi ile teşriki mesailerimiz sonucunda birbirimizi pek sevdik. Kendisi -Allah razı olsun- bu kitabın sayfaları arasında benim anım da bulunsun istedi. Amma velâkin ―Acep yol hikâyelerimden hangi birini anlatsam?‖ diye epey bir havale geçirdim, ne yalan söylemeli. Bunun nedeni ise ilk aklıma geliveren yol hikâyemin, şu değerli kitabın sayfaları arasına girecek kadar enteresan olmayışından kaynaklanıyor. Şöyle bir gözden geçirince de insan düşünmenin endazesini kaçırıyor, ta bebeklik günlerine kadar gidiveriyor. (Hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden akması hâli… Tanrı‟m! Yoksa ölecek miyim?)

Çocukluğumun ilk hatırladığım seyahati Adapazarı‘na gerçekleşmiş idi. Allah ömürler versin, babam Adapazarılı‘dır. Kendisi bayram ve tatil günlerinde, bizi annemle birlikte derdest edip, trene koyup Adapazarı‘na götürürdü. O zaman trenler kara, yollarsa pek uzundu… Yine ömrüne bereket annem, ―tek kızı‖ olduğum için, hasta filan olup ölmeyeyim diye kılık kıyafet işimi pek sıkı tutardı. Lahana gibi giydirilmeden evden dışarı adım atabildiğimi şahsen pek hatırlamıyorum. Trenler kara, mevsimlerden kış… Pek zorluk çekerdim; kaloriferlerin faryab edildiği vagonlarda… Seyahat deyince iliğimin, kemiğimin ısınma hissi bu yüzdendir. Yaz ortasında hiç çekilmiyor bu duygu, his bile olsa! (Siz “Hisli Duygular” diye bir film duymadınız mı? Çok ayıp. “Emmanuel bilmem kaç” “Hisli Duygular” çeviri(!) adıyla oynamıştı sinemalarda.) Konudan konuya zıplamak gibi olmasın; ama sanırım bu kitabın son konuk yazarlarından biri ben olacağım. Yazımı ―çöl sıcakları‖ tabir edilen sıcakların tüm Akdeniz‘i sardığı bir temmuz günü yazmaktayım. Bu kitapla birlikte, bu yıl konuk olmadığım proje kalmadı zaten. ―Güle Güle‖ filminden başladım Selmi Andak tribute, Bülent Ortaçgil tribute, ―Kahpe Bizans‖ soundtrack, ―Güle Güle‖ soundtrack albümleri derken, kendi albümümü 2000 yılı Eylül‘ü olarak hedeflemekteyim. Siz bu satırları 2000 bilmem kaçta okuduğunuzda çoktan kararınızı vermiş olacaksınız albüm hakkında… Bakın görün işte, araya reklam bile aldık; laf bir türlü yola düşmüyor.

―Çocukluk‖ dedik, ―sıcak‖ dedik; kara trenin vagonunda klostrofobik klostrofobik oturuyorduk en son. E hadi tren Arifiye, Sapanca ve son durağı olan Adapazarı‘na gelsin ve içinden inelim artık. Heyecan içinde babaannemlere gidelim. Niye heyecanlanıyoruz? Çünkü babaannem Boşnak olduğundan, börekleri fırına çoktan koymuştur. Ben kıtır kıtır şeyleri çiğnemeyi sevdiğimden (gergin ruh hâli!) böreğin köşe nahiyesinin bana ayrılmış olduğunu tahmin etmekteyim. Yanında ayran da vardır şimdi… Allaaah! ―Baba, faytonla gidelim yine n‘olur. Hiç olmazsa etrafa bakına bakına gideriz.‖ Fayton, ―Kurtuluş Mahallesi, Uzun Sokağı No.: 40‖ın önünde duruyor. Ben bir yandan babaannem ve halamla kucaklaşmakta, bir yandan da burnumu köpekler gibi havaya dikmekteyim. Zira mis gibi kıymalı börek kokuyor içerisi. İşte o müthiş an geldi. Elimle boyadığım kendi imalatım bayram tebriği kartımı ―özel ulak‖(!) olarak kendim getirdiğimden, bir elimle böreği tutup, öbür elimle de kendisine bu hediyeyi takdim ediyorum. Babaannem pek seviniyor. Asıl sevinç bende. Böreğin tüm köşelerini bitirdim. Ben bir deve enkarnesi miyim neyim? Deve, çöllerde yemek bulamam diye hörgücüne depo edermiş fazlasını. Birde söz konusu olan hamur. (Buradan da dilerseniz deve ile hamur ilişkisine geçebiliyoruz.)

