Etiyopya

AFRİKA’NIN YENİ ÇİÇEĞİ “ADDİS ABABA“

Her zaman açlık, kuraklık, hastalık, iç savaş ve isyanlarla tanıdığımız Afrika kıtasının en önemli ülkelerinden biri olan eski adı ile Habeşistan şimdiki ismiyle Etiopya’nın başkenti Addis Ababa‘ya yolculuk etmek üzere THY’nin bir İstanbul akşamı adlı programına konuk olarak kaligrafi ve kanun Sanatçısı Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz ile birlikte Atatürk havalimanında buluşuyoruz, akşam 18.55 uçağı ile yaklaşık altı saatlik bir yolculuk sonrası eski adı eski adı Haile Selassie Havalimanı olan şimdiki ismi Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanında olmayı hedefliyoruz.

Pek tabi gitmeden önce yapmamız gereken hazırlıklar vardı bunların başında ise orada karşılaşacağımız muhtemel hastalıklar; sarı humma, hepatit A-B, sıtma, menenjit gibi aşıların olduğu bir kür almak gerekiyor, uçuştan bir iki gün önce Karaköy’de Hayrettin abi ile buluşup birlikte oradaki bir merkezde aşıları olduk. Sokakta satılan açık yiyecekleri tüketmemek ve sürekli şişe suyu içme uyarılarını almayı da ihmal etmedik.

Gece 01.10 gibi Etiopya Bole Havalimanına varıyoruz, bizi orda o vakitler THY Addis Ababa ofis müdürü olan Cengiz Bey karşılıyor, şehrin yarı aydınlık ışıkları arasından Hilton hoteline ulaşıp yerleşiyoruz.

Semavi dinlerin ilk forumlarının yaşandığı bu ülkenin başkenti olan Addis Ababa aynı zamanda Afrika Birliğine de başkentlik yapıyor, bir diğer özelliği dünya başkentleri içersinde Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sonra 2500m rakımla en yüksek ikinci başkenti olma özelliğini de taşıyan Addis Adaba Amharik dilinde “kaynakların ve gölgeliklerin serinliği “anlamına geldiği gibi bir başka rivayete göre “yeni çiçek”anlamına da geliyor.

Bilmiyorum, dünyanın başka bir ülkesinde bu kadar fazla dil zenginliği var mıdır ama Etiyopya’da 80 ayrı dilin koşulduğunu öğreniyoruz, üstelik hepsinin anlaştığı ortak dil olarak kullandığı Amharikçe diye de yaşayan canlı dinamik bir dil mevcuttur.

Sabah kalkıp duş almak üzere banyoya girdiğimde bir de ne göreyim Hilton’da sular kesik ve bir not saat 12.30 dan sonra suların verileceğini yazıyor, hiç olmazsa kahvaltı edelim diyerek aşağı iniyoruz, biraz etrafı keşfettikten sonra genişçe güzel bir bahçenin içinde şehrin en güzel yerinde, düğün araçları limuzinler sanki Afrika’da değil de başka bir ülkedeymişiz intibası veriyor, lobideki mis gibi kahve kokusunu takip ediyorum, bir köşede kahveyi kor ateşte kavurup bir yandan da kahve yapıp ikram ediyorlar, selam verip oturuyorum elime karıştırma aletini alıp başlıyorum karıştırmaya olmamız da ayrıca geniş caddeler ve modern yüksek binadan duman çıkmaya başlayınca işi ehline bırakmanın mantıklı olacağına karar verip çekiliyorum. Yerel kıyafetler içerisinde kahve servis eden hanım efendinin ikramını kabul edip modern zamanlarda otantik usullerle yapılan kahvenin keyfine varıyorum.

Biraz dışarı çıkıp caddeye doğru göz atmak istiyorum, geniş yollar, meydanlar ile birlikte bazı modern binalar yerini yer yer teneke barakalardan oluşan gecekondu semtleri yanında çamurdan sazlı geleneksel kulübeleri görünce büyük bir köyde olduğunuz izlenimi edinmeniz mümkün.

Okaliptüs ormanlarına sahip kent yumuşak hatta serin bir iklime sahiptir. Sokakta gözle görülür biçimde bir Hristiyan sembolizmi mevcuttur. Herkesin boynunda iri kocaman kocaman haçlar mevcut. Hrıstiyan dünyanın Ortadoks ve Katolik kiliselerinin etkisi oldukça büyül Müslüman nüfus ise 4 milyonluk nüfusun neredeyse 3/1 ni oluşturuyor, genellikle kabileler arasında yaygın olan ise birden fazla çeşidi bulunan animist dinler teşkil ediyor.

Öğleden sonra yarın akşamki program için neler yapılacağı konusunda bir toplantı yapmak gereği hissediyoruz, Hilton hoteli lobisinde başlayan sergiler ve sonrasında büyük salonda yapılacak etkinlik konusunda Organizasyon Koordinatörü Cengiz Bey başkanlığında sanatçıların ve diğer İstanbul’dan gelen kişilerin katıldığı bir toplantı yapıyoruz, salonun süslenmesinden aktivitelerin yapımına ve program akışına kadar hersey koordine ediliyor ardından meşhur Etiyopya kahvesi ikram ediliyor ve toplantımız bitiyor.

Biraz çıkıp odamızda dinlendikten sonra akşam üstü yeniden lobiye iniyorum, garip bir hareketlilik gözlemliyorum, hafif hafif yerel müzikler derken çıkıp dışarıya yakından görmek istiyorum. Abartılı büyüklükte bir limuzin yanaşıyor ve yerel kıyafetli nedimeler gelini ve damadı karşılıyorlar iki taraflı oluşturulan kortej arasından şarkılar ve danslar eşliğinde gelin damadın içeri girişine tanık oluyoruz, kendimi modern bir mekanda yarı geleneksel yarı modern bir Etiyopya düğünü içerisinde buluyorum, müzikleri dansları gerçekten insanı kendine çeken bir sıcaklığa sahip, kıyafetler ve danslar ayrıca insanın ilgisini çeken türden. Derken misafirler yoğun bir şekilde gelmeye başlıyorlar, ben de merek ettikçe ediyorum, acaba nasıl oluyor diye, biraz ilerleyip kalabalığı takip ettiğimde bir kuyruğun arkasına takılıp devam ediyorum, düğün konuklarının bir süre sonra kocaman bir sığırın büyükçe bir metal paravana gerildiğini başında duran ahçı kıyafetli kişinin bıçakla et kesip misafirlere uzattığını onlarında bir sosa batırıp çiğ çiğ yediklerini görünce çok şaşırıyorum alışık olmadığımız bir durum ne de olsa…

Ana salonun kapısında misafirleri karşılayıp içeri davet eden hanımefendiden rica ettim, içeriyi görebilir miyim biraz bakıp çıksam olur mu diye izin istiyorum, nazik bir hanımefendi olmalı ki beni anlıyor ve çık fazla kalmamak kaydıyla girip görebileceğimi söylüyor, içerideki oturum dışarıdakinin aksine bir büyük modern şölen havasında müzik ve dansların yapıldığı misafirlerin yemek yiyip eğlendikleri şeklinde.. Bir iki kare çaktırmadan fotoğraf çekip hanımefendiye teşekkür ederek düğün yerinden ayrılıyorum..

Ertesi gün öyleden sonra başlayacak program için arkadaşlar ile bir araya gelip akşam yemeğini hotelde bulunan pizza restorantta yiyoruz, hakikaten yediğim en güzel pizzadır desem, yeridir, üstelik hamuru çok ince bizim lahmacundan biraz kalın ve çok lezzetli bir pizzaydı. Yarın ki program yoğun gececeği için dinlenmek için çıkıp odalrımızda dinlenmeye çekiliyoruz..

