FAS ve MARAKEŞ

Fas’ın tarihi ve gizemli şehri Marakeş… Evet gerçekten kızıl şehir burası. Bütün binalar açık kırmızıya boyalı.  Toprağın rengi de kırmızı. Yani boşuna kızıl şehir dememişler buraya. Burayı gördükten sonra duvarlar şehri unvanını da ekliyorum. Çünkü uzun, tarihi duvarlar sarmış dört yanı. Ayrıca şehrin tanımlanmasında ajanlar şehri ilavesi de yapabiliriz burası için.

Ülkede üç grup var burada. 1 ) Berberiler 2) Araplar 3) Saharalar (Bedeviler).

İnançlar bakımından irdelersek, bölge insanı önceleri Yahudi imiş. (Çölde yaşayan grup, çoğunluğu aynı zamanda Bedevi. Göçebe hayatı yaşıyorlar.) YahudiliktenMüslümanlığa geçen toplum burası. Dört hak mezhepten Maliki Mezhebine mensup buradaki Müslümanlar. Yusuf Bin Taşfin isimli bir kahramanları var. Önceleri komutan, sonraları kral olan. Yusuf Bin Taşfin zamanında Maliki mezhebine geçmişler. Ayrıca Fas insanının Müslüman alemi içerisinde bütün toplumlarla ve dinlerle anlaşabilen insanlar olduğunu öğrendik.

İsrailli turistler buraya gönül rahatlığı içinde gelebiliyor. Diyorlar ki, İspanya’dan Yahudiler kovulduğunda kalburüstü olanlar, sanatkar ve zenginler Osmanlı’ya gitti. Bize gelen Yahudiler adeta kalıntılarıydı. Roma’dan kovulan Vandallar da buraya göç etmiş…

Eski başkentleri, Fes şehri. Fes bölgesi geçmişte kültür, sanat ve ekonomi bakımından çok güçlüymüş.

Şehrin mimarisi çarpık değil. Yollar geniş, meydanlar büyük, yeşil alanlar çok. Binalar en fazla 3-5 kat. Daha da önemlisi yüksek bina ve gökdelen yok bu şehirde. Tebrik etmek lazım.

Şu anki Kral 2.Hasan’ın oğlu 6. Muhammed. Halk krallarını çok seviyor. Herhangi bir başarısızlıkta veya halkın sevmeyeceği bir karar veya uygulama olduğunda “Kral yapmamıştır, yanındakilerden kaynaklanıyordur” diyorlarmış. Kral eğitimli ve adaletli halkın geneline göre.

Yemekleri tipik Arap yemekleri. Yemeğe düşkün bir millet.  En önemli yemekleri de Tajin kebabı. Bizim ağız tadımıza ters düşmüyor. Ekmekleri mükemmel. Kaliteli argan yağı var burada. Turistler kapış kapış alıyor. Cilt bakımı için ve de yemek için.

Ülke insanı yüzük kullanmayı çok seviyor. Görüştüğünüz insanlar ilk önce yüzüğünüz varsa ona bakıyor. Parmağınızdaki yüzük hakkında hemen yorum yapıyorlar. Türkiye’den gümüş yüzük ithal ediyorlar. Yüzük ve takı için iyi pazar.

Asayiş problemi yok burada. İnsanlar munis, agresif değil. “Faslılar uzlaşmacıdır, kavgacı değildir ve bütün başka ülke insanlarıyla anlaşır” diyorlar.

 Bana göre; Fas, gelişebilecek bir ülke. Kralları iyi çalışıyor. Üst düzey devlet adamlarının da eğitim seviyesi çok yüksek. Çok iş imkanı var bu ülkede. 

Balık ve her türlü deniz ürünü bol ve ucuz. Balık lokantaları tercih edilebilir.

Marakeş’de fahri konsolosumuz var. Adı Mehmet P. Dalkır. Babası 1959’da veteriner olarak bu ülkeye gelen eğitimli Adanalı bir Türk. Kendisi 1963’de Fas’da dünyaya gelmiş. Her bakımdan donanımlı ve eğitimli. Ülkemiz için burada canla başla emek verenlerden. Türkiye ile irtibatını sürdürüyor. Kendisi iyi bir izlenim bıraktı bende. Ülke hakkında engin bilgisinden de istifade ettik. Balıkçılık önemli bir iş kolu Fas’ta.  Safi Limanı önemli. Ülkede tarımın %35’i Marakeş bölgesinde yapılıyor.

Marakeş Havaalanı ülkenin ikinci büyük havaalanı. Birincisi Kazablanka.  Oto plakaları Türkiye’deki uygulamaya benziyor. Mesala Marakeş’in plakası 26 ile başlıyor.  

Fas’ta nöbetçi cami uygulaması var. Namaz vaktini geçirenler için cemaatle namaz kılma camileri var.

Türk malı bu ülkede hem kaliteli hem ucuz olarak şöhret yapmış. Türkiye’yi dizilerimiz sayesinde daha yakından tanımışlar. Türkçe öğrenenler bile var. Tayyip ve Erdoğan isimleri ad olarak veriliyor. Ülkemize sempati besliyorlar. Fransızca bilmek de çok önemli bu ülkede.

Türk inşaat ve müteahhitlik firmaları çok başarılı. Doğuş Grubu, Tekfen, Yapı Merkezi, Makyol gibi şirketlerimiz önemli projelere imza atıyorlar. Mesala, Makyol burada yol ve asfaltlama işleri yapıyor. Tekfen Grubu da tren yollarının ray sistemlerini yapmış.

Bu ülkenin ekonomisini turizm ve tarım oluşturuyor. Her türlü tarım ürünü erken oluşuyor.  Argan ve zeytin yağı üretimi en önemli ekonomik faaliyetlerinden ikisi. 

Marakeş ülkenin merkezi gibi değerlendiriliyor. Her yer Marakeş’e çıkar diyorlar. Marakeş, Tanrının toprağı anlamını taşıyormuş. Üniversite sayısı çok fazla. En çok yabancı öğrenci Afrika’dan geliyormuş.

Bol tarım alanı var. Devlet tarım için çok önemli teşvikler veriyor.

Turizmi çok önemsiyorlar. Çok pahalı oteller var. Ancak 4 yıldızlı orta halli otelciliğe teşvik veriyorlar ve özendiriyorlar.

Fosfat madenciliği ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor.

Gezilecek Yerleri

  • BERBERİ SARAYI: Etrafı surlarla kaplı Berberi Sarayı. Kraliyetin (hanedanın) mezarları var. Mezarları oldukça sade.  
  • PALAIS DE BAHIA (Bahiya Sarayı): Berberi kraliyet ailesinin yaşam ortamı. Muhteşem bir el işçiliği var. Anlatılmaz. Hamamlar, fiskiyeler, çiçek bahçeleri…
  • LAL PAL MAREİE (Hurma Bahçeleri): Çok büyük bir alan.
  • KUDUBİYE CAMİİ: Tipik bir Fas mimarisi ile yapılmış tarihi, büyük cami. Burada irili ufaklı bütün camiler Fas’ın geleneksel mimarisi ile yapılıyor. Yeni yapılanlar da öyle.
  • YÜZME HAVUZU:  5000 m² yekpare alanı kaplayan dünyanın en büyük yüzme havuzu. Derinliği 2 metre. Suyu da yer altından, yakındaki dağdan geliyormuş. Halen faal vaziyette. Yusuf Bin Taşfin yaptırmış. Askerlere yüzme eğitimi veriliyormuş bu havuzda.
  • JAMA EL FENNA MEYDANI: Her türlü geleneksel gösteri ve etkinliklerin bol olduğu, çok büyük turistik meydan. Müzisyenler, maymun göstericileri, zurna çalarak yılan oynatanlar hepsi burada. Geceleri kurulan, gündüzleri kaldırılan seyyar kebapçılarla dolu. Rengarenk faytonlarla şehir turu var. Hediyelik eşya satışı, alışveriş çarşıları var.
  • MAJORELLE BOTANİK BAHÇESİ VE İÇİNDEKİ BERBERİ MÜZESİ: Burada uzun süre yaşayan bir Fransız’ın satın aldığı, binalarını restore ettiği çok büyük bir alanda her türlü ağaç ve çiçeğin muhteşem buluşması. İçinden dere de geçirmişler. Titizlikle bugüne kadar da muhafaza etmişler. Çok turist çekiyor.
  • CHEZ ALİ (Çe Ali) : Geleneksel müzik ve gösteri alanı. Ülkenin hobilerini, geleneksel gösterilerini, folklorunu sergiliyorlar. At üstünde yaptıkları gösteriler seyretmeye değer. Geleneksel yemeklerini sundukları çadır restoranları var burada.
  • SAFİ ŞEHRİ: Okyanus kıyısında liman, plaj ve sayfiye şehri. Geleneksel her türlü Fas ürününü buradan temin edebilirsiniz. Balık lokantaları da meşhur. Ucuz ve bol çeşit…

Cebelitarık’ta Rüzgâra Karşı

MARRAKECH MOROCCO – APR 28 2016: Tourists walking through the souks of the old medina of Marrakesh.

Rüzgâr, önüne katıp sürükleyeceği bir şeyler arıyor. Güverteye çıkmaya cesaret edebilenler ancak demirlere tutunarak ayakta durabiliyor.

Atlas Okyanusu‘nda rahata alışmış rüzgâr, Cebelitarık‘ta sıkışınca uçar adım Akdeniz‘e koşuyor.

Fas Denizyolları‘nın ―Bismillah‖ adlı feribotuyla İspanya‘nın Algeciras Limanı‘ndan 15-20 dakika önce ayrıldık. Fas‟ın Tanca kentine gidiyorum. Yolcuların yüzde 90‘ı Avrupa‘nın çeşitli ülkelerinde çalışan Faslı gurbetçiler. Özel araçlarıyla İspanya‘nın güneyine kadar inip feribotla ülkelerine gidiyorlar. Araçların üzeri tepeleme bavul yüklü. İçinde de arka koltuklar sökülmüş, çuval, bohça doldurulmuş…

Feribota yolcu olarak binmek kolay. Ancak arabalı gurbetçi olunca günlerce sıra bekleniyor.

Feribottakilerin yüzünde günler süren çileli bekleyişin ardından ülkelerine, yakınlarına kavuşma özleminin mermere kazınmış izleri var.

Erkekler bir bir tuvalete gidip tıraş oluyor. Parlayıp gelenlere arkadaşları alkış tutuyor. Yolcu salonunda karşılaştıkça sanki büyük bir sürprizmiş gibi, ―Oooo!…‖ deyip el sıkışıyor, öpüşüyorlar. Kiminin elinde sprey, ilk karşılaştıklarının yüzüne püskürtüp basıyorlar kahkahayı…

Kadınlar, üçlü beşli gruplar hâlinde sohbette. Giysileri çeşit çeşit. Kimi renkli çarşafa sarınmış, kimi saçını güzelce tarayıp plastik tokalar takmış…

Çocuklar şaşkın… Avazı çıktığı kadar ağlayanlar, kaçıp kovalamaca oynayanlar… Birlikte yolculuk ettiğim bu insanlar, Fas‘ta hemen herkesin imrenerek baktığı mutlu azınlığı oluşturuyor. Pek çok Faslı‘nın düşü bir yolunu bulup Avrupa‘ya gidebilmek. Tüm malı, hatta canı pahasına…

Sohbet ettiğim Faslıların anlattıkları inanılır gibi değildi. Cebelitarık, bugüne dek Avrupa kıyısına ulaşma umuduyla kaçak, güvensiz teknelerle yola çıkan binlerce Faslı‘ya mezar olmuş.

Binlercesi ölümden son anda kurtulmuş. Ama yine de bu yolu denemekten vazgeçmemiş.

Salondan tekrar güverteye çıktım.

Cebelitarık‘ın iki yakasını rahatlıkla görebiliyorum. İspanya tarafında dağlar eğimli yükseliyor, Fas tarafı dik. Her iki tarafta tepeler çıplak, kayalar denize bıçak gibi iniyor.

Coğrafya birbirine çok benziyor; ama güneyde doğan Afrikalı, kuzeyde doğan Avrupalı…

Bir Faslı için ilk hedef kuzeye ulaşmak… Kuzey; ekmek, iş, para demek.

Cebelitarık adını, yarımadayı fetheden Tarık bin Ziyad‘dan alıyor. Akdeniz‘e inen, coğrafya kitaplarından tanıdığımız vahşî kayalığın adı Tarık Dağı (Cebel Tarık).

Cebelitarık Boğazı‘nın Avrupa kıyısı İspanya ile İngiltere arasında yıllar süren çekişmelere neden oldu. Bugün Cebelitarık Limanı‘nın yönetimi İngiltere‘nin atadığı bir valinin elinde.

İspanya da ―Avrupa yakası olmadı, Afrika yakası olsun‖ deyip, Cebelitarık‘ın karşısındaki Septe‘yi kontrolü altında tutuyor.

İki saatlik yolculuktan sonra Tanca göründü.

Dağların eteğinde beyaz bir kent.

Kente adım attığımda dikkatimi ilk çeken şey ―Fransızca‖. Her tabelada Arapça‘nın altında Fransızca da yazılı.

İlk trenle Casablanca‘ya gideceğim. Bileti alıp, kent turuna çıktım…

Yol işaretlerinde, özel bürolarda, devlet dairelerinde, her yerde, Arapça‘nın altında Fransızca.

Ali Baba Restoranı…

Tren istasyonunun karşısı, kahve, seyyar satıcı ve kebapçılarla dolu. Arada bir tabela dikkatimi çekti. Ali Baba… Bir restoran. Tepesinde yuvarlak, Ali Baba yazılı. İçeri girdim. Adana kebap, hazır köfte, şiş, pide vs. var. Önce sahibini sordum. Orta yaşlı, beyaz saçlı, şişmanca biri geldi. Bir Lübnanlı. Arkadaşıyla birlikte açmışlar. Sonra o gitmiş. Lübnan‘da ―Ali Baba‖ kebapçı zincirleri varmış. Burada da açmışlar. Türkiye‘den geldiğimi, Anadolu‘da da ―Ali Baba‖ diye başlayan pek çok şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Sohbetimizi duyan bir Faslı yanımıza yaklaştı. Adı Abdullah… 70 Hollanda‘da çalışıyormuş. Türkiye‘den geldiğimi söyleyince, kendisi sanki Hollanda kraliyet ailesindenmiş gibi başını salladı. Sonra şu saptamayı yaptı:

– Avrupa‘da Türklerin işi zor.

Pek çok Türk arkadaşı varmış. Türkler iyi dostmuş; ama aralarında kötüleri de çokmuş. Dikkatli olmak gerekiyormuş. ―Kısacası‖ deyip ekledi:

– Her Türk, Türk değildir…

Sözü Fransızca‘ya getirdim. Her Arapça yazının yanında Fransızcasının nedenini sordum. İki sözcükle yetindi:

– Onunla büyüdük…

Fransa, bu yüzyılın başında İspanya ile girdiği, ―Fas‘a hâkim olma‖ savaşımını kazandı ve 1956 yılına dek etkinliğini sürdürdü. XX. yüzyılın ilk yarısı Fas için, ―Fransa‘ya karşı bağımsızlığını kazanma‖ savaşımlarıyla dolu… Kuzey Afrika ülkelerindeki Fransız etkisini okumuştum; ama yüz yüze gelmenin öğreticiliği ayrı…

Tanca, Fas için önemli bir liman kenti. Uzun yıllar Avrupa ülkeleri arasında paylaşılamamıştı. 1923 yılından 1956 yılına dek uluslararası şehir statüsünde kaldı. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika, Hollanda, İsveç ve ABD temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından yönetildi. Ulusal kurtuluş savaşını veremeyenin kentlerini böyle yönetirler… Tanca kentinin adına, ünlü gezgin İbn Battuta‘nın yaşam öyküsünde rastlamıştım. Orta Çağ‘ın en tanınmış Arap gezginlerinden olan İbn Battuta, 1304 yılında bu kentte doğmuş. Yirmi bir yaşında ilk gezisine çıkmış. 71 Tunus, Trablusgarp üzerinden Mısır, Suudi Arabistan. Mısır‘a ulaştığında içindeki gezi duygusu dayanılmaz bir hâl almış. Ve şu kararı almış: ―Yaşam boyu yeryüzünü gezme ve hiçbir yoldan iki defa geçmeme…‖ Anadolu‘yu da dolaşan Battuta, Orta Çağ koşullarında 120 bin kilometre yol aştı. Uzmanların karşılaştırmalarından ortaya çıktı ki, Battuta‘nın verdiği bilgilerin çok büyük bir dilimi doğru… Gece yarısına doğru tren istasyonuna gittim. Rabat, Casablanca yönüne gidecek tren henüz perona yanaşmamış; ama ortalıkta garip bir hareketlilik var. Üstü başı yırtık, bol pantolonlu gençler sürekli bir yerlere koli, çuval taşıyorlar. Görevliye trenin ne zaman geleceğini sordum. Başıyla, ―Keyfine bak, daha var‖ anlamında hareketler yaptı. Tren, kalkacağı saatten yarım saat sonra perona yanaştı. Bir grup yolcuyla birlikte içeri daldım. Git, git, boş yer yok… Meğer yolun yabancısı olmayan uyanık Faslılar, trenin bulunduğu yeri öğrenir, yanaşmadan yerleşirmiş… Sadece kendileri olsa sorun yok. Her birinin koliler, çuvallar dolusu yükü var. Koltukların altı bir yana üstü de dolu. Kimi yolcular, 3 kişilik koltuğu boydan boya işgal etmiş. Kolilerin üzerine de uzanmış yatıyor. Kimse bir şey demesin diye de, ―derin uykudaymış‖ görüntüsü veriyor. Birkaç dakika önce kan ter içinde trene binenler, şimdi saatlerdir derin uykuda gibi… Kolilerin az olduğu bir koltukta, birkaç koliyi rastgele başka köşelere yerleştirip kendime yer açtım. Rahatsız gibi görünen; ama hoş bir yolculuk başladı… Kentin ölü ışıkları, 72 5-10 dakikada kayboldu. Karanlığın ötesinde Casablanca‘ya ulaşma özlemi parlıyor.

Casablanca: Beyaz Evin Değişmeyen Adı…

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Casablanca‘ya indim. Yoksa burası Afyon mu? İlk bakışta tipik bir Orta Anadolu kenti havası var.

Tren istasyonunun binası da öyle. Eski ve yüksek tavanlı bir yapı. Fransız izleri dikkati çekiyor.

Beni Casablanca‘ya çeken, filmiydi. ―Rick‘in Barı‖.

Filmi kaç kez izlediğimi hiç anımsamıyorum. Savaşın ve aşkın kural tanımazlığı…

Rick‘in barını bulacağım. Bar sandalyelerinde oturup, zaman dilimlerine inat, 1940‘larla 1990‘lar arasında gidip geleceğim…

İki katlı, kirli beyaz, küçük pencereli yapıların arasında telaşsız dolaştım. Sokaklar ve evler, Casablanca filminin çekildiği 1942 yılının izlerini taşıyor. O günden bu yana belki de hiç tamir, boya görmemiş yapılar…

Sanki köşe başından bir Fransız askeri çıkıverecek. Her şey tamam, ama Rick‘in barı nerede?

Sokakta İngilizce bilen birisini bulmak güç. İngilizce sorulara düzgün bir şekilde Fransızca karşılık veriliyor.

Yabancı dil eşittir Fransızca…

İnsan görüntüleri değişik bir yelpaze. Bol kesimli, kirli giysiler, takım elbiseli eli çantalılar, renkli çarşaflarla her yanını örtmüş kadınlar, arada bir etekli genç kızlar…

Casablanca, İspanyolca ―beyaz ev‖ anlamına geliyor. XV. yüzyılda buradaki Berberî köyünü yıkan Portekizliler, ―beyaz ev‖ anlamına gelen Casa Branca‘yı kurmuşlar. İspanyol tacirler etkin olmaya başlayınca adın anlamını bozmadan İspanyolcaya çevirmişler.

XX. yüzyılın başında etkin olan Fransızlar ise yine anlamı değiştirmeden ―Maison Blanche‖ demişler.

Şimdi Faslılar da beyaz evin Arapçasını kullanıyor, Darü‘1-Beyza… Kent hep ad değiştiriyor; ama anlam değiştirmiyor…

Sonunda İngilizce bilen bir Faslı ile karşılaştım. Ayaküstü tanışmadan sonra, Casablanca filminin unutulmaz sahnelerine mekân olan barın yerini bildiğini söyledi.

Birlikte gideceğiz; ama bir şartla…

Kendisine bir paket Marlboro sigarası alırsam!

Hemen yanımızdaki seyyar satıcıya seslendim. Durdurdu. O, kötü Marlboro sigarası satıyormuş. ―Amerikan‖ olanından istiyor. Pazar yerinde tanıdığı bir marketten seyyar satıcının iki katı dirhem ödeyerek Marlboro‘yu aldık. Yola koyulduk. Eski Kent‘teyiz. Batı, kuzey ve güney kesimleri modern binalarla dolu.

Eski Kent aynen korunmuş.

Rick’in Barı: Tekrar Çal Adanalı…

Ulusal Birlik Alanı‘na geldik. Karşımızda beş yıldızlı bir otel. Hyatt Regency…

Ana girişin hemen yanında Ingrid Bergman ve Humprey Bogart‘ın filmdeki görüntülerinden kopya edilmiş ışıklı bir tabela…

Barın iki girişi var. Biri dışarıdan, ötekisi resepsiyondan. İç kapıdan içeri girdim…

Garsonlar, Bogart‘ın filmdeki giysilerini kuşanmış. Başlarında yine Bogart‘ın giydiği tipte şapka, müşterileri karşılıyorlar.

Faslılar, Bogart‘a ne kadar benzerse o kadar benzetilmiş.

Otelden girişin hemen solunda Bogart‘ın ağzında sigara, elinde tabanca, büyük bir fotoğrafı asılı, altında piyano var.

Önde yuvarlak masalar, ahşap dekorasyon, uzun bir bar, duvarlarda yüze yakın Casablanca filmi fotoğrafı. Boy boy, değişik çerçevelerde.

Rick‘in barı bu düzenlemeyle 1985 yılından beri müşterileri ağırlıyor. Konukların çoğu turist. Oturmadan önce ellerinde fotoğraf makinesi çevreyi dolaşıyorlar. Elli yaşın üzerindekiler film afişlerinin önünde daha uzun duruyor. Çoğunun yüzünde ekşi bir tebessüm… Yıllar canlanıyor olmalı..

Ben de uzun bir tur attıktan sonra bara oturdum. Barın tepesindeki ahşap bölmeler de filmden anılarla dolu.

Akşam saat 7:00…

Müşteriler bastırmadan garsonlarla bir süre sohbet ettim. Yaptıkları işten, turistlerin ilgisinden son derece hoşnutlar. İngilizce bileni, şapkasını geri atıp, Bogart kadar ünlü olduğunu söyledi.

Barın altından bir albüm çıkardı. Turistler onlarla fotoğraf çektiriyormuş. Bazıları da bir baskısını kendilerine gönderiyormuş. En çok Japonlar buna meraklıymış.

Albüm, çekik gözlü kızlarla dolu.

Garsonların anlattığına göre, buraya otel inşa edilirken eski yapıların tümü yıkılmış. Tabii filme sahne olan bina da. 75 Ama filmin dünya çapında tanındığını ve unutulmadığını dikkate alan otel yöneticileri, Rick‘in Barı‘nın benzerini yapmışlar.

Filmin 1942 yılında bir pazartesi günü gösterime girmesi nedeniyle de her pazartesi akşamını filmin müziklerine ve sahnelerine ayırmışlar. Pazartesi günleri garsonlar, Bogart gibi giyiniyor ve piyanoda sadece filmin müzikleri çalınıyormuş.

Bakmışlar ki, bu çok müşteri çekiyor. Her gece Casablanca‘yı oynamaya karar vermişler.

Film, garsonlara defalarca gösterilmiş. Hareketlerini, yüz ifadelerini olabildiğince Bogart‘a benzetmeleri sağlanmış.

Memleket Ne Hâlde?

Barın konuklarını en çok film müzikleri etkiliyor.

Saat 8:00‘de piyano başladı. Masalardaki gürültü azaldı. Duvardaki resimleri birbirine gösterip hareketli bir şeyler anlatmalar kesildi. Gözler piyanonun başına geçen, iri yarı, esmer, bıyıklı müzisyene çevrildi…

Müzisyen, müşterilerin tepkilerini ezberlemiş. Ne çalarsa nasıl karşılanacağını çok iyi biliyor. Filmin unutulmaz parçası ―As time goes by‖a başlarken gözleriyle masaların arasında gezindi. Tüm salonu taradı.

Parça bitti, içten alkışlar, fısıldaşmalar, kadehten bir yudum daha çekmeler… Müzisyen yeni bir parçaya başladı. Salona az önce giren turistler, koltuklarına yerleştikten hemen sonra bir peçeteye, ―As time goes by‖ yazıp bıraktılar. Müşterilere içki yetiştirmeye çalışan garsonlarla konuşmak 76 artık olanaksız. Kafamda filmi en son izlediğim, Beyoğlu sineması, kulağımda piyanistin sesi, baktığım her yerde filmden kesintiler…

Piyanist bir saat sonra ara verdi.

Ne yapıp edip, fazla rahatsız edici olmadan, birkaç dakika bile olsa piyanistle konuşmak istiyorum.

Piyanosunun başından kalktı, bara doğru yürüdü. Tam yanımdan geçerken, ―Bir dakika!‖ deyip İngilizce derdimi anlatmaya çalıştım:

– Türkiye‘den geldim. Gazeteciyim. Mümkünse biraz konuşabilir miyiz?

Donuk donuk yüzüme baktı.

Rahatsız oldum. Acaba yine Fransızca duvarına mı çarptım? Sanmam, söylediği parçaların tümü İngilizce…

Yineledim:

– Özür dilerim. Belki yorgunsunuz. Belki ikinci bölüm için hazırlanacaksınız. Ama fazla zamanınızı almak da istemem…

Nihayet ağzını açtı:

―Memlekette hâller nasıl?‖ Türkçe konuşuyor… Aman Tanrı‘m!… Bu kez ben donakaldım. – So… What… Yani Türk müsünüz?

―He ya!… Nasıldır memleket, anlat biraz?…‖ Garsonlar, barın etrafındakiler bizi izliyor. Ben şaşkınlığımı üzerimden atamadan, yanıma oturdu. Sıcak bir sohbete başladık:

– Türkiye‘nin neresindensiniz?

―Adanalı‘yım…‖ 77 – Buraya nasıl geldiniz?

―Küçük yaşta Adana‘dan Beyrut‘a gelmişiz. Evde uzun bir süre Türkçe konuşuldu. Beyrut o zamanlar Beyrut‘tu. Bir Fransız‘dan piyano dersi aldım. Sonra Paris‘e gittim.‖

– Şarkı da söylüyorsunuz…

―Ohooo… 15 dilde gece yaparım…‖

– Hangi dillerde?

―Doç, İngilizce, Hollandez, Felemenkçe, Tagalog (Filipinler‟de konuşuluyor), Türkçe, Grek, Arapça, Fransız, Midilez dilleri (Orta Doğu), başka Yurap (Avrupa) dilleri… Gerisini aklıma gelince söylerim…‖

– Casablanca nasıl oldu?

―Ben burayı, tropikal, ağaçlar falan sandım. Daş, doprak… Abu Dabi Hilton‘daydım. Uluslararası şirketler organize ediyor bu işi. Çağırdılar, geldim.‖

– Casablanca filminin müziklerini her gece çalmak ilginç olsa gerek. Müşteriler sizden defalarca istiyor…

―He ya… Gızdır gızdır ye…‖

Adana şivesini aynen koruyup 15 dilde ―gece yapmayı‖ beceren Sıraç Korun‘la yarım saate yakın sohbet ettim. Bana bir kartını verdi. Birkaç telefon silinmiş, yerine yenileri yazılmış… ―Saat geldi‖ deyip yeniden piyanonun başına geçti.

Bir bardak su içti. Ardından defterini karıştırmaya başladı.

Rick‘in barı… Filmin müziklerini bir Adanalı‘dan dinleme keyfiyle karışık şaşkınlık…

Garsonlar bana daha farklı davranıyor. Biri önüme bir bardak bira koyup gülümsedi:

– Gratis (bedava).

Az önce yaşadıklarımı içimde yeniden yeniden canlandırırken piyanodan tanıdık bir melodi yükseldi. Ardından Sıraç‘ın sesi:

―Duydum ki unutmuşsun, gözlerimin rengini/Yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara/Bir zamanlar sevgiyle ateşlenen başımı/dizlerinin yerine dayasaydım taşlara…‖

Turistler şaşkın:

– Bu parça filmde var mıydı?

Bense mest… Bir dikişte bardağın dibini buldum…

Fas

Bilinmeyen Masalların Ülkesi : Fas

Bir gezgin için Fas seyahatinin başlangıç noktası olan Casablanca, elbette her şeyden önce Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman’ın bir sinema klasiği olarak adlandırılan filmi demekti. Atatürk Havalimanı’nda uçağı beklerken Frank Sinatra’dan “As Time Goes Bye”ı dinlemeye ve içimden söylemeye başlamıştım bile.

Filmin en önemli sahnesinin geçtiği ve dillere bir zamanlar pelesenk olmuş “Bir Daha Çal Sam” repliğinin geçtiği Rick’s Bara, Casablanca’ya iner inmez gittim ve aynı repliği ben de piyaniste söylediğimde aldığın yanıt “tamam abi” şeklinde olmuştu. Rick’s Bar’da sahneye çıkan genç piyanistin Adanalı olduğunu da orada öğrenmiş oldum ve çok güzel bir anı oldu.

Sırtını Atlas dağlarına dayamış ve Afrika Kıtasının kuzeybatı ucunda yer alan Fas, her yönü ile bir bilinmeyen masallar ülkesi olarak adlandırılabilir. Kraliyet şehirleri olarak bilinen, Casablanca, Fez, Meknes, Rabat ve Marakeş ise ülkenin en önemli şehirleridir. Zaten ben de seyahatimi işte bu şehirlere yaparak bir baştan bir başa Afrika’nın en büyük beşinci, Cezayir’den sonra Mağrip’in ikinci büyük ekonomisi olan tüm Fas’ı gezdim.

Tam Arapça ismi El-Memleke El-Mağribiyye (Batı Krallığı)’dır. Genellikle El-Mağrip (Batı) ismi kullanılır. Tarihi referanslarda, ortaçağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas’ı,  El-Mağrip el Aqşa (En Uzak Batı) olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için El-Mağrib al Awsat (Orta Batı) ve Tunus için de El-Mağrip al Adna (Yakın Batı) denmiştir.

“Morocco” kelimesi, Latince’deki “Morroch” kelimesinden gelir. Morroch, Latince’de,  bugünkü İspanya ve Fas topraklarında, Orta Çağ sırasında önemli bir siyasi güç olmuş Murabıtlar ve Muhavvidler’in başkentleri olan Marakeş’e verilen isimdir. İranlılar “Marrakech” ve Türkler de antik İdrisi ve Marini başkent Fes’ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.

Marakeş ismi Berberice’de “Tanrının Toprakları” anlamına gelen Mur-Akush “Kızıl Şehir” sözcüğünden gelmektedir.

Adını İspanyolca Casa ve Blanca sözcüklerinden alan ve “Beyaz Ev” anlamına gelen Casablanca ise bayağı büyük bir kent ve kent beyazdan daha çok gri bir görünüme sahip. Kentin Arapça ismi ise “Dar el Beida”.Onun anlamı da “Beyaz Ev”.

Fas’ın resmi başkenti Rabat olmasına rağmen aslında ülkenin fiili başkenti Casablanca gibi. Tüm finans ve sanayi merkezleri burada konuşlanmış ve Afrika Kıtasının nerede ise en büyük limanı da burada konuşlanmış. Tertemiz ve muhteşem bir sahile de ev sahipliği yapan kentin sahil düzenlemeleri büyük bir özen ile inşa edilmiş ve her yer tertemiz. Yaya ve bisiklet yollarının ayrıldığı, birçok kafe ve restoranın da yan yana sıralandığı Casablanca sahilinde esen okyanus rüzgârının iyi gelmeyeceği hiç kimse sanırım yoktur!

Şehrin merkezinden limana doğru giden Hasan Ali Bulvarı üzerinde ise kentin en önemli alışveriş merkezleri, turistik mağazalar tek tek sıralanmış. Uluslararası birçok kurum ve kuruluşun şehirde mutlaka birer ofisi bulunuyor. Hem ticari anlamda hem de ekonomik anlamda Fas’ın en gelişmiş şehri olan Casablanca’da yer alan iki büyük bulvar, V.Muhammed ve II. Hasan adlarını taşıyor. Fas’ın hemen hemen tüm kentlerinde en önemli iki bulvar mutlaka bu adları taşıyor.

Devlet Eski Başkanı Kral II.Hasan’ın ülkede etkisi gerçekten büyük ve görülmeye değer. Kentin her yerinden görülebilen Kral Hasan Cami, denizin doldurulması ile elde edilen alan üzerinde yapılmış. Caminin mimarı ise bir Fransız: Michel Pinseau. Cami, Fas’ın ve aynı zamanda tüm İslam ülkelerinin bir gurur abidesi niteliğinde.  Kral II.Hasan’a göre ise dünyanın sekizinci harikası olarak tayin edilmiş.

Mekke Camisi’nden sonra dünyanın en büyük camisi olarak bilinen ve yapımına 1988 yılında başlanmış olan Caminin inşaatı 5 yıl sürmüş. İki bin beş yüz işçi ve bin tane sanatkârın inşasında rol aldığı yapının tamamı 500 milyon dolara mal olmuş. Minaresinin yüksekliği tam 210 metre. Minareden yayılan 35 kilometre uzunluğundaki lazer ışını, söylediklerine göre Mekke’ye kadar uzanıyormuş. Yüz bin kişi kapasiteli caminin 3700 metre karelik tavanı açılabiliyor. Tavan kapalı olduğunda, caminin içi her biri 1200 kilogramlık 50 kristal avize ile aydınlatılıyor. Cami, Müslüman olmayan turistlere ücret karşılığı gezdiriliyor. Müslüman hanımlar ise sadece namaz vakitlerinde oldukça sıkı bir giyim kontrolünden sonra içeriye girebiliyorlar.

Osmanlıların Kuzey Afrika’da ulaşamadıkları tek ülke olan Fas’ın asıl yerlileri Berberiler, bugün toplam nüfusun %65’ini oluşturuyor. Ama Fas’ta her dilden, her dinden, her kültürden insana rastlıyorsunuz. Kozmopolit bir ülke olan Fas, özellikle Orta Afrika ülkelerinden yoğun göç almaya devam ediyor.

Paul Bowles’in “Çölde Çay” adıyla bildiğimiz ünlü romanı da yazarın buraya yerleşmesi ile burada edindiği deneyimlerinden ortaya çıkan bir eser. Aynı zamanda sinemaya da uyarlanan bu eseri de Fas’a gitmeden önce izlemenizi öneririm.

Ana fikri “Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.” olan, Brezilyalı yazar Paulo Coelho, ünlü romanı “Simyacı”da, romanın kahramanı Çoban Santigo’nun bakış açısı ile anlatır o dönemim Mağribi’ni. Sanırım o günden bugüne bir şey değişmemiş Mağrip Ülkelerinden biri olan Fas’ta. Özellikle bazı kentlerinde zaman durmuş ve insanlar hala eski zamanları yaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Yarım asra yakın Fransa’nın egemenliğinde kalmış olan Fas’ın resmi dillerinden biri de Fransızca. Ülkede Arapça ve Berberice de resmi dil olarak kullanılıyor.

Deniz kıyılarından uzaklaştıkça görülen fakirlik ve sefalet ve eğitimsizlik Fas’ta da gözle görülür bir gerçek. Deniz kenarlarında Avrupa’ya daha yakın bir giyim kuşam ve modernlik söz konusu ise de içeri bölgelerde bu durum yerini daha bir tutuculuğa ve ilkelliğe bırakmış durumda. Özellikle Fez ve Meknes son derece tutucu iki şehir. Burada Faslı kadınların giyindikleri “Cellabe” adı verilen ve çarpıcı renklerden oluşan uzun elbiseleri de bol miktarda görebiliyorsunuz.

Fas’ın Atlas Dağları’ndan doğup Atlantik Okyanusu’na dökülen en önemli nehri Ummür Baba, Casablanca-Marakeş arasındaki 250 kilometrelik tüm yol boyunca yolun bir sağında bir solunda akarak, unutulmaz bir yolculukta seyahate eşlik ediyor.

Tüm yol boyunca dünyanın en önemli fosfat madenlerine ev sahipliği yapan Fas’ın yer altı zenginliklerine tanık olmak ve bunu bilmek insana iyi geliyor. Üniversite sınavına girdiğimde karşıma çıkan bir bilgi sorusu idi: Dünyada fosfat madenleri en çok nerede çıkarılır? sorusu…

Marakeş, Fas Krallığının ilk başkenti. Bu kentte binalarından yollarına, duvarlarından toprağına kadar her yer kızıl renkte. 15 kilometre uzunluğundaki 1126 yılı yapımı şehir surlarından dolayı “Kızıl Şehir” olarak adlandırılan Marakeş’in “Eski Kent” Medina bölgesi ise tam “Bin Bir Gece Masalları”na ev sahipliği yapan bir alan.

Marakeş’in en önemli meydanı olan Cemü’l Fena’yı, yabancılar “Zamanda Asılı Kalmış Yer” olarak tanımlıyorlar. Her akşam kurulan açık hava pazarında tam bir panayır havasının hâkim olduğu meydanda yılan oynatıcılarından Marakeş büyücülerine, şifalı ot satıcılarından, sirk cambazlarından, Sinbad tarzı uçan halılarla gösteri yapanlara,  kaval çalarak vahşi hayvanları dans ettirenlerden, sokakta bir sandalye üzerinde dişçilik yapanlardan sokak lezzetlerini satanlara kadar, aklınıza ne geliyorsa her çeşit insan, burada bir keşmekeş içerisinde yaşıyor.

“Chez Ali adlı meşhur Fas lokantası ise kesinlikle uğramadan dönülmemesi gereken bir yer. Her ne kadar artık çok turistik olsa da hiç değilse bir Fas gecesinin ne olduğunu anlamak açısından görülmeyi hak ediyor. Kapıda atlıların beklediği şatafatlı bir meydandan geçerek ulaşılarak girilen alanda kendi gösterisini yapan grup gidiyor ve yerine başka bir grup çıkıyor. Fas mutfağının vazgeçilmez yemeği olan Tajin’i ise burada deneyebilirsiniz. Fas mutfağı Batı’da dünyanın en büyük mutfaklarından biri olarak takdim edilen bir ekoldür. Fas mutfağı öylesine saygı ve ilgi görür ki bazı Fransızların yalnızca kısık ateşte uzun süre pişen nefis bir Tajin yemek için Fas’a geldiğini de orada öğrenmiş bulunuyorum.

Dünyanın ilk üniversitesi olan Teoloji Medresesi de Medina’da. 1341 yılında Merinid Sultan Ebu el Hassan tarafından kurulmuş. Camül – Fena meydanının başında yer alan Sultan Yakup’un yaptırdığı 1190 yıllık Fas’ın ilk camisi Kutubiye’nin 27 metre uzunluğundaki minaresi Marakeş’in ilk girişinden itibaren görülebiliyor.

Marakeş’in Medina’sında yer alan Kapalı Çarşısı, her türlü baharatçı, halı ve seramik dükkânlarıyla bizim Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nı andırıyor. Özellikle Berberilerin geleneksel el sanatlarını sergiledikleri, tuhafiye, mefruşat ve halı, kilim mağazalarının sayısı oldukça fazla. Fiyatları son derece ekonomik olarak satılan bu ürünleri alırken her şeye rağmen pazarlık yapılması ise olmazsa olmazlardan. Gerçekten söyledikleri fiyatların yarısına anılan ürünleri alabilme imkânınız olduğunu unutmayın!

Marakeş’in Medina’sının iç kısımları ise tam bir kâbusa dönüşebilir gezginler için. Şöyle ki; bir sokağın başında kesilen kocaman bir devenin tüm parçalarının hemen oracıkta nasıl parçalanarak satıldığını gözlemlemek sanırım pek iç acıcı değil.

Moğol ve Berberi mimarisinin tüm izlerini göreceğiniz Bahia Sarayı ’da Medina bölgesinde. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Harem, Şehrazat gibi filmlerde film seti olarak kullanılan bu sarayı mutlaka görmelisiniz.

Günümüzde Bin Bir Gece Masallarına yolculuk yapmayı arzu ediyorsanız tek seçeneğiniz var. O da Fas’ın gizem ve büyüsüne yapılacak olan yolculuktur.

Kazablanka-Marakeş-Essaouria

Uzun zamandır değişik bir güzergâha uçmak istiyordum. Gitmediğim bir kıta, görmediğim bir ülke olmasını istiyordum. Yeni bir kıta, yeni bir bayrak, Berberiler ile Arapların iç içe yaşadıkları değişik bir kültür olduğu için Fas’ı seçtim. Zamanlama mevsim itibarı ile de uygun olunca bu yeni coğrafyayı keşfetmeye karar verdik.

Giden arkadaşlardan bilgiler aldık, acentelerin tur programlarını karıştırdık ve tabi ki internette araştırmalar yaptık. Dört gece-beş gün sürecek seyahatimizin bir gecesini Kazablanka’da, üç gecesini de Marakeş’te geçirmeye karar verdik.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Fas’a uçak yolculuğumuz beş saat sürdü. Fas havaalanında bizi şoförümüz Khalid bekliyordu. Yerel saat ile 13.00 gibi ‘Beyaz Şehir’ anlamına gelen Kazablanka’nın şehir turuna başladı.

İlk olarak Fas Yahudi Müzesi’ne gittik. Müzede çok fazla obje, tablo vs. olmasa da Fas’ın değişik bölgelerinden toparlanmış birçok malzeme sergileniyordu. Temiz, bakımlı, ferah bir müzeydi. Müzenin Müslüman Küratöründen ülkenin Yahudi tarihi ile ilgili bilgiler aldık.

Ardından Atlas Okyanusu kıyısındaki, Fas’ın Cote d’Azur’u sayılan, Corniche’e geldik. Burası sahil olarak Nice’i, Rio sahillerini andırsa da halkın uzun entarili kıyafetleri bize Fas’ta olduğumuzu hatırlattı. Şezlongları, güneş şemsiyeleri, un gibi kumu ile sahilden dalgalı Atlas Okyanusu’nu keyifle izledik. Birkaç kare fotoğraf çekip soğuk bir şeyler içtikten sonra Si Bu Abderrahman Adası’na geçtik. Faslılar için çok değerli bir din adamı olan bu kişi burada yaşamış ve ölmüş. Ada insanların akın akın gelip mum yakıp, adak adadıkları bir yer oldu.

Buradan Fas halkının çok sevdiği ve saydığı kralları VI. Muhammed’in sarayına gittik. Kraldan bahsedince biraz da Fas’ın siyasi ve sosyal durumuna da genel bir bakış atalım. Afrika kıtasının kuzeyinde, Akdeniz ile Atlas Okyanusu’na kıyısı olan Fas, doğusunda Cezayir, güneyinde ise Batı Sahra ile komşu. Yaklaşık 446 bin kilometrekare yüz ölçümüne sahip ülkede 32,5 milyon nüfusun yüzde 55’i Berberi, yüzde 45’i ise Arap. Berberiler Kuzey Afrika yani Mısır, Libya, Tunus ve Fas’ı içine alan geniş bir coğrafyada göçebe olarak yaşamışlar. Tarihte Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültüründen farklı açılardan etkilenmişler. Mısır firavunlarının torunları olmakla övünüyorlar. Berberice adını verdikleri lisan ve alfabeleri günümüz İbranicesine oldukça benziyor.

Başşehri Rabat olan Fas anayasal monarşi ile yönetiliyor. Resmi dili Arapça ve Fransızca. Malum, bir zamanlar Fas Fransız sömürgesi idi. 2 Mart 1956’da bağımsızlığını ilan etti. Para birimi Dirhem. Fas’a tüm dünya ‘Maroc’ derken biz Türkler Fez kentinden esinlenerek bu ülkeye Fas demişiz.

Akşamüstü saatlerinde Afrika’nın en büyük modern alışveriş merkezi Morocco Mall’a gittik. Bizim AVM’lerden pek bir farkı yoktu. Değişik olarak nitelendirilebilecek tek şey, içerisinde çocuklar için, büyük denebilecek bir oyun ve eğlence parkı ile binanın ortasında tabanından tavanına kadar yükselen silindir bir akvaryum bulunmasıydı.

Sonrasında tarihi Habus Meydanı’ndan geçerek mimarisi ile şehrin gurur kaynağı olan, Atlas Okyanusu kıyısına inşa edilmiş, II. Hasan Camii’ni ziyaret ettik. 1980-1993 yılları arasında yapılan bu cami, Mekke’den sonra dünyanın en büyük camisiymiş. İçinde 25 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği, avlusunda 80 bin kişinin toplanabildiği, 20 bin metrekare alana kurulu yapı gerçekten muhteşem görünüyordu. 200 metrelik minaresinde yer alan lazer ışığı da 35 kilometre uzaklığa kadar namaz vaktini bildirebiliyormuş.

Tüm gün süren Kazablanka turundan sora saat dokuza doğru otelimize giriş yaptık. Resepsiyonda bir taraftan check-in işlemlerimiz yapılırken milli kıyafetli görevliler Fas’ın geleneksel nane çayını ikram ettiler.

Ertesi sabah kahvaltıda yöresel tatlar denedik. Kahvaltı sonrası Marakeş’e hareket saatimize kadar biraz boş vaktimiz olduğundan otelden çıkıp ara sokaklara daldık. Her gittiğimiz yerde çarşı-pazar gezmeyi severiz. Gezinirken karşımıza yerel pazar çıkınca hiç tereddütsüz daldık içeri. Etlerin açıkta askılarda satıldığı, balıkçılarda değişik okyanus balıklarının olduğu, birkaç değişik sebzenin bulunduğu pazar bir o kadar da pisti. Marakeşe doğru yola çıkmadan Kazablankada son durağımız ünlü Cazablanka filminin çevrildiği Rick’ Cafe oldu. Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip, 1942 yılında çekilmiş  Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oynadığı Oscarlı ünlü Casablanca filminin çevrildiği Rick’s Cafe’ye gittik. Bizim gibi sayısız turist otobüsü de yolcularının fotoğraf çekebilmesi için buraya yanaşmıştı.

Kazablanka’dan çıkıp Marakeş’e varmamız molalarla birlikte yaklaşık dört saat sürdü. Yol boyunca zeytin ağaçları vardı. Türkiye’de özellikle Ege’de bulunan zeytin ağaçlarının sayısı 80 milyon iken Fas’ta bu sayı 320 milyon. Yollarda, bulvarlarda, bahçelerde, hatta kapalı alan otellerin içinde bile bulunan 20 ayrı çeşidi olan palmiyeler çok güzeldi. Bazılarının  meyvesi olan hurma buranın yerel meyvesi.

Otobanda giderken gördüğümüz en ilginç manzara ise özellikle ağaçlıklı yerlerde keçilerin ağaç dallarına kuş gibi tüneyip etrafı izliyor olmalarıydı. İlk başta cansız olduklarını düşünüp süs için koyulduklarını sandık. Şoförümüz bunların Berberi köylülerin besledikleri canlı keçiler olduklarını söyleyince inip fotoğraflarını çektik.

Marakeş’e giriş yaptıktan sonra bizi bekleyen rehberimiz Mokhtar’ı yoldan alıp panoramik şehir turuna başladık. İlk olarak,  ünlü modacı Yves Saint Laurent’ın anıt mezarı kabul edilen, bir dönem evi olarak kullandığı, 20. yüzyıl başında ressam Majorel tarafından oluşturulan botanik bahçeyi gezdik. Kuş sesleri içinde insana huzur veren bahçeyi gezerken çingene pembesi, nil yeşili gibi renklere isim olmuş sıfatlar gibi burada karşılaştığımız maviye de Majorel Mavisi dendiğini öğrendik. YSL, koleksiyonlarını hazırlamadan önce buraya gelir bu dingin ortamda konsantre olup kıyafetlerinin çizimlerini hazırlarmış.

Sonra dar sokaklardan geçip uzun yıllar şehri yönetmiş Ba Ahmed’in Bahia Sarayı ile Fas tarihinde önemli yeri olan Endülüs tarzı ahşap ve mozaik süslemeleri gördük. İspanyol Moresk mimarisinin 800 yıllık örneği Koutoubia Minaresi’ni gördük. Gezimiz sırasında kumaşçılar, demirciler, deri tabakhaneleri, ahşap ustaları gibi ülkede mevcut el sanatlarının tüm örnekleri ile uğraşan insanlarla karşılaştık.

Gezimiz, UNESCO Milli Miraslar Listesi’nde bulunan, Afrika’nın en hareketli meydanı Medina denilen eski şehirdeki Jma El Fna’da sonlandı. Milli kıyafetleri içinde sucular, yılan oynatıcılar, dövmeciler, müzisyenlerin gösterileri ile şenlenen bu meydana, adeta bir açık hava tiyatrosu diyebiliriz. Ancak etrafın pisliği rahatsız edici seviyedeydi.

Otelimiz Marakeş’in en işlek caddesi, cafe ve restoranlarla dolu, VI.Muhammet Bulvarı’ndaydı. Akşam yemeğimizi otele çok yakın bir yerdeki Opera Cafe’de yedik. Yemekte Fas’ın meşhur milli yemeği ‘kuskus’ ısmarladık. Kuskus çok ince irmikten yapılan pilav ya da bulgur gibi bir yemek. Faslılar içine et ya da tavuk koyarak yiyorlar. Üzerine patlıcan, kabak, havuç eklenerek Tajin dedikleri güveç içinde pişirilen bu yemek çok lezzetliydi.

Fas’taki üçüncü günümüzde Essaouira turu yaptık. Yaklaşık iki saat süren yolculuğumuzda yolda bir iki mola verip el işçiliği ile yapılan çanak, çömlek, lamba, ayna atölyelerini gezdik, El sanatları ile övünen Faslı ustalar Alovera ipliğinden şalları, kumaşları, ucu sivri otantik terlikleri beğenimize sundular. Daha sonra yine yol üstünde Fas’ın meşhur Devetüyü’nden, keçilerin tiftik yününden yapılan el halılarının bulunduğu bir yer gezdik.

Daha sonra yine yol üstünde, bu aralar dünya çapında moda olan, gıdadan, kozmetiğe birçok alanda kullanılan, Fas’ın badem ağacı meyvesinden üretilen Argan yağının satıldığı bir kooperatife girdik. Öğlen saatlerinde eski bir Portekiz limanı olan tarihi sahil kenti Essaouira’ya vardık.

Yemek sonrası sahili yürüyerek gezip, eski şehre kale kapısından geçerek girdik. Restoran, cafe, hediyelik eşya satan dükkanların yanında birkaç otel kalenin içinde gözümüze çarptı. Etrafı seyrede seyrede gezinirken uygun bulduğumuz bir yerde oturup kahvelerimizi içtik. Şoförle randevulaştığımız saatte kale kapısından aracımıza binip Marakeş’e doğru dönüş yoluna geçtik.

Akşam yemek için otelimize çok yakın bir cafeyi seçtik. Hem bahçede açık havada yemek yiyecek hem de müzik dinleyecektik. Canlı müzik yapan bir piyanisti vardı. Biraz Fransızca biraz Arapça şarkılarla hoş vakit geçirdik.

Ertesi gün akşam yemeğimiz için rezervasyonunu İstanbul’dan yaptığımız, Berberi kültürünü teatral bir şov ile sunan Chez Ali adında bir restorana gittik.

Mekan adeta bir stadyum büyüklüğündeydi. Kapıda bizi ellerinde tüfekleri ile Berberi kıyafetleri giyen, at üstünde 20 adam karşıladı. Ardından kale gibi bir yerden içeri girdik. Avluda müzisyenler, milli ve yerel gelin kıyafetiyle dans eden insanlar bizi yemek yenecek yere doğru yönlendirdiler. Burada da 6-8-10 kişilik gruplar müzikli ve danslı şovlar yaptı.

Yemekler Berberi gelenekleri tarzında; etli çorba, salata, tandırda pişirilmiş kuzu incik, kuskus ve meyve. Biz vejetaryen yemek istediğimiz için kuskusumuz vejetaryen, türlümüz etsiz geldi. Et yiyen arkadaşlar kuzu incik’i çok beğendiler. Yemekler yine Tajin (güveç)de geldi. Yemek esnasında dışarıda gördüğümüz grupları yanınıza gelip şarkılar söyleyip dans etti.

Yemek sonrası ise dışarı çıkıp stadyumu andıran tribünlere oturup ve kültürel Berberi şovu izledik. Kapıda bizleri karşılayan atlılar stadın sahası içinde yarış yapıp ellerindeki silahlardaki kuru sıkı patlattılar. Üç kişinin at sırtında akrobasi hareketleri, uçan halı üzerindeki Ali Baba gösterisi, Berberi müziği eşliğinde oryantal dans gibi gösteriler tam bir görsel şölen sundu.

Ertesi sabah şoförümüz bizi Marakeş’teki otelden alıp havaalanına bıraktı. Yeni bir kıta ziyaret etmenin, yeni bir kültür tanımanın verdiği gurur ile İstanbul’a doğru havalandık.

Bir Tutkudur Seyahat…