―Uyku vakti geldi‖ diye fısıldaşıyorlar. Zira biraz erken kalktıydık. Pek de severim kalabalık bir odada mırıl mırıl konuşulurken sedirin üzerinde uykuya geçmeyi.

Sesler azalıyor… Ben gidiyorum.. Sanırım gittim. Rüyamda yolculuğumuzu başa sarıyorum. Annem, kargalar kahvaltılarını etmeden, sabahın kör kandilinde beni uyandırıyor, kat kat giydiriyor. (Bunu söylemiştim sanırım. Ne denli travmatik bir konu olduğunun altı iyice çizildi mi?) Trene biniyoruz… Sonrası mı? Valla yazımın sonu, ―Anlattım ya veya korkmayın tekrar anlatacak değilim‖ diye bitiyor. Buna rağmen çok yaratıcı olmasa da, Tanrı gittiğiniz her yolu açık etsin, diye bitirmeyi yeğliyorum.

Seyahat Hastalıkları

Bazen bir ihmal, bir bilgisizlik hem kendimizin, hem de gezi arkadaşlarımızın bir seyahatini zor duruma düşürebilir. İşte size tipik seyahat hastalıkları hakkında özet bilgi…

Derin Ven Trombozları: Özellikle uzun yolculuklar sırasında hareketsiz kalma sonucu bacak damarlarında oluşan pıhtının neden olduğu bacak ağrıları ve şişliktir. Pıhtı yerinden koparak akciğer damarlarını tıkarsa ölümcül sonuçlar doğurabilir. Derin ven trombozları özellikle uzun uçak yolculukları gibi hareket kabiliyetinin kısıtlandığı yolculuklar sırasında daha çok görülür. Dar uçak koltuklarının bu hastalığa neden olduğu bilindiğinden hastalığın adı “Ekonomi Klas Sendromu” olarak anılmaktadır. Derin ven trombozuna bağlı rahatsızlıklar bir tablet aspirinle bile engellenebilir.

Taşıt Tutmaları: Taşıt tutmaları gerçek bir hastalık değil, vücudunuzun verdiği normal bir reaksiyondur. Taşıt tutmasını azaltmak için; güneş gözlüğü takılabilir (kapalı ortamlarda bile). Çocuklara konsantre olabilecekleri oyuncaklar verilebilir. Yolculuk öncesinde ve esnasında hafif ve sulu gıdalar tercih edilmeli, alkol kesinlikle alınmamalıdır. Taşıtın en az sallanan yerine oturmak faydalı olacaktır. Bu, arabada ön koltuk, otobüste orta, gemide orta alt kısım, uçakta ise kanat kısmıdır. Yolcunun yüzü, gidilen doğrultuda olmalı mümkünse dışarıda sabit bir objeye bakılmalı ve ani baş hareketlerinden kaçınılmalıdır. Yolculuk sırasında bir ilaç alarak uyumak da bir çözümdür.

Zaman Farkından Doğan Rahatsızlıklar: Özellikle kısa sürede üçten fazla saat diliminin aşıldığı yolculuklarda bu rahatsızlık ortaya çıkar. Zaman farkı şikâyetlerini azaltmak için; yolculuk sırasında ve sonrasında bolca su içilmesi, sigara, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durulması ve hafif gıdalar alınması önerilir.