Sabah 10.00 gibi kahvaltıda buluşuyoruz, organik meyve ve sebze ağırlıklı bir kahvaltı yapıyoruz, mihmandarımız Burhan Bey’in Addis Abaya gelmezden önce birkaç rahatsızlığı olduğu fakat burdaki organik beslenme biçiminden dolayı bu rahatsızlıklarından tamamen kurtulduğunu söylemesi dikkatimizi çekiyor, çünkü burada fakirlik olduğundan modern tarım ve zirai mücadele ilaçları hormon ilaçları kullanılmıyormuş…

Öğlen olmadan Ababa Ofisi İstanbul tanıtım toplantısı için sanatçı arkadaşlarımız stantlarını kurup ebru ve kaligrafi stantlarını oluşturuyoruz, salon hazırlıkları bayraklar süslemeler her şey hazır halde saat 17.00 de başlayacak kokteyl ve akşam yemeği tanıtım toplantısını beklemeye koyuluyoruz.. THY Addis Abbaba ofisi yetkilileri ve misafirler gelmeye başlıyorlar, sanatçı dostlarımız Kaligraf Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz Beyler davetlilere atölye uygulamaları gösterip bazı örnek çalışmalar yapıyorlar, misafirlerin hayretler içinde kalarak ebru teknesi etrafında yoğunlaşması, bir diğer taraftan isimlerini yazdırmak isteyenlerin oluşturduğu kuyruk insanların memnuniyetleri gözlerinden okunuyor, adeta herkes mutlu birazdan Addis Ababa Kültür Ateşemiz ve Büyük Elçimiz Ali Rıza Bey ve eşi stantlarımıza teşrif ediyorlar birlikte resimler çektiriyoruz, sanatçılarımızı tebrik ediyor ve salona geçiyoruz hep birlikte, protokol konuşmalarının ardından THY tanıtım filmi gösteriliyor ve İstanbul’dan gelen 6 kişilik türk müziği topluluğu İstanbul şarkıları ve türkülerinden örnekler sunuyorlar katılımcılara, verilen plaketler sonunda program bitiyor.. Bizler yorgun argın odalarımıza çekilip yarın ki gezi programını düşünüyoruz artık…

Aslında benim aklımdaki yer Omo vadisi, en çok merak ettiğim yerlerin başında geliyor, bir çoğumuzun national geographic belgesellerinde gördüğümüz “murskadınları” yani dudaklarına yuvarlak tabak şeklinde tahta yahut metal takan kadınların yaşadığı ve daha başkaca renkli kültürel kabile farklılıklarını gözlemleme şansı bulacağımız Omo vadisi, anlatılanlara bakılırsa İngiliz antropologlar bu kabileleri keşfettiğinde onların sınırları içersinde yaşadıkları Etiyopya diye bir ülkeden haberdar bile değillermiş, ne kadar ilginç değil mi?

Fakat mihmandarımız Omo vadisinin programda olmadığı sadece gezi programının Addis Ababa şehrini kapsadığını söylüyor.. Biraz heyecan azalmasıyla olayı atlatıyorum…

Şehir ulaşım bakımında merkezi bir şehir. Komşu ülkeler olan Kenya, Sudan, Somali ile karayolu bağlantısı olan Addis Ababa Cibuti’ye demir yolu ile bağlıdır.

Birçok hastalık fakirlik ile boğuşan bu ülkenin insanları en çok aids ölümlerinin gerçekleştiği ülke olma özeliği taşıyor ve ortalama yaşam ömrü 50 yaş olduğu söyleniyor.

Soylu Habeş krallıklarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke çok defalar İtalyanlar tarafından işgal edilmiş lakin bir türlü zapturapt altına alıp koloni yapamadıkları bir ülke olmuş.

Nil Nehri’nin doğduğu fakat Nil sularından yeterince yararlanmadığı söylenen bu ülke kendi özel alfabesi, yazı dili ve takvimi olan bir medeniyetin devamı niteliğindedir.. Şehrin hatta ülkenin sembolleri arasında kahve ve ülkenin yetiştirdiği maratoncular başta olmak üzere zaman zaman sokakta halen varlığını sürdüren ve bir döneme damgasını vurmuş başını ünlü şarkıcı Bob Marley’in çektiği akım olan rastafariler olduğu biliniyor..

Kenti gezerken büyük meydanlar ve rejimler dev posterler eski Sovyet bloğu ülkelerini andırıyor, bir dönem komünizm yılları da yaşamış olan bu şehir daha ziyade monarşi yıllarıyla bilinmiş Haile Selassie ve Menelik dönemleri özellikle öne çıkıyor..

Dostumuz Cengiz Bey’e yahu koskoca Addis Ababa’da hiç Malatyalı yok mu dedim, şaka ile tabi ki, oda olmaz mı var tabi ki dedi, istersen tanıştırayım seni deyince hemen gidelim ,dedim, yok ,dedi, bu akşam yemeği için ben bir rezerve yaptırdım buranın en güzel restoranı “Alaaddin“ zaten oranın sahibi onlar dedi.

Akşam yemeği için hemşehrim olan Aladdin Restoranın sahipleriyle hem tanışmak hem de Etiyopya mutfağına dair bir şeyler yer miyiz düşüncesi de var gittiğim her yerde yerel lezzetleri mutlaka denemeye gayret ediyorum, çok extrem bir durum yoksa ufak tefek şeyleri hijyen kaygısıyla görmezden geldiğim oluyor nitekim..

İlk bakışta dışarıdan bakıldığında ana cadde üzerinde çok da görkemli olmayan bizim standartlarımıza göre tabi ki lakin Addis Ababa standartlarına göre gayet lüx bir restoran Aladdin. Kapıda bizi Vanessa adlı zarif bir hanım karşılıyor, dostumuz Cengiz Bey bizi takdim ediyor, tanıştırıyor, hanımefendinin iki kızı var fakat asıl dedesi olan beyefendi Malatyalıymış lakin adam uzun yıllar önce vefat etmiş restoranı da kızlarına miras bırakmış. Hikaye çok enteresan 1915 olaylarında Malatya’dan göç eden bir ermeni olan büyükbaba önce Adana’ya, oradan Lübnan’a oradan Mısır’a ve Mısır’dan da Etiyopya’ya gelmiş bir Ermeni.. Sonra Addis Ababa’da evlenmiş ve yerleşmiş kendisi Anadolu yemekleri yapan bir aşçıymış, hikayeyı anlatan Vanessa hanım bir noktadan sonra bana sarılıp ağlıyor, büyükbabasının vatan hasreti içinde öldüğünü anlatıyor, gerçekten duygusal bir atmosfer ve hikayenin detayları herkeste bir mahzunluk bir sükûnet oluşturuyor. Bir süre sonra dostumuz Cengiz Bey biz buraya ağlamaya sızlamaya değil, yemek yemeye geldik diye espriyle konuya müdahil oluyor, kasvet dağılıyor ve güzel bir sohbet başlıyor, hanımefendi Malatya’yı merak ediyor sorular soruyor ben anlatıyorum yaklaşık 2 saat kadar sonra hakikaten bizim damak tadımıza uygun yemekleri afiyetle yedikten sonra müsaade istiyoruz, şeref defterini getiriyorlar, önemli misafirlerine restoran hakkındaki duygularını ifade etmelerini rica ediyorlarmış biz de seve seve Malatya’dan selamlar başta olmak üzere karşılaştığımız konukseverlik ve gösterilen duygusal yakınlık konusunda teşekkür ederek ,mekandan yarı mahzun memnuniyetle ayrılıyoruz..

Biraz gece gezmesine çıkalım acaba gece nasıl bir hayat var merakımız birkaç mekan geziyoruz, daha ziyade Almanların, Fransızların ayrı ayrı beyazların takıldıkları bar tipi yerler, ziyade özellikle siyahların mekanları binaların altında birer adeta in denilebilecek mekanlar. Fakat güzel otantik Etiyopya ritimleri sıkış tepiş ortamda hiç çekilmiyor, bu ortamda toplam 5 dakikayı geçmeyen bu keşiften sonra çok da güvenilir görünmeyen garip tipli insanları görünce herhalde suç oranları çok yüksek olmalı diye içimden geçirdim, mihmandarımız Burhan Bey’e sordum burada herhalde suç oranları rekor düzeydedir dedim, hayır bilakis aksine çok düşük diyor, nasıl olur tiplere baksana abi diyorum, olsun sen onların öyle göründüklerine aldanma herhangi bir suçtan içeri girerlerse kolay kolay çıkamayacaklarını bilirler onun için pek bir şey olmaz burada dedi.. Şaşırdım açıkçası ama bir taraftan da rahatladım desem yeridir. Baştan beri pek tekin bulmadığım burayı terkedip hotelimize geçiyoruz.

Şehrin içinden hotelimiz Hilton’a giderken görkemli binası ve aydınlatması ile şehrin en önemli en gözde mekanlarından Shereton hoteli görüyoruz, mihmandar arkadaş beyaz Almanlar ve Fransızların bazen de Çinlilerin eğlence yeriymiş, anlattığına göre daha ziyade Çinliler ve Fransızlar inşaat ulaşım ve altyapı konularında aktif inisiyatif alan iki ülkeymiş Addis Ababa’da..

Ertesi Sabah saat 10.00 gibi kalkıp kahvaltıda buluşuyoruz, meyve ağırlıklı kahvaltı sonrası programda şehrin en yüksek tepesine çıkıp oradan Addis Ababa’yı izleyeceğiz, dostumuz Cengiz Bey Addis Ababa’da gün meşhur Etiyopya kahvesi içmek ile başlar, felsefesinden dolayı kahvaltı sonrası bizi Tomaco’ya götürüyor,(Bu arada dünyanın önemli kahve üreticilerinden birisi olan Etiyopya’da, kahve kültürüne dair bizleri bilgilendirmeyi de ihmal etmiyor; eski bir gelenek olan her pazar ailenin bütün üyelerinin bir araya gelip köz ateşte toprak bir kapta hafif hafif pişirilen kahveden birlikte içmek önemli bir gelenekmiş) Wavel Caddesi’nde bulunan 1900 yıllardan kalma fazlaca görkemli olmayan küçük şirin bir yer Tomaco burada en güzel kahvenin yapılıp yanında kek ile birlikte servis edildiği mekan, dünyanın bir çok yerine kahvenin buradan gittiğini ve bir çok ünlü kahve firmasının Etiyopya kahvelerini kullandığını anlatıyor.

Şehrin en önemli turistik mekanlarının başında St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzeler gelmektedir.

St. George Katedrali, her yanı sürekli dua eden Hristiyanlarla dolu. Bu tip ülkelerde sefalet felaket hastalık ve bir çok afetlerin artması ekonominin kötülleşmesi bir nevi dinin afyon gibi haşhaş gibi insanlara daha çok verildiği izlenimini oluşturdu bizlerde. Ne demişti meşhur Afrikalı lider Jomo Kenyatta; “Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı.”etrafta Fransızları, Almanları, İtalyanları ve Çinlileri görünce Jomo Kenyattaya hak vermeden edemiyoruz..

Katedral içerisindeki küçük müzeyi de gezip çıkıyoruz.

Etiyopya yemekleri için belki kitaplar yazılır ama ben genel özelliklerini kısaca anlatmaya çalışayım. Yemekten önce güzel bir kadın önce önünüze büyük ve derin bir metal kap koyuyor. Yanında gelen genç avucunuza biraz sabun sıktıktan sonra bayan bakır ibrikten ılık suyu avucunuza döküyor. Ardından da elinizi kurulamanız için havlu uzatılıyor. Bu yemek öncesi ve sonrası sırayla masada oturan herkese uygulanıyor. Bu geleneksel el yıkama seramonisinin amacı yemeği elle yemeden önce elinizin temizlenmesi.

AddisAbaba Camileri

Addis Ababa’da 2 milyon Müslüman’ın yaşadığı söyleniyor. Fakat gündelik yaşam içerisinde yapmış olduğumuz gözlemler bize bu rakamın gerçekçi olup olmadığı konusunda tereddütler sunuyor, lakin dostumuzun söylediğine göre şehirde bayram namazlarının çok daha yoğun görkemli bir kalabalıkla , neredeyse bir-bir buçuk milyona yakın insanın birlikte kılındığını öğrenince hayret ediyoruz.

AddisAbaba’da: şehrin en önemli merkezlerinde yer alan Büyük Enver, Nur ve Sumeya Camileri önemli camilerdir. Klasik Arap mimarisine ilaveten Habeş kilise mimarisinin de etkisini görmek mümkün..

Özellikle Büyük Enver Camii, Addis Ababa’da Hristiyan kültürün en önemli sembolleri olan büyük kiliselere meydan okuyor gibi Afrika’nın en önemli yerel Pazar yerlerinden biri olan Marketo’da yer alan Enver Camii bir nevi komplex olma özelliği taşıyor medreseler, kimsesizlerin kaldığı ve çokça Müslümanın ziyaret ettiği bir nevi İslam Merkezi özelliği taşıyan bu camii 1920’lerde inşa edilmiş.

Bir diğer önemli camii Nur Camii’si ki bu caminin başlıca özelliği ülke tarihine damgasını vurmuş olan ve müslümanlara yaptığı zulum ve katliamlar ile bilinen İmparator Menelik’in, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa gecen kızı Zweditu tarafından 1916’da yaptırıldığı söyleniyor.

Bir diğer Camii ise bizim Cuma namazı için gittiğimiz habeş mimarisine örnek diyebileceğimiz Sumeya Camii, bahsi gecen önceki camilere göre daha küçük olan bu cami yine önemli Pazar yerlerinden biri olan Şuha’da yer alıyor.

Bir tarafında sahaflık olan Hayrettin abi eki pazarı gezmek bir şeyler almak istiyoruz aslında saatlerce gezilecek bir Pazar lakin fazla zamanımız olmadığından kısa bir tur ile bazı enstrümanlar savaş aletleri eski kitaplar birkaç hediye alıp çıkıyoruz..

Etiyopya mutfağını merak ediyor sürekli olarak Hayrettin abi, öğle yemeğinde geleneksel mutfak adına bir şeyler yemek istiyoruz et bu konudaki önceliklerimizin başında geliyor lakin burada öyle bizdeki gibi ete dair bir işleme seçicilik yok yol kenarında eline satırı alan hayvanın kafasının kopartılmasının ardından eti irili ufaklı parçalara ayırıp buzdolabı olmaksızın bol sinekli ortamlarda satış yapıyor olması biraz kafamızı karıştırmıyor değil

Şehir içinde birçok yerel mutfak restoranları mevcut yine tereddüt ederek de olsa bir sinekli tezgahın yanından geçip mangal yapan bir yere otururuz.ister bidon mangaldan ızgara et isterse geleneksel yemekleri olan kızgın yağda kavrulmuş et deneyebileceğimiz söyleniyor ,arkadaşlarımın aksine ben ızgara et denemek istiyorum lakin yerel baharatlar ve sosların mümkünse kullanılmamasını hatırlatmayı da ihmal etmiyorum..birazdan bayan elinde genişçe bir metal leğen ile geliyor ve bir elinde ibrik herkes sırası ile ellerini yıkıyor sonra bir havlu verip kurulanmasını sağlıyorlar ilginç bir gelenek ve çok yayın olduğunu söylüyor mihmandarımız..sonra etimiz geliyor. Gerçekten lezzetli bir et yediğimizi söylemem gerekiyor bu da hayvancılığın henüz organik usullerle yapılıyor olmasından olsa gerek.

Entoto Tepesi’ne gidiyoruz bugun bize eşlik eden arkadaş salamon bizi araç ile tepeye götürecek ,orada entonto Meryem kilisesini göreceğiz çoğu insanların araçların dışında sarkarak yolculuk ettiklerine şahit oluyoruz lakin hafif tırmanışa geçtiğimizde tepenin yukarısına doğru okaliptüs kokuları daha bir hissedilmeye başlıyor,tepeye çıktığımızda müzeyi ve galerileri gezip geleneksel Habeşistan resimlerinden örnekler görüyoruz,ardından tepedeki top ve nöbetçi ile fotoğraflar çektiriyoruz köylü çocuklar para istiyorlar birlikte resimler çekiliyoruz.. Entoto tepesinden Addis Ababa’yı izlemek hakikaten keyifle 3000 rakımdan bakmak güzel yeşil Addis Ababa’ya..

Tepede ki kilisenin avlusunda buyuk bir düğün töreni var içeri girip birkaç kare fotoğraf çekmek istiyorum lakin beyaz olmam sanırım tepkiye yol açmış olacak ki hızlıca terkediyorum, kilisenin avlusunu,fakat dikkatimi çeken bir şey oldu kilisenin arka tarafında bireysel ibadet eden kadınların secdeye kapandıklarını gördüm ve kilisede oturma sıralarının olmayışı dikkatimi çekti ,farklı bir hristiyanlık forumu var sanıyorum burada..

Yol kenarında beklesen köylülere salamonu gönderip okaliptüs balı olup olmadığını sordurduruyoruz, bir tanesi bekleyin deyip gidip evinden 2 kavanoz bal getirdi biraz tadına baktık bizim ballara göre daha sıvı lakin tadı rayihası muhteşem bir bal..birer kavanoz almayı ihmal etmedik tabi ki…

Akşam karanlığı çökerken şehre dönüyoruz aynı gece 00.40 gibi İstanbul’a dönüyoruz.. Hotelde akşam yemeğinden sonra biraz dinlenip toparlanıyoruz.

Dostumuz Cengiz bey bizi havalimanından uğurlarken duygulanıyoruz, İstanbul’da tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşıyoruz..uçağımız kara afrikanın yemyeşil kenti addiasababa üzerinde karanlığın içine doğru yükseliyor .birden İstanbulu özlediğimizi hissediyoruz gözlerimizi kapatıp Yeşilköy’de uyanacağız, unutmadan Afrikanın “yeni çiçeği” bu şehri…

AddisAbaba’ya gitmişken görülmesi gereken yerler Etiyopya Ulusal Müzesi. Afrika’nın en önemli müzelerinden biri olan ; 3,5 milyon yaşındaki fosil iskelet “Lucy sergileniyor. Müze’de ayrıca geleneksel eşyalar heykelcikler ve etnografik ürünler de sergileniyor. Şehrde yine görülmesi gerekli yerlerden birisi de büyük Pazar AddisMercado ,Önemli Katedrallerden Aya Yorgi, saraylardan Melenik ve Jubilee sarayları görülebilir,ve en önemlisi ben göremesem de sizler mutlaka görün Omo Vadisi mutlaka görülmeli 20 ye yakın ayrı kabilenin yaşadığı gizemli bir vadi…

Afrika’nın incisi yemyeşil bu şehirde güler yüz misafirperverlik ve mutlaka farklı deneyimler yaşayabileceğiniz birçok farklılıkları bir arada fark edebileceğiniz unutulmaz hatıra ve izlenimler sizi bekliyor…

Omo Vadisi

Omo Vadisi’nde İlginç Bir Yolculuk

Harel Dağları’nı yanımıza alıp Rift Vadisi boyunca ilerliyoruz. Yol genelde asfalt ve düz.

Bu savan coğrafyasında sarı bidonlarla nehirden su taşıyan insan ve eşekler, şemsiye ağaçları, artık bir ağaca dönüşmüş dev kaktüsler, gat toptancıları, yiyecek bekleyen babunlar bize yolda eşlik ediyor.

Bir ara bir yerel pazarda duruyoruz.

Etrafımız sarılıyor.

Bir anne ile baba kucaklarındaki çocuklarını gezi arkadaşlarımız Pakize ile Ayşin’e 20 avroya satmaya çalışıyor. “Alın götürün” diyorlar. Çocuk ağlıyor, sanki durumu anlamış gibi.

Öğlen yemeğimiz bu kez peynir ve yumurtalı sandviç ile muz idi.

İnekler sıska, eşekler sıska, keçiler sıska, insanlar da sıska. Kısacası bu coğrafyada şişman yok.

Dorze Köyü, Chamo Gölü tekne gezisi ve aşırı sıcak!

Babun ve yabani domuzların eşliğinde göl manzaralı kahvaltımızı alıyoruz. Bugün dağlık bölgede yaşıyan Dorzeleri ziyaret edeceğiz… 12 Dorze Köyü’nde toplam 7800 kişi yaşıyor. Guge Dağları’nın yamaçlarında Dorzeler teraslar oluşturarak tütün, baharat, yulaf, elma ve yalancı muz yetiştiriyorlar. Ancak esas meslekleri “dokumacılık”. Pamuğu pazardan satın alıp hanımları iplik haline getiriyor, erkekleri ise tezgâhlarda dokuyup şapka, kumaş, şal, eşarp ve kilim üretiyorlar. Devlet her 18 yaşına basan vatandaşına ücretsiz 175 metrekare arazi veriyormuş. Ancak bu ülkede arazi sadece devlete ait ve mirasla çocuklarına geçemiyor.

Rehberimizin adı “Geta”. Kıvırcık saçları ile tipik bir “rasta”. Yalancı muzun hem yapraklarından hem de gövdesinden istifade ediyorlar. Liflerinden ise iplik hazırlanıyor. Yapraklarını hayvanlar yiyor. Gövdesini iyice ezip havasız ortamda 3 ay bekletince peynire benzeyen bir ürün oluşuyor. Onu da hamur yapıp saçta kızartıp bal ya da acı sosla yiyorlar.

Zamanında dedeleri bu bölgedeki filleri avlarmış. Şimdi evlerini fil başı şeklinde inşa ederek belki de günah çıkartıyorlar. Bambudan evleri çok yüksek (12 metre) çünkü ufacık kırmızı karıncalar bunları hızla öğütüyormuş. Evlerinin içinde örümcek besliyorlar ki örümcek bu karıncaları avlasın diye! Gerekince 60 dorze genci evi daha sağlam başka bir araziye taşıyormuş. Yine de evlerin ömrü 120 yıl kadar sürüyormuş. Ne de olsa bambu dünyanın en sağlam yapı elemanı.

Çiğ etin yanında araki içiyorlar. Arkadaşlar da denedi. Sert bir içki. Buğday, anason, beyaz mısır ve sarımsaktan hazırlıyorlarmış. Dönüşte kalça hareketleri ağırlıklı ilginç dorze dansını yollarda çocuklar başarı ile uyguluyorlar. Çok farklı bir dans türü.

Yemekten sonra Chamo Gölü’nde tekne gezintisine gidiyoruz. Sazlıklarda daima farklı su kuşlarına rastlamak mümkün… Suyun olduğu coğrafyada yaşam devam eder. Sahilde ağzı açık yatan uzun timsahlar ve arada bir kafasını çıkartan bir su aygırına rastlıyoruz.

Ballı içkiler, mavi kuşlar, şemsiye ağaçları, koşuşan çocuklar, işte Güney Etiyopya!

Sessiz bir doğa…

Huzurlu bir ortam…

Bir gecenin daha sonu…

Arba Minch gezintisi – Animist Konsolar – Key-hfer Pazarı ziyareti, kıpkızıl bir yolculuk.

Konso Kabilesi yükseklerde yaşıyor, çalışkanlar, tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlar. Konsoların 9 klanı köylerinde karışık olarak yaşıyormuş.

Tarımda devrim yaratıp verimsiz tepe ve vadilere teraslar yaparak yeşillendirmişler ve böylece bölgeye yağmuru getirmişler. Bu üretkenlikleri ve çalışkanlıkları ile 2013 yılında Unesco Dünya Kültür mirasına dâhil olmuşlar. Çoğu animist ancak bir bölümü protestan ve Ortodoks dinini kabul etmiş.

Biz konsoların “Amole” köyünü ziyaret ettik. Baş kentleri ise “Konso”. Birer sanat eseri olan “waga” diye anılan ürkütücü tahta oyma mezar totemleri çalınmaya başlanınca müzelerde korunma altına alınmış. Rehberimizin adı “Tesfay” yani “Ümit”.

Animist toplum atalarına ve yaşlılarına hürmet eder. Onları üzmek istemez çünkü ruhlarının geri dönüp evdekileri rahatsız edeceğine inanırlar. Cenaze törenleri önemlidir. Mezarların ihtişamı da önemlidir. Örneğin şefleri ölünce kokacağı için mide ile bağırsaklarını çıkarıp bir çeşit mumya hazırlayıp saklarlar ve ancak 9 yıl, 9 ay, 9 hafta, 9 gün ve 9 saat sonra şeflerini büyük bir törenle toprağa verirler.

Köyde yürüyoruz, ufak çocuklara para ve hediye vermemizi istemiyorlar çünkü dilenmeye alışıp okula gitmiyorlarmış. Köyde sokaklar dar ve taş duvarlarla sınırlanmış.Böylece köye hırsız ve düşmanların girmesini önlüyorlarmış.

Köy evinde 12 yaşından büyük bekar erkek çocukları ve misafirler kalıyorlar. Bu çocuklar köyü yangın ve diğer tehlikelerden koruyor. Eşi hamile olan erkekler de yaramazlık yapmasın diye çocukları doğana kadar burada yatıyor. Etrafı çitlerle çevrili olan köy evinde bir gölgelik, bir mutfak, bir yatak odası ve bir de kiler bulunmakta.

Kahveyi satıp kabuklarını farklı baharatlarla pişirip kendileri içiyor ayrıca köyün erkeklerinin toplanıp yerel birayı yudumladığı kahve benzeri özel mekânlar göze çarpıyor.

Köyün ana meydanındaki 60 kilogram ağırlığındaki oval taşı evlenmek isteyen delikanlılar kaldırıp omuzunun üstünden atmak zorunda… Yemin taşının önünde ise şüpheli kişi köyün şefinin huzurunda suçsuz olduğuna dair yemin edermiş.

“Nesil ağacı” (Generation Tree) çok sayıda koparılmış ağaç kütüğünden oluşuyor. Her kütük bir nesil olarak kabul edilen 18 yılı temsil ediyor. Böylece köyün yaşı ortaya çıkıyor.

Key-hfer (kızıl toprak) pazar yerinde fotoğraf çekmek pek öyle kolay değil! Önce fotoğrafını çekmek istediğiniz şahısla pazarlık etmek gerekiyor. Pazarda Tsemay ile Benna kabileleri ile karşılaşıyoruz. Giysileri, takıları ve davranışlarıyla sahiden çok farklılar. Benna erkekleri küpeli ve boyalı. Gayet havalı. Aşağı Omo vadisinde 20’ye yakın kabile var. Omo Nehri neticede Turkana gölüne dökülüyor. Güney Sudan sınırına yakın Turmi’de Buska Lodge’a ulaşıyoruz. Şu anda gezimizin en güney noktadasındayız.

Ve bir gecenin daha sonu!

İşte Mursiler ve Tarih öncesine bir yolculuk,

Araçlarımızla Mogo Millî Parkı’na giriyoruz. Aslında ismi dışında pek ortada millî park kalmamış. Bu bölge meğerse şeker kamışı ekimine açılıyormuş. Onlarca iş makinesi ve kamyon sürekli hareket halinde. Başaran hayvanlar komşu Gambella Millî Parkı’na kaçabilmiş. Kaçamayanlar yolda ölüsünü gördüğümüz ufacık dig-dig gibi yollarda eziliyor. Dönüşümüzde etrafına akbabalar toplanmıştı. Akbabalar doğanın çöp toplayıcısıdır. Ama buna rağmen yolun kenarında yatan bir leopar gördük. Onun da sonu hiç iyi değil.

Mursilerin ortalama nüfusu 6 bin civarı. Maso ile Omo nehirlerinin buluştuğu alçak topraklarda kavurucu bir sıcak altında hayvancılık ve tarımla uğraşarak yaşamlarını ve geleneklerini korumaya çalışıyorlar. Bu göçmen kabile yağışlı ve kurak mevsimlerde nehrin çekilmesine paralel olarak yer değiştiriyor.

Yol boyunca ormanlık alanlar maalesef yakılmış. Böylece hayvanları için taze ot elde etmeye çalışıyorlar ama bu arada eko-sistem de yok ediliyor. Binlerce böcek, hayvan ve faydalı organizma yanıyor.

Yağışlı mevsim olan Eylül ayında hasat aldıktan sonra Mursiler bir şenlik yapıyorlar. Evlenmek isteyen delikanlı elindeki sopa ile diğeri pes edene kadar dövüşüyormuş. Sonra devlet şiddet içeren bu uygulamayı yasaklamış. Vücutları beyaz çizgili çocuklar ve sırım gibi bedenleri ile mursi erkekleri hemen hemen çıplak. Hanımların göğüsleri de ortada. Meğerse mursiler bizler gibi üstlerine kıyafet giyenlere bu yükü niye taşıyorlar diye şaşarlarmış. Yanlarında köpekleri eksik olmuyor. Mursiler aslında cengaver ve agresif bir toplum. Hayvan hırsızlığı veya kız kaçırma kabileler arası bir savaş nedeni oluyor. Ellerinden kalaşnikof ve AK47 eksik olmuyor. Düşmanını öldüren Mursi bugün bile kahraman kabul edilir.

Ziyaret için bir grup gelince koni şeklindeki sazdan kulübeleri önünde toplanıp bir sıra oluşturuyorlar. Daha süslü ve ilginç olan 20 adet kadın, 20 kadar erkek fotoğraf için seçiliyor. Hediyesi 80 dolar civarı. Bu para karşılığı onlarla 10 dakika kadar fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Aslında bir mursi köyünü ziyarete ortalama günde 3 grup gelse bu bir günde 300 dolar eder. Etiyopya standartlarında iyi para! Bu parayı yiyecek, tarım aleti ve hayvan satın almak için kullanıyorlarmış. Daha sonra bir tanesi ile özel kişisel fotoğraf çekeyim derseniz, hediyesi 10-20 bıır.

Bu kabilenin en büyük özelliği kulaklarına ve dudaklarına taktıkları “levi” denen kilden tabaklar. Bize ne kadar itici ve tuhaf görünse de bu tabaklar sosyal statü ve bir çeşit zenginlik göstergesi. 12 yaşına ulaşan her mursi kızının iri bir dikenle kulağı deliniyor. 20 yaşına gelen kızın ise öndeki 4 dişi çekiliyor. Sonra dudağı kesiliyor ve yaranın kapanması bir odun parçası ile önleniyor. Genç kız kendi hazırladığı tabağı uzayan dudağına yerleştiriyor. Tabağın büyüklüğü gittikçe artırılıyor. Sonunda tabak 6cm çapına kadar ulaşıyor. Tabağın boyutu büyüdükçe genç kadının başlık parası da artıyor.

Bu bölgeye yakın yaşayan Bodi Kabilesi’nde her ailenin seçtiği bir bekâr çocuk bal-süt ve hayvan kanı ile beslenirmiş. Sonra bu çocuklar tek tek tartılırmış. Birinci gelen aile onurlandırılırmış.

Safari parkının terasında otururken bir bağrışma, bir tezahürat duydum. “Nedir?” diye sordum; “müsabaka var” dediler. Bakayım belki ilginç pozlar yakalarım diye elimde fotoğraf makinem bir garsonla beraber yola koyulduk. Dereye geldik. Köprü yok. Ayakkabılar elde karşıya çıplak ayak geçtik. Meğer stadyumda bir lig maçı oynanıyormuş. Tribünlerin önünden yürüyünce herkes orada tek beyaz olan bana bağırmaya başladı! Bazıları taş gösteriyor, bazıları ise ayakkabı gösteriyor. Ne söylediklerini anlamıyorum. “Beni linç mi edecekler acaba” diye korktum! Futbol seyircisi cidden tehlikelidir. Ne de olsa Romalılarda olduğu gibi içlerindeki şiddet ve kötülüğü buralarda sergiliyorlar. Ben de havayı yumuşatmak için orada şöyle bir dans ettim, onlar tekrar maça konsantre olunca hemen kaçtım.

Etiyopya

Güneş Yanığı Ülkesi : Etiyopya

M.Ö. 3000 yıllarında Habeş İmparatorluğu Yemen, Sudan ve Suudi Arabistan’ı içine alacak kadar genişmiş. Güzel Saba melikesi, Yahudi Kralı Süleyman’ı ziyaret etmek için Kudüs’e doğru yola çıkar. Süleyman’ın dedesi Peygamber Yunus, babası ise Peygamber Davud’dur. Yolda, Yemen’in Magrep şehrinde bir süre kaldığı söylenir. (Bugün Yemenliler de Saba melikesine sahip çıkmaktadır.) Kudüs’e varınca kralın sarayına yerleşir. Kral Süleyman, Saba melikesine hemen aşık olur ve bir gece yemeğine fazlaca tuz koydurur. Gece susayan güzel melike, su istemek için kralın kapısını çalınca, o geceyi kralın odasında geçirir ve bir oğulları olur. İşte böylece bir İmparator doğmuştur. Adı: “Menelik” olur. Menelik 12 yaşına basınca babasını ziyaret etmeye Kudüs’e gider. Habeşistan’a geri dönerken 12 bin Kudüs Musevi’si yani “Felaşalar” kendisine rengarenk ünlü “timkat” şemsiyeleri ile eşlik ederler. Hatta Hz. Musa’ya inen On Emir’in yazılı olduğu taş tabletleri koruyan altın kaplama ahşap sandık da beraberlerindedir. Bu sülalenin 226. kralı olan ünlü Halile Selasiye’yi 1974 yılında komünist lider Mengistu devirene kadar 3 bin yıl bu hanedan Habeşistan’da saltanatta kalır. İslami inanışta ise bu konu şöyle geçer: “Belkıs, Yemen’de Saba mülkünün melikesidir. Bir gün peygamber (ve de İsrailoğulları Sultanı) Süleyman’ın yolu bu havaliye düşer. Hz. Süleyman onu imana davet için bir mektup gönderir. Belkıs ülkesinin ileri gelenleriyle görüşür; Hz. Süleyman’a bir elçi, mektup ve hediyeler gönderir. Fakat Hz. Süleyman bunu kabul etmez, Belkıs’ın da yanına gelmesini ister. Nihayet veziri Asaf, ismiazam kuvvetiyle, Belkıs’ı tahtıyla birlikte Hz. Süleyman’ın yanına getirir. Görüşürler, neticede Belkıs, Hz. Süleyman’ın eşi olmayı kabul eder…”

Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ilk yıllarında Mekkeli müşrikler zulümlerini çok artırınca, peygamberimiz bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin verir. Habeş kralı Necaşi, Müslüman gözmenleri iyi karşılar. Onları, peşlerinden gelen Mekke müşriklerine teslim etmez ve kendi de Müslüman olur. Necaşi öldüğünde Hz. Muhammed onun gıyabi cenaze namazını kıldırır. Bugün Habeşistan nüfusunun %45’i Müslüman’dır.

Osmanlılar da XVI. Yüzyılda Habeş eyaletine ayak basmışlar. Hatta, kötü tıbbi şartlarda hadım ettikleri zenci çocuklarını gemilere doldurup, İstanbul’da Osmanlı sarayına harem ağası olarak yollamışlar. Harrar Osmanlıların merkezi olmuş. Bugün bile şirin bir Anadolu kasabasını andırmakta. Orada yaşayan Harrai kabilesi de Türk soyundan geldiğine inanır ve bununla övünür.

Habeşistan kralları arasında 1800’lü yılların başında hüküm süren II. Menelik, Habeş halkı için en yararlı çalışmalar yapan imparator olarak hatırlanıyor. İlk okulu, ilk hastaneyi, ilk tren hattını açtıran hep bu kralmış. Etiyopya’yı terk edip ülkesine dönen diplomatlara imparatorun tavsiyesi şöyle olurmuş: “Pabucunuzu lütfen iyice siliniz ve vatanımın toprağını birlikte götürmeyin.”

İkinci Dünya savaşından önce 1936-1941 yılları arasında 5 yıl süren ikinci İtalyan işgali altında kalmış ülke. Bu arada İngiltere’ye kaçan kral II. Menelik İsviçre parlamentosunda yaptığı konuşmada “Biz fakir bir ülkeyiz. Medeniyet, toplu ve tüfekli gelip binlerce insanı öldürmek midir.” diye sorar. Kendisine bir meydanda bomba atılmasına kızan general Graziane’nin bir günde “size verecek önemli bilgilerim var” diye meydanda topladığı 30 bin Habeşi öldürdüğü bilinmektedir. Mussolini devrinin faşist İtalyanlarının yaşattığı bu dehşet ibretle hatırlanmaktadır. Dünya basınında, kafalarına birer ip geçirilmiş Habeşlerin fotoğrafları sık sık yer almıştı. İngiltere ve hatta Türk paşalarının yardımı ile İtalya bu ülkeden çekilmek zorunda kalır. Sonuçta İtalya, Habeşistan’a 25 milyon Amerikan doları tazminat ödemeye mahkum olur. Uzun bir müddet bu parayı ödemez. Sonunda sadece bu ülkede ücretsiz bir elektrik santrali inşa eder.

Ve Son İmparator, Afrika’nın Babası Halile Selasiye Devri

Majesteleri, imparator, hazreti, yüceler yücesi, krallar kralı, aslanlar aslanı Haile Selâsiye… Hani aslanları ile gezen ünlü, kısa boylu imparator. İki kez Türkiye’yi ziyaret etmişti. Hani Yeşilköy hava limanında uçaktan kendisinden önce inen aslanı gören dönemin başbakanı İsmet İnönü irkilmişti. Ama aynı Haile Selâsiye şahsına ait arazide üniversite kurmuş, kendisi de her sabah derslere katılmış ve üniversitenin ilk mezunları arasında yer almış.

Etiyopya’nın her yanına dağılmış saraylarının bazılarında bir gece bile yatmadığı söylenir. Tüm Habeş toprağını kendi sülâlesine dağıtıp, halkını köle gibi çalıştıran imparator. İşte bu imparatorun, aslanlarından başka minicik bir köpeği de varmış. Adı da, şoförü olan general ile aynı imiş: “Lulu”…

Ve 1974 yılında Mengisto, Haile Selâsiye’nin ve 3 bin yıllık bir imparatorluğun defterini tamamen kapatır. Aslanları ise, başkentteki bir parkta bulunan ufacık beton kafesler içinde, imparator dönemindeki o şaşaalı günleri düşünüyor olmalılar!..

Arada 17 yıl süren komünist dönem başlar. Habeşliler İsviçre bankalarındaki Haile Selâsiye’ye ait ve tamamının 11 milyar dolar olduğu söylenen parayı bir türlü ülkelerine geri getiremezler. Oysaki Habeş halkı kâğıdı kalemi eline alıp bu gelecek paradan kendisine ne kadar pay düşeceğini hesaplar olmuş.

Komünist rejim öğrenim seferberliği ilân etti ve imparator döneminde okuma oranı % 3 iken bu oran hızla yükseldi. Addis Ababa’yı arşınlarken bir okul çıkışına rastladık. Aynı kıyafete bürünmüş siyah renkli öğrenciler, tüm yolu karınca gibi kaplamıştı. Ancak, bu rejim sırasında varlıklı ve tahsilli vatandaşlarına uygulanan aşırı baskı, aydın kesimin Etiyopya’dan kaçmasına neden oldu. Fakirlik ve becerisizlik arttı. Ülke, eski Sovyet silahlarının bir mezarlığı oldu ve sıkıntılar içinde 1991 yılına gelindi. Bu yılda yoldaş Mengisto devrildi Bu olayla birlikte Etiyopya’da yepyeni bir dönem başladı.

Acaba, bu yeni yönetim, kendine destek veren halka radyolarda vaat ettiği sözleri tutuyor mu? Yurt dışındaki bankalara istif edilen paralar sadece sahip mi değiştirdi? Ya rüşvet? Bakalım zaman içinde bu ilginç Afrika ülkesinde neler olacak?..

Ülke 86 etnik grup esas alınarak 9 eyalet ve 2 federal şehir var ve federe bir devlet oluşturulmuş. Ama, kurulan partilerin de etnik gruplara dayandırılması, gelecekte huzurlu bir siyasi yapının devamı için endişeler duyulmasına neden oluyor.

Üçyüz harfli İbraniceyi andıran amharca en fazla kullanılan lisan. Ayrıca bu coğrafyada 83 lisan ve 200 dialekt var.

Etiyopya bayrağında yer alan yeşil, sarı ve kırmızıyı gökkuşağındaki üç ana renkten almış.

Türkiye’nin ortalama 1,5 katı olan, Doğu Afrika’nın su deposu olarak anılan Etiyopya; topraklarında doğup, 800 kilometre sonra tekrar aynı topraklarda kaybolan vefalı Awash Nehri’ne özel bir saygı duyan bir ülke! Çünkü, Awash hariç diğer tüm nehirler Etiyopya’yı bırakıp uzaklara gidiyormuş. Örneğin Mavi Nil (Abay), Omo, Gibe, Teveza gibi. Yılda 3 milyon metreküp toprak da bu nehirlerle birlikte ülkeyi terk ediyormuş.

Ülke ihracatının % 60’ını kahve oluşturuyor. Ne de olsa kahvenin vatanı burası değil mi? Buradan Yemen’e taşınan kahve Osmanlılar ile İstanbul’a, İstanbul’dan da Venedik’e yolculuk eder. Bir gün çobanlar keçilerini otlatırken, keçilerin “çok hareketli” olduğunu ve uyumadıklarını fark ederler. Keçilerin ne yediklerini gözlerler. Meğer, keçiler kahve çekirdeklerini iştahla yutuyorlarmış. Sonra da çobanlar kahve çekirdeklerini yemiş. Üç yüz yıl sonra önceleri kaynatıp içmişler, sonra da kavurup, kırıp, öğütüp, suyla kaynatarak içmeye başlamışlar.

Ras-Tefari Tarikatı

Ras-Tefari, ünlü şarkıcı Bob Marley’in de zamanında üyesi olduğu Jamaika’da yaygın bir tarikat. “Tefari” aslında İmparator Haile Selâsiye’nin vaftiz adı. Bu tarikatın üyeleri Haile Selâsiye’ye sonsuz saygı duyar, onu yaşayan tanrı kabul edip, ölmediğine inanırlarmış. Genelde ön dişleri kırık, saçları ise lüle lüle örülmüş oluyor. Ras-Tefari tarikatı üyeleri için Etiyopya’da Shashemene’de özel bir arazi tahsis edilmiş. İstedikleri an bu ülkeye yerleşme hakkına sahipler. 1923 yılında, 7 yıldır yağış almayan Jamaika’yı ziyaret eden Haile Selâsiye, buraya ayak basınca yağmuru başlatmış. İşte bu mucizevi olay tarikatın başlangıç noktası olmuş.

Ras-Tefariler birleşmiş bir Afrika fikrini savunmakta. Rasta felsefesinin renkleri kırmızı, yeşil ve sarıdır.

Etiyopya ile İlgili Bazı Kısa Notlar!

§ Addis Ababa stadyumunda bu ülkeyi ilk ziyaretim sırasında 100 bin kişi ile birlikte bayram namazı kıldık. Kadınlar ise caminin dışında toplanmışlardı. Görüntü etkileyici ve muhteşemdi.

§ Sudan gibi burada da sigara kullananların sayısı çok az. Belki de sigara alacak paraları yoktur diye düşünülebilir.

§ Etiyopya genelde yabancılar için pahalı bir ülke. Özellikle telefon ve hediyelik eşya için çok yüksek fiyatlar ödüyorsunuz. Bir Etiyopya haritası için benden 8 Amerikan Doları aldılar.

§ Bu ülkede suç oranı çok düşük. Zaten etrafta pek polis de göremiyoruz.

§ Deniz seviyesinden 120 metre aşağıda Danakil çukurunda Afiler yaşıyor.

§ Sizden en çok “kalem” istiyorlar: yanınıza bol bol kalem alırsanız onları sevindireceksiniz.

§ Bu büyükçe Afrika ülkesinde aylık kazanç 100-250 Amerikan Doları arasında olmasına rağmen halkın % 65’i işsiz.

§ Bu coğrafyada kalifiye işçi bulmak zor.

§ Bu ülkeyi Haziran ile Eylül ayları arasında ziyaret etmeyin. Çünkü “yağmurlar” size rahat nefes aldırmaz.

§ Maalesef turistik bölgelerde oldukça yapışkan ve yüzsüz bir grup insan oluşmuş. Yanınıza gelip birkaç klasik soru sorup elinize bir yazı tutuşturuyorlar, arkasından ya sizden direkt nakit para ya da eğitimine sponsor olmanızı istiyorlar.

§ Etiyopya bir kuş cenneti. Endemik birçok kuş cinsine rastlamak mümkün.

§ Kâğıt paralar çok pis; ve paramparça doğrusu insanın eline alacağı gelmiyor.

§ Etiyopya Havayolları Afrika kıtasında en geniş ağa sahip olması ile övünüyor.

§ Bu ülkede aküden tasarruf yapmak uğruna akşamları araçlarda farlar yakılmadığı için kazalara davetiye çıkarılıyor.

§ Etiyopya takvimi tüm dünyanın kullandığından farklı. Yedi yıl fark var. Örneğin bizler 2003 yılını yaşarken Etiyopya 1996 yılında idi. Ayrıca Etiyopya takvimi 13 ay barındırıyor.

§ Ülkenin ortasında yer alan 20 bin nüfuslu Bekoji Kasabası uzun mesafe tüm atletizm branşlarında koşucuları sayesinde tek başına İngiltere, Almanya ve Fransa’dan daha fazla madalya kazanıyor. Bu başarıda yüksek bir rakımda doğup büyümelerinin ve çocukluktan itibaren her yere yürüyerek gitmek zorunda kalmalarının elbette bir payı var. Bekoji’de yetişenlerin arasında Kenenisa Bekele ve Tirunesh Dibaba gibi ünlü atletler bulunuyor. Roma ve Tokyo Olimpiyatlarının ünlü ismi Ababe Bikila, Hayli Gebra Selasi ve Atlanta Olimpiyatı birincisi Fatuma Roba’yı da unutmamak gerekir. O kadar inceler ve bacakları da o kadar uzun ki Etiyopya maratonunda ümit vaat eden bir genci ülkemize alıp Türk vatandaşı yaparsak olimpiyatlarda başarı sağlarız diye düşünmüştüm. Daha sonra bu gerçekleştirildi. İsmi daha sonra Elvan Abeylegesse olarak değiştirilen Etiyopyalı bir kızcağız Türkiye adına çok güzel başarılar elde etti.

§ Etiyopya 30 milyon ile dünyada en fazla küçük baş hayvana sahip ülke olarak kabul ediliyor. Oysa ciddi bir su sorunu var. Artezyen ile bazen 250 metrede su bulunabiliyor. Hayvanlar her gün kilometrelerce yürüyüp suya götürülüyor.

§ İnşaatı devam eden dev barajın Omo vadisinde yaşayan kabilelerin kültürlerini tamamen değiştireceğinden korkuluyor. Etiyopya’da St. George birası ile Ambo markalı soda yaygın olarak tüketiliyor.

§ Yediyüz kilometrelik Omo alüvyon yüklü bir nehirdir. Bu yüzden vadisi organik üretime uygun çok verimli bir toprağa sahip. Ayrıca hava hep ılıman ve oniki ay tarıma uygun. Yılda iki ürün almak mümkün. Omo Valley Farm adı altında bir şirket kuran üç türk ortak 30 bin hektar alanda pamuk yetiştirmeye başlıyor.

§ 7 bin işçisi ile dev bir tekstil fabrikası olan “Ayka” dışında Türklere ait 47 adet briket tesisi de bulunuyor.

§ Etiyopya’nın devlet başkanı Mulatu Teshome Wirtu bir dönem Ankara’da büyükelçilik görevinde bulundu.

§ On beş gün kadar bu ülkede kalacaksanız bir yerel cep telefonu satın alın. Denedim, kazançlı çıkarsınız.

§ Etiyopya’da da futbol çok popüler. Gençlerin çoğunun üstünde ünlü oyuncuların üniformaları var. Stadyumlar doluyor. Ama profesyonel futbolcular maç sonrası kendi üniformalarını nehirde yıkıyor. Kendim şahit oldum.

§ Ülkenin her köşesinde Harar kahvesi bir şark köşesinde alttan odunda ısıtılarak servis ediliyor. Ayrıca yanında muhakkak tütsü bulunuyor.

§ Etiyopya’da 100 bin Çinli bulunuyor. Özellikle inşaat işlerinde çalışıyorlar. Ancak eserlerin kalitesi şüpheli… Bir fıkra… Etiyopyalı bir kız Çinli bir gence aşık olur. Kızın annesi bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Kız dinlemez, rest çeker. Sonuçta evlenirler ve bir çocukları olur. Ancak bebek dört ay sonra ölür. Bütün aile perişan olup üzülür. Ancak anneanne hiçbir tepki göstermez. Kız sonunda annesinin yanına gider… “Anne torununu kaybettin, hiç üzülmedin mi?” diye sorar. “Kızım bunu zaten bekliyorum, Çinlilerin her şeyi bozuk çıkıyor.”

Harar

Kadim Şehir Harar Bir Yönü ile Osmanlı

Şehirlerin babası Harar aslında yaşayan bir müzedir. Burası uzun zamandır çok görmek istediğim bir coğrafya idi. Rehberimiz Abdül Ahmet ile surlar içindeki eski Harar’ı yürüyerek tanıyoruz.

Harar’ın her köşesi bizi ayrı ayrı şaşırtıyor. Çoğunluğu Müslüman olan bu eski kentte fakirlik ve pislik diz boyu. Önlerindeki rengarenk plastik torbalardan gat (çat) içerek sokaklara, kaldırımlara öyle uzanmışlar. Kadınların önünde dört beş adet ufacık soğan ve domates dizili, bunları satmak istiyorlar. Türkiye veya Müslüman sihirli sözcüklerini kullanınca ancak o zaman fotoğraf çektirmeye “evet” diyorlar.

Kadim şehir Harar, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam’ın en önemli dördüncü kutsal kenti kabul edildi. Kentin at meydanında kuruluşunun bininci yıl kutlamaları dolayısı ile eski şehirin beş kapısını simgeleyen bir anıt dikilmiş. Aynı meydanda kiliseye çevrilen camiden nedense sürekli ilahiler yükseliyor. Müslüman hanımlar siyah, Hristiyanlar hanımlar ise beyaz örtünüyor. Abdullahi Ali Şerif Evi bugün bir şehir müzesi. Ali Şerif, koleksiyonunun sergilendiği binasında bizleri yerde gat keyfi yaparken karşılıyor. Aslında gayet de mutlu. Bu şehir müzesinde el yazması Kuranlar, seramik kaplar, Harari paraları, çeşitli fotoğraflar sergileniyor. Doksan dokuz camii ve mescite sahip eski Harar’da 21 bin kişi yaşıyor. Birkaç aile bir araya gelip bir mescit kurmuş. Harar, işsizlik nedeni ile zaman içinde ABD, Kanada ve Avustralya’ya göçmen yollamış.

Bu topraklarda XIV. yüzyılda Adal Sultanlığı kuruldu. 1500’lerde Ahmed Ibin İbrahim Al – Ghazi Harar’ı merkez yapıp Hristiyan Etiyopya İmparatorluğuna seferler tertip edip onları mağlup etmiş. Sonra yerine geçen Emin Nur Sultan “jugol” olarak bilinen kent surlarını yaptırmış.

Osmanlı 1874 – 1885 yılları arası Portekizlilere karşı müslümanları korumak amacı ile bu coğrafyaya asker, memur ve tüccar yollamış. Buraya gelen Türklerin bir kısmı burada evlenip yerleşmiş, onları “kayıp insanlar” olarak anıyorlar. Harar ticaret, sepetçilik ve ciltçilikte çok başarılı olmuş. Bu kent ayrıca, Müslümanlığın Afrika’ya yayılmasında önderlik etmiş. 1936 yılında Habeşlerin ülkelerini işgale gelen İtalyanlara karşı mücadelede Vehip Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Habeş İmparatoru II. Melik’in güçlerine katıldı.

Esrarengiz Harar zaman içinde bir çok maceraperesti de bu bölgeye çekti. Bunlardan biri de “Binbirgece Masalları” adlı ünlü kitabın yazarı Sir Richard Burton idi. Fransız şair, yakışıklıArthur Rimbaud on bir yıl (1880 – 1891) bu hareketli Afrika kentinde yaşayıp, Arapça da öğrenip ismini bile değiştirmiş. Daha sonra kemik kanseri olunca Marsilya’ya dönmüş, orada ayakları kesilmiş ve ardından ölmüş. Bir Hint zenginin yaptırdığı Rimbaud’un da bir süre yaşadığı ev bugün bir müze. Müzenin ikinci katında bir kısmı Rimbaud’un çekmiş olduğu siyah beyaz tarihi Harar fotoğrafları sergileniyor.

Abadir Şeyh Tekkesi arka avlusunda yer alan Türk şehitliğine gidiyoruz Burası tipik bir keşhane. Yerlere uzanmış habire gat çiğniyorlar. Mezarlıkta maalesef bakımsız.

Daha sonra 6 metre yüksekliğinde ve 3,3 kilometre uzunluğundaki kentin kerpiç surlarının etrafında bir tur atıp bugün Harar Belediye Binası olarak hizmet veren tarihi Osmanlı Konsolosluğu ile Kızılay Binasını görüyoruz. Harar 2006 yılında Dünya Miras listesine girdi. Ayrıca yine UNESCO’dan özel bir dostluk ve hoşgörü ödülü aldı. İmparator Halie Selâsiye’nin babası Ras Mezonen bir dönem Harar’da Valilik yaptığı için ünlü imparatorun çocukluğu Harar’da geçmiş. Vali Ras Mezone’nin at üzerindeki bronz heykeli dikkatinizi çekecektir.

Sıra Sırtlan Adamda !

Aslında bu bir gelenek, Harar halkı senede bir defa sırtlanları aşure ile doyuruyor. Yusuf Pepe ise yıllardır her akşam saat 19.30 sularında surların hemen dışında 10-12 civarı benekli sırtlanı isim isim çağırıp tek tek etle doyuruyor. Artık bu gösteriyi izlemek için yüzlerce meraklı Harar’a geliyor. Ayrıca dünyanın görülmesi gereken en ilginç gösterileri arasında ilk sıraya kadar yükselir. Sırtlan aslında dünyanın en yırtıcı ve çenesi en kuvvetli hayvanıdır. Bazen sırtlanlar etleri sopa ucundan. Hatta Yusuf Pepe’nin ağzından bile alıyorlar.