Şeriat Kuralları ile Ache Sultanlığı

2004 yılında zelzele ve ardından tsunami ile sarsılan ve böylece tüm dünyanın ismini sık sık duyduğu Ache Sultanlığı Hint Alt Kıtası ile Güneydoğu Asya arasında Malaka Boğazı girişinde önemli bir geçiş coğrafyasında bulunmaktadır. Çeşitli kültürlerin harmanlandığı Ache’de halkın büyük bölümü balıkçılık ve çeltik tarımı ile geçinmektedir. Sınırları içinde irili ufaklı 119 adanın bulunduğu  Ache Endonezya’ya ait Sumatra Adası’nın en kuzey ucunda yer almaktadır. Önceleri Hindu ve Budistlerin etkisinde kalan bu yöre Hintli ve Arap Müslüman tüccarlar aracılığı ile Müslümanlıkla tanıştı. Ünlü  Habeş gezgin İbn-i Batuta 1345 yılında burayı ziyaret etti. XVI. yüzyılda Portekiz ve Hollandalı sömürgeciler bölgeye ulaşmış ve Portekizliler Malaka Boğazı civarında yerleşmeye başlamış. Bunun üzerine bu  bölgede bulunan İslam Sultanlıkları, Ali Mughayat Şah tarafından birleştirilerek 1514 yılında Ache İslam Sultanlığı kuruldu. Sultan İskender Muda zamanında (1607 – 1636) bu sultanlık en parlak dönemini yaşadı. Sınırlarını büyüttü, Malaka Boğazını kontrolüne aldı. İslam Âlimlerini topladı. Aynı zamanda bir liman olan Ache “Mekke Kapısı” unvanını aldı. 

            Malaka’ya yerleşmiş olan Portekizliler Sumatra Adasına sık sık seferler yapmaya başladı. Bunun üzerine dönemin Ache Sultanı Alaeddin Riayet Şah, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. İstanbul’a ulaşan Ache elçisi padişaha nadir hayvanlar, tütsüler, kıymetli eşyalar ve köleler sundu. Bunun üzerine Osmanlı Ache’ye top döküm ustaları,  gemi yapımcıları ve askeri malzeme gönderdi. İki kalyon ile buraya ulaşan 1000 leventimiz geri dönememiş ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza dövüşmüştür. Bu yörede Osmanlının 14. Kuşak akrabaları vardır ve bu insanlar için Kızılay’ın yaptırdığı İstanbul köyünün yakınında şirin bir şehitlik hazırlanmıştır.

            1566 Yılında Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde ölür. Bu arada İstanbul’a gelen Ache heyeti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlıdan tekrar yardım talep etti. Uzun bir süre bekler. Kanuni’den sonra tahta geçen Sultan II. Selim’in hazırlattığı 15 kadırga ve 2 borçadan oluşan Osmanlı donanması Yemen İsyanı dolayısıyla Ache’ye ulaşamaz.

            Gampung Bita’da Osmanlı bir akademi kurar. 1873 yılında  40 yıl sürecek olan Hollanda – Ache savaşı başlar. Ache adım adım Hollanda Egemenliğine girer. 1851 yılında Ache Sultanı İbrahim Mansur Şah İstanbul’a bir heyet göndererek Osmanlı Devletine bağlı bir eyalet olmak istedi. Ancak İstanbul’da çok tartışılan bu konu değişik nedenlerle  kabul görmedi. Ancak 1943 yılında ise Hollanda bu topraklardan çekilip tüm haklarını Sukarno liderliğindeki Endonezya devletine devreder.

            Portekiz  ve Hollanda’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Ache, bu mücadelesini Endonezya’ya karşı da devam ettirir. 1956 yılında Endonezya Hükümeti Ache için  Otonom Bölge Statüsünü kabul eder. Özgür Ache Hareketi 1976’da bölgede bağımsızlığını resmen ilan eder. Ancak bu yeni devlet uluslar arası bir kabul görmez. 26 Aralık 2004’te merkezi  bu bölgede olan dokuz şiddetindeki deprem ve ardından oluşan tsunami Ache’de 140 bin kişinin ölümüne neden  olur. Oysaki civardaki beş  ülkedeki toplam ölü sayısı 240 bindir. Diğer bir deyişle doğal afetten en ağır yarayı Ache almıştır. Başta Türkiye olmak üzere bir çok ülke Ache’ya yardıma koştu. Başbakanımız Tayyip Erdoğan da burayı ziyaret eder.

            Kıyıya ulaşan boyu 20 metreyi bulan dalgalar önünde ne varsa sürüklemiştir. Yaşanan bu acıdan sonra Endonezya’ya karşı yürütülen iç savaşa bir ara verilmiş ve Helsinki’de bir anlaşma imzalanmıştır. Kızılay’ın yaptırdığı tek katlı, bahçeli evlerin bulunduğu mahalleye gidiyoruz. Buraya ulaşıp geri dönmeyen ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza savaşan leventlerin yattığı tertemiz şehitliğimizi geziyoruz. Bir aile burayı sahiplenmiş. Tsunami sonrası 3 kilometre içeriye sürüklenen 2600 tonluk Apung Santral Gemisi’ni ziyaret ediyoruz. Bir de Ache’nin simgesi olan Baiturahman Camisi’nin içinde yüzlerce öğrenci kara tahtanın önünde gruplar halinde Arapça ve Kuran kursu alıyor.

Kısa Kısa Ache Sultanlığı  

  • Dünyanın en zengin ve kaliteli doğalgaz rezervlerinin bulunduğu sanılan Ache, ayrıca petrol, kalay, altın, platin ve demir rezervleri bulunmaktadır.
  • Endonezya’nın aynı zamanda bir eyaleti olan Ache Sultanlığının 55 kilometrelik yüzölçümünde 4,5 milyon insan yaşıyor. Başkent Bande – Aceh’te ise nüfus sadece 200 bin. (Deprem sonrası nüfusunun hemen hemen yarısını kaybetti.)
  • Ache Sultanlığı ılımlı bir şeriat uyguluyor. Genellikle hanımların başları örtülü. Hukukta şeriat kuralları kısmen uygulanıyor. Resmi tatil günü Cuma. Ama Ache kesinlikle bir Suudi Arabistan veya İran değil. Ayrıca başkentte Katolik okulunun açılmasına bile izin vermişler.
  • Ache’de erkeklerin % 75’i sigara içiyor.  Unutmayın zehir pazarlayıcıları genellikle afet sonrası depremzedelere efkar dağıtmak amacı ile ücretsiz sigara dağıtırlar.  Eyalet Valisinin okul, hastane ve camii gibi kamu alanlarında koyduğu sigara yasaklarına tam uyulduğu söylenemez.
  • Ache’de henüz bir trafik sıkışıklığı sorunu yok.
  • Osmanlı etkileri kendini kıyafetlerde, yemeklerde, mezar taşlarında ve bayraklarda gösteriyor.
  • II. Selimin gönderdiği hutbe XX. Yüzyıla kadar her Cuma Ache’nin camilerinde okutuldu.

II. Abdülhamit Dönemi’nde 1890 yılında Japonya’ya gönderilen Ertuğrul Gemisi Bande Ache’ye uğrayarak onarımdan geçti.

Tanrıların Adası: Bali

Bali Adası, Endonezya Takımadası‘nın en ufaklarından biri olduğu hâlde, doğası, kültürü, gelenekleri, folkloru, festival ve bayramları ile dünya turizminin odaklarından biridir. Ada, gerçekten Tanrı‘nın verebileceği güzelliklerden birçoğunu bünyesinde barındırıyor.

Turizm, 1970‘lerden sonra burayı keşfetmiş. Sonuç olarak, 1990‘larda 3–4 milyon gibi yüksek turist potansiyeli, Endonezya‘nın başlıca döviz girdilerinden biri hâline gelmiştir. Turistler buradan harika hatıralarla ülkelerine dönüyor ve gelecek tatillerinde Bali‘yi seyahat programlarına tekrar katmayı düşünüyorlar.

Balililer için farklı bir durum vardır. Adaları onlar için her şeydir, hatta evrenleri denebilir. Evet, başka bir dünya olduğunu da bilmiyor değiller ancak onlarınkinin hiçbir eksiği yok. Çünkü mutlu bir yaşam için gerekli her nimet Bali‘de bulunuyor. Bali insanları, tüm bu güzelliklerin karşılığında şükranlarını sık sık onları ikram eden tanrılarına belirtme gereğini duyuyorlar. Bu yüzden her ay, her hafta, hatta her an, Bali‘de tanrılara saygı ve şükran görevlerini yerine getirmek üzere tapınaklara gidiliyor, tanrılara çiçek, meyve ve başka hediyeler sunuluyor, tüm etkinlikler büyük bir coşku havası içinde yapılıyor. Burayı ziyaret eden yabancılar, adanın sürekli olarak bir bayram havası içinde olduğunu görünce şaşırıyor.

Sanırım Bali insanı haklı. Dünyada bu kadar güzelliğin bir arada bulunduğu yerler pek çok değil çünkü… Bin yıldan beri ekimi yapılan pirinç ve pirinçten elde edilen yan ürünler, onların her türlü gıda gereksinmelerini karşılıyor. Adanın dört yanı denizlerle çevrili olduğundan, balıkçılıktan yana da sorunları yok. İklim bakımından de şanslı sayılırlar. Yıl ortalama sıcaklığı 28 derece. Muson yağmurları, diğer Güney Asya ülkelerinde olduğu gibi burada çok etkili değil. Yağmur, ihtiyaca yetecek kadar yağar.

Tüm ada yemyeşil, pirinç tarlalarının teras teras şekilleri, adanın kıvrımlarını öylesine uygun bir tarzda yapılmış ki, bunları seyrederken insan hayretler için kalıyor. Bunlar, 50 nesil çiftçi tarafından bu duruma getirilmiş. Tarlaların ötesinde, meyve ağaçları, daha içlerde doğru sık ormanlıklar var. Adanın yapısı volkanik  olduğundan, kuzeyde birkaç yanardağ bulunuyor. Üç bin metreye ulaşan Gunung Agung, Bali‘nin en kutsal tepesi. Batur ve Bratan kraterleri su ile dolarak göl hâline gelmiş. Gunung Agung sessiz görünse de, bazen hiç beklenmedik etkinlikler yapabiliyor. Son olarak 1963 yılındaki büyük patlama, birçok köyün yok olmasına neden olmuştu. Balililerin yegâne korkusu yanardağlar! Tanrıların gazabı diye inandıkları yanardağlar herhâlde onlardan korktukları için bu kadar saygılılar, onları daima mutlu kılmaya çalışıyorlar…

Bali‘nin nüfusu 3 milyon kadar. Yüz ölçümü ise yaklaşık olarak Rodos‘unkine eşit. Tüm adada sulama sistemleri bu kadar iyi geliştirilmiş ki, krater göllerinde biriken yağmur sularını tarlalarına mükemmel dağıtıyorlar. Zaten öyle olmasaydı, bu ufak ada bu kadar insanın gıda sorununu hâlletmeye yeterli olur muydu?

Köyler, pirinç tarlalarının yanında gelişmeye başlamış. Aslında Bali köyü, bir ev kümesi olmaktan çok, sosyal bütün durumundadır. Tapınağıyla, okuluyla, asırlık ağaçlarıyla, evleriyle, köy zaten ufak bir dünyadır bir Balili için. Zaten bir köye varıldığında, evlerin şirinliği, tuğla duvarları arkasından sarkan koca koca çiçek dalları, her yerde görülen ve neredeyse her evin bahçesinde bulunan mini tapınaklar köylerin zenginliğini, estetik ile güzellik anlayışını sergiliyor. Bu anlayış zaten tüm Balililerin ortak yanları. Bali‘de bu durumda olan yüzlerce köy var.

Tapınaklar ise, demin yazdığım gibi her köyde bulunuyorsa, bunların bazıları Balililer için daha da özeldir. Bunların  dışında,  Batur  Yanardağı‘nda  bulunan  ―Besakih‖ tapınağı geliyor. Bali‘nin bu tapınağı, adaya hükmeden yüksek bir dağda bulunduğundan, yerliler tarafından daha kutsal, hatta en kutsal sayılıyor. Adanın batı sahilinde, deniz kenarında  bulunan  koca  bir  kayalık  üstünde  kurulu  ―Tanah Lot‖ mabedi de bunlardan biri. Ancak, Bali adasında 20 bin üzerinde tapınak olduğu söyleniyor. Diyeceksiniz ki bunların dini nedir, kimlere tapıyor Balililer?

Eski dönemlerde, yaklaşık olarak 1000 yıl kadar önce, Balililer basit tapınaklarda, toprak, ateş, su, hava gibi inandıkları güçlerin simgesi olan tanrılara taparlarmış. Ancak

XV. yüzyılda, deniz ticaretinin gelişmesiyle, komşu büyük Java adasına ulaşan İslamiyet burada Hindu geleneklerine sadık kalmak isteyen halkın bir bölümünü kaçmaya zorlamış. Ve bunların ulaştığı yer de Bali Adası olmuş.

Bugün Bali Adası‘nın halkı, Hinduizmin başlıca tanrıları, yani Brahma, Shiva ve Viahnu‘ya inanıyor. Ancak bu Hinduizm zamanla bazı değişimlere uğramış, inançlar ve

ibadet şekilleri Hindistan‘ınkinden farklı. Hindistan‘da meyve sepetleri sunan kadınlara rastlanmıyor örneğin.

Balililer için, sanat ve gelenekler onların yaşama sevincini aşılayan nefestir. Tuhaftır, Bali dilinde ―sanat‖ diye bir kelime yoktur. Bu, ancak şöyle izah edilebilir: Sanat kavramı Balililerin günlük yaşamlarının bir parçası. Estetik ve güzellik arayışı her an kendilerinde mevcut. Ve bu durum

XX. yüzyılın tablosu değil, belki 1000 yıldır sürekli yenilenen bir tablo. Hemen şunu da ekleyelim: Ağaç işlemeleri zamanla çürüyebiliyor, taş oymalar ise, taşları volkanik lav ile tüften olduğu için yine zamanla aşınabiliyor. Sonuç olarak birer sanat eseri olarak yaratılan her şeyin sık sık yenilenmesine ihtiyaç duyulmaktadır, bu durumda da sanatlarının devamlı canlı ve yaratıcı olmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Resim sanatının merkezi sayılan Ubud kasabası, Bali‘ye gelen turistlerin mutlak surette uğradıkları yerdir. Akla gelmeyecek kadar resim galerileri bulunuyor Ubud‘da. Buna paralel olarak tahta işçiliği, bronz, çömlekçilik ve hasır eşya ile ün yapan köy ve kasabalar da var. Sanat anlayışı o denli değişken olmuş ki, yaratılan eserler kimi yerde çok şaşırtıcı olabiliyor… Örneğin, hangi ülkede tapınak duvarlarının betimlemelerinde kabartma olarak taşa işlenmiş otomobillere rastlanabilir? Ya da eski tarzda yapılan resimlerde, hangi ülkede fotoğraf çeken turistler göze çarpar?

Tüm güzelliklerin yanı sıra, Balililerin içinde daha gizemli, daha kapanık bir endişe var. Tiyatro ve danslarında bu duygu çok daha güzel bir şekilde ifade edilmekte. Buna, belki de iyi ile kötü, zayıf ile kuvvetli ya da temiz ile kirli güçler arasındaki devamlı mücadele denilebilir.

Demin de yazdığım gibi, bu sonu gelmeyen mücadele, Bali geleneklerine uygun olarak yaratılan tiyatroların başlıca konusu. Batı toplumlarında yerleşmiş tiyatro türünün aksine, bu toplum klasikleşmiş tiyatrosunu, hem tanrıları hem kendini avutmak için yaratmıştır. Tiyatro ile birlikte dans da Bali halkının bir ihtiyacı. Çeşitli dans türleri, çeşitli duyguları dile getirmekte ve birçok geleneği sembolik olarak yaşatmakta.

Örneğin,   kadınlar   tarafından   uygulanan   ―Legong‖ dansı, bir kadının tüm zarafetini ortaya çıkaracak kadar ince hareketlidir. Neşe olsun, arkadaşlık olsun, bu tür duyguların en iyi ifade eden danslar ―Joged‖ ve ―Janger‖dir. Tarihte ün yapmış kahramanların dansı ise ―Topeng‖dir.

Balililerin en popüler dansı, ülke dışında da ün yapan

―Barong‖.   Barong,   tam   olarak   ne   olduğu   bilinmeyen, ormanda yaşayan, iyi kalpli, insanları seven, onları koruyan, aslana benzeyen, hayali bir yaratıktır. Aslan kafalı, uzun dişli ve çok da süslü bir ejderhaya daha çok benzediği söylenebilir.  Arka  arkaya  kenetlenmiş  iki  insan  ―Barong‖ kıyafetini gezdirir, kafa korkunç gibi görünüyorsa da kimseye saldırmaz, aksine, zorda olan insanların yardımına koşar.

Barong danslarının ikinci kahramanı ise, karanlıklar kraliçesi, çocukları yiyen, uzun dişli ve peruklu dul cadı

―Rangda‖dır.  Balililer  bu  yaratıktan  çok  korkmakta.  Ancak Barong aralarındaki kavgadan daima galip çıkacaktır. Ve kötülüğü  simgeleyen  ―Rangda‖  ise,  bir  zaman  için  ortadan kaybolma durumunda bırakılacaktır.

Tüm bu danslara eşlik eden ―Gamelan‖ bandolarını da unutmamalı. Güneydoğu Asya ülkelerinin hemen hemen tümünde olduğu gibi, burada da vurma çalgılı aletler

kullanılıyor. Ksilofon türünden tutun, boy boy tencere takımına benzeyen çeşitli tınılar çıkartabilmek için çekice benzeyen, tokmaklarla vurulan müzik aletleri. Bu arada tempoları veren boy boy gongları da saymalı.

Bu ufak orkestralar, bayramlarda, festivallerde, düğün ve toplantılarda ve son olarak otellerde, sanatlarını, hünerlerini göstermekte. Bazen bir orkestrada 30, hatta 40 eleman yer alabiliyor.

Bali‘nin dünya sanatındaki yeri daha yeni sayılır. Sömürge döneminde Bali, daha çok baharat arayışı içindeydi… Endonezya, bilindiği gibi, XVII. yüzyıldan sonra gittikçe Hollanda‘nın bir sömürgesi durumuna girdi. İki yüzyıl kadar da öyle kaldı… Pasifik Savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilen Endonezya, 1956 yılında bağımsızlığına kavuştu.

Ancak rahat günlerin gelmesi uzun sürdü. 1962 yılında farelerin istilasına uğrayan ada, daha bu felaketten kurtulmamışken Gunung Agung Yanardağı‘nın aniden patlaması oldu.

1965 yılında ise tüm Endonezya‘yı saran yeni bir alev söz konusuydu: Komünist avı… Endonezya‘da milyonlarca komünist ve onların sempatizanı yakalanıp öldürülmüş, Bali adasında da yaklaşık olarak yüz bin kişi idam edilmişti.

Turizmin adaya ulaşması, 1970 yıllarından sonra

oldu…

Önce  başkent  Denpesar‘ın  batısındaki  sahilde Kuta

kumsalında, daha sonrada doğuda Sanur kumsalında yeni yeni        oteller  filizlenmeye           başladı.  Bunlardan,      Sanur‘da

bulunan Hyatt Regency, dünyanın en prestijli otellerinden biri olarak hep anılıyor.

Son yıllarda, Bali‘nin en güney noktasında bulunan Nusa Dua Yarımadası da, en modern anlayışla birçok büyük ve prestijli otelin bulunduğu bir belde olarak planlamaya başlandı.

Bali‘nin diğer turistik yerlerinin de belirli avantajları

vardır.

En büyük ve kutsal tapınakları Besakih, akşam gün

batımını seyretmek üzere Tanah Lot turu, eski dönem krallıklarının tapınakları Mengwi, Tampaksiring‘deki krallık mezarları, Batur ve Bratan gölleri ve buralarda bulunan dağ tapınakları, kuzeyin incisi diye anılan Singaraja kumsalları yapılan gezilerin ancak birkaçı. Bunların dışında Bali danslarını tanıtıcı turlar, sanatçıların köyü Ubud‘da horoz dövüşleri, adanın etrafında gemi gezileri ve civar adalara da turlar yapılabilmekte.

İsteyenler bu turlara katılır, benim gibi bağımsızlıktan hoşlananlar da cip veya benzer araç kiralayabilir. Bali‘de trafik  ―sol‖  taraftan  işler,  bunu  hatırlamakta  yarar  olduğu gibi, Denpasar‘a yakın yolların trafiğinin de çok yoğun olduğunu da anımsatmak istiyorum. Bilhassa motosiklet trafiği korkunç. (Bali‟de henüz emniyet kemeri uygulaması olmadığından daha da dikkatli olmak gerekiyor.)

Trafik, Bali‘de gerçekten anarşik bir sistem olarak yürüyor ve ne kadar dikkat edilse azdır.

Yollarda bulunan işaretler de yeterli değil. Endonezya‘da Latin alfabesinin geçerli olması bir avantaj ise de, trafik levhalarına güvenme konusunda pek emin

olmayınız. En iyisi yanınızda bir Bali haritası bulundurmak. Yoldakiler size çok yardımcı olmaz, hatta sizi belki de yanıltabilirler.

Genelde Bali‘ye gelen turist, burada en çok 5–6 gün geçirir; Bali, Uzak Doğu seyahat paketinin bir durağıdır.

Eşimle ben Bali seyahatini değişik planladık. Uzak Doğu‘da birçok yer birden göreceğimize, Bali gibi özel bir yeri hakkıyla tanımak daha iyi olur, diye düşündük ve iki hafta kaldık. Böylece adanın güneyini, doğusunu, batısını, kuzeyini ve krater göllerini de görmeyi başardık. Bali‘de değil on beş gün, bir yıl dahi kalsanız, her gün değişik bir program uygulanabilir. Hem Bali cennetinde her gün yollarda olmanın bir anlamı da yok, denizinden de yararlanmak gerekir.  Ne  var  ki  deniz  burada  ―gelgit‖  olayından  dolayı kaprisli. Örneğin, sabah erken kalkıyor ve otel plajından denize gireyim, diyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki, deniz gitmiş, hem de bir kilometre uzağa. Oraya yürümeniz zaten söz konusu değil; çünkü dalgalar kayalıklarda kırılıyor, oradan kimse denize giremez ve zaten çok tehlikeli!

Otellerin bahçelerindeki panolardan denizin gelgit saatlerini kontrol ederek yüzmeye gelmeli…

Bali‘de otel lobileri harika… Öncelikle iklim müsait olduğundan her yanı açık büyük ahşap yapılar düşünülmüş ve bunları genellikle havuz ve çiçek aranjmanlar ile süslemişler…

Bir de Bali Hyatt, Melia Bali Sol, Sheraton ve Hilton gibi uluslararası otellerin tropikal bahçeleri bir harika. Bunlar, dünyanın en ünlü bahçe dekoratörleri tarafından yaratılmış. Nilüfer göletleri, Japon bahçeleri, fıskiyeler, şelaleler hep etüt edilerek yapılmış.

Kuta otelleri için aynı şeyi söylemek zor. Burası Bali‘nin en kalabalık turizm merkezi. Belki de ucuzluğu turistleri cezbediyor… Burada günde 10 dolara bile geçinmek mümkün…

Bizim durumumuz her zaman olduğu gibi farklı oldu… Günde 35 dolara Range Rover benzeri Endonezya yapımı bir Toyota kiraladık, kaldığımız 14 günün 12‘sinde ada içinde geziler yaptık.

Otelimiz Nusa Dua‘da olduğundan, köylere ulaşmak bir hayli zaman alıyordu ve erken, örneğin saat 7:00‘de yolda olmamız gerekiyordu. Bali‘nin sahil kesimlerinde hava genelde açıktır. Sabah uyandığında, pencereye çıkıp etrafı gözlüyorsunuz, bugün hava iyi olacak, diye düşünüyorsunuz. İlginçtir, adanın iç kesimlerine doğru gittiğinizde, bulutlar çoğalıyor ve dağlara doğru hava tamamen kapanıyor… Krater golleri civarında ya da Besakih Tapınağı‘nın bulunduğu Gunung Agung Dağı‘nda açık hava bulmak neredeyse imkânsız.

Nusa Dua‘dan Sanur‘a varmanız yaklaşık 35 dakikamızı alır. Bali‘nin ilginç köyleri daha sonra sıralanıyor. Hangi yöne giderseniz, sizi kesinlikle ilgilendirecek köylere varırsınız. Hatta kimi yerde bunlar birbirlerine bu kadar yakın ki, nerdeyse birbirlerinin uzantısı gibi. Örneğin, Ubud Kintamani turu parkurunda, önce Denpasar‘a uğrayacak,  daha sonra danslarıyla ün yapan Batubulan, gümüş ve metal işçiliğiyle ünlü Celuk, maske imalatçıları ile adı çok duyulan Mas ve resim sanatıyla Bali‘nin en popüler yerlerinden biri olan Ubud‘a varacaksınız. Her yerde durma arzusuna karşı gelemeyeceğinizden, adanın daha kuzey, daha iç kesiminde bulunan Tampaksiring ve Kintamani‘yi başka bir güne

bırakmak  daha  doğru  olacak.  ―Batur  Gölü‖  gezisi  de  dolu dolu bir gün alacaktır. ―Bratan Gölü‖ turu da aynı şekilde…

Gianyar kasabasından adanın doğusuna gidildiğinde, bambaşka bir doğa ile karşılaşırsınız. Yeşil tonlarının tüm yelpazesini taşıyan pirinç teraslarının eşsiz görüntüleri, sizi hayretler içinde bırakacaktır. Pirinç tarlalarının hasat sonrası yakılması ya da ördek sürüleri tarafından temizlenmesini seyretmek, size hoş anlar yaşatacaktır.

Bu anlattıklarım, Bali‘nin güncel yaşamının birer parçasıdır. Ancak 10 gün boyunca bunları gördükten sonra

―Artık bu kadarı  yeter‖ deyip gitmeyi düşünebilirsiniz. Eğer şanslı iseniz, Bali‘de bulunduğunuz hafta bir yerde bir festival, bir bayram, bir yürüyüş olabilir. Ya da bir ölü yakma töreni… İşte, iki hafta kalmanın verdiği avantajlar. Bizim bulunduğumuz dönemde ilk 10 günde hiçbir olağanüstü etkinlik fark etmedik; ama son 4 gün bambaşka oldu. Tapınak girişindeki kadınların maharetli elleriyle sepetçikler, çiçek buketi ve kolyeler imal ettiklerini görüyorduk. Bu bir festivalin, bir bayramın yaklaştığını müjdeler gibiydi.

Bu festival ile bayramların tam olarak hangi köyde yapılacağını kestirmek zor, otel yetkililerinden bilgi almak da pek olası değil. Ama şansınız olur da doğru gün ve doğru saatte etkinliklerin yapıldığı tapınak civarında bulunuyorsanız, emin olun, tüm yaşamınızın en unutulmaz ve en heyecanlı anlarını yaşayabilirsiniz…

En renkli, en parlak ve şık giysileriyle kadınlı, erkekli, coşkulu gruplar tapınağa giden yol güzergâhında toplanacak, çarpıcı renkli bayrak ve şemsiyeleriyle yürüyüşe geçeceklerdir. Kadınların başlarında bayramına göre bazen çiçek, bazen meyve sepetleri bulunacak, bu kadar çarpıcı

rengi bir arada gördüğünüz için hayretler içinde kalacaksınız. Kafile, Gamelan Bandosu eşliğinde yürüyecek, tüm civar köylerden geçidi görmek üzere çocuklar ve insanlar yol kenarlarında toplanacaktır.

Tapınağa varmadan kafile birçok ana yoldan geçtiği gibi, köy yollarına da sapacak ve böylece birçok kişinin onları görmesini sağlayacaktır.

Bu  arada  seyyar   ―Barong‖  dansı  maskeli   gruplar, köylerde çocukların sevinç çığlıkları arasında tur atarken, Batı kültürü ile hiçbir ilgisi olmayan tüm bu etkinlikleri tanımaktan kuşkusuz çok hoşlanacaksınız.

İşte, Bali‘de geçirdiğimiz son 3 gün boyunca adanın kuzey kesimlerinde bir bayram havası vardı. Bu yürüyüş ve sunuşların sanırım en muhteşemlerinden ikisi seyahatimizin sondan bir evvelki gün oldu.

Bratan Gölü‘nde bulunan Bedegul kasabasında bir şiir kadar zarif, bir düş kadar güzel, ufak bir tapınak vardır;

―Danu Tapınağı‖. Tapınak gölde, bir adacıkta bulunduğundan Balililer buraya sandalla ulaşmakta. Sunularını ufak tapınağa getiren halk, gölün sahilinde sırasını bekliyor, sandallar sepetli insanlarla dolup taşıyor. Dağlık bölgelerde havanın o gün sisli olması, bu tabloya daha mistik, daha gizemli bir görünüş veriyordu.

Singaraja‘da adını anımsayamadığım diğer bir tapınakta toplanan renkli toplum da bize unutulmaz anlar yaşattı.

Tapınaklar, Bali‘nin yaşamının kopmaz bir parçası. Bali halkı burada hem ibadet ediyor hem buluşuyor. Gençler burada tanışmakta, evlilikler burada filizlenmekte.

Kuzey sahilinin kenti Singaraja‘ya gittiğimiz gün, akşam orada bir motelde kalmayı kararlaştırdık. Böylece karanlık başlamadan Nusa Dua‘daki otele dönmenin verdiği sıkıntıyı atlatmış oluyorduk. Singaraja kumsalları, güneydekilerin aksine çok sakin, gerçek istirahata ihtiyacı olanlar deniz, kum ve güneşten istifade etmek için buraya geliyorlar.

Her şeyden önce Bali‘de yalnız dolaşmak sakıncalı değildir. İstenilen saatte istenilen yerde sorun olmadan gezilebiliyor. En azından son yıllara kadar durum öyle görünüyordu. Ancak Bali turizminin en kara günü olan 12 Ekim 1992 tarihini kimse unutamıyor. O gün, Kuta sahilinde bir diskotek, yüzlerce turistin içeride bulunduğu bir anda bombalandı. 200‘den fazla insan öldü bu olayda. Özellikle Avustralyalı turistlerin öldüğü bu terörist saldırı çok kanlı oldu ve Bali turizmini çok kötü etkiledi. Bali hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak diye düşünenler de var. Denebilir ki bu tür olaylar dünyanın her tarafında olabiliyor. Fakat Bali için durum öyle değil. Çünkü bu ufak ada, Endonezya‘nın turizm gelirleri arasında birinci sırada.

Bali Adası; kültürü, gelenekleri, sanatı, tapınakları ve coşkulu toplumu ile bize yeni bir yüzünü tanıttı. Belki de yapmış olduğumuz tüm egzotik seyahatlerin en güzeli oldu. Fotoğrafik açıdan da başarılı olduğunu sanıyorum. Kuşkusuz 14 gün içinde; dia gösterilerimde, fotoğraf sergilerimde, dergilerde kullanmak üzere ürettiğim fotoğrafları çekmek, çok büyük bir çalışma gerektirdi. Ama bu çalışma ile sonuçların verdiği mutluluk küçümsenecek gibi değil. En büyük mutluluğun, güzellikleri, onları seven ve takdir edenlerle paylaşma olduğunu, bilmem hatırlatmakta yarar var mı?

Uzak Doğu Müslümanları

Babamı kaybedeli iki ay olmuştu ve ben hâlâ ne çalışabiliyor ne de onsuz hayata alışabiliyordum. Oysa hayat devam ediyordu… Yenilenmem ve onun dilekleri doğrultusunda yaşamı kavramam, kendi başınalığıma yeni bir soluk getirmem gerekiyordu…

Daha önceleri de öyle olmamış mıydı?.. Bütün keşiflerimi, kazançlarımı, kayıplarımı sentezleyip yine tek başıma bir çeşit düşünsel metamorfozla üstesinden gelmemiş miydim bunalımlarımın?..

Bir tek yardımcım olmuştu her seferinde… Benim kural tanımaz uzaklara gitme filozofluğum… Buna kurtarıcı‖da denebilir…

Benim için uzaklar; daha önce de Uzak Doğu olmuştu… Singapur ve Tayland kültürünü daha bizde moda olmadan evvel, herkesin delilik‖ diye baktığı yıllarda tanımıştım. Bu kez de uzak‖ olacağına göre, Müslüman uzakları (üstelik Ramazan ayında) incelemek, Uzak Doğu mistisizmi ile birlikte kaçınılmaz oldu.

Malezya Hava Yolları‘nın bir saati Dubai‘de olmak üzere toplam 12 saatte vardığı Malezya‘nın Kuala Lumpur Havaalanı‘ndan Bali‘ye ikinci bir uçakla üç saatte varılıyor. Bali, Endonezya‘nın yayılmış olduğu toplam 13677 adadan bir tanesi… Volkanik dağlardan oluşmuş, müthiş güzellikte 56 palmiye ormanları, kıyıları, nehirleri ile bölgenin en güzel ve turistik adası…

810 kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip Bali‘nin hemen hemen tamamı Hindu dinine mensup. Her yer tapınaklarla dolu… Dans etmenin çok önemli bir yer tuttuğu Island of The God – Allah‘ın Adası olarak bilinen Bali‘de gerçek Tanrılar halen faal olan üç büyük volkanik dağ… (Mont Agung, 3142 metre, Mont Batukau, 2276 metre, Mont Batur, 1717 metre)

En son sırayla 1962, 1963 ve 1964‘te lav püskürmüşler… Bali halkı bütün gün tapınaklara yiyecek götürüp tapınmakla meşgul. İkinci meşguliyetleri de hayranlık duyulacak el sanatları… Özellikle ağaç oymacılığı ve batik üzerine görebildiğim en muhteşem eserler burada… Görebileceğim en büyük met-ceziri de Bali kıyılarında gördüm. Sabah yüzdüğüm yerlerde öğleden sonra yürüdüm… Ekvatorun 10 derece altında yeni yeni yağışsız mevsime giriliyordu; ama her öğleden sonra gelen sağanakları büyük bir zevkle bekliyorduk. 32 derece ve yüzde 90 nem taşıyan havada müjdeli ılık duşlardı onlar.

Balililer yumuşak başlı ve güler yüzlü insanlar. Alışveriş için her yerde pazarlık etmeniz gerekiyor. Pazarlık, Uzak Doğu‘nun karakteristiği hâline gelmiş. VII ve XIII. yüzyıllarda Çin, IX. yüzyılda Arap ve Malay denizcileri ticarete alıştırmışlar Bali ve diğer adaları…

Bali‘de hayatımın en güzel gününü rafting‖ ile yaşadım. Yani çalkantılı azgın bir nehirde özel şişirilmiş kürekli botlarla dünyanın en güzel bitki örtüsü arasından heyecanlı, tehlikesiz ve müthiş zevkli bir macera sporu… Bir dağın eteklerinde başlayıp kilometrelerce süren bu büyülü 57 gezi, bizde Antalya‘daki Manavgat Irmağı‘nda yapılıyordu. Şu anda Türkiye‘de bu spor için uygun çok bölge var.

Büyük otel ve tatil köylerinin muhteşem Bali mimarisi ile sentezledikleri tesislerin güzelliğini anlatmak çok zor tabii. Club Med‘de rastladığım Türk aile, sürprizlerden biriydi. İsmet ve Necmiye Sevim çifti, on iki yıl önce her şeyi bırakıp Avustralya‘ya yerleşmiş ve her şeye sıfırdan başlayıp zoru başarmışlar. Dünyanın öbür ucunda bu candan, sempatik dostlarla karşılaşmak benim için büyük bir şanstı…

Bali ve diğer Endonezya adaları kendi dilleri Bahaza, Endonezyan‘ın yanı sıra eski nesil Hollandaca, yeni nesil İngilizce konuşuyor. Bahaza, Endonezyan ve Malay dilinin değişik bir şekli…

Adanın her yerine turlar alabilir, kâh tropikal meyveler kâh acılı Endonezya yemekleri eşliğinde volkanik göllerde serinleyip (birazcık) upuzun palmiyeli kıyılarda cezir zamanı olağanüstü renklerde süs balıklarını yerli halkla birlikte avlayabilir, maymun ormanında maymunlarla şakalaşabilir, gece-gündüz denize ve havuza yağmur sağanak demeden girebilir, bu arada bulutlu havada yanabilirsiniz. Zira güneşte öyle uzunca kalabilmek biraz zor…

Pirinç tarlalarından tapınaklara tırmanırken adanın Hint Okyanusu kıyılarında sörf yapmayı planlayabilir, yollardaki bambuları bile abajur hâline getiren el ustası Balililer‘den çok ucuza ağaç işçiliği alabilir, akşam mesela Sanur‘da Pynuts Disko‘da güzel Balili kızlarla güzel bir gece geçirebilirsiniz…

Club Med ve benzeri tatil köylerinin eğlencelerine de katılabilir, başşehir Denpasar Havaalanı‘ndan diğer bütün adalara uçabilirsiniz…

İftarlık Eğlenceler

Endonezya‘nın yüzölçümü 1 milyon 919 bin 443 kilometrekare. Jakarta‘nın bulunduğu Jawa Adası ise ülkenin Sumatra, Sulawesi, Kalimantan, İrianjaya ve Bali ile birlikte en büyük altı adasından biri. Toplam 13667 adanın 3000‘inde insanlar yaşıyor. Bunlar da 4828 kliometrekarelik bir alana yayılmışlar. Bunların büyük kısmı volkanik dağlarla kaplı. Toplam 300 volkanik dağ var. Bitki örtüleri ise adadan adaya değişiyor.

Ve nihayet Müslüman Jakarta‘dayız. Şehrin merkez görüntüleri, Hollanda ve İngiliz sömürgesi oldukları zamana ait. Az zaman değil 1814 yılından 1914‘e. 1914 yılında Japon işgaline uğramışlar. 1945 yılında da bağımsızlıklarını ilan etmişler. Gelir kaynakları ise yağ, çay, lastik ve baharatlar.

Jakarta‘da herkes oruç tutuyor. İftar zamanı inanılmaz eğlencelerle kutlanıyor. Akın akın iftar yemeği şölenleri oluşturuluyor. Herkesin arabası olduğundan bizim İstanbul‘u aratmayan bir trafik oluşuyor. İftar şölenlerinde bol bol Endonezya yemeği yeme fırsatı buldum.

Bütün Endonezya‘da olduğu gibi Jakarta‘da da yüzde 90 Müslüman‘ın yanı sıra Budist, Hinduist ve Hristiyan (Protestan ve Katolik) bulunmakta ve bunların cami, tapınak, kilise yapılarına her yerde rastlanmakta.

―Pretty Woman‖ filminin çevrildiği Hotel Endonezya‘nın yanındaki otelim Wisata International‘a geldiğimde odamda tatlı bir kart bekliyordu beni. Arzu edersem ―Healty Massage‖ alabileceğimi, bedel olarak da 15 bin Rupiah ödeyeceğimi (1 USD = 1670 Rupiah) bildiriyordu.

Ramazan dolayısıyla akşam saat yediye kadar renksiz ve sinirli bir şehir olan Jakarta, bu saatten sonra şenlik şehrine dönüşüyor…

Karaoke denilen herkesin bant müziği ya da canlı orkestra eşliğinde şarkı söyleyebildiği barlar ve masaj evleri devreye giriyor. Bunlar Jakarta‘nın belli bir semtinde geniş bir alana yayılmışlar. Çoğunluğu oldukça pis görünümlü…

Halkın önemli bölümü sinemalara akın ediyor. Stüdyo 21 diye 6 salondan oluşmuş en ünlü sineması gerçekten görülmeye değer güzellikte ve rahatlıkta. En son Amerikan filmleri de vizyonda tabii.

İnanılmaz güzellikte National Park ve Bird Park yapmışlar. Sıcağa aldırmadan soluk soluğa geziyorsunuz. Teleferik ve su botları ile minyatür Endonezya‘yı büyük bir keyifle öğrenerek geziyorsunuz. Ah İstanbul!.. Jakarta kadar bile imar edilmiş olsaydın, dünyanın en müthiş kenti olurdun…

Ayrıca Disneyland‘ın bir benzerini de yapmışlar. Ve de 137 metrelik zafer anıtını da tam ortaya koymuşlar. Altına da bütün Endonezya tarihini anlatan son derece modern müzeyi oturtmuşlar. O sıcakta turistten geçilmiyor…

Yüksek binalar, oteller, bankalar diğer Uzak Doğu şehirlerinde olduğu gibi yabancı sermayenin güç gösterileri hâlinde. Bunlardan kaçmak ve tarihi yaşamak isterseniz güneydoğudaki Jog Jakarta‘ya gidip tapınaklardan oluşmuş muhteşem bir tarih şehrine kırk dakikada uçakla tur alabilirsiniz. Hayır, bunu da istemediniz; o zaman irili ufaklı adalar turu alıp denizi ve güneşi yaşayabilirsiniz.

Görünür yüzün arkasındaki sefalet Jakarta‘da hemen ana caddenin iki arka paralelinde fark edilmeye başlanıyor. Bu kadar yan yanalık, İstanbul gibi fazla kalabalık olmasından mı kaynaklanıyor acaba?

Bütün Uzak Doğu ülkeleri, Tayland hariç İngiltere, Hollanda ya da Fransa‘nın sömürgesi olmuşlar. Bir tek Tayland, Türkiye gibi kişiliğini korumuş ender ülkelerden biri.

Ve bütün Endonezya‘yı da Coca Cola ve blujin fırtınası sarmış. Üç kanallı (ikisi özel) TV‘lerinde bir yanda mevlit sesleri, diğer yanda tüketim sanayinin alkışları…

İşte Washington benzeri dizaynı, anıtı ve beyaz evleriyle Jakarta…

Malezya Oruç Tutmayanı Cezalandırılıyor

Ülke nüfusunun çoğu Müslüman. Geri kalanlar Budist, Hindu ve Hristiyan. Ekonomileri ve imarı Singapur‘u hatırlatıyor. 1 Amerikan Doları 2,54 Malezya Doları‘na eş değerdi ben oradayken. Malezya Doları ya da Ringit, gittikçe daha da güçleniyor.

VII ve VIII. yüzyıllarda Çin ve Sanserit halkından oluşan Malezya, daha sonra Thai ve Endonezya kültür etkisini almış.

Çeşitli kültürlerin bir karışımı olarak XIX. yüzyılda İngiliz sömürgesi olmuş. Ta ki Japonlar tarafından işgal edilene kadar.

1946 yılında İngilizlerin koruması altında Malaya birliği kurulmuş, daha sonra bu birlik 1948 yılında federasyon hâline gelmiş. 1957 yılında da bağımsızlıklarını ilan etmişler… Şimdi dönelim Kuala Lumpur‘a.

Yeşillik İçindeki Gökdelenler

Evet… Her biri başparmağım büyüklüğündeki damlalardan müteşekkil ekvatoral sağanak altında şehre girerken yemyeşil bitki örtüsünün teknoloji ile nasıl kaynaştırılabildiğini gözlüyorum. Karakteristik gökdelenler sanki Singapur‘la yarışıyorlarmış hissini veriyor.

Kuala Lumpur, 1890 yılında kurulmuş, mimarî olarak Malay, Hint, Çin ve Avrupa kültürlerinin bir karışımı olmuş.

Müslümanlar‘a oruç tutma zorunluluğu getirilmiş. Tutmayan cezalandırılıyor. Hâlbuki Müslümanlık zorlayıcı bir din değil; ama burada her şey kralın isteğine göre oluyor.

Karaoke barlar ve masaj yerleri akşam saat 19:00‘dan sonra burada da devreye giriyor. Ancak Jakarta‘ya oranla çok daha az ve pasifize edilmişler.

Akrep ve Kelebek Çiftliği

Kuala Lumpur‘da gördüğüm en ilginç yerlerden biri de hediyelik eşya üreten bir çiftlik. Bu, bildiğiniz çiftliklerden değil. Akrep, örümcek ve kelebek çiftliği.

Akrepleri, önce özel olarak yetiştirip üretiyorlar, sonra da özel olarak öldürüp kurutup çerçeveleyip hediyelik eşya yapıyorlar. Aynı şeyler tarantula örümcekler ve kelebekler için de yapılıyor. Tüyleri diken diken eden kuzguni siyah akreplerin vıcık vıcık, kıpır kıpır, üst üste bulunduğu havuza yaklaşmaya bile çekindim doğrusu…

Kafatası Müzesi

Burada çok ilginç bir de müze var: Kafatası müzesi. 62 Malezya, özellikle eyaleti bulunan Borneo Adası‘nın bir kısmı ünlü kafatası avcılarının vatanı. İnsanları özel ayinlerle kurban edip kafataslarını saklıyorlar ve bunları süsleyerek ya da içini doldurarak Vudu büyüleri yapıyorlar. İlkel Malaya kabilelerinin en kutsal eşyaları da kafatasları. Ünlü, korku klasiklerine geçmiş Vudu büyülerinin vatanı da Afrika‘da bazı bölgelerle birlikte burası… Museum Negara içinde ayrı bir ücret ödenerek girilen bu kafatası müzesinde kronolojik olaylarla anlatılan bu kafatasları ve hikâyeleri yer alıyor. Gördüğünüz gibi Malezya‘da oldukça iç açıcı şeyler var!..

Yalnız, City ve Country turlar aldığınız zaman göreceğiniz kesin bir şey varsa o da temizlik ve bakımlılık. Ünlü otellerin ihtişamında gezinirken, Doğu‘da Batı‘yı yaşayabiliyorsunuz. Bu insanı boğucu sıcaktan bir nebze olsun kurtarıyor.

Oruç Mecburi Olunca

Endonezya‘daki tapınak egemenliği burada yerini cami egemenliğine bırakmış. Cami ziyaretlerinde turistlere ihrama benzer bir giysi giydiriliyor. İçeri girince de ortalığa serilmiş yarı bitkin, yarı çıplak Müslümanları, namaz ve iftar saatini uyuyarak ya da uyuklayarak beklediklerini görüyorsunuz. Mecburi oruç tutma‖ bu kadar olur.

Kuala Lumpur‘a yakın bir dağın tepesine büyük bir kumar ve eğlence sitesi yapılmış. Hırkanızı alıp yapay bir gölde botla gezinmek, serinlemek ve kumarbazlar için casino sporu yapmak biraz tuzluya da gelse müşterilerinin çoğunun Arap olduğunu düşünürsek önemsiz bir detay olduğunu anlayabiliyoruz.

Örnek olarak bize gezdirilen bir Müslüman evini gezdikten sonra bu iklime bu kadar iyi uygulanmış düşünceyi doğrusu takdir ediyorum. Yerleşme şeklinin merkez dışında çoğunluk tek katlı şirin evler şeklinde olduğu Kuala Lumpur, küçük bir şehir olmanın avantajını yaşıyor. Bütün Malezya da öyle değil mi? Toplam 17 milyonu geniş topraklarda barındırıp organize etmek -hem de sultanlıklarla- birçok şeyi kolaylaştırmış. Böylece ekonomiyi düzeltmek kolay olmuş.

Eh… Ben artık İstanbul‘umu özledim. İyisi, kötüsü, doğrusu, yanlışı. Olsun, benim diyarım ya…

Dönüyorum… Yenilerimle… Edinimlerimle… Özlemlerimle…

')}

DOĞU TİMOR’U TANIMAK İSTER MİSİNİZ?

Bir ada ülkesi uzaklardan bana sürekli göz kırpıyor, çağırıyordu. Değerli üyemiz Avanos Belediye Başkanı İsmet İnce, Doğu Timor’a ulaşmıştı. Üç yıl önce kendisinden Doğu Timor hakkında gerekli bilgileri almıştım. Ama benim bu ada ülkesini ziyaretim bir türlü gerçekleşmedi. Sonunda, altı ay önceden 20 Temmuz 2016 tarihinde bu ilginç yeni ülkeye doğru yola düşmeyi planlamıştım. Başkent Dili’ye en rahat ve en ucuz ulaşmak sadece Bali’den mümkün. Dili, Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin’e sadece bir saat uçuş mesafesinde ama ne yazık ki Airnorth Hava Yolları tek yöne 800 USD fiyat biçmiş. İnanılır gibi değil. Oysa ucuz olsa Avustralya’dan Timor’a çok sayıda ziyaretçi gelir.

Timor Adası’nın batı kısmı Endonezya‘nın, diğer yarısı ise Doğu Timor. İstanbul’dan THY ile Jakarta’ya 12 saat uçtuktan sonra Air Asia ile Bali’ye devam ediyorum. Bali’de havalimanına yakın bir otelde kalıyorum sabah Air Sriwijaya’nın Dili uçağına biletim var. Ne de olsa Doğu Timor başka bir ülke. Yine pasaport kontrolünden geçiyoruz. Bekle de bekle, bizim uçuş habire rötar gösteriyor.

Sonunda bizleri uçağa alıyorlar. Bu sefer de bir saat kadar uçakta bekliyoruz. Kimsenin sesi çıkmıyor. Herkes uslu uslu oturuyor. Sonunda uçağın kapısına gidip “ne bekliyoruz” diye görevlilere soruyorum. Meğer transit gelecek yolcular varmış. Uçakta bizi aç aç üç saat tutamazsınız diye sesimi yükseltince birkaç yolcu bana desteğe geldi. Sonunda kapı kapandı hareket ettik. Uçuş tam 1 saat 45 dakika. Herhalde beklettikleri için olsa gerek yemek de ikram ettiler. Uçağınız alçaldığında Timor Adası’nı pencereden seyretmeye gayret edin.

Pasaport kontrolünden rahatça geçiyorum. Kapıda vize almama bile gerek kalmadı. (Vize 30 USD)

Havalimanında bekleyen taksi şoförleri birer cindir. Hemen aldatırlar. Onun için ya taksimetreyi açtıracaksınız ya da normal ücreti önceden sağdan soldan öğrenip pazarlık edeceksiniz. Otelim kent merkezinde, odada hiç lüks aramıyorum. Kendimi hemen sokaklara,  yaşamın içine atıyorum.

Portekizliler Timor Adası’na gelmeden önce, adada 60 ufak krallık bulunuyormuş. Beş yüz yıl süren Portekiz istilası sırasında adanın çok kıymetli sandal ağaçlarını kesmişler. Adanın halkı güzelce Portekizce öğrenip Hristiyan da olmuş. Sonra Portekiz aldığı bir kararla tüm sömürgelerini terk etti (Angola, Mozambik, Cape Verde, Gine Bissau, Makao gibi). Adada bugün Portekizliler’den kalan kale ve kiliselere rastlanıyor. Ancak Portekizliler’in ayrılması ile 7 Aralık 1975’te General Suharto komutasında binlerce Endonezyalı asker dağlık ve yeşil adayı işgal etti. Timor halkı ise dağlarda gerilla direnişi başlattı. Direnişin ilk dört yılında adada 650 bin kişi hayatını kaybetti. Tam anlamı ile korkunç bir insan kıyımı yaşandı. Endonezya en sonunda 1979 yılında adanın kontrolleri altına alındığını resmen ilan etti. Ancak Xanana Gusmav (Gusmao) liderliğinde direniş grupları tekrar organize edildi. Sonunda Avustralya ve Hristiyan batı dünyasını Endonezya’ya yaptığı politik baskılar sonucu 30 Ağustos 1999 tarihinde gerçekleşen referandum ile ada halkı bağımsızlığını oyladı.

Dili şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Caz Bar Seaside Villa, White Sands Residence, Plaza Hotel. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Beach Garden Hotel, Excelsior Resort gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Hotel The Ramelau, Hotel Timor, Metiaut Apartmentstesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com‘un Dili aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Başkent Dili bir bölümü ağaçlandırılıp düzenlenen kıyı boyunca kurulmuş derli toplu bir yerleşim alanı. Kıyıda serin havada yürümek hoş oluyor. Kentin sembolü bir dağın tepesine 1996 yılında devlet başkanı Suharto tarafından yerleştirilmiş 27 metre yüksekliğindeki “İsa Heykeli”. Heykele 588 basamakla ulaşmak mümkün. Hatta tepede manzara eşliğinde çay bile içebilirsiniz. Rio‘daki benzer İsa heykelinden sonra en yükseği olduğu söyleniyor. Bu dağın iki yanında doğal plajlar yer alıyor. Timor halkının tahta oymacılığı, doğal boyalarla tekstilden hazırlanan renkli giysileri, gümüş ve hasır gibi el sanatlarını Tais pazarında yakından inceleyebilirsiniz.

Bir motor kiralayıp Atauro Adası‘na bir kaçamak yapmanızı öneririm. Ekosistemin henüz korunduğu bir de dalış merkezi bulunan adaya bir saatte hızlı motorla ulaşmak mümkün. Dili’de halkın Endonezya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini fotoğraflar ve görsel malzemelerle anlatan bir de ufak bir müze var. Adı “Direniş Müzesi(Resistance Museum). Hemen üniversitenin yanında, yeni ve modern bir yapı. Fernando Sylvan 1982’de bakın şöyle seslenmiş: “Beni iyi duyun, çok iyi duyun, yaşam bağımsızlıktır.” Santa Cruz Mezarlığı ise yaşanan toplu katliamın bir ispatı olarak konuklara gösteriliyor.

Bir akşam Dili’nin sokaklarında yürüyüşe çıktım. Ufak bir dükkânın içi insan, kapının önü ise lüks araçlarla dolu idi. Merak ettim, motosikletinin üzerinde oturan gence sordum. Meğer fırından çıkacak taze ekmeği bekliyorlarmış. Hani bizde de ramazanda pide kuyrukları olur ya!

Tropikal iklim olduğu için temmuzda bile karanlık saat 19.00 gibi aniden çöküyor. Çok zayıf bir çocuk bana bakıyor. Elinde ufacık beyaz bir köpek yavrusu. Hayaller başkasından çalınamaz. Çocuk ve köpek geniş merdivenli bir kapıdan içeri girip aniden kayboluyor.

Kısa Kısa Doğu Timor

  • Ülke tamamen “Amerikan Doları” kullanıyor. Ancak madeni para olarak Doğu Timor bir doları ve bozukları var.
  • Genellikle bu coğrafyada Avustralyalıların ticarete hâkim olduğu görülüyor. Ayrıca bazı dernekler ve gönüllüler kanalı ile ülkede yaşamın iyileştirilmesi konusunda destek oluyorlar.
  • Burger King ile Gloria Jeans, Dili’de çok sayıda şube açmış. Dili sokakları lüks jiplerle dolu. Ayrıca Bali gibi burada da motosiklet sayısı fazla.
  • Ada ithal edilen mazotla çalışan termik santralle elektrik elde ediyor. Oysa güneş enerjisini rahatlıkla kullanabilirler.
  • Sarı ve mavi taksiler çok ucuz, çok sayıda taksi etrafta dolaşıyor. Bence her yere ulaşmak için taksi kullanın. Taksilerin içi çok süslü. Doğu Timor bayrakları, çıplak kadın resimleri, şarj aletleri. Ayrıca güneş gelmesin diye ön camların üstüne siyah boya sürmüşler. Böylece görüş alanı daralmış. Trafik kuralları gereği bence çok sakıncalı.
  • Halkı güler yüzlü ve doğrusu her açıdan da yardımsever. Yüzlerinde mutluluk filizi çiçek açıyor.
  • Avustralya’da Darwin’den başlayan mercan kayaları buraya kadar uzandığı için sualtı dünyası çok zengin. Doğu Timor’da dalgıç eğitimini ucuza tamamlayabilirsiniz.
  • Başkent Dili civarında beyaz kumlu plajlar sıralanmış. Areia Branca, Pasir Putih, Com Plajı ve Atauro Adası’nın plajları en ünlüleri.
  • Dili Havalimanı’na ismi konulan ülkesine işgal eden kuvvetlere karşı direnen ve 1978 yılında Endonezyalı bir Albay tarafından öldürülen Nicolau dos Reis Lobato ülkenin ilk devlet başkanı olarak kabul ediliyor.
  • Timor Mutfağı, Endonezya, Japon, Portekiz ve Çin mutfaklarından etkilenmiş. Ana yemekleri pirinç ve köriyi de sık sık kullanıyorlar. Sabah kahvaltılarında sebzeli omlet yanında doğal tereyağı ile reçel geliyor.
  • Adadaki yollar henüz tamamlanmamış. Bir saatte sarsılarak ancak 25 kilometre yol alıyorsunuz.
  • Dili,  Baucau, Malinana, Los Palos, Suai gibi adanın önemli yerleşim merkezlerine otobüs veya minibüslerle ulaşmak mümkün.
  • Doğu Timor’un en önemli ihraç ürünü kahve. Esmera, Maubisse Manufahi, Liquica gibi merkezlerde 1000 metre yükseklikte ve ortalama 15 derece ısı altında yetişiyor. Starbucks bu organik kahveyi “Arabia Timor” adı altında tüm dünyaya pazarlıyor. Robusta ise kafeini yüksek bir kahve çeşidi.
  • Nino Konis Santana Doğal Park alanı, adanın ekosistemini korumak adına oluşturulmuş. Özellikle çeşitli kuşların incelenmesi yönünden zengin bir alan. Macera sevenler için trekking parkuru olarak Ramelau Matebien dağları öneriliyor.
  • Bence Doğu Timor’un turizmde hedefi zengin Çinliler veya kum, deniz, güneş düşünen tatil düşkünleri değil; doğa sporlarına meraklı, maceraperest,  genç ve orta yaşlı kesim olmalı.
  • Mauberu XVIII yüzyıl bir Hollanda kalesine sahip deniz kenarında önemli bir yerleşim merkezi.
  • Balibo ise Japon mağaraları ve Endonezya’nın askerlerince burada öldürülen beş Avustralyalı gazeteci ile anılıyor.
  • Tüm adada kadın başına düşen çocuk sayısı ve buna paralel olarak bebek ölümleri çok yüksek.    

Hostes, Doğu Timor uçağındaki Papaz’a yaklaşır – Viski, vodka, cin… Ne isterseniz!:

Papaz hostesin kulağına eğilir

-Kaç metrede uçuyoruz?

Hostes: On dört bin metrede.

Papaz: Öyleyse alkol içmeyeyim, patrona bir hayli yakınmışız, çay alayım…