Kolera: Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın bazı ülkelerinde dar alanlarda salgınlar hâlinde görülür ve koleraya yakalanma riski beş milyonda bir olarak tespit edilmiştir. Bulaşma az pişmiş veya çiğ gıdalar ile kirli su sayesinde olur. Sıklıkla, bir su ürünü olan midyeler aracılığıyla bulaşır. Kolera aşısı, yan etkisinin fazla ve koruyucu etkisinin az olması nedeniyle önerilmez. Ancak çok riskli bir bölgede, çok uzun süre kalınacaksa aşı uygulanması yararlı olabilir.

Hepatit A (Sarılık): Bu hastalık da kirli gıda veya sularla bulaşır. Az gelişmiş ülkelerde görülme sıklığı fazladır. Hastalık 3-6 haftalık bir kuluçka dönemini takiben ateş, hâlsizlik, bulantı ve sarılıkla ortaya çıkar. Vakaların ancak binde altısı ölümle sonuçlanır. Bazılarımız bu hastalığa dirençlidir. Bir doz aşı iki hafta sonra %90 koruyuculuk sağlar, etkisi bir yıl kadar sürer.

Hepatit B (Sarılık): Cinsel temas, ortak kullanılan iğne, tıraş bıçağı, diş fırçası, yakın temas en önemli bulaşma yollarıdır. Az gelişmiş ülkelerde en sık görülen bulaşma yolu cinsel temasla gerçekleşir. Hepatit (B) aşıyla önlenebilen hastalıklardandır.

Sıtma: Sıtma yılda iki milyona yakın can alıcı ölümcül bir mikrobik hastalıktır. Afrika, Asya, Orta Amerika gibi dünyanın belli bölgelerinde bulunur. Hastalık, “anofel” yani dişi sivrisineklerle bulaşır, kuluçka dönemi bir veya iki aydır. İki veya üç gün aralarla gelen üşüme, titreme, terleme ve sıtma nöbetlerine neden olur. Yüksek ateş görülür. Sıtmanın henüz bir aşısı yoktur. Riskli bölgelere seyahat edenler sıtmaya karşı ancak ilaçla korunabilmektedirler. Bu ilaçların ciddi yan etkileri vardır. Ayrıca her sıtma türünü engellemez. Türkiye’de rastlanan sıtma türü birinci tür ve ölüme neden olmaz. Ben de ciddî bir sıtma rahatsızlığı geçirdim. Geç teşhis edildiği için ölümden döndüm. Türkiye’de sıtmayı yalnız İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Sıtma Savaş birimi parmaktan kan alarak kısa sürede tespit edebilmektedir.

Menenjit: Hastalık, genellikle 20 yaş altı insanlarda fakat her yaştan insana bulaşan salgınlar hâlinde ortaya çıkar. Hac mevsimi sırasında dünyanın dört bir tarafından gelen hacı adaylarının oluşturduğu kalabalık, menenjit salgınları için uygun bir ortam oluşturduğundan, hacı adaylarının menenjit aşısı yaptırmaları gereklidir. Hastalık anî başlayan ateş, baş ağrısı, bulantı, kusma, şuur bozukluğu ve komayla seyreder ve çoğu zaman “sağırlık” gibi ciddi izler bırakır. Ölüm riski de fazladır.

Turist İshali: En sık karşılaşılan mikrobik seyahat hastalığıdır. Bu hastalığa gezginlerde sık rastlanır ve hastalık su ve gıdalarla bulaşır. Turist ishalinden korunmanın en emin yolu pişmemiş gıdalardan uzak durmak, meyveleri soyarak yemek ve mümkün olduğu kadar su kaybını önlemek için su içilmelidir. İki gün içinde önlenemezse muhakkak hastaneye gitmek gerekir. Dizenteriye benzer.

Tifo: Hastalık su ve gıdalar aracılığıyla insandan insana bulaşır. Bu nedenle pişmemiş gıdalar ve kirli sulardan uzak durmak en önemli korunma yoludur. Tifo aşısı %70 koruyuculuk sağlar.

