Şiraz

SIRLARŞEHRİ ; ŞİRAZ

Zaman, yaşamamız için bize sunulmuş armağandır. Bu armağanı doyasıya yaşa ve dostlarına da yaşat, elini çabuk tut! – Hafız-ı Şirazi

Birçok kişinin tereddütle baktığı ülke İran’a, ikinci seyahatim ,daha önce Tahran, Kum, Kashan, İsfehan ve Meşhed şehirlerini gezmiştim, bu defa bin bir gece masallarındaki aşkların ve şairlerin şehri “Şiraz’ı” görmek istiyorum. İstanbul’dan dört arkadaşımla birlikte akşamüstü THY ile Tahran’a hareket ediyoruz .. Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra gece İmam Humeyni havalimanına iniyoruz .. Dostum Ağa Ali’nin kayın biraderi Şehram’ın güler yüzle “hoşamedi ağa Saleh,hoşamedi braderan” sözleriyle ilk adımlarımızı atıyoruz Tahran’a..

40 km kadar bir mesafede olan havaalanı Tahran merkeze yol boyunca gah aydınlık gah karanlık etrafı görmeye çalışıyor arkadaşlar, Şehramla sohbet muhabbet… Ağa Ali’nin evinde misafir olup ertesi gün öğlen vakti Şiraz’a uçacağız..

Saat 22.00 sularında Ağa Ali’nin evine ulaşıyoruz, bizi sokak kapısında hürmetle karşılıyor, kucaklaşıyoruz, üst kata çıkıyoruz, orta halli bir adam olmasına rağmen dostumuz ;bizim için salonda görkemli bir İran sofrası hazırlanmış sebzi çorbasından kebaba kadar her şey var, çello kebap bildiğim kadarıyla evde yapılan bir şey olmadığı için dışarıdan söylenmiş olabilir,safranlı pilav ve naneli ayran yanında lavaş ekmeği ile soluksuz karnımızı doyuruyoruz..Meşhur mazenderan çayından demlemiş mis gibi kokuyor, sohbeti demliyoruz, İstanbul’u soruyor sürekli sık sık gelip gitse de garip bir bağımlılık yapmış İstanbul onda… Yol yorgunluğu… Arkadaşlarımızın göz kapakları fazla direnemiyor uykuya , Ağa Ali bize sünger döşeklerden beş yatak yapmış yanyana uzanıp yatıyoruz, deliksiz bir uykuya teslim olup sabah erken kalkıp hiç olmazsa biraz Tahran’ı gezer miyiz düşüncesi vardı lakin uyandığımızda saatin 10.30 olmasından dolayı ancak kahvaltı edip Mehrabad havalimanına gitmek için zamanımız kaldığını fark ediyoruz..

Havuç reçeli başta olmak üzere ceviz, hurma, çay ve lavaş ekmeğinden oluşan kahvaltımızın ardından Mehrabad havalimanına hareket ediyoruz biraz trafik yoğun umarım uçağı kaçırmayız diye söylenirken Şehram ağa “Can rahat ol tez aparam men sizi” diyerek bizi rahatlatıyor, Şiraz uçuşumuzu Miraç havayolundan almış bizi contuarın karşında bırakıyor, vedalaşıyoruz..

Şiraz, Tahran’a 800 km mesafede bir şehir yaklaşık bir saatlik uçuşumuz var 14.00 de biniyoruz uçağımıza..bir saatlik uçuştan sonra sıcak bir öyle sonrasında Şiraz’a ulaşıyoruz…

Dostum Ağa Alinin arkadaşı Kerim bey bizi havalimanında karşılıyor minibüs ile kısa bir yolculuktan sonra bizi merkeze yakın bir apart hotele götürüyor odalarımıza yerleştip bir iki saat kadar dinlenmeden sonra akşam üstü hafızın kabrine gitmek üzere sözleşiyoruz.. Geniş bir apart.. Mustafa Abi ile Dr.Adil bey bir odaya, kardeşim Ender ile yakın arkadaşım Mehmet Bey başka bir odaya yerleşirken bendeniz antredeki sofaya ilişiyorum.

Akşamın kıyısına doğru kalkıyoruz, heyecan dorukta.. Rüyalar Şehri Şiraz’ı gezeceğiz. Masallar şehri ; Hafızın bostan ve gülistanı ,şiirin,şarabın ve aşkın şehri Şiraz..

Kerim bey bizi resepsiyonda beklliyor minibüse binip doğruca “Aramgah-ı Hafez”a gidiyoruz. Gün batıyor neredeyse. Aklımda hep Yahya Kemal’in “rintlerin ölümü” …

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Makber-i Hafız Şirazi

14 yy’da yaşamış Şirazlı büyük şair, Goethe’yi, Puşkin’i etkilemiş bir şair Hafız ,yüzlerce yıldır dünya edebiyatında şiirleri hala okunan hem hafız hem şair hem filozof zamanının çok ötesinde etkileriyle günümüzde de İranlıların deyimi ile “zindegi”yani yasayan bir insan..

Şiraz’ın ünlü şairinin kıymeti de şiirlerinin hikmetide ancak ölümünden sonra anlaşıldı.Güller içersinde bir bahçede bulunan Şiraz halkının “hafıziye” diye adlandırdığı kabir başında fatiha okuyup bir kenarda Hafız’ı ziyarete gelen insanları izliyorum, özelllikle genç çiftler, öğrenciler , sevgililer başta olmak üzre her kesimden İranlı. Aksam karanlığı henüz çökmüştü ki, türbe müctemilatı içinde müze gibi düzenlenmiş kısmın duvarına yaslanmış ellerinde Hafız’ın divanı bulunan ezberden hafızdan şiirler okuyan ziyaretçilerin etraflarında toplandığı müteşairler dikkatimizi çekiyor, biz de kendimizi Hafızın bir şiirinde Farsça’nın muhteşem fonetiğine bırakıyoruz..

