Tüm Renkleriyle Normandiya ve Bretonya

            Normandiya mutluluğu insanlarını sessiz yapmıştır. Paris’ten üç saatlik bir tren veya otomobil yolculuğu ile bu coğrafyaya ulaşmak mümkün. Halkı günümüzde bile Normandiya Krallığı ile iftihar edilir, Normandiya Bayrağı bu yörenin her köşesinde bugün de onlarla dalgalanmaktadır.

            Fransa’nın Atlantik Kıyılarına ulaşınca sahil boyunca sıralanan kasaba, köy, plaj ve  anıtları, kahveleri, çeşitli su ürünleri ile nam salmış lokantaları, bol domatesli omleti, meyveleri, şarabı, taş binaları, siyah beyaz şişman inekleri, sıra sıra yelkenlilerle dolu limanları, manolya ağaçları, yarı sarhoş denizcisi, pamuk gibi bulutları, türlü renkten atları, cıvıl cıvıl kuşları, leziz tereyağı, kocaman yumuşak mayalı peynirleri, sazdan yapılmış çatıları, halı gibi çimenleri, parke döşeli şirin meydanları ile ruhunuzu bir anda saracaktır.

            Peki, Normandiya ve komşu eyalet Bretonya denince kesinlikle görmeniz gereken noktalar hangileridir. İsterseniz tek tek mercek altına alalım!

            Ma Tante D’Honfleur (Honfleur’daki halam) filmini hatırlar mısınız? İşte Honfleur ile ilk kez tanışmam bu film sayesinde beyaz perdede oldu.  Honfleur aslında ahşap balkonlu, tahta kirişli, devasa arduaz çatılı eski evleri, ahşap karkaslı ve  ot damlı St. Christian Kilisesi ile tipik bir kuzey Avrupa kasabasıdır. XVI. yüzyılda Kanada’ya adım atan Samuel Champlain’in doğduğu evde buradadır. Ünlü Fransız film yönetmeni François Truffaut’un “Yeşil Oda” adlı felsefe ağırlıklı ilginç filmi Honfleur’da bugün otel olan bir konakta çekilmiştir.

            Honfleur’un Sokaklarında dolaşmakta size ayrı bir keyif verecektir. Güler yüzlü sade insan profilleri ile sık sık göz göze geleceksiniz!

            Deauville uzun kumsalı, kalas döşeli sokakları, ünlü markaların sıralandığı butikleri, at yarışları ile Parisliler için bir tatil, eğlence ve hatta bir de  kumar coğrafyasıdır. Alain Deleon, Jean Paul Belmando ve Ömer Şerif ile özdeşleşen şık Normandie Oteli ile sinema festivaline katılan ünlüleri, burjuva kokusu alıp geçmişe doğru adım atmanıza neden olur. Claude Lelouch’un Altın Palmiye ödüllü ünlü filmi “Bir Adam ve Bir Kadın”ın bir gecelik aşkı bu kasabada çekilmişti.

            Yapışık kasaba Trouville ise kendine özgü balık ve deniz ürünleri tepsileri ile birbirinden güzel evlerin sıralandığı kordonu ile sade güzelliği temsil eder. Trouville, XX. yüzyılın başlarında sırtını Manş Denizi’ne dayayan küçük bir balıkçı köyüydü. Trouville’in tepeye doğru tırmanan dar yokuşlarında yürürseniz Flaubert’in Heykeli ile karşılaşırsınız. Madam Bovary’nin yazarı pala bıyıklı, yarı kel kafası ile resmedilmiş.

            Normandiya Çıkartması sırasında büyük hasar gören Bayeux vitrayları, gotik süslemeleri ile tanınan katedrali, müzesi, güzelim duvar halıcılığı örnekleri ile dikkati çeker. Özellikle Normanlar’ın İngiltere’yi işgalini temsil eden 70 metrelik halısı görülmeye değer!

            Simone de Beauvoir ile özdeşleşen Amiens 1200 yıllarında inşa edilen ve UNESCO Dünya Miras Listesine katılan katedrali ile sizi kendisine çağırmaktadır.  Beauvoir, bu katedralin karşısındaki kahvede oturup dostlarına habire  mektup yazarmış. La Havra Manş’ın iyot kokusu ile iç içe hareketli bir limanıdır. Bir bakıma La Havra işçi ve emekçi sınıfının kentidir. Meraklısına Güzel Sanatlar Müzesi’ni özellikle tavsiye ederim!

            Falez duvarlarının çevrelediği Etretat, Courbet, Corat ve Offenbah gibi ressamlar, Hugo ve Maupassant gibi yazarlara ev sahipliği yapmıştır. Guy de Maupassant, “Etretat’ın falezlerini bir filin hortumunun denize indirilmiş haline” benzetmiştir.

            Yel değirmeni ile ortaçağ mimarisinin gotik öğelerine sahip sanat ve tarih kasabası Fe Camp Valmont Nehrine yaslanmıştır. Bu coğrafyada, çığlık çığlığa martıların eşliğinde kumsalda nice hayaller kurulur. Monet’in tablolarından “Fe Camp Uçurumu” isimli olanı çok ünlüdür.

            “Duvarların Arasında” anlamına gelen Saint Malo aslında Fransa Kralı’ndan izinli bir korsan merkezi idi. İngiliz gemilerinin korkulu rüyasıydı. Ünlü korsan Jacques Cartier, keşfettiği Kanada ile Falkland Adalarına buradan hareket etti. Buranın halkı “Biz Fransız değiliz, Breton da değiliz, Malo’luyuz.” der.

            Bir kahvede oturuyorum. Karşımda zayıf yapılılı, tutuk, uzun boylu, donuk yüzlü bir adam oturuyor. Bezgin görünmesine rağmen yine de sevimli bir görünüşü var. Kahvenin bulunduğu sokak küçük ve sessiz ama iş günlerinde bütün dükkanlar açılınca belli ki işlek oluyor! Adam kalkıp uzaklaşıyor. Ben de kalkıyorum.

            Saint Malo’da eski şehrin içinde yer alan sevimli bir butik otelde geceleyin. Unutmayın Saint Malo’nun büyükçe bir de yeni şehri var. Tüm eski şehri surların üstünde yürüyerek seyredebilirsiniz. Saint Malo’da korsan müzesi ile akvaryumu da ziyaret edebilirsiniz.

            Arromanches, savaş turizmi ile ünlenmiştir. İngiliz kuvvetleri D – Day (O gün) olarak anılan 6 Haziran 1944 tarihinde, 722 savaş, 4226 nakliye gemisi, 220 bin askeri ile bu plajda Hitler Almanyası’na darbe indirebilmek amacı ile Fransız sahiline çıkarmıştır. Kısa zamanda burada Dut Limanı olarak adlandırılan suni bir liman kuruldu. Kurulan sistemin tabanını oluşturan çirkin büyük çimento blokları bugün bile denizde duruyor. Bu sahili “Er Ryan’ı Kurtarmak” adlı filmden hatırlayabilirsiniz. Savaş mağazaları dışında bu çok konuşulan ünlü çıkartma harekatını her yönü ile anlatan bir de müzesi var.

            Arromanches’in 20 kilometre ilerisinde “kanlı plaj” olarak anılan hafif tankların dalgalarda kaybolduğu ve sipere ulaşamayan Amerikalıların çok kayıp verdiği Omaha Plajı ile biraz ilerisinde bir de ABD Şehitliği bulunuyor. Şehitlikte çim sahaya yayılmış beyaz haçların her biri genç yaşta gözünü sonsuza kapatan masum bir genci temsil ediyor. Savaş aslında bir yalanlar düzenidir. Sonuçta silah tüccarları ile birkaç ünlenen politikacı hariç savaşlarda kazanan olmaz. Orada karşılaştığımız yaşlı bir teyze 9 yaşında iken şahit olduğu kanla yoğrulmuş çatışmayı gözleri dolarak bizlere aktardı.

Mont Saint Michel Paris’ten Sonra Fransa’da En Fazla Ziyaretçi Çeken Noktası!

            Cousnon Nehrinin ağzında Avranches yakınlarında önemli bir stratejik noktada bulunan Saint Michel, 1979 yılından itibaren Dünya Miras Listesi’ne ilave edilir. Gelgit olaylarının tılsım kattığı bu bir kilometre karelik granit mücevherin hikâyesi St. Aubert’in bu ada üzerinde beş melek görmesi ile başlar. Bunun üzerine VI. yüzyılda sarp kaya üzerine bir kilise inşa edilir. Sonra bu kilise genişletilir ve sonuçta bir manastıra dönüşür. İngilizler 100 yıl savaşları esnasında burayı almayı başaramazlar. Narin kuleleri ile St. Michel “Deniz İçinden Yükselen Piramit” olarak da adlandırılır. Daire şeklindeki sokakları sizi zaten tepedeki manastıra ulaştırır.  

Manastırın terasından uçsuz bucaksız çayırları, tuzlu çimlerle beslenen siyah beyaz Normandiya ineklerini zevkle seyredersiniz. Yılda ortalama 3 milyon ziyaretçi çeken “Kaya Manastır” için Victor Hugo “Çöl için Keops Piramidi ne anlama geliyorsa Saint Michel’de okyanus için aynı anlamdadır.” demiş.

Harika bir estetik anlayışına sahip Benedikten Manastırı cumhuriyeti savunan aydınlar için hapishane haline dönüştürülmüş. Fransız yazar çizerlerinin baskısı ile 1863’te bu cezaevi kapatılıp müze haline dönüştürülmüş. Peter Jackson’un “The Lord of Rings – The Return of The Kings” başlıklı ünlü filmine yine bu ünlü ada  plato görevi görmüş.

            Gündüz deniz çekildikçe özel araçlarla hızlı bir şekilde temizlenen sahalar buraya ulaşan yüzlerce otobüs, minibüs ve özel arabalara otopark hizmeti vermekte. Bu tılsımlı adada geceleri sadece 50 kişi kalıyor.

            Evet, denizin dalgaları, yeşilin sessizliği ile huzurun birleştiği Normandiya Bölgesini size tanıtmaya çalıştım. Fransa, inanın Paris, plaj şehirleri Nice ve Cannes’ten ibaret değil. Ben artık ellerinde fotoğraf makinesi, beyaz şapkalarla, gruplar halinde otobüslerle gezinen turist görmek istemiyorum. Çok sayıda ziyaretçi çeken Mont Saint Michel ile Savaş Müzesi dışında Normandiya size mutlu bir sessizlik vaat ediyor. Haydi! Siz de buraları zevkle adımlayın!

Bu yazımızı sevdiyseniz bir de Lyon yazımıza göz atmayı unutmayın 🙂
https://bizgezginler.com/orhan-kural/sakin-duru-iddiasiz-ama-guzel-lyon/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

SAKİN, DURU, İDDİASIZ AMA GÜZEL: LYON

Fransa’nın nüfus olarak üçüncü önemli şehri olan Lyon nedense hep Paris’in gölgesinde kalmış. Oysaki Lyon, bir lezzet ve zarafet merkezi, içinden bir değil iki nehir geçiyor; Rhone ile Saone, ayrıca Asteriks’in ülkesi Galya Eyaletinin başkenti “Lugdunum” burası. Lyon

Sinop’un kız kardeşi, tarih boyunca önemli bir ticaret ve moda merkezi olmuş. 

Yıllarca Venedik ile ticarette ciddi bir rekabete girmiş. Fransız Devrimi sırasında ise krala karşı gelen 2 bin Lyon’lu bu coğrafyada asılmış, Rönesans’ı çok sayıda meydanı ile yoğun yaşayan güzel bir kent Lyon.

Lyon’u tanımak için üç tam günümü ayırıyorum. Daha önceleri bu “aslan şehrinden” transit geçip sadece iki üç saat kadar kalmıştım.

THY,  Lyon’a günde iki defa uçuyor. Hatta bunu günde üç defaya çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuk ortalama 3 saat kadar sürüyor. Beni havaalanında MÜSİAD’ın Lyon Başkanı Adil Dönmez Bey karşılıyor. Bu önemli iş adamımız bizimle üç gün boyunca ilgilendi. Lyon civarında yaşayan 250 bin Türk’ün aileleri ve gençlerinin sorunları ile ilgileniyor,  onları bir çatı altında toplayıp Türklerin bu yörede daha güçlü olup geleneklerini sahiplenmeleri için gayret ediyor. İçinde bir Fransız resmi ilkokulu da barındıran “Milli Görüş Lyon” tesislerini gezip MÜSİAD’da iş adamlarına kısa bir brifing veriyorum. Lyon Başkonsolosumuz ise çok önceden haberdar olmasına rağmen maalesef hiç ama hiç ilgilenmedi.

Aylardan kasım, her yer kahverengi, kırmızı, sarı yapraklarla dolu. Bazen hava açıyor, bazen yağmur geliyor, bazen ise birden bire şiddetli bir rüzgâr esiyor. Her mevsimi yaşıyoruz. Aniden ortama bir hüzün çöküyor, sonra doğa tekrar gözlerini açıyor, diriliyor. Kestane ağaçlarından sincaplar fırlıyor, karabakal kuşlarının sesleri rüzgârda kayboluyor. Parkta annesinin yanında oturan, sapsarı bir kız çocuğu görüyorum, saf, çekingen ve utangaç.

Gitsem ne kadar gitsem de

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bekler

Yollar, yolları gizler.

(Ali Hikmet – 1971)

Ama diğer yandan yola çıkan kimse yolda kalmaz. Hakiki dostlar zor yollarda bulunur.

“Fresque des Lyonnais” olarak anılan giydirilmiş 7 katlı binanın (2 Rue de la Martiniere) balkonlarında ünlü Lyonluların yer aldığı ilginç bir resim yerleştirilmiş. Aralarında, modern psikolojinin babası kabul edilen Claude Bernard (1813 – 1878 ),  Lyon Botanik Bahçesi’nin kurucusu Antoine de Jussieu (1686 – 1758), modern sinemayı ilk kez bu coğrafyada ekrana düşüren Lumiere Kardeşler (Auguste (1862–1954) ve Louis Lumiere (1686–1758),  Galvanometreyi bulan ve elektrik akımının birimine adını veren André Marie Amperé (1775–1836) ve elbette tüm dünyanın hayran olduğu “Küçük Prens”in yaratıcısı Antoine de Saint Exupery bulunuyor.

Herhangi bir yerleşim merkezini en iyi tanıma yöntemi şüphesiz “yürümektir.” Öğrencim Ersan ile Lyon’u yağmur altında adımlıyoruz. Karşımıza yirmi dört sütunlu beyaz dev bir bina çıkıyor. Burası “Adalet Sarayı”. Adalet Sarayları kentlerde önemli bir anlam taşır. İnsanlar saygı duymalı ve çekinmeli. Hukuğu temsil ederler.   Daha sonra da dar bir sokaktan çıkar çıkmaz Avrupa’nın en büyük meydanı ile karşılaşıyoruz. “Place Bellecour”. Meydanın ortasında Fransa’nın belki de en ünlü kralı XIV. Louis’in at üzerinde heykeli bulunuyor. Dev bir dönme dolapta koca meydanı rengârenk ışıkları ile süslüyor. Renkler su birikintilerinde dans ediyor. 

“Places des Terreaux” Meydanındaki Fontaine de Bartholdi Çeşmesi New York’un simgesi ünlü Özgürlük Anıtının yaratıcısı Frederic Auguste Bartholdi’nin bir eseri.

Rhone ile Saone,  yorgun, ancak uyumlu iki arkadaş sessizce Lyon’a mutluluk dağıtıyor. Bu iki nehir bu coğrafyada birleşip 280 kilometre sonra Marsilya yakınlarında Akdeniz’e dökülüyor. Kentin çok sayıda edebiyatçının, öykü,  şiir ile romanlarına bu iki nazlı nehir hep ilham kaynağı olmuştur.

Lyon aynı zamanda bir lezzet durağı ve bu özelliği ile UNESCO Dünya Miras Listesi’nde. “Bouche” aslında “kapılarda asılı bir demet ot” anlamına geliyor ama bu coğrafyada leziz tatlara odaklanan,  geleneklere sahip çıkan, yirmi yıldır mutfağını değiştirmeden keyif dağıtan mekânlar anlamına geliyor. Ama son yıllarda ticari ve turistik endişelerle bu tanımın da sulandırıldığı anlaşılıyor. “Canut” ile biten tüm yemekler bu yöreye ait tatlarmış. Ocak ayında dünya mutfakları yarışması yine Lyon’da gerçekleşiyor.

Lyon’un bir tepesi “Croix Rousse” olarak anılıyor. Burası Barok havası ile bugün de sanatçıların uğrak yeri. Ama bir dönemde Fransa’nın ipek üretim merkezi imiş. Büyük emekle hazırlanan ipekler, miraboules ve traboules olarak adlandırılan “dehliz, tünel, geçit” karışımı spiral merdivenli,  yüksek kuleli özel yollardan ıslanmadan,  satılmak üzere nehir kıyısına götürülürmüş.

Lyon’a gelip de Fourviere’ye (Dua Tepesine) çıkmamak olmaz. Zarif dört kulesi ile kentin simgesi olan Notre Dame Bazilikası (1872–1848)  buradadır. Görkemli bazilikanın üstündeki altın gibi parlayan Meryem Ana heykelinin Lyon’u vebadan koruduğuna inanılmaktadır. Bu ünlü bazilikanın içinde rengârenk vitraylar, savaş tabloları ile azizlerin melek heykelleri yer alır.

Savaş tablolarının konusu Osmanlıya karşı kazanılan çok kanlı deniz zaferlerdir. Oysaki tüm dinler hoşgörü ve sevgi üzerine kurulu değil midir? Savaşlar ise “yalanlar düzenidir.”

Notre Dame Bazilikası’nın hemen altında St. Jean Katedrali (1180–1480) yer alır.  Katedral, Roma stilinden gotik tarzına geçişin tipik bir örneğidir.

Bu tepede antik Roma kenti kurulmuştur. Altmış yıl önce manastırın bahçesinde bulunan Roma Tiyatrosu ile farklı Roma yapıları ancak on yıl önce açığa çıkarılmıştır.

Kısa Kısa Lyon 

  • Sinemanın ilk doğduğu şehir olan Lyon’da bir sinema müzesi de bulunmaktadır. Ama bu ilginç müzeyi gezmek için en az üç saatinizi ayırmalısınız.
  • Fransa, enerjisinin yüzde 80’inini nükleer santralden elde ediyor. Lyon’un yakınında da bir nükleer santral var.
  • Renault ve Elf-Total bu yörede üretiliyor.
  • Confluence Mahallesi petrol zengini Körfez Ülkelerinin iş adamlarına başarı ile pazarlanmış böylece 15 milyar dolar yatırımla bir zamanlar kaderine terk edilmiş bu bölgede modern binalar ile birer tüketim mabedi olan AVM’ler yükselmeye başlamış.
  • İllaki müze diyorsanız, (artık günümüzde tüm müzeleri internette geziyorsunuz)  Güzel Sanatlar Müzesi (Places des Terraux) Fransa’nın Louvre’den sonraki en önemli müzesi olarak anılıyor. “Ben illaki Alışveriş Merkezi isterim, onsuz yapamam” derseniz dev Part Dieu sizi bekliyor.
  • “Musee de Confluences” içinde teşhir edilenlerden çok binanın kendisi çelik ve cam mimarisi ile dikkati çekiyor. Lyon Ulusal Operası (1993) ise metal çatısı ile size kendini uzaklardan gösterecektir.
  • Lyon’da tüm kahve ve lokantalar hep ama hep dolu. Dükkânların içi çok zevkli, sanki her biri birer sanat eseri. “Coussin de Lyon”   dışı çikolatalı bir ezme,  deneyin derim.
  • Şehrin Kitaplığı (La Bibliotheque de la Cité) geceleri başarılı aydınlatması ile öne çıkıyor.
  • Lyon Belediyesinin bisiklet ve elektrikli araçları desteklemek için gösterdiği özel çaba da takdir edilmeli.
  • Lyon aynı zamanda Interpol’ün merkezi,  önemli bir Musevi topluluğuna da ev sahipliği ediyor.
  • Bu coğrafyada kapılarını her gün meraklılarına açan tam 650 antikacı bulunuyor.
  • Lyon aynı zamanda bir üniversite kenti. Farklı eğitim kurumlarında 100 bin üniversite öğrencisi öğrenim görüyor. Ama gençlerin fazlalığı şehrin gece ve eğlence hayatına pek yansımamış.
  • Yaptığım araştırmada Lyon’un 1193 yılında bir dönem bağımsızlığını ilan ettiğini okudum.
  • Ve Küçük Prens hepimizin defalarca okuduğumuz, okudukça daha da derinlerine indiğimiz, insanoğlunun hakiki yüzünü tanıtan Küçük Prens’in yaratıcısı Antonine de Saint Exupery bir Lyonlu. 
  • Evlerin damlarında yan yana yükselen çok sayıda bacanın nedenini bulamadım, kimse bilmiyordu. Ama bir dönem vergiler baca sayısı esas alınarak toplanırmış:
  • 1643’ten beri her sene 8 Aralık’ta Lyon’da “Işık Festivali” kutlanır. Fener alayları sokaklarda sürekli tur atar. Her ev, her kat kendi ışığını penceresine yerleştirir. Bu günler çok hoş bir şölene şahitlik eder. Binlerce meraklı o gün Lyon’a akar. 1643 yılında kenti veba salgınından kurtardığına inanılan Meryem Ana’ya aslında bir şükran göstergesidir bu.
  • Lyon’un da diğer Avrupa kentleri gibi geniş yeşil alanı vardır. Parc de la Tete d’Or (Altınbaş Parkı). Bu parkta gerçekte “altınbaş” yok ama 40 hektar alanı kaplayan suni gölü, botanik ve gül bahçesi,  gizli yolları ile dikkati çeken bu parkı hava güzelse gezmenizi hararetle tavsiye ederim.
  • “Presqu’ile”  iki nehrin arasında yer alan uzunca ince bir yarımada. Az kalmış tam bir adaya dönüşüyormuş. İşte eski Lyon, Presqu’ile’de yer alıyor. Uzun caddeler, müzeler, opera binası, tiyatrolar, St. Pierre Manastırı, Gotik St. Nizier ile St. Bonaventure kiliseleri burada. 

PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

Theòule

Bir yerde çakılıp kalmayı hiç sevmem. Bavulları yükleyip bir yere gidip, tatil bitene kadar hep aynı yerlerde dönüp dolaşıp, aynı şeyleri yapmak bence zaman ziyanı-dır. (Tabii tutkun olduğum yerler hariç.)

Belki aynı yerlerde dolaşılır ama aralara mutlaka sık sık değişiklikler katılmalıdır. Böyle bir şeyi İstanbul’da yapmak zordur.

Sonra üç bir yanı denizlerle çevrili bir şehirde deniz taşımacılığı, yeterli değil. Daha doğrusu mesela deniz otobüslerini sabah-akşam kullanmak nüfusun pek çoğu için imkansız. Pahalı, insanlar daima kara yollarına mah-kum ediliyor.

Sonra bağlantılar zayıf. Aynı biletle otobüsten hemen vapura, vapurdan trene şeklinde bir zinciri insanlar istese de trafik yüzünden uygulayamıyor ki. Ayrıca Demir Yollarının banliyö hatları yeterli ve güvenli değil.

10. yıl marşımızdaki “Demir ağlarla ördük ana yurdu en baştan” sözleri ne yazık ki orada kalmış. Mesela İstanbul’dan trene binip, Marmara’nın güney sahillerinden geçip Ege’ye dönmeyi, Ege sahillerinden geçerek, Akde-niz’in güzel sahillerinde yol almayı, hatta Mersin’e, İskenderun’a kadar uzanmayı istemez miydiniz?

Ama ner’deee??? Elimiz hep kara yollarına mahkûm!

Oysa, dış ülkelerde demir yollan gerçek anlamda tüm ülkeleri bir ağ gibi kuzeyden güneye, doğudan batıya sarıp sarmalamış. Fıstık gibi ciddi, dakik ve güvenli otobüsler de, demir yollarıyla harika bir uyum sergiliyorlar.

Hal böyle olunca da, kendi ülkemde yararlanma şansım olmayan nimetleri dış ülkelerde bulunca delirip, trenden inip otobüse, otobüsten inip trene biniyorum. Ora-dan oraya gidip duruyorum. Hem pek çok yer görüyorum, hem de bu işi çok para harcamadan yapabiliyorum.

Oralarda demir yolları şehirleri şehirlere, şehirleri ülkelere bağlayıveriyorlar. Trenler sık ve dakik. Aynı gü-nün içinde gitmeyi planladığınız iki-üç yere gidebiliyorsu-nuz. Sabah diyelim Cannes’dasınız, erkenden binin mesela “Theoule” otobüsüne (Hôtel de Ville’den-Belediye Sarayı’-nın oradan- 9.30 ya da 10.10 otobüsüne), yarım saat-kırk beş dakika sonra oradasınız.

“Theoule” Fransız Rivierası’ndaki, yılın 365 gününün 300’ünü güneşle kucak kucağa geçiren bir kasaba. Burada 35’ten fazla mağaza ve ticarethane, 25 gibi otel ve tatil merkezi, 40’a yakın restoran, bar ve plaj, 10 spor ve eğlence merkezi, 11 sanatsal mekan var.

Tepeleri dolduran yemyeşil ağaçların arasına gömülmüş, uçuk pembe, açık san, terrecota rengi evler, villa-lar doğayla öyle güzel bir uyum sergiliyor ki. Bir kere ev-ler asla üst üste değil. Çok katlı değil. Çirkin bir yapılaşma yok.

Ahlı, keşke bizim o yemyeşil ağaçların eteklerin-deki Marmaris şehirleşip kedine has o eski dokusunu bozmasaydı. Keşke Bodrum, benim genç kızlığımdaki gibi bakir kalabilseydi. Alanya’daki muz hevenklerinin arasındaki o iki katlı evler keşke korunabilseydi. Kuşadası, zeytin ağaçlarının arasında gizlenmeyi hala becerebilseydi.

Antalya’ya özellik ve güzellik katan o birbiri ardına dizilmiş sıra dağların muhteşem silueti, beyaz hayaletler misali şehri işgal eden sevimsiz yüksek binalar yüzünden bozulmasaydı!

İşte o zaman bizim tatil beldelerimizin de el alemin tatil beldelerinden hiçbir farkı olmazdı. Ama ne acı ki hepsi İspanya’nın güney sahilleri gibi bozuldu! O güzellikler, o yılları görenlerin, bilenlerin anılarında kaldı.

Bu çarpık kentleşme tamamen rant uğruna yapılı-yor, bunu artık bilmeyen yok. Birileri ille de ceplerini en kestirme ve en ucuz ve de en rüküş tarafından tıka-basa doldura cak!

E, canım yabancılar da aptal değil ya, onlar da el-bet kazanmak ister, zaten kazanıyorlar da. Ama bunu ya-parken, geçmişlerini yok edip, değerli eserlerini yakıp-yıkıp, şehir dokularına zarar vermeden yapıyorlar.

Ben şehirlerin eski dokusuna hayranım, hatta aşığım. Yeni tip yapılan nerede görürsem göreyim, tüylerim diken diken oluyor. Nefret ediyorum.

“Theoule”e tatile gelenlerin bir kısmı, sahil kesiminde güneşlenip yüzmeyi tercih ederken, bir kısmı da beldenin kuzey batısındaki “Estere! Ormanı “ndaki, “Miramar” ya da “St.Hubert” denen yüksek kısımlarda dağ bisikleti sporu yapmak için geliyorlarmış.

Otobüsten indikten soma tepeye doğru çıkan “la Comiche D’Or Caddesi”nin başındaki turizm ofisinde çalışan güler yüzlü kızcağız söylemişti bunları.

Ben bir şehri, kasabayı, beldeyi gezerken, orası ile bilgileri önceden edinirsem, daha tadına vararak dolaşıyorum. Zaten bir şehre yeni gitmişsem ilk işim turizm ofisine gidip şehir planı almak ve oradaki görevliden bilgi edinmektir.

Bu bilgileri not ederim. Böylece kendimi insan olarak daha zenginleşmiş hissederim.

Hani bir insanla beraber olmaya başladığınızda onunla ilgili bilgileri, özelliklerini nasıl hemen öğrenmek istersiniz, öğrendikçe de o insanı ya daha çok sever ya da nefret etmeye başlarsınız ya; işte şehirler, kasabalar da böyledir. Onları, geçmişleri ve özellikleri ile tanıdıkça daha çok benimsersiniz.

İşte ben de dünya şehirlerini öğrenmek, öğrenmek istiyorum. Okuyorum, soruyor, öğreniyorum, bilgiler topluyorum. Böyle mutlu oluyorum.

“Theoule”deki “La Rague” limanı, Fransız Rivierası’nın en güzel Marinaları’ndan biriymiş. Burası, “St.Tropez”ye giden yolun üzerinde. Yani Cote D’Azur sahillerinin batısında. (Zaten “St. Raphael” ve “Ste. Maxime” den sonra “St.Tropez” gelir.)

Theoule’de mutad sokak aralarındaki gezilerimizi yapıp, bir yerde artık yemek yemeğe karar vermiştik Lale’yle. Sahildeki “Vallon de L’Autel Plajı”nda bulunan res-toran hoşumuza gitti. Girdik. Kapalı yeri de var tüm camları boydan boya açık olan ve efil efil esen.

Ama biz o Allahın sıcağında dışarıda oturduk! Masalar kumsalda. Kumlar kaynıyor. Kıvırcık saçlı garson oğlan sadece rengarenk pareosunu beline dolamış, üstü çıplak, ayakları çıplak, öyle servis yapıyor. Kumlara nasıl basabiliyorsa!

Benim üstümde de mayo ayağımda şort var. Yemek gelene kadar hemen denize daldım. Lale, masamızın üstünde açık duran şemsiyenin gölgesinde oturmayı tercih etti.

“Le Marco Polo” adlı bu restoranda kalamarlı, karidesli, salatalı güzel bir yemek yedik.(Vejetaryen olduğumu yazmıştım ama sadece karides-kalamar yiyebiliyorum. O da bin de bir. O gün de binin biriydi.)

Sonra, deniz kenarındaki yürüme yolunda yürüdük. Güneş de bir yakıcı ki. Biz de gelmişiz buraya sabah vaktinde. Olmuş öğlen ve biz güneşin altında turluyoruz. Ah bu “gezgin” ruhu ahh! Yıllardır birlikte geze dolaşa bu ruh Lale’ye de geçti. Yürü Allah yürüyoruz.

“Promenade en Mer”de yürürken “Chez Nino”da bir kahve molası verdik. Sonra dönüşe geçtik. Çünkü niye-timiz otobüsle geldiğimiz “Theoule”den trenle ayrılmak ve taa Cote ‘D’Azur’ün en doğusunda olan -İtalyan sınırında-“Menton”a gitmek. .. Tabii bunun için önce “Tren Garına” gitmemiz lazım.

Sabah otobüsle geldiğimizde “Centre Ville” denen merkezi dolaşmıştık. Zaten ne ki, “Charles Dahon Cadde-si” ile “Bertrand Meydanı” ve bunların çevresindeki kısa sokaklar… Yani bizim için peynir-ekmek!

Dolaşmamızın arasında da Lale güzel birkaç şey almıştı. Ben de bir pantolonda karar kılmıştım. Çok şey alıp elimizi kolumuzu doldurmayı sevmiyorduk. Zira daha gidecek yerimiz vardı. Zembilli Al’ efendi misali “Menton”larda dolaşacak halimiz yoktu ya!

“Bar Chez Claude”de sabah kahvelerimizi içip deniz tarafına doğru yürümüştük. Yemekten sonra da batı tarafına doğru yürüyüp deniz kenarı yolunda piyasa yapmıştık. Şimdi de doğu tarafındaki Tren Garına yürüyecektik ki, o kısımları da görelim.

Allah sizi inandırsın tam 5 plaj boyunca yürüdük. Aynen güneşin altında yürüyen iki ıstakoza benziyoruz! Bir yanda da yiğitliğe leke sürmeyip, turistik tavırlarımızı elden bırakmıyor; “Şurayı gördün mü ne hoş! Ay buraya bak harika!” diye birbirimize rehberlik bile yapıyoruz. Ama sıcaktan da mahvolmuşuz! Yine de bunu itiraf etmiyorduk. (İyi bir “gezgin” şartlar ne olursa şikâyet etmez Heyyt bee!)

Baktık Tren Garı hala ortalarda yok! Yanımızdan geçen birine soruyoruz: “İleride” diyor. Yürüyoruz ileriye ama Gar hala görünmüyor. Bu kez bir başkasına “Gar ne tarafta?” diyecek oluyoruz, o da eliyle işaret edip “Şu ta-rafta” diyor. E-canım o tarafta olduğunu elimizdeki şehir planında görüyoruz da, hala niye gelemiyoruz, ona gıcık oluyoruz.

Bu şekilde birkaç kişiye daha soruyoruz. Sonuncu cevap veren adamı neredeyse iki kadın aramıza alıp bir güzel öpücüklere boğacağız. Çünkü adamın işaret ettiği yer, hasretle kavuşmak uğruna onca uzun “Lerins Caddesi”ni bir boydan bir boya kat ettiğimiz Tren Garı!

Ve Gar caddenin öte yanında bize “buradayım” diyor.

Koşarak geçiyoruz caddenin öte yanına ama o da ne? Adam bizimle kafa mı buldu? Ayol burası Garsa ben de “şömendöferim!” (Her ne kadar bizim dilimizde “şimendifer” olarak yazılıp söylense de işin aslı Fransızca olup: Chemin (şömen) = Yol, Fer = Demir… Yani “Chemin de Fer = Demir Yolu” şeklindedir ve bunu biz Türkler “şimendifer” haline getirmişizdir.)

“Theoule Tren Garı” diye adamın gösterdiği bina, kırık camlı, gişesi tahta ile örtülmüş, boyası kaçmış, in ile cinlerin futbol maçı yaptığı küçük san bir binaydı. Daha doğrusu kulübeydi. Hani “Ret Kit” kitaplarında tren çölde gider. Nihayet bir istasyona gelir, ama istasyon kulübesine çapraz tahtalar çakılmıştır. Ve orası artık bir istasyon değildir ya, işte biz de aynı durumla karşı karşıya idik.

“Acaba burası eski istasyondu da adam bize yanlış yeri mi gösterdi.” falan diye tahminlerde bulunmaya başladık, İyi ki biletimiz var. Yoksa nereden bilet alırdık ki! Bu hayalet istasyon, harika “Theoule” beldesine hiç yakışmamıştı.

“Sözde” istasyonun bir de üç yanı kapalı, önü boydan boya açık bekleme salonu(!) vardı. Taş zemininde otlar bitmiş, hatta bir iki kır çiçeği bile açmış bu bekleme salonu; “bekleme”yi emir kipi şeklinde söylersek tam “BEKLEME!” salonu şeklindeydi, ama biz yine de emirlere karşı gelip beklemek zorundaydık, çünkü Menton’a gidecektik.

Ne tren geliyor, hatta ne bir dekovil! Ben otlar bürümüş rayların üzerinde gezinip, sinirimi yatıştırmaya çalışıyorum. Lale’de “Ay ay ay! Kenara çık, Allah korusun trenmiren geliverir de … ” diyor, ama trenin geleceğine kendi de pek inanmış görünmüyor.

“Şimdi bu tren hurdan durmadan geçerse naparız onu düşünelim!” demeye başlıyor.

Ne mi yaparız? “BEKLEME!” salonunun yer taşlarına oturup bir yandan kaderimize ağlar, bir yandan da yer taşlarının arasında biten çiçekleri toplarız!

Treni öyle bir heyecanla bekliyoruz ki, hani sanki “geleceğim” diyen sevgilimiz “ya gelmeyiverirse” diye korkup, korkuyla karışık duyacağımız heyecanın aynısını yaşıyoruz. “Ya tren durmazsa?”

“Acaba raylara çıkıp el-kol sallasak mı?” diyorum. “Saçmalama!”diye beni frenliyor Lale.

Yoksa ortaya çıkıp, tüm hünerlerimi makiniste göstereceğim! Yeter ki treni durdursun!

Tren nihayet yavaşlayıp “Hayalet İstasyon “da duruyor. Yerlerdeki otları çiğneyerek biniyoruz bir kompartımana.

Yaşasın … Menton’a gidiyoruz.

Tiyatronun Tepesine Türk Bayrağı Diktik

Turgut çok yakışıklı, çok hoş, çok başarılı, etkileyici bir Türk aktörüdür. Kadın-erkek, herkes ona bayılıyor. Ekibiyle birlikte sergilediği oyunlar çok beğeniliyor; tiyatroda çok zor olan bir şeyi de gerçekleştiriyor, rahat geçinecek kadar para kazanıyor. Turgut‘un herkese müthiş çekici gelen bir özelliği var; çok muntazam kafasında fazla saç yok, Turgut kel; bu yüzden de her ne kadar yüzüne Baba Turgut dense de, piyasada Kel Turgut olarak biliniyor. Yaşı da biraz geçkince, orta yaşın hayli üzerinde, olsun ne gam!.. Seviliyor, beğeniliyor. Günlerden bir gün, İstanbul‘a eski anılarının peşinde dolaşmaya gelen, İstanbul‘da doğmuş büyümüş, zengin bir kontla evlenip -nedense kontlar hep zengin oluyor- Fransa‘ya göçmüş Kontes Mona Lisa gelir. Oyununu seyrettiği Kel Turgut‘a âşık olur. Turgut‘u Fransa‘ya götürüp, orada yıldız yapmaya karar verir. Kontes‘in üstü açık arabasıyla, ayın beşlik simit gibi parladığı bir gece Boğaz‘da dolaşırlarken, Kontes iç gıcıklayıcı sesiyle Kel  Turgut‘un  kulağına  fısıldar:  ―Turgut,  Paris‘te  sana  en büyük tiyatroyu tutacağım, hangi oyunu oynamak istersin?‖ Turgut   bir   an   düşünür,   yanıtlar:   ―Musahipzade   Celal‘in İstanbul Efendisi‘ni.‖ Turgut iyi bir seçim yapmıştır; çünkü Turgut gerçek bir İstanbul efendisidir.

Hemen Paris, acele tiyatro, derhâl provalar. Kadro muhteşem, Kontes‘te çevre geniş. Muhteşem bir açılış… İlk gece Kontes, Paris‘in biraz dışındaki malikânesinde büyük bir davet veriyor. O gece, lapa lapa kar yağmakta. Her yer bembeyaz kesilmiş. Tiyatronun yöneticisi gazetelerde o sabah çıkacak eleştirileri beklemek için Paris‘te kalmış. Gün doğarken Kontes‘in geniş arazisinde, ufuktan karların içinde hızla gelen bir cenaze arabası beliriyor. İçinden tiyatronun yöneticisi iniyor, arabanın arkası açılıyor, siyah bir tabut indiriliyor karların üstüne. Herkes Kontes‘in verandasından olayı izliyor. Kontes bembeyaz tuvaletiyle pırlantalar içinde. Turgut siyah frağı çekmiş, yüzü asık. Bu tabut ne demek ola ki… Hayra alamet bir durum değil. Kontes bir işaret çakıyor, uşaklar yerlere kadar uzanan beyaz bir kürk koyuyor omzuna. İki beyaz tazı getiriliyor. Karların üstünde, bembeyaz kürk, iki beyaz tazı, resim müthiş. Kontes öyle istiyor hep, resim müthiş olsun, müthiş… Yönetici siyahlar içinde tabutun başında. Simsiyah tabut, cenaze arabası, mezarlıkçı kılığında tiyatro yöneticisi… Belli ki piyes iki seksen yatmış. Durum aynasız! Kontes tabuta doğru yürüyor. Herkes nefesini tutmuş   ardından   bakıyor.   Kel   Turgut,   ―Ulan   İstanbul‘da fiyakamız yerindeydi, ne halt etmeye bu karının peşine takılıp buralara geldik. Hayvan Fransızlar, ne anlar Musahipzade Celal‘den!…‖ diyor. Bembeyaz bir sessizlik. Kontes eğiliyor, tabutun kapağını açıyor. Tabutun içinden binlerce rengârenk kelebek fırlıyor doğan güne karşı. Şaka, şaka! Oyun çok beğenilmiş; gelsin şampanyalar, gelsin havyarlar. Turgut coşuyor, Fransızlara karlar üstünde İstanbul çiftetellisi öğretiyor.

Evet, bir vardı bir yok şimdi. Evvel zaman içindeydi kalbur saman. Bir zamanlar biz Şişli‘deki Ümit Tiyatrosu‘nda, seyircinin beşiğini tıngır mıngır sallar idik. Ben, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Aydemir Akbaş, Erden Alkan, Suzan Ustan, Celile Toyon, Bilge Şen. Ha bir de

Turgut Boralı‘yla Bülent Erbaşar her gece çıkar oynar, insanlara masallar anlatır, sonra da arkamıza döner bakardık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Şimdi konfeksiyoncular çarşısı olan Ümit Tiyatrosu‘nda her akşam oyundan önce yaptığımız kulis gırgırlarının başında Kontes‘le Turgut‘un maceraları gelirdi. Bitmez tükenmez bir sözel tefrika… Kontes, Bülent Erbaşar;   ―Düşenin   Dostu‖   oyunundaki   Mona   Liza   adlı karakteri çok büyük bir başarıyla oynadığı, yüzü de Mona Lisa kadar güzel olduğu için. Ünlü Türk aktörü Kel Turgut da Turgut Boralı; ünlü aktör, Türk ve kel olduğu için.

O   ara   ―Anjelik‖   filmleri   çok   moda.   Anjelik   ve sevgilisi topal Geofrey de Peyrac yani Robert Hüseyin Efendi tefrikaları İstanbul‘u kırıp geçiriyor. Hemen bir kontes ve topal bulamadığımız için, kel sevgili geyiği üretildi. Her akşam oyundan önce maceraları anlatılıyor. Nur içinde yatsınlar Bülent Erbaşar da, Turgut Boralı da kelebekleri özgür bırakıp kendilerine yer açtılar.

Geçen gün, burada prova arasında Amerikalı aktör arkadaşlar,  ―Siz  kuliste  oyundan  önce  ne  yaparsınız?‖  diye sordular. ―Biz hayal gücümüzü genişleten, kurgulama ustalığı kazandıran, gerçekle hayal, ölümle oyun arasındaki noktada durmamıza yardımcı olan tefrikalar üretir, onların peşine takılır havaya gireriz‖ dedim. İstanbul‘da kalıp beni buraya kimin getirdiğini, Ali Poyrazoğlu‘nun Broadway‘deki bir oyunda neden oynadığını merak edenleri rahatlatayım. Oyun; Sinan Ünel adlı Amerika‘da yaşayan, oyun yazarlığı yapan, İngilizce yazan bir yazarın yirminci oyunu. Birçok yarışmada birincilik kazanınca dikkati çekmiş, Broadway‘de sahnelenmesi için prodüktörler ilgilenmişler. 1918 yılından 1994 yılına Türkiye‘yi ve Türk insanını anlatan, önemli, ağırbaşlı, yeni bir tiyatro dili arayan ―Pera Palas‖ adlı oyunu temmuza kadar 30 temsil oynayıp ara vereceğiz; eylülde daha büyük bir tiyatroya geçip devam edeceğiz. Oyunda hayalleri yıkılmış, ülkülerinin çöküşünü izlemiş, alkolik bir mühendisi ve onun Amerikalı bir kadınla evlenmesini engellemeye çalışan annesini oynuyorum. Oyunda Defne Halman da önemli rollerden birini oynuyor. Ah, üç Türk, Tiyatronun Everest‘i diye bilinen Broadway‘de ayın 8‘inde, yani yarın akşam The McGinn/Cazale Theater‘da bir Türk bayrağı dikeceğiz. Beni buraya çok zengin bir Amerikalı Barones özel uçağıyla getirdi. Ben saçlarımı kazıttım ve Kel Ali oldum; Central Park‘a bakan çok lüks Trump Tower‘da muhteşem bir dairede kalıyorum. Tiyatroya özel helikopterle gidip, yürüyerek dönüyorum. Barones yarın akşam New York dışındaki şatosunda büyük bir davet verecek. Bu oyundan sonra     Broadway‘de     Musahipzade     Celal‘in     ―Aynaroz Kadısı‖nı sahnelemeyi düşünüyorum. New York‘ta kar yağıyor. Yarın akşam oyun başlıyor. Bakalım tabuttan ne çıkacak?

Ah Ulan Paris!

Dehey, sen ne bilirsin toz toprak oğlu gâvurun treni erkân üzere şöyle bir yol çan vurmadan, düdük çekmeden yola revan olurmuş; on iki bin mermer basamaklı -Destur Allah!- Marsilya Garı‘na tekmeyi teper, çeker başını gidermiş. Selamı cıvıl cıvıl olsun; yollar aydın, gözler aydın. De bakalım, bu şehirden de kırlangıçlar gibi siyah, beyaz ve hançerleyin çıkıyoruz. Gönlümüz efendimiz bir karadan estiriyor; haddeden çekilmiş teller misali incecik bir ayaz gözlerimize çivi kestiriyor. Gökyüzü kazasının ötelerinde betelerinde yıldız yıldız çakıntılar. Kompartıman sekiz kişiliktir, rahattır; sağ omzuna bir sendikacı düşmüştür, sol omuzun çarkı felektir; misafiri kim olsa beğenirsin: Olsa olsa bir çalgıcı Ferhad‘dır: Cigarası dudağında konak tutmuş, kemanı koltuğunda, aklı gözlüğünde… Pruvamda gençten bir çocuk, burnunu kitabına sokmuş, satırların aracığında çift sürer: Okur Allah okur, ha bre okur, de bre okur; Peter Cheyney‘den kan kızılca cinayet okur. Kimse kimseyle iki satır kelam eylemez. Tren tespih çeker ve ben şimşek gibi birden Konya bozkırlarını hatırlarım. Bozkırın yabanî engininde lokomotifin ezelî türküsünü: Gide gele canım çıktı, gide gele canım çıktı!.. Pencereden delimsirek ışıklar geçer. Herhâl, küçümen taşra istasyonlarıdır. Ve lâkin, şol bizim tren ekâbir trenidir, Paris‘i künyede vuruncaya dek, galiba üç istasyonda duracak; Lyon‘da, Dijon‘da ve bir de hani o adını

unuttuğumda. Ve sabah cennetmekân olup maviş bulutların maviş eteklerinden sarkıp dökülünce on senenin, yüz senenin, üç yüz senenin, on yüz senenin prensesi Paris‘tesin.

Sendikacı bayrak gibi açmış gazetesini okuyor. Ne gazetesi okuduğu lâzım değil, okuyor işte. Delikanlı – kestirmeden gitmek suretiyle- Peter Cheyney‘i hakladı haklayacak. Çalgıcı Ferhad, gözlüklerinin arkasından çipil çipil gözleriyle uykuya bağdaş kurdu. Yorulmuş olacak; garda, cıgarası burnunda yarım porsiyon bir adamla çene dalaşı yaptılardı. Birbirlerine on kere mösyü, on bir kere yine mösyö diyerek çatıştılar. Küfür müfür hak getire! Güldüydük. Benim aklıma, Adana Garı‘ındaki kamalı hançerli cıngar geldiydi. Çalgıcı Ferhad gelip yerine yıkıldıydı. Dediğim diyeceğim, kemanının telleri, gözlükleri, ince uzun parmaklarıyla kat‘i yorulmuş, uykudan yana yay çekiyor. Görüşülüp konuşulması mümkün olmadı. Olmasın. Sancağımdaki, işçi oğlu işçi babasına bir cıgara peşkeş çekiyor, heyecanla fikrini bekliyoruz: ―Bu cıgara‖ diyor, ―çok hafif, hafif. Cıgara bile değil.‖ Bak sen, sonra kalkıp bize Marsilya grevini anlatıyor. Gözleri dehşet adamın. Teker teker, akı, karası, mavisi ile gözleri velfecri okuyor. Konuşuyor ademoğlu, konuşsun konuştuğunca, söylesin söylediğince; onu söylediği kelamda koyup biz dönelim kendi hâlimize: Trenimiz istasyonları bakla eker gibi bir bir yol boylarına ekerek yol alıp yol veriyor.

Yâd ele çıkmış garibin içinde, deli huylu bir karanfil kuşu çığrışır. Adam, bir Fransız treninde, yarı uyur, yarı uyanık camlardan mazlum geceyi seyran ederken şol garip kurşun çığlıkları adam boyu devleşiyor. Hiç kelamın adamı

alıp gittiği görülmüş müdür? İlle ben, günler günü, yarasa kanatlarıyla yolda olmanın bizzat kelamı ve aklı alıp gittiğini görmüşüm. Sen, gayrı iki elini cebine sokuyor, dudaklarını bir ıslığa terk ediyorsun: Beş duyguyla yaşamaktasın.  Hareket hâlinde olmak seni beş duyunun beşinden kavrıyor ve çekip götürüyor. Yaşıyor ve yaşadığını biliyorsun sağdıç! Raylar yılansı gözleriyle soğuk ve hain yaşıyorlar. Sen de yaşıyorsun. Gâvurun Hasret-Kavuşturan‘ı basmıyor çığlığı! Benim, Paris şehrinin, yabancı diyarların aşkına çığlığı basmıyor ve utangaç ufukların arkasından lokma lokma yankılar çevrilmiyor. Bu gidişin vücudumu ılık bir akarsu hovardalığı ile sarıp sarmaladığını, şiirlerimi peksimetler gibi mısra mısra ufaladığını hayal meyal seziyorum. Sezerim ya sezmesem de vız gelir!

Ortalık ağarmıştı. Kirli bir gümüş beyazlığı. Başka bir gök ki efendi, bildiğin gibi değil. Sanki başka bir tren, başka yolcular. Bir devler gecesinden, peygamber yüreklerimiz karanlığı döve döve, kanter içinde çıkmışız. Vagonun penceresinden dış mahalleler geçiyor: Çarşıcıklar, kahvecikler, kadıncıklar, erkekçikler. Bir fabrika bacası. Bir atölye. Bir garaj. Duvar boyunca bir ilan: ―Dubonnet‖. İlânlar boyunca Fransızca amatörü gözlerimiz. Hep kirli gümüş beyazlığı. Hep serpim serpim ayaz. Hep o Kerem‘in damarlarında bıngıldak bıngıldak dolaşan eski macera mısraları. Bir gara yaklaşıyoruz: Raylar, ömrümde görmediğim bir kargaşa içinde: Tek ray. Çift ray. Üç çift ray. Ray oğlu ray. Makasçı kulübeleri. makasçı kulübeleri. Lokomotifler. Şeytan karşıma çıktı, muratsız gözleriyle destur çekiyor: Bu gelen göklerin biraderi şair, bu gelen Gare de Lyon‘dur. Bu gardan, şu delisi olduğun deli devranın levent ufuklarına sencileyin garipler gider gelir. Avuçlarını

sımsıkı yummuşlardır. Ve şarkılar ve o seni calvados gibi çarpacak şarkılar, oldum olasıya mahzun, valizi ve bagajı olmadan yollara düşmüş adamdan bahseder durur.

Gâvurun treni durur. Gâvurun treninin böğründe adamcıklar kaynaşır durur. Efendi kılıklı hamallar selamünaleyküm çeker. Abbas, Gare de Lyon‘da güzel veya çirkin, dokunaklı veya hafif, kandan veya ateşten bir şeyler aranır durur. Abbas‘ın ateşi delikanlı kor olmuştur. Yalnızdır. Yalnızlardır. Yolcular çıkıyorlar. Ve çıkacaklardır. Ehlen sehlen çehreli doktorcuğum çıkar gider. Peter Cheyney ölüleri ve sessiz tabancaları ile sırra kadem basar. Ve sen de ansızın gardan taşra dökülüp kendini, utanmaz ve mağrur ve tahammül edilmeyecek kadar muhteşem olan Paris şehrinin karşısında bulursun: Yüksek yüksek, esmer çehreli evler. Eski püskü taksiler. Ve sözle tarife sığmaz bir değişik hava. Durukana, ciğerinde bir türkü gerinir, varır bir taksiye duhul edersin.   Taksi   yola   revan   olur.   Şoföre:   ―Biz‖   dersin

―valizlerimiz ve kirpiklerimizle hazza yabancıyız. Kerem kıl, cümlemizi şu adrese döküver.‖ Şoför tığ bıyıklarıyla yârenlik çıkartır: ―Buralıkta yabancılık mühim bir şey değildir. Sizler de neredensiniz?‖ Mırç, desturunu doğrultur: ―Türk‘üz baba‖ eyirtir. ―Yok hele! Benim üvey kızım var: O da Türktür. Adı: Aicha!‖ İptida benim daktilo kıs kıs gülmeye başlamıştır. Bunu gözümle gördüm. Vallahi deyu beşlik lüver gibi yemin bile sıkabilirim: Çiğ yemedim başım ağrımaz. Daktilonun ardınca biz fıkırdadık. Tığ bıyıklıya ayaküstü Türkçe ders verdik: ―O senin Aicha dediğin esasında Ayşe‘dir, çorbacı.‖ Çorbacı‘nın Renault arabası, aldı bizi caddelerin ortası, Paris‘in beşinci mahallesi St-Jacques sokağında, yüz  bilmem

kaç numaralı hanenin kapısına çekti, yükümüzü yıktı. Geçmiş gün galiba iki yüz Frank çözüldük. Sen sağ, ben selamet!

Abbas: Kalem tutan elini göz bebeğinin üstüne koy, Abbas! Metrolar, otobüsler şahid-i sadıkın olsun. Champs- Elysee‘ye, Condorde Meydanı‘na Pigalle‘e ve ve Quartier Latin‘e sığınarak eyit kim: – Bunca yıldır dillere destan Paris şehri şimdi başlamıştır. St-Jacques‘dan Luxemburg Parkı‘na doğru çıktığın, yetmiş bin milletin otuz iki bin miktarındaki süt beyaz, kirli sarı, abanoz karası, buğday esmeri mozalarına baktığın şu anda. Saat sabahın 10:00‘u. Paris, Boul-Mich. Kitap sergileri. Kahveler dolusu gençlik. Pantolonları, kesik saçları, her dakika yeni aşkların tesiriyle zil zurna dudakları pırıl pırıl ufacık tefecik kız milleti. Kadın milleti. Az buçuk kendini beğenmiş çok buçuk yine kendini beğenmiş oğlan milleti, erkek milleti. Ölüm toprağın başladığı yer, dünya ölümün kol gezdiği bahçe, yeter bre evlere şenlik, hayırlı bir rüyanın eteklerine tutunmuş seyran eylemekteyim, bu seyran seyran-ı devrandır, bu Seine Nehri‘dir, eyvahlar biraderim, hâlim dumandır: Bu Chatelet‘de Sarah Bernard tiyatrosu, şuysa ―Beyaz Beygir Hanı‖ temsilinin üçüncü senesi. Sen ne kelam konuşursun efendi? Ben gayrı kelamdan taşra çıktım. Ben konuşmam gayrı. Ben bulutum. Ne bulutu? Ben ateşim, ateş! Sebastabol Bulvarı boyunca sekerim. Dumanım hincilik sehr-i dil-ârâ-yı Paris‘ten çıkar. Yarın nereden çıkacak? Onu ne ben bilirim, ne masaldaki Emine bilir, ne de gıppin can glimin can!

Senin için ne usturuplu laflar kurdum, hepsini unuttum Paris! Sen önüm sıra, şimdi, başında berenle yürüyorsun. Daha ışıklar yanmıyor. Önce oturacak bir yer
bulmalı. Oteller. Sıra sıra oteller. Ve bütün suallere verilen tek cevap: ―Pas de tout monsier, rien de tout!‖ Le Grand Midi Oteli. Hotel des Mines. Grand Hotel, Mrand Otel, konforlu otel, konforsuz otel, saat saat. Dakika dakika. Paris Paris. Ulaaaaaaan! Ulan ulan ulan! Hele şükür şuralık Rue de Vaugirard‘dır. Şu da Lisbonne Oteli. Bu otelde yatak vardır. Işıklar yanar ve yağmur başlar. Hafif, kedi ronronu gibi utanmaz bir yağmur. Gece nasıl gelir, nereden gelir: Başı açık Eiffel‘den gelir. İhvanlar, Türklerin toplaştığı bir kahveye düşerler. Orada, üç dakikada beş on dâhi ile tanışırım. Gece sinemadayız. İçim sımsıcak. Yorgunum galiba. Gece yarısı otele dönüyoruz. Paris tenha ve işveli. Yatmadan evvel pencereden bakıyorum: Hilafsız karanlık. Bir yerlerde birisi ıslıkla bir türkü çalıyor. Camlar benek benek.Yukarıda yabancı bulutlar. Gözlerimin arkasında ince bir duman: Ha burası İstanbul‘dur, baştan çıkma işi boldur. Atina‘nın önünden gelip geçersin. Napoli‘nin ufak tefek taşları. Marsilya‘nın kadifeden kesesi. Gare de Lyon ve Paris! Anlı Paris şanlı Paris! İhtiyar dünyanın ortası Paris! Kız oğlan kız! Apaş! Orospu! Komünist! De Gaulle‘cü, XX‘nci asırlı ve kahraman Paris! Ulaaaaaan Paris!..

Nice – Cannes – Monte Carlo

FRANSIZ RİVİERASININ İNCİLERİ

Fransa’nın güney sahillerinin büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Ülkenin, en fazla turist çeken bölgelerinden biri olan, Cote d’Azur olarak da adlandırılan bu sahil şeridinin en ünlü merkezlerine kısaca bir göz atalım.

NİCE

Fransa’nın Cote d’Azur bölgesinin ve dünyanın en güzel ve güneşli şehirlerinden Nice, Avrupa’nın en çok turist çeken yerlerinden biri. St. Tropez’den buraya uzanan otoban Fransızlar tarafından ‘güneşli yol’ olarak adlandırılıyor.

Burası, dar sokakları ve eski binalarıyla, şehrin en tarihi bölgesi. Nice ve çevresi aslında uzun yıllar İtalyan egemenliği altında kaldı. Halkın büyük çoğunluğu da İtalyan’dı. 19. yüzyılda Fransa, İtalya’ya göre daha zengin ve güçlü olduğundan, 1860 yılında yapılan referandum ile Nice ve bulunduğu bölge Fransa’ya bağlandı.
Bu nedenle, o dönemden kalma evlerde tipik İtalyan mimari özellikleri görülüyor. Konuşmayı ve yakın iletişimi seven İtalyanların yaptığı, birbirine yakın binalar ve pencereleri kepenkli evler yan yana sıralanmış.

Yürüyerek keşfedebileceğiniz bölgeye en az birkaç saatinizi ayırmak gerekir. Eski şehrin, cıvıl cıvıl, sürekli hareketli sokaklarında gezerken yorulduğunuzda, mola vererek, yöresel lezzetleri keşfedebileceğiniz birçok restoran da bulunuyor.
Eğer yolculuğunuz ekim – haziran ayları arasındaki döneme rastlarsa, Opera Binasında da birçok opera, bale ve konsere de seyirci olabilirsiniz.

Cours Saleya Pazarı: Nice Eski Şehir’de kurulan açık pazarları da içinde barındıran bölge, şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri. Rengarenk çiçekler, yöresel lezzetler, hediyelik eşyalar, mis kokulu sabunlar, bulabileceğiniz ürünlerden sadece birkaçı.
Pazarda vakit geçirirken yorulursanız çevrede, oturup dinlenebileceğiniz, kahve içebileceğiniz veya yemek yiyebileceğiniz birçok restoran ve cafe alternatifi de bulunuyor.

Nice Sahilleri: Nice şehrinin en güzel kısmı hiç kuşkusuz, kilometrelerce uzanan sahilleri. Nice’te istediğiniz yerden denize girebiliyorsunuz. Plajlarda ücret karşılığında şemsiye ve şezlong kiralayabilirsiniz. Plajların taşlı olduğunu da belirtelim.

Place Massena Meydanı: Massena Meydanı, şehrin en merkezi yeri. Tarihi Eski Şehir bölümü, Nice’in en ünlü ve geniş caddelerinden Jean Medicine ve trafiğe kapalı Rue Massena arasında kalan meydanın ortasındaki fıskiyeler de çok meşhur. Şehirde bazı dönemlerde yapılan etkinlikler ve festivaller bu meydanda düzenleniyor. Her yıl 13 Şubat – 1 Mart arasında düzenlenen Nice Karnavalı’nın merkezi de bu meydan oluyor.

Garibaldi Meydanı: Garibaldi adı Nice’de birçok yerde karşınıza çıkıyor. Meydanı, restoranı, Provence Bölgesi’nde bazı yerleşim yerlerinin ismi olarak duyuyorsunuz. Köklü Garibaldi Ailesi dünyanın en küçük ikinci ülkesi Monaco’yu yönetiyorlar.
Nice’in en ünlü ve güzel vakit geçirebileceğiniz meydanlarından bir tanesi Garibaldi Meydanı. Meydanda aynı isimli bir cafe – restoran hiçbir zaman boş kalmıyor.

Parc de la Colline du Chateau Tepesi: Şehrin kuş bakışı manzarasını seyretmek ve fotoğraflarını çekmek için en uygun yerlerden biri Parc du Chateau Tepesi. Kale tepesi anlamına gelen Parc du Chateau’da eskiden yer alan kale sonraları yıkılmış. Rue des Ponchettes yolunda bulunan asansör ile buraya çıkılabilir veya yürüyerek tırmanılabilir. Eski Nice bölgesi, liman bölgesi ve Nice sahil bölgelerinin fotoğraflarını buradan çekebilirsiniz.

Nice Liman Bölgesi: Adeta Kalamış Marinasını andıran Nice liman bölgesi ve çevresinde kahvaltı sonrası ya da akşam vakti keyifli bir gezinti yapılabilir.

Parc Floral du Phoenix Parkı: Şehrin yemyeşil parklarından olan Parc Floral du Phoenix, ayrıca şehrin en büyük camdan evini de içinde barındırıyor.

Cathedrale Saint Nicolas Katedrali:  Saint Nicolas Kilisesi, Rusya dışında bulunan en büyük Ortodoks kilisesi. Bu bölgede yaşayan Rusların ibadet etmeleri için yapılmış. Rus Katedral mimarisini Rusya’ya gitmeden incelemek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Müze sever misiniz? Paris’in dünyaca ünlü müzesi Louvre gibi müzeleri olmasa da Nice’de sanat ağırlıklı müzeler bulmak mümkün. Özellikle Yahudi sanatçı Marc Chagall’ın eserlerinin bulunduğu müzeyi tavsiye ederim.(Salı günleri kapalıdır. Giriş 8€)

Yeme İçme: Bildiğiniz gibi Fransız mutfağı dünyaca meşhurdur. Sahildeki restoranlarda özellikle deniz mahsulleri ile birer kadeh Beyaz Şarabı tavsiye ederim. Ayrıca balık çorbası ile Fransızlara özgü soğan çorbası damak çatlatan lezzetler arasında sayılabilir. Salade Niçoise (Nis Salatası) da ismini bu şehirden almıştır. Yemek sonrası Çikolata ve muzlu Krep yanına 2 top Vanilyalı Dondurma ısmarlayın.

Son Olarak Birkaç Not: Yaklaşık her bir şehre ayrılmış birer gününüz var ise. Tatili olduğunu göz önünde bulundurup, fazla koşturmadan keyifle gezip dinlenerek, yıllık yorgunluğunuzu atmanızı tavsiye ederim. Örneğin sabah kahvaltısı sonrası saat 10.00 gibi yollara düşmeye, akşam yemeklerini sahillerdeki lokantalarda keyif ile yemeğe, yemek sonrası varsa bir müzikal ya da gösteriye gitmeyi tavsiye ederim. Ya da hava uygunsa sahildeki cafe’lerde insanlara karışıp şehri yaşamanızı öneririm.

Bir şehri en pratik ve hızlı gezmenin yolu Hop On – Hop Off çift katlı turist otobüslerine binmek geçerken beğendiğiniz yerleri haritadan işaretlemek daha sonra tekrar buraya gelip gezmektir.

CANNES

Bu seyahatte Nice’de konaklamayı düşünüyorsanız, araba kiralayarak ya da tren ile rahatlıkla Cannes’e gidebilirsiniz.

Sahil şeridinde olan Cannes şehrinde kültürel olarak yapılacak maalesef çok fazla etkinlik yok. Müzelere meraklı iseniz, tarih ve deniz müzeleri, kilise olarak da Notre dame de l’Esperance gibi ziyaret edilebilecek yerler arasında. Mayıs ayında yapılan Cannes Film Festivali ile ünlenen bu şehirde yazın insanlar plajlarda ünlüler ile birlikte güneşlenme fırsatı bulabiliyor.

Marinada dolaşıp cafe’lerde oturup restoranlarda yemek yemek, Cannes’ı yaşamanın en güzel yollarından biri olacaktır. Şehir turu kapsamında ise yapılabilecek en ideal şey, çift katlı otobüs ile tur aldıktan sonra şehri La Croisette yürümek, Roseraie Parkını gezmek olabilir.

MONTE CARLO

Fransa’nın güney sahilinde ayrı bir devlet olarak kurulan, dünyanın ikinci küçük ülkesi Monaco’nun kartal yuvası gibi tepede kurulu olan başkenti olan Monte Carlo, casinoları ve zenginlerin yatlarını demirledikleri marinası ile meşhur.

Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında ilk sırada ünlü Monte Carlo Casinosu sayılabilir. 1863 yılında ünlü Mimar Charles Garnier tarafından yapılan Monte Carlo Casinosu, bugün de Monaco’yu ziyaret eden turistlerin mutlaka fotoğrafını çekip, görmek istediği yerlerin başında geliyor. İçeriye, kumarhanelerin bulunduğu bölüme girmek isterseniz mutlaka şık bir kıyafet giymeniz gerekiyor.

Monte Carlo Casinosunun sahil tarafında ve çevresinde, ünlü markaların mağazalar yer alıyor. Ayrıca casinonun geniş ve bakımlı bahçesinde gezmeye çok uygun.

Monte Carlo Casinosunun önünde, Monaco ve Fransız rivierası’nın en ünlü kafesi Cafe de Paris bulunuyor. Monaco’yu gezmeye gelen turistler bu cafe’ye mutlaka uğruyorlar. Cafe de Paris’in dondurmaları ve kahveleri çok ünlü.

Grimaldi Forum: Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında yer alan Grimaldi Forum, 2000 yılında tamamlandı. Grimaldi Forum, fuar, kongre ve toplantı salonu olarak kullanılıyor. Oldukça modern bir mimarisi bulunan yapının içinde ayrıca şık restoranlar da bulunuyor.

Japon Bahçeleri: Bu şehirdeki gezilecek yerler listenize Mimar Yasuo Beppu tarafından tasarlanan Japon Bahçelerini mutlaka ekleyin. Burayı ücretsiz olarak gezebilirsiniz.

SON OLARAK BİRKAÇ DİP NOT İLE  GEZİMİZİ TAMAMLAYALIM

Nice’de konaklamanız durumunda Monte Carlo’ya tren ile rahatlıkla tren ile gidilebilir. Ancak benim tavsiyem ve önerim, Nice’de havaalanında iner inmez bir araba kiralayıp bu yerlere araba ile gitmenizdir. Eğer arabanız varsa, Monte Carlo’ya giderken mola vermeden devam edip, İtalya’ya geçerek bir zamanlar harika müzik festivalinin düzenlendiği San Remo’ya gidebilirsiniz. İtalya’nın bu şirin sahil kasabasında, değişik bir kültürle tanışıp, öğlen yemeğinizi enfes şarabını yudumlayıp pizzanızı yedikten sonra, öğleden sonra Monaco’ya dönmek ve akşam Monte Carlo’nun casino’sunda gecenizi değerlendirebilirsiniz. Eğer süre kısıtlamanız da yok ise, kiraladığınız araba ile bir gününüzü Fransa’nın batı sahillerinde geçirmenizi tavsiye ederim. Birkaç saatlik yolculukla St. Tropez üzerinden Toulon’a, oradan da Marsilya’ya ulaşabilirsiniz.

Bir Tutkudur Seyahat…