Sarıhumma: Afrika ve Güney Amerika’da görülür. Aedes cinsi sivrisineğin sokmasıyla bulaşan mikrop birkaç günlük kuluçka döneminin ardından çıkan halsizlik, ateş, sarılık ile kendini gösterir. Hastalığın tedavisi yoktur ve vakaların %5’i ölümle sonuçlanır. Sarıhumma aşıyla önlenebilen hastalıklardandır. Uluslararası seyahatlerde sadece “sarıhumma aşısı” Afrika ülkelerine girişte zorunlu tutulmaktadır. Karaköy sahilindeki “Seyahat Sağlık Merkezi”ne giderek sarı humma aşısı olup sarı renkli uluslararası geçerliliği olan karneden almak gerekir. (tel: 0212 – 244 25 94)

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, özellikle az gelişmiş ülkelerde seyahat hastalıklarının giderek önemli ve tehlikeli bir kısmını oluşturmaya başlamıştır. Bu hastalıklar içinde en sık görülenler, AİDS, Hepatit (B) ve Hepatit (C), Sefiliz, Gonore, Kondilomlar, Lenfogranüloma ve Herpes olarak sayılabilir. AİDS özellikle Afrika’da çok yaygındır. Hemen hemen her dört kişiden biri bu mikrobu taşımaktadır. Cinsel temaslarda korunmak şarttır. Bu hastalığın bulaşmasında “kan” alışverişi de çok etkili olmaktadır.

Seyahat Edilen Yerdeki Doğa Koşullarına Bağlı Hastalıklar: Sıcak çarpmaları, güneş yanıkları, yükseklik hastalığı, böcek ısırmaları, alerjiler gibi birçok hastalık, gidilen yerdeki doğa koşullarına bağlı olarak ortaya çıkar.

Sıcak Çarpmaları: yeterince terleyememek sonucu ortaya çıkar. Yaşlılık ve çocukluk çağı, su kayıpları, alkol, kronik hastalıklar, bazı ilaçlar ve şişmanlık sıcak çarpması riskini artırır.

Güneş Yanıkları: sık karşılaşılan ve genellikle fazla önemsenmeyen; fakat çocuklar ve yaşlılar için ciddî olabilecek rahatsızlıklardandır.

Yükseklik Hastalığı: baş ağrısı, bulantı, kusma, uykusuzluk ve huzursuzlukla kendini gösterir. Hızlı şekilde üç bin metre yükseğe çıkan insanların %40’ında görülür. Rahatsızlığı önlemenin en güvenilir yolu ortama yavaş yavaş uyum sağlamaktır ve bu amaçla bir seferde en fazla bin beş yüz metre çıkılmalı ve bu yükseklikte en az bir gece geçirilmelidir. Bir gün önceden sekiz saatte bir aspirin almak, yani kanı sulandırmak yararlı olur.

Böcek Isırmaları: hem taşıdıkları mikrobik hastalıklar riski, hem zehirlenmeler, hem de alerjik reaksiyonlarla sık karşılaşılan seyahat hastalıklarındandır. Pirelerle bulaşan hastalıklar için uygun giysiler, sivrisineklerle bulaşan hastalıklar için uygun cibinlik, sinek kovucu kremler veya hastalıktan koruyucu ilaçlar “hayat kurtarıcı” olabilir. Keneler ise uygun cımbızlarla çıkarılmalıdır.

Yılan Isırığında Ne Yapmalısınız?: Sakin olmaya çalışın; panik işleri kötüye götürür. Isırılma anını not ediniz ki belirtileri gözlemlensin. Isırığa bakın; eğer yara iki farklı delik halinde ise zehirli bir sürüngen olabilir.

Sakın filmlerden esinlenip ısırığı emmeyin, üzerine buz koymayın. Isırığı hareketsiz tutun; zehrin yavaş hareket etmesi için ısırığı kalp hizasından aşağıda tutmak gerekir. Bandajlamayı düşünebilirsiniz; geniş bir kumaş bulun, kumaşı ısırığın üzerinden sarın ve sabit kalacak şekilde yara üzerinde tutun. Panzehir bulabileceğiniz en yakın yere en kısa zamanda ulaşın.

Gezen Adam

Ne kadar gezen varsa o kadar da mutlu insan vardır. Yolculuk bir bakıma bir yere gitmeyi planladığınız an başlar. Sokağa çıkmak, ara sokaklara dalmak, araştırmak, gezmek aslında “özgürlüktür”, gezmek ise yeniden doğmak ve çoğalmaktır.

Bir ülkeyi, bir kenti bir hafta dolaşmak onlarca kitap okumak kadar eğitici olabiliyor. Elbette artık yeryüzünde gidilmemiş, keşfedilmemiş coğrafya kalmadı ama her yolculuk kişiye özgüdür. Biri diğerinden farklıdır. Kentleri her yeni ziyaretimde bazı yenilikleri fark ederim, ayrıca mukayese imkânı da doğar.

Birçok görevi bir arada yapmaya gayret ediyorum. Zamanla bir bakıma yarışıyorum. Tabii her iş istediğim gibi gelişmiyor. Çok da hassas olduğum için zaman zaman moralim bozuluyor. İşte o anda yepyeni bir gezi planlıyorum, bu beni tekrar yaşama sıkıca bağlıyor.

Avusturyalı yazar Moritz Hartman gezi günlüğünde “herhalde insanın en masum tutkularından biri gezmektir” demiş. Mehmet Aşık ise 20 yaşında babasına şöyle seslenmiş: “Ben dünyayı tanımak istiyorum.” Mehmet, alıp başını gitmiş, yirmi beş yıl boyunca dünyayı dolaşmış. Gördüklerini yaşadıklarını Manaziru’l Avamil adlı kitabında toplamış.

Bugüne dek 216 ülkede bulundum. Havaalanındaki uçak seferlerini gösteren panoların karşısına oturup dikkatle incelerim. Örneğin tabelada o anda 35 uçuş noktası görünüyorsa benim aralarında gitmediğim şehir sayısı sadece 1 veya 2 ile sınırlı oluyor. Bu benim için bir bakıma ölçü oluyor.

Kraliçe Haçepsut MÖ 1482’de Afrika’nın doğu kıyılarındaki efsanevi Putna Ülkesine yaptığı yolculuğu anlatan renkli rölyefler belki de dünyanın ilk seyahatnamesidir. O gün bugün insanlar farklı amaçlarla yola çıkıyor. Bazılarını, yolculuklarını kitaplaştırıp paylaşıyorlar. Artık ne hoş ki büyük kitapevlerinin “Gezi Kitapları” başlıklı ayrı bir bölümleri bile var. Rehber kitaplar da yalnız gezmeyi tercih eden dostlara yol gösteriyor.

Ben de sizinle bu on ikinci gezi kitabımı paylaşmaktan inanın çok mutlu oluyorum. Bu eserde bugüne kadar muhtemelen hiçbir gezi kitabında yer almamış coğrafyaları da size anlatmaya gayret ettim. İşte bu ülkeler: Rusya Federasyonu’nun Altay, Hakasya, Tuva, Karelya, Komi ve Kalmukya Cumhuriyetleri, Ekaterinburg, Cibuti, Gabon, Mançurya, Kamçatka, Reunion Adası, Yeşil Burun Cumhuriyeti ve Lviv gibi…

Ben Orhan Veli gibi gezmeyi veda etmeyi hiç düşünemiyorum. Gücümüm yettiği, ayaklarımın götürdüğü kadar yol çağrısına uyacağım.

Veda

Yolum asfalt,

Yolum toprak

Yolum meydan

Yolum gökyüzü

Ve ben neler düşünüyorum

Aşkı, yağmuru

Tramvay sesini

Otelciyi…

Ve bir mısra mırıldanıyorum

Sıcak yemek lezzetinde

Orhan Veli Kanık

Sizlerle, kedilerin, köpeklerin, kuşların su ve mama bulabildiği, eşeklerin ağır yük altında eziyet çekmediği, doların yeşilinin doğanın yeşilini yenemediği, denizlere petrolün akıtılmadığı, halkların futbol maçları seyredip futbol dedikodusu yaparak uyutulmadığı, gün batımlarının coşku ile yaşandığı mutlu coğrafyalarda buluşmak isterdim.

Gezgin sevgisi ile sizleri selamlıyorum…

UCUZ SEYAHAT REHBERİ

GEZİLERİNİZİ NASIL UCUZA GETİRİRSİNİZ

9 BASİT ÖNERİ

Yaşlıca bir gezgin dostunuzdan size bazı pratik öneriler:

1. Havayollarının ve seyahat acentelerinin sitelerini sürekli takip edin. Ucuz son dakika fırsatlarını değerlendirin.

2. Doğru günde uçarak uçak biletiniönceden ucuza temin edin. Genellikle okul tatil başlangıcındaulaşım ücretleri çok yükselir. Salı, Çarşamba ve Cumartesi sabah uçakları isedaha ucuz olur.

3. Yolculukta yerel halkın kullandığı ulaşım araçlarını tercih edin. Onlarla tanışmayı gayret edin. (Örneğin İstanbul’daki şehir vapurları, Moskova’daki metro, Budapeşte’deki tramvay gibi.)

4. Özellikle ucuz özel havayolları ile uçarken fazla kilo ödemek zorunda kalmamak için az eşya ile seyahat edin. (Her şirket için sorunsuz geçerli olan bavul ölçüleri 40x30x20 cm ve ağırlık ise en fazla 10 kg.) Ancak yanınızda güvenlikten geçerken sorun olacak maddeleri kesinlikle bulundurmayın. (Örneğinsu şişesi, yaş meyve, şarjı olmayan cep telefonu- bilgisayar, çakı,sıvı, tırnak makası ve deodorant gibi.)

5. Ücretsiz konaklama için 100 bin kentte takipçisi olan CouchSurfingSitesine müracaat edin. (www.couchsurfing.org).Böylece yerel kültür ve o coğrafyadaki hakikiyaşama şahit olursunuz. (Ben de 40’a yakın gezgini kendi evimde misafir ettim.)

6. İnternetten araştırıp bulunduğunuzkentteki ulaşım ve müzelere yönelikbir pass(karne) satın alın. Örneğin Salzburg Kenti belediyesi 72 saat boyunca tüm ulaşım araçlarına ve tüm müzelere girişi ücretsiz bir karne veriyor. (41 Euro). Guernsey Adasında 5 pounda günlük otobüs karnesi ile tüm adayı adım adım gezebilirsiniz.

7. Sağlık sorunları ve ulaşım sırasında oluşan terslikler sonrası haklarınızı iyi bilin. Örneğin hava yolunun hatası yüzünden uçuşunuz gerçekleşmezse size konaklama ve yemekleri vermek ve size başka bir havayolu ile en kısa zamanda (gerekirse business sınıfta) göndermek zorundalar.

8. Yol boyunca tanıştığımız yerel halk ve gezginlerden pratik bilgi almaya gayret edin. Oteldeki resepsiyon, bell boy elemanları ve taksi şoförleri genelde komisyon almak için sizi yanlış insanlara yönlendirebilir. Dikkat edin.

9. Gittiğiniz coğrafyada hangi para birimi kullanılıyorsa yola çıkmadan onu temin edin ! Örneğin İngiltere için Pound, Japonya için Yen. Unutmayın her para çevriminde bir kayıp söz konusudur.

Gezginin Not Defteri

Seyahat etmeyi ve okumayı seven herkese merhaba!

Yıllardır görme fırsatı bulduğum 148 ülkede yediğimi içtiğimi kendime ayırıp gördüklerimi -bir avuç da olsalar- seyahat meraklılarıyla paylaştım; kitaplar ve gazete dergi makaleleri kaleme alarak, fotoğraf sergileri açarak, söyleşilere katılarak. Üstelik seyahatin insanı esiri eden bu tutkulu yüzüyle tanışmış olsun olmasın herkese, dünya uygarlıklarına, dünya iklimlerine, dünya zenginliklerine ve hepsinden önemlisi dünya insanlarına dair söyleyeceklerim var ve bu insanlardan bir dünya vatandaşı olarak getireceğim sıcacık bir selam var. Çünkü seyahatlerimde hep insan kavramının üzerinde durdum. Bir ülkenin insanlarından ve kültüründen kazanılmış bilgi ve görgü insanı zenginleştireceğine, çoğaltacağına inanıyorum. Seyahat, kişinin hoşgörüsünü, yaratıcı yanını, duyarlılığını artıran bir okuldur ve bu okulun yaşı yoktur. Gönül gözüyle bakan kişi, kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini anlamaya çalışır. Bunu başardığı an, sevgiye giden son kapı da açılmış olur. Her yeni gezi, insanı önyargılarından biraz daha arındırarak bilinçlendirir, yeni ufukları önünde açar; herkese, ırk, din, dil ve milliyet kalıplarının dışında “insan” olarak bakmayı öğretir. Dünyanın, ancak insanla, temiz bir çevreyle ve sağlıkla değerli olduğunu ve bu çeşitliliğin büyük bir hazine olduğunu gösterir.

Gezdiğim beş farklı kıt’adaki yüzlerce ülkenin insanlarıyla birçok şey paylaştım. Aynı trene, aynı otobüse bindim, lokantalarında ve kafelerinde aynı masalara oturdum, birlikte televizyon seyrettim, yaşayışlarına kısa süreli de olsa ortak oldum ve birçok dost edindim. Bu süreçte gördüğüm değişik uygarlıkların ve kültürlerin bende bıraktığı izler değişik şekillerde diğer insanlarla paylaşmaya çalıştım. İşte bu paylaşma isteğinin bir uzantısı oldu benim için fotoğraf ve giderek bir tutkuya dönüştü, bir heyecan hâline geldi.

Özellikle insanlar üzerinde çok durdum. Çünkü dünyanın herhangi bir yerini sadece coğrafyası ile anlamaya ya da anlatmaya çalışmanın pek mümkünü olmadığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, Nepal’de incik-boncuk satmaya çalışan kadının yüzündeki kaygıların aynısını Honduras’taki taksicinin yüzünde de görebilirsiniz: Kaygı, mutluluk, üzüntü, saflık, gizli bir hüzün ve hepsinin bileşiminden doğan ve daima var olan bir umut… Bugüne kadar gezdiğim ülkelerde değişik yapılar, bitki örtüsü ve iklimler gördüm; fakat değişmeyen tek şey, insanların yüzlerindeki ifadeler.

Bütün bu tanıdık ifadeler içinde beni her zaman, en çok etkileyen çocukların gözlerindeki ifade oldu. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeletiyor ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlıyor. Örneğin, Hindistan’daki milyonlarca evsiz ailenin, bu dünyadaki ilk günlerine sokakta başlayan, sokaktaki yaşamın faturasını en ağır biçimde ödeyen ve son günlerine kadar da sokaklardan başka bir şey görmeyecek olan çocukların gözlerinde de rastlayabilirsiniz bu tanıdık ifadeye. Vietnam’da bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü, Beyoğlu’ndan gelen geçene kâğıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de vardı aynısı. İşte bu ifadeye bir isim koymak istedim: “Masumiyet”. Bunu özellikle çocuklarla özdeşleştiriyorum; çünkü günümüzde bu kelimeyi en iyi anlamlandıran sadece minik yüzler ve minik gözler…

Bir gezgin için seyahatin en önemli aşamalarından biri “hazırlık” aşamasıdır. Gezi sırasında ihtiyaç duyulabilecek eşyalar not edilmeli ve her zaman el altında tutulacak bir “gezi listesi” hazırlanmalıdır. Bu liste, şartlara bağlı olarak sürekli yenilenmelidir. Çünkü, yabancı bir diyarda bazen bir kalem pil bile bulmak büyük problem hâline gelebilir ve zaten değerli olan zamanınızın birkaç saatini alabilir. Bakın benim listemde neler var: İlgili seyahat kitapları, haritalar, fotoğraf makinesi, bol miktarda film ve pil, seyahat yeleği, güneş gözlüğü, çalar saat, gizli para kesesi, ilâçlar, kolonya, yün ceket, kredi kartım, mayo, yolda dağıtmak üzere ülkemize özgü küçük hediyeler…

Dünyanın çok çeşitli ve farklı köşelerinde fotoğraf çekme gibi bir merakınız varsa, çok değişik bazı tepkileri de göğüslemeniz gerekiyor. Örneğin Mayalar ve bazı Müslümanlar, fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkarlar. Ama, çok ısrar ederseniz, sizden para almak şartıyla kabul edebilirler! Örneğin, Kongo’da fotoğrafını çektiğiniz bir yerli, ruhunu çaldığınızı düşünerek arkanızdan koca bir kaya fırlatabilir. Hatta fotoğraf makinenizi elinizden alıp ruhunu kurtarmayı bile deneyebilir. Guetamalâ’da fotoğrafını çektiğimi fark eden Pagan dinine mensup bir Maya kadını, hemen koşup objektifimin önüne geçerek arkadaşlarının fotoğraflarını çekmemi engellemişti. “Benim ruhum gitti, hiç olmazsa arkadaşlarımınki kurtulsun.” diye düşünüyordu belki de… Az gelişmiş ve ilginç geleneklerini koruyan ülkelerde fotoğraf çekmek için yanınıza alacağınız donanım pratik ve kolay taşınır olmalı. O şartlar altında objektifinizi değiştirmeniz bile zor olabilir.

Sanırım en iyisi, çok amaçlı tek bir objektif kullanmak. Geziye çıkmadan önce, gideceğiniz ülkenin iklim şartlarını ve güneşten ne kadar yararlandığını iyice araştırmanız gerekir. Örneğin, Grönland’da havanın sürekli kapalı olması fotoğraf çekmemi engelledi. Çünkü, yanıma gerekli donanımımı almamıştım. Ayrıca, tüm gezilerinizi kapsayan bir fotoğraf arşivi oluşturmak istiyorsanız, fotoğraflamak isteyebileceğiniz yerleri ve eserleri önceden tanımak için bir ön okuma ve hazırlık yapmanız sizi kötü sürprizlerden koruyacaktır.

Tüm seyahatlerimde, sürekli kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını. Bana göre iyi bir gezgin biraz serüvencidir, yeni ve program dışı olaylara olumlu bakar, hatta bunlara sevinir; çünkü günlerini dolu dolu yaşamak ister; yorgunluktan bazen bir otobüsün koltuğunda, bazen bir motorun kuytusunda uyuklasa bile… İyi bir gezgin sadece küçük, orijinal hatıra eşyaları satın alır ve evinde bir anılar müzesi oluşturur. İyi bir gezgin, iyi bir yürüyüşçüdür aynı zamanda. Çünkü, bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir. Ayakları sızlayana kadar dolaşır. Yeni insanlar tanır, önüne tesadüfen çıkan bir kahveye girer, büyük bir zevkle o yörenin insanları ile konuşarak veya konuşmaya çalışarak yorgunluğunu giderir, bir müzik dükkânına girer, yörenin özgün müziklerini büyük bir dikkatle seçip alır, dönünce anılarını pekiştirir. İyi bir gezgin, karşısına çıkan bir şarküteriye girip, bölgenin kendine has peynirlerinin, şekerlerinin, çöreklerinin tadına bakar. Bir sokağın alışılmadık eğimi, bir evin penceresinden sarkan renk renk çamaşırlar, bir portakal ağacı, toprağın rengi, yaprağın yeşili, bir çocuğun gülüşü, çeşmeden su dolduran genç bir kızın ciddiyeti gibi ayrıntılar gezgin için önemlidir. Her kentin, her insanın, her kasabanın, her köyün, her tarlanın, her hayvanın türdeşinden oldukça farklı özellikleri vardır. İnsan bu özellikleri, bir başka deyişle kendi dar dünyası dışında kalan her şeyi ne derece ayrımsayıp duyumsarsa, o derece kendisine yakınlaşıyor, kendini anlaması ve tanıması kolaylaşıyor.

Seyahatin dayanılmaz çekiciliğine kapılmış bedenimin küçücük adımlarıyla, kocaman dünyada yaptığım gezintiden bende kalanları sizlerle paylaşmak dileğiyle…

Prof. Dr. Orhan Kural

Ocak 2001