İranlıların “Faal-e Hafiz” da dedikleri , bir şiirli fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendilerine dair bazı imler işaretler gösterdiğine inanıyorlar.. Sonra bir diğeri hafız divanından tefehhul yapıyor (sizin için rastgele bir sayfa açıyor), oradan sizin için hikmetler bulup okuyor.. Yükselen şiir sesleri ile birlikte gece Hafız’ın türbe aydınlatması gerçekten farklı bir atmosfer oluşturuyor, Şiraz gecelerinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden.. Hediyelik eşya mağazasından bir hafız divanı satın aldıktan sonra gecikmiş bir akşam yemeği için mihmandarımız Kerim Bey’e bizi güzel bir restorana götürmesini söylüyorum. İlk günün yorgunluğunu otantik bir yerde İran mutfağının lezzetlerini tadarak sonlandırmak niyetindeyiz. Doğruca Haft Khan Restorana gidiyoruz. Daha önceden de geldiğim için arkadaşlarıma yemekleri anlatıyorum, biraz ocak başına varıp vitrinde sergilenen kebap çeşitlerine göz atıyoruz, şişler bizimkilere oranla çok daha buyuk ve et miktarı cok fazla, benim favorim kebab-ı khubide , kebab-ı bergi. Kebabı khubide bizim adana kıyma kebabın daha büyük şekilde hazırlanmışı gibi , kebab-ı bergi ise bizdeki yaprak kesilmiş etlerin yatay olarak şişe geçirilmiş hali lakin kullanılan baharatlar etin terbiyesi sanıyorum çok farklı dolayısıyla doyumsuz bir lezzet sunuyor. Çorba sebzi denen bir sebze çorbası ile başlıyoruz, nefis bir çorba o kadar hoşumuza gidiyor ki ikişer kase içiyoruz bu çorbadan. Sonra kebaplarımız geliyor, porsiyonlar çok büyük üç gün yemek yiyemem diye geçiriyorum içimden. Fakat naneli taze ayran ve lavaş ile birlikte kebapları götürüyoruz, enfes bir lezzet İran mutfağı, bizim Antep mutfağını biraz andırıyor ama kesinlikle farklı bir damak tadı var. Dostlar ile gayet keyifli bir aksam yemeğinin ardından hotelimize dönüyoruz sabah kahvaltı ile birlikte Şiraz’ı gezeceğiz..

Uzun zaman hüküm süren Zend Hanedanlığı (1747-1779) zamanında yaşamış şehir. Bu dönemde Şiraz’ı İran’ın başkenti yapan Zend Hanedanı Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahan’da yaptığı gibi, Şiraz’a çok gösterişli yapılar yapmış. Kendini Peygamber Hz. Muhammed (SAV) naibi, vekili ilan eden Kerim Han, bu yüzden yaptırdığı birçok yapıya da Vekil Camii,Vekil Han,Vekil Saray vb. isimler koydurmuştur.

Şehre kara yoluyla gelenler Bab-ı Kur’an kapısından girerek gelirler, hikayeye göre bu kapıdan çıkıp gidenler sağ salim dönerlermiş geldikleri yerlere. Şairleriyle, filozoflarıyla bilginleriyle meşhur sanat ve edebiyatla da bütünleşen bilge sırlar şehiri Şiraz.. İki milyon nüfüslu İran’ın altıncı büyük şehri Zend Hanedanlığı döneminde İran’a baş şehirlik yapmış olan şehir görkemli İslam mimarisi ve anıtsal yapılarla adeta bir açık hava müzesi gibidir..

Kala-i Kerim Han

Sabah güzel bir İran kahvaltısından sonra ilk olarak gezimize Kerim Han yapılarından başlıyoruz, ilk ziyaretimiz 250 yıllık Kerim Han Kalesi oldu. Kerim Han, Zend Hanedanlığı döneminde yaşadığı evinde içinde olduğu bu kale yaklaşık dört bin metre kare bir alanı on dört metre yükseklikte 4 adet burcu olan bir duvarla çevrilmiş dönemin en muhkem yapılarının başında gelmektedir.. Kulelerden eğik olanının Pehlevi Hanedanı döneminde hapishane olarak kullanıldığı bilinmektedir.

İran’ın efsanevi büyük pehlivanı Rustem’in bir devle savaşının anlatıldığı çiniler hakikaten görülmeye değer bir eşsizlikte, kalenin iç kısmında orta büyük alanda yemyeşil bir narenciye bahçesi içinde sıcaktan bunalmışlığımıza ilaç gibi gelen bir bahçe içinden serin adımlarla geçip saraya ulaşıyoruz.. Sarayın içine giriyoruz, vitraylarda güneşin yansıttığı ışık hüzmeleriyle oluşturduğu renk cümbüşü büyüleyen, nefes kesen bir güzellik sunuyor bize..

Cami-i Vekil

İslam mimarisinin görkemli yapılarından, üzerinde durduğu 48 sütunun tamamının tek parça taştan yontulduğu bu camii, Kerim Han tarafından yaptırılmıştır. Vekil Cami; avlusuna girdiğimizde bizi bilinen İran mimarisinin vazgeçilmezi görkemli havuzlardan biriyle karşıkarşıya kalıyoruz. Küçük bir bölümünün ibadete açık olduğu muhteşem camiinin bir kısmı da müze olarak kullanılmaya devam ediyor.

Bazar-ı Vekil

Şehrin tarihi silüetinde önemli köşe taşlarından biri de Vekil Çarşısı; daha önce Tebriz, Kum, İsfehan gibi şehirlerde gördüğüm çarşılar gibi biraz bizim kapalı çarşıya da benzeyen tarihi dokunun derinlemesine hissedildiği, İran kültüründe somut olmayan kültürel miras öğelerinin; el sanatlarının tamamına yakınının yapımı, sergilenişi ve satışı özellikle minekari sanatının ve gümüşçülüğün en nadide örnekleri burada. İran’ın bu en büyük ve en güzel kapalı çarşısı da kabul edilen bu mekanda Şiraz’ın meşhur halıları, muhteşem rengiyle safran başta olmak üzere çok çeşitli baharatlar, çaylar, sürmeler, rengârenk şallar ,ipekli kumaşlar sizi uçsuz bucaksız bir derinliğe sürüklüyor..Asırlık dükkanlara dalıp esnafla zeban-ı farisi konuşmaya çalışırken biran gruptan kopup kaybolduğumu farkediyorum..ama pişman değilim yitip yitip kendimi yeniden bulmaktan bir başka zamanın çarşılarında….

Hamam-ı Vekil

Dostlarla baştan sözleştiğimiz için endişe duymadan ana kapıda yeniden buluşuyoruz. Cami-i Vekilin öte tarafına geçip Hamam-ı Vekil’e giriyoruz, yapı iran hamam kültürünün yansıtıldığı, çeşitli estantanelerin canlandırıldığı, heykellerin kullanıldığı sergilemelerden oluşan bir müzeye dönüştürülmüş, serin olması bakımından ara ara ziyaretçiler için oluşturulan kısımlarda dinlenme şansı buluyoruz. Vaktin çoktan ikindiye dayandığı bu demde Şirazın manevi dinamiği kabul edilen Şah Çerağ ve büyük şair Sadi Şirazi’nin kabrini ziyaret ettikten sonra akşam yemeği için kendimizi şiirin ,şarabın ve güllerin şehri Şiraz’ın ünlü restoranlarından birinde ödüllendireceğiz..

Makber-i Şah Çerağ

Asıl adı Seyyid Emir Ahmed olan “Şah Çerağ “Meşhed şehrinin büyük ışık kaynağı; on iki imamın sekizincisi İmam Rıza(AS)’ın kardeşi olan bu kişiye Işıkların Şahı anlamına gelen Şah Çerağ adı verilmiştir. Geniş havuzlu bir avluya sahip olan bu türbenin çinilerle bezenmiş turkuvazi kubbesi ile dikkat çeken kutsal bir mekan, özellikle Şiiler için kutsal kabul edilen ve dünyanın bir çok yerinde yaşayan ehli beyt dostlarının ziyaret ettiği muhteşem bir atmosfere sahiptir. Şah Çerağ türbesi girişinde bilinen mukarnas şekiller içersine aynaların döşendiği iç duvarlarında yine renki camlar ve ışıklarla benzenmiş mozaikler, ışık yansımalarıyla oluşan renk ahengi ziyaretçileri muhteşem bir atmosferde ağırlıyor, fotoğraf için izin istediğim yaşlı türbedar, birkaç kare dış kapıdan cep çekimine ses çıkartmıyor, bazı ziyaretçilere teberrük için verilen içinde tuz ve yeşil bez parçası bulunan küçük bir naylon paketi elime tutuşturuyor.

İklimin sıcak olduğu zamanlarda özellikle akşam serinliğinde insanların yoğun olarak ziyaret ettiği söylenen bu kutsal mekan buyuk bir sarı kandili andıran çinili kubbesiyle kıyamete kadar türbeye el sürüp ağlayan insanların dua ve yakarışlarıyla önemli bir inanç merkezi olarak Şiraz’ı aydınlatmaya devam edecek..

Makber-i Sadi Şirazi

“Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan ,perişan olanları gönlünden çıkartma” Sadi

Şirazi

Şairler şehri Şiraz’ın dünya kültürüne armağanı dünya edebiyatına yön vermiş doğunun gizemini,yüksek sanat gücünü anlatan rubaileriyle meşhur Hayyam, Şehnamesi ile meşhur Firdevsi ve Nesimi gibi şairleriyle dünyaca üne kavuşan Şiraz’ın, en büyük iki şairi Hafız’dan sonra Gülistan’ın sahibi bir çok farklı coğrafya görmüş gezmiş bir derviş, bir gezgin büyük filozof Sadi’nin aramgahı bizim için bugünün son ziyaretgahı.

Bir nevi seyri suluk denen sufi yolculuğuna çıkmış olan Sadi, kendi tabiriyle “ruhumu doyurmak için aç susuz gezdim” diyerek büyük eserleri bostan ve gülistanı bu şekilde yazmıştır “Kişi bu,alçak dünyaya tenezzül etti mi ,bala kapılmış sineğe döner” sözünde aslında sufi bakışı ile her şeyi özetliyor… Yeşillikler içinde güllerle dolu havuzlu bir bahçeden geçiyoruz, yüksek turkuaz kubbeli bir türbe içersinde büyük şair.. Türbe duvarlarında Sadi’nin şiirleri ve sözlerinin yazıldığı kitabeler mevcut. Üzerinde “Şirazlı Sadi aşkın kokusunu saçacak, hatta onun ölümünden binlerce yıl sonra bile” yazan müzevazi bir kabir mozolesi bulunmaktadır.Alt katta mahzen kısmına doğru bakıldığında insanların dilek tutup para attıkları bir küçük dilek havuzunu da görmek mümkün.. Ruhuna fatiha okuyor ve hürmetle ayrılıyoruz huzurundan büyük filozofun..

Çoktan gün batmış göz uçlarımızda kirpiklerimize akşam karanlığı bulaşmış yorgun argın mihmandarımız Kerim Bey’den bizi Şiraz’ın en meşhur restoranlarından biri olan Shapouri Garden’e götürmesini istiyoruz, Mehmet Bey sabırsız, Mustafa Abi mütevekkil revan oluyoruz yola…

Taş yapı içersinde farklı alternatiflerin sunulduğu restoranlar varmış, tercihimizi bizde son zamanların en yaygın tüketim modeli açık büfeden yana kullanıyoruz, bütün kebap çeşitlerinin bir arada sunulduğu bu görkemli yemek şöleni bize kişi başı yaklaşık 35 dolara mal oluyor, lakin İran mutfağının tüm lezzetlerine dokunma fırsatı yanında az bile… Akşam yemek sonrası bir çay bahçesi nargile mekanı olsa fena olmaz… Şiraz’ın gecelerine birde böyle akalım, fikrim yorgun gezginlerimiz tarafından kabul görmediğinden apart hotelimize dönüp yarın Şiraz’daki son günümüz için dinlenmenin uygun olacağı kanaati galip geldi..

Sabah hotelde kahvaltıdan sonra ilk işimiz Nasır El Mülk Camii, Narenjastan Sarayı ve İrem bağlarını gezip sonra Persepolis yapıp Şiraz gezimizi sonlandıracağız.

Kasr-ı Naranjestan

Portakal bahçeleri içinde önünde muhteşem bir havuzla sizi karşılayan bu saray 1879’da İbrahim Mirza Khan tarafından yaptırılmış. Saray 19.yy İran asilzadelerinin isteklerine göre tasarlanmış dönemin bütün mimari ve dekoratif özelliklerini yansıttığı gibi saray yapısında kısmen Avrupa mimarisine dair izler mevcuttur. Halen müze olarak kullanılan bu sarayda, bütün İran saraylarının ortak özelliği demekte bir sakınca görmediğim saray mimarisinde kullanılan iç dizaynındaki ahşap ve cam işçiliğinin zirvesi sayılabilecek eşsiz bir yapı, güneş ışığının bin bir çeşit yansımaları sizi eşsiz bir ışık şöleni içinde kaybediyor. Büyüleniyorsunuz.

Cami-i Nasır El Mülk (Pembe Cami)

Şiraz’ın İslam mimarisine Kaçarlar döneminden armağanı olan bu muhteşem camiyi, 1876 yılında Kaçar Hanedanı’ndan Mirza Hasam Al Nasir el-Mülk yaptırmıştır. Bu görkemli camı vitraylarıyla dünyanın gözdesi olmuş sabahın ilk ışıklarıyla birlikte vitraylarıyla pembeye dönüşen cami; ışık cümbüşü ile sıra dışı çinileriyle ziyaretçilerinin ruhunu adeta gökyüzüne yükseltiyor. Bunu yaşadığımız için kendimizi şanslı sayıyoruz. Mihmandarımız Kerim Bey günün öteki saatlerinde bu güzelliği bulamazsınız, diye de bizi uyarmayı ihmal etmiyor. Dünyanın dört bir yanından insanların bu atmosferi yaşamak için Şiraz’a geldiğinden bahsediyor..

Doğu gizemine dair önemli sembollerden biri olan irem bağına gideceğimizi lakin öncesinde Şiraz’ın meşhur tatlısı sıcak yaz günlerinin serinleten tatlısı “Falude-i Şirazi”den tadacağımızı söylüyor..

Falude-i Şiraz

Benim İran’a ikinci seyehatim… İlk seyehatimde tanışığım bu lezzeti unutmam mümkün değil, bizim tel kadayıf gibi nişastadan yapılmış, süt ve buzla yapılan üzerine isteğe bağlı olarak, genellikle vişne veya limon, vanilya sosu yahut da nane suyu, gül suyu gezdirildikten sonra servis edilen serinleten bir tür yaz tatlısı dondurma niyetine tüketilen Şiraz’a özgü bir tatlı…Grup üyeleri Falude ile serinlerken biraz dinlenip İrem Bağlarına hareket ediyoruz..

Bağ-ı İrem

İrem Bağları doğunun mistik yaşamına dair önemli bir sembol olarak doğu klasiklerinde kendine yer edinmiş yeryüzünde cennetteki bahçelerle kıyas edilebilecek bir bahçe hayalınden yola çıkılarak oluşturulduğu düşünülen bir bağ bir bahçe… Pehlevi Hanedanı’nın son temsilcisi olan Rıza Pehlevi’nin ve annesinin İslam Devrimi’nden önce burayı sık kullandığı, ortasında yine bir havuzla bezenmiş mimarisi ile aynalı revaklar mukarnaslarla dizayn edilmiş binanın ön cephesinde Hafız ve Sadi’den şiirler bulunan muhteşem bir kasır da mevcut… Lavanta kokulu patikalarında yürürken kameriyelerde oturan, Bağ-ı İrem’in kuytu köşelerinde tedirgin sevgililer servi naz ağaçlarının gölgesinde serinlerken Şiraz’daki son noktamız Persepolise doğru hareket ediyoruz…

Taht-ı Cemşid (Persepolis)

Şiraz’a yaklaşık 60 km uzaklıkta Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan dünyanın en önemli antik kalıntılarının bulunduğu Ahamenişlerin hüküm sürdüğü Pers Kralı I.Darius’un kurduğu , inşaasının yüz yılı aştığı ve 200 yıl ayakta kaldığı söylenen İranlıların deyimi ile Taht-ı Cemşid yada batılıların deyimi ile ihtişamlı Persepolis.

Minibüsümüze bolca meyve depolayan Kerim Bey yol boyunca bize geçtiğimiz köylerden yerleşim merkezlerinden bahsediyor, su kaybını, enerji eksikliğini de ucuz meyve (karpuz,kavun,elma,üzüm,,portakal,vb) ile tamamlayarak yola devam ediyoruz.. 45-50 dakika kadar yolculuktan sonra kalıntıları uzaktan farkediyoruz. Kuh-ı Rahman(Rahmet dağı) eteğine kurulmuş gücün ve ihtişamın sembolü Persepolis şehrine varıyoruz. Rehberimiz Kerim Bey’in anlatımına göre Yunan tarihçilerin iddiası o ki; Büyük İskender Persepolis’i ele geçirdiğinde burada bulunan hazineyi ve kıymetli şeyleri 5 bin deve ve 25 bin katırla taşıyıp götürdüğü yönünde bilgiler mevcut.

2500 yıl öncesine dayanan bir tarihin antik kenti olan Persepolis bugüne kadar ulaşmasını aslında kum fırtınalarına borçluymuş, 1930’da Alman arkeolog grubunun elli yıllık çalışması sonucu bugünkü şehir kumların altından ortaya çıkartılmış. Büyük kaya kütlelerinden oluşan devasa boyutlardaki boğa figürleri ve sütunlar arasına yerleştirilmiş “Milletler Kapısı”denen kapıdan geçerek şehre giriyoruz.. Sayısızmış gibi duran yüzlerce sütun ve üzerlerindeki insan, boğa, kuş ,uçan at şeklinde yontulmuş sütun başı heykelleri, taş duvarlardaki sayısız figürler ve kabartmalarda antik dönemde başka milletlerden gelen elçilerin Pers kralına sundukları hediye seremonileri anlatılmış. 100 sutunlu salona ulaştıktan sonra Taht-ı Cemşid’in sırtını yasladığı tepeye yaz sıcağında zorlu bir tırmanışın ardından Kral Artaxerxes ve eşinin kaya içine oyulmuş mezarına ulaşıyoruz. Mezar duvarının üst tarafında Kral ve Ahura Mazda kabartmalarla resmedilmiş , Zerdüşlüğü sembolize eden bu resim; 2000 yıldan beri görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş görünüyor.. Buradan 135000 metre karelik antik kentin panoramasını görmek bize ayrı bir keyif verdi doğrusu..Antik şehrin anıtsal yapılarının çoğunu Ahemeniş hükümdarı Birinci Darius, diğer kısımlarını Kral Khaşayarşa, ve Birinci-Üçüncü Erdeşir isimli Krallar yaptırılmıştır. Büyük İskenderin Persepolis’i fethetmesi sonucunda burada bulunan görkemli sarayları yıktırdığı bilinmektedir…

Dönüş yolunda rehberimiz Kerim Bey yol üzerindeki dev kayalıklara oyulmuş Akamenid Krallarına ait Nakş-i Rüstem (Nekropolis) mezarlarını gösteriyor. Yorgunluktan Şiraz yolunda ekip bitkin düşmüş olacak ki uyandığımızda şehre geldiğimizi farkediyoruz. Apartımızdan eşyalarımızı toplayıp Şiraz’dan akşama üzeri İsfahan’a gitmek üzere ayrılıyoruz..

Şiraz’ın üzümlerine dair zihnimde hayal ettiğim bir yer göremedim. Kerim Bey’in söylediğine göre; üzüm dünyaya buradan yayılmış bir meyve ve Şiraz’ın kuzeyindeki Bağ-ı Enar ve Bağ-ı Tahti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri halen yetiştiriliyor.. İki bin yıllık kadim bir medeniyetin eşsiz şehri gülün, aşkın, şiirin, şairlerin, lalezarın, sanatın şarabın ve musikinin tarihin imbikten geçirerek günümüze ulaştırdığı doğunun mistik masallarından çıkıp gelmiş şehir Şiraz… Batının Modern kentlerinin çılgınca bizi çağıran kaosunun aksine, Şiraz; mimarisi ,tarihsel dokusu ve geleneksel kültürü ile sizi kendisine çekiyor… Haftanın belli günlerinde İstanbul’dan Şiraz’a THY başta olmak üzere birçok uçuş alternatifi mevcut…. Görmeden ölmeyin derler ya öyle bir şey işte… Bizden söylemesi…

Hoşha Şiraz o vaze bimisaleş, Hudavenda nigehdar ez zevaleş…

Şiraz hoş ve eşşizdir, Allah onu korusun Hafız-ı Şirazi

Isfahan

İSFAHAN; MEDENİYETLERİN RUHU

Zihnimin duvarları arasına sıkıştırdığım kökeni 80’li yıllara dayanan bir düş gibi merakımın beynimi adeta kemirdiği, bazen korku, bazen endişe ile erteleyip durduğum bir seyahat idi İran gezisi.

Atatürk Havalimanı’nda İran Airkontuarında kuyrukta valizlerini teslim etmek üzere bekleyen karışık bir grup gencin arkasında sıramı beklemeye koyulmuşken,istemeden kulak misafiri olduğum bazıları bermuda giymiş gençler orada bu kıyafetin sorun olup olmayacağını kendi aralarında tartışırken içlerinden biri dönüp bana “sizce sorun olur mu? diye sordu; ben de bir fikrim yok ben de ilk kez seyahat ediyorum İran’a sorun olacağını düşünmüyorum diye cevapladım.Bu sırada kendimi tanıtıp, tanışalım isterseniz deyince sonradan hepsinin farklı sektörlerde ve mesleklerinde oldukça başarılı arkadaşlar olduklarını öğrendim. Uçakta ayak üstü sohbet, muhabbet derken benim kabin görevlisi ile Fars dilinde yapmış olduğum sohbet elinde epeyce kalın bir İran kitabını karıştırıp duran bayanın dikkatini çekmiş olmalı ki, gelip Fars dilini nereden öğrendiğimi sordu, kısaca özetledim Farsça ile olan ilişkimi sonra tek başıma yolculuk ettiğimden hangi yöne gittiğimi sorunca ben Kum, Kaşan, İsfahan yönüne gideceğimi belirtince onlarda aynı yoldan Pakistan, Hindistan’a doğru gideceklerini, gezecekleri ülkenin dilini az çok konuşan birinin yanlarında olmasının avantaj olacağı düşüncesiyle istersem gruba katılabileceğimi söylediler. Genelde yalnız seyahat etmeyi tercih ettiğimi lakin düşüneyim biraz deyip Tahran İmam Humeyni Havaalanı’na kadar gözlerimi kapatmış olduğumu 3,5 saat sonra uyandığımda anladım.

Sırt çantamı alıp yürüdüğümde grubu valiz beklerken buldum teklif için teşekkür edip kendileriyle vedalaşarak biraz döviz bozdurup toman alıp bir taksiyle yaklaşık 40 km uzakta olan Forudgah-e Emamdan Kum-Kaşan-İsfehan yönü yerine Tahran’a geçmeye karar verdim. Saat 14.00 gibi küçük şirin bir hotel olan Meydan-ı Firdevsi’ye yakın bir çıkmaz sokaktaki Ferdis hotele yerleşiyorum niyetim gece otobüs ile terminali cenuptan İsfahana geçmek…

İSFAHAN NİSF-İ CİHAN

Günlerden Çarşamba haftasonu dönmek üzere yer ayırtıp gece saat on gibi güney terminalinden İsfahana doğru hareket ediyorum.Sabahın erken saatlerinde merkeze yakın bir hotel bakınırken Nakş-ı Cihan hotelinin caddeye bakan aynalı renkli süslemeleri dikkatimi çekiyor, resepsiyonda biraz pazarlık ettikten sonra yerleşiyorum.Meydanı İmam’a yakın İsfahan Belediyesi karşısında rahatlıkla gezip geri dönebileceğim bir nokta. İran’ın en büyük üç şehrinden biri olan bu şehir, kökeni 16. yüzyılda bir madeni para üzerine yazılmış olan farsça “İsfahan nisficihan” ,yani “İsfahan dünyanın yarısıdır” sözüyle adeta özdeşleşmiştir. Hakikaten İsfahan dünyalar kadar güzel bir şehir bunu bir çok medeniyete baş şehirlik etmiş olmasından ve şehrin mimari yapısının mükemmel olmasından müşahede etmekteyiz.

Medler döneminde Aspandana adıyla Medler’in en önemli sehri olan İsfahan, 642’de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy’da İsfahan’ı kendisine başkent yaptı, Selçuklular Sultan Melikşah döneminde bu güzel şehri her bakımdan gelişirmiş lakin ardından Moğollar ve Timur’un orduları tarafından talan edilen bu şehir ta ki Safevi hükümdarı I. Şah Abbas zamanında, 17. yüzyılın ortalarında ancak görkemli günlerine dönebilmiş,kısa bir tarih hatırlatmasından sonra kahvaltıya inmek üzere odadan çıkıyorum aşağıya indiğimde bir sürpriz; 4 motorcu vatandaşımız kahvaltıda onlara selam verip eşlik ediyorum biraz havuç reçeli bir yumurta biraz peynir zeytin ve birkaç çeşit İsfahan tandır ekmeği ile açık çay kısa süren sohbetimizde İstanbul’dan gelen motorcu gezginleri Pakistan’a gitmek üzere yolcu ediyorum.

Meydan-ı İmam

Sabah 8.30 sularında hotelim nakşı cihandan aldığım harita ile yürüyerek İmam Meydanı’na giriyorum, meydanı çevreleyen kapalı çarşıda dükkanlar yeni yeni açılıyor, 17 yaşlarında bir delikanlı temizlik yapıyor, selam veriyorum, fotoğraf çektiğimi görünce gelip nereli olduğumu sordu, İstanbul Türkiye deyince Müslüman olup olmadığımı merak ettiğini söyledi, ben de yaygın biçimi ile Müslümanım elhamdülillah diye cevap verdim, ismi Muhammed Ali olan hafif sakalı ile bu genç biraz gözlerime bakıp “Şii mi Sunni mi” olduğumu sordu, Sunni olduğumu söyledim sonra tekrar gözlerimin içine bakıp “peki Şii olmak istemiyor musun” dedi; ben de “zaten Şiiyim” deyince şaşırdı nasıl yani dedi, az önce Sünni olduğunu söyledin ya bunun üzerine biran düşünüp ona farsça bir cümle kurdum “herkesi ki Ali ragabulest an keski şiayı Ali est, her kesi ki Ali ragabulnist an kes ki muselmannist “ (Her kim ki Aliyi kabul ederse onun taraftarı sayılır, her kim de Ali’yi reddederse o zaten Müslüman değildir) dedi ki “abi seni bırakmam artık birlikte gezeceğiz sana gezdireceğim İsfahan’ı” dedi, dükkanda çay ikram etti kardeşinden müsaade isteyip dünyanın en büyük meydanı olan eni 160 m boyu 500m olan 80 bin m2’lik ünlü İmam meydanına birlikte giriyoruz etrafı sütunlu yapılan ile kapalı çarşı şeklinde düzenlenmiş ortasında geniş bir havuzla süslenmiş meydanın eskiden adı Şah Meydanı iken devrimden sonra İmam Meydanı adını aldığını ve Unesco dünya mirası listesine girdiğini Muhammed Ali’den öğreniyorum.

İmam Humeyni Meydanı’nın sonundaki turkuaz kubbeli ve yapımına Selçuklular zamanında başlanmış olan Mescid-i İmam; mavi çinileri farklı mukarnaslı giriş kapısı ile görkemli bir mabet meydana adeta hükmediyor gibi lakin biz Muhammed Ali ile önce Kah-ı Ali Gapuyani Ali’nin kapısı demek olan bu saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim bir yapıyı geziyoruz. Şah hanedanının havuzlu balkondan meydandaki etkinlikleri törenleri izledikleri 1597 yılına ait bir saray sarı mavi tonların hakim olduğu çinili merdivenlerinden havuzlu balkona çıkıp oradan meydanın bitimsiz panoramasını izliyoruz, Muhammed Ali bir şeyler soruyor sürekli bir taraftan da bu sarayın altından mescidi imama uzanan bir tünelin olduğundan bahsediyor biraz fotoğraf çektikten sonra hayatım boyunca daha iyisini göremeyeceğimi düşündüğüm bana göre dünyanın en güzel ahşap parçalı kubbe tezyinatı; başka hiçbir yerde göremeyeceğinize bahse girerim..

Daha ilk durağım olan İmam Humeyni meydanında anladım ki Tahran ve Meşhed’den sonra en büyük şehir olan İsfahan’ı iki güne sığdırmak çok zor olacak fakat programımı ona göre yapmıştım, dönüşte iki gün Tahran’ı gezip döneceğim.. İmam Mescidi’ne girmeden kapalı çarşıları görmek istiyorum, bu arada Muhammed Ali gelen bir telefonla annesine gitmek üzere vedalaşıp ayrılıyor, ben de çarşıya giriyorum, tarihten bir sahne gibi adeta İsfahan çarşıları ,sanatın mimarinin edebiyatın estetiğin her seyde zirve olduğunu buradan gözlemleyebilirsiniz. Minyatürler, sedef kakmalar, tezhipler, hatlar, aynalı tablolar ,metal işleri mozaik ürünleri, eşsiz seramikler, vazolar, çiniler adeta rüyada gibi kendinizi kaybedip büyüleniyorsunuz. Doğunun gizemi diye söylenen tarifin bu olduğuna kanaat getiriyorum. Haftanın sadece bir günü Pazar sadece bayanlara özel açılıyormuş ve onlar istedikleri kadar kalıp istedikleri gibi alışveriş yapabiliyormuş.

Mescid-i İmam

Parlayan turkuaz mavisi çinileriyle bir şaheser olan bu mescit İsfahan’nın sembol eserlerinin başında geliyor Selçuklular tarafından inşaasına başlanan bu mescidi Şah Abbas’ın tarafından yaptırılan 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanmış. Mescidin içine girdiğinizde adeta turkuazın maviliğine teslim oluyorsunuz, düş gibi bir sesin akustik olarak 49 farklı tonda yankılandığının tespit edildiği belirtiliyor, üstelik insanlar bunun sadece 12 tanesini algılayabiliyormuş, yanımızdaki gruba bu bilgileri anlatan rehber gerçekten inanılmaz fantastik bir atmosfer olduğunu da ekliyor. Gruptan bir delikanlının büyük kubbenin altına gelecek bir noktadan “Allahu Ekber “diye seslenmesi sanki gökyüzüne ulaşıyor gibiydi.. Mescidin mavi çinilerinin geceleri, ışığı yansıtması ile başka bir güzellik onu de fırsat olursa gece gelip göreceğim diyerek adeta efsunlandığım mescitten çıkıp Şeyh Firuze taşlarla bezenmiş bir başka düşşel anıt olan Şeyh Lütfullah Mescidine doğru yürüyorum.

İmam Meydanının doğu köşesinde bulunan Şeyh Lütfullah Mescidi Şah Abbas tarafından kayın pederi olan Lübnan asıllı Şeyh Lütfullah adındaki İslam aliminin adına yaptırılmıştır. İlk zamanlar medrese ve sohbet mekanı olarak düşünülen mescidin minaresi bulunmamaktadır. Mescid-i İmama göre daha sade ve mütevazilakin oldukça estetik bir mescit olarak inşa edilmiştir.

Günün ortasını çoktan geçmişiz ,meydanı terkedip yakındaki ChelSutuna Sarayına doğru yürümekte zorlanacak kadar yorulmuş olduğum gerçeğiyle de çabucak yüzleşmekten hoşlanmıyorum lakin iki güne sığdırmak durumunda olduğum koca İsfahan var önümde ..

CehelSutun

CehelSutun(40 sütun) Sarayı meydanı çıkınca ilk sola dönüldüğünde hemen karşınıza çıkan saray, meydandaki Ali Gapu sarayının tam arkasında büyük bir asırlık bahçe içerisinde yer almaktadır. Chelsutun (kırk sutun) sarayının 20 tane ahşap sütunu bulunmakta olup önündeki havuza yansıyan 20 sütun görüntüsü ile birlikte toplam da 40 sütun ettiğinden Kırk sütun Sarayı ismini almıştır. Aynalı Mukarnaslarla bezenmiş bir görkemli kapıdan girilen bu yapının içinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in Çaldıran savaşı da büyük bir duvar üzerinde resmedilmiş olarak sergilenmekte ayrıca eski eser koleksiyonlarının sergilendiği bir müze durumunda İsfahan’ın ve İran’ın yoğun ziyaretçi alan müzelerinden birisi olma özelliğini taşıyor vakit ikindi vakti yorgunluk artık taşınmaz hale geldiğinden gidip büyük asırlık ağaçların altında uzanıp dinlenmek amacıyla bahçenin içlerine doğru yürüyorum, az ileride ağaçların içinde önünde küçük havuz ve sedirlerin olduğu şirin bir geleneksel çayhane görüyorum, doğruca gidip otantik İran milli kültürüne göre döşenmiş tamamen geleneği yansıtan başta halı kilim ve oturma grupları duvar resimleri ve kumaş kaplamalar insanı tarihin içine götürüyor, adeta fazla kalabalık olmayan çayhanede gözüme kestirdiğim bir yere uzun oturup ayakkabılarımı çıkarıp bir çay ve yanına da bir galyan (nargile) söylüyorum değmeyin keyfime hiç kalkacağım yok buradan…

Kristal şekerler kullanılıyor çay için altın sarısı çubuklara tutturulmuş bardağa daldırıp tatlandırıyorsunuz. Çayın yanda kek tarzın da yiyecekler atıştırıp akşam için düşündüğüm ziyafetten dolayı atıştırmalıkla geçiştiriyorum, öğle öğününü çünkü akşama planım İsfahan’ın ünlü restoranı Shahrzad da yemeyi düşünüyorum, nereden baksan 1-2 saat dinlendim, kendime geldim, toparlanıp İran’ın sembol eserlerinden biri olan Siosepol Köprüsüne yürüyorum, mesafe çok değil yavaş yavaş ..

Siosepol Köprüsü

ZayendeRud ırmağı üzerindeki 1602 yılında yapılmış olan33 gözlü Si-o-se Pol (Farsçası : 33 sütunlu köprü ) mimarı olan Allahverdi Han adıyla bilinen 300m uzunluğunda 14m enindeki meşhur köprüdeyim.. Köprü üzerinden yürüyüp karşıya geçiyorum, sonra tekrar dönüp kemerlerle bölünmüş upuzun balkon gibi kısımlarda herkes resim çekiyor yada çekiliyor genç kızlar çocuklar etrafımı çevirip “harici “diyerek “ağa hali şoma çitory” sohbet etmek istiyorlar, ayak üstü İstanbul’dan geldiğimi öğrenince dizilerden bahsedip bir şeyler soruyorlar, sinema tv okuyan bir öğrenci entelektüel konulara girmek niyetinde lakin zamanımız yok, gel birlikte gezelim cevabım karşısında şaşırıp teşekkür ederek tekrar arkadaşlarına dönüyor. Köprünün alt kısmı merak ediyorum, insanlar ayakkabılarını çıkartıp bent gibi yapılmış suyun debisinin düşürüldüğü bir düzlemde yalın ayak nehri karşıdan karşıya gecen insanlar veya hut merdivenlerde dinlenip ayaklarını suya sokarken uzun bir yanık sesle gazel kaside tarzında acının harman olup savulduğu bir İran ezgisine kulak veriyorum, mübalağa etmiyorum, nehrin öte yakasına kadar duyulduğundan eminim. Biraz aşağıya doğru yürüyüp PuleHacu köprüsü de bir başka görkemli tarihi anıt eser orayıda gezdikten sonra Gül-i Bağ gül bahçesini gezip günün sonunu Shahrzad da yemekle sonlandırmak üzere taksi çevirip biraz pazarlıktan sonra biniyorum aslında hiç pazarlık yapacak halim yok, Allah’tan İran çok ucuz. Akşamın hafifçe saçlarını döktüğü anda kendimi meşhur restoranın karşısında buluyorum. Restoran adeta bir saray yavrusu bir sanat galerisi havasında duvarlar minyatürler ve İran el sanatlarının süsleme örnekleri ile dolu doğunun gizemini mistik tarafını ortaya koyan bir tarz oluşturulmuş ,etrafa bakındığımda göz ucumla nedense hep zengin insanların uğrak mekanı olduğu izlenimine kapıldım.

Çorbaya bayıldım yarma ve havuç ile yapılmış küçük yeşil limonların da bulunduğu çorba enfes denilecek kadar var, ardından Kebab-ı khubide söylüyorum güzel oldukça doyurucu bir kebap eti de nefis yanında taze naneli ayran ve lavaş götür götürebildiğin kadar. Sonra mütevazi hesabımı ödeyip doğruca taksiciye Naksi Cihan hoteli dedim… Yorgun argın bedenim beyaz şiltesine düşer düşmez rüyalar yürümüştü, çoktan kirpiklerime tutunup gözbebeklerime kadar sabah erken kalkacağım.

Vank Katedrali

Ertesi gün ilk işim Vank Kilisesine gitmek Ermenilerin yoğun olduğu Colfa semtinde kutsal hikayelerin minyatürlerle anlatıldığı renklerin canlılığı adeta Katedral muhteşem bir tablo gibi insanı çarpan etkileyen bir yer, mutlaka görülmeli bu kilise.. Kilise bahçesinde küçük bir Ermeni müzesi de bulunmakta, hızla dikkatimi çeken camekan içinde büyükçe bir Türkiye haritasının da varlığı sanıyorum, Ermenilerin temcit pilavı gibi sürekli ısıttıkları şeyler babından konulmuş olmalı diye düşünüp çıkıyorum..

Minar Cumban

Günün ikinci durağı Minar Cumban yani sallanan minareler taksiye beş toman verip çok fazla mesafede tutmayan sallanan minarelere varıyoruz, sıradan bir bahçe girişinden geniş bir avluya çıkılıyor ve kalabalık bir grup kendisine Ebu Abdullah denen bir sufinin 14.yy’dan kalma türbesinin üst kısmındaki iki minareden birine bakıyor ve heyecanla işaret ediyorlar, birden başımı kaldırıp baktığımda bir kişinin ancak sığabildiği boyu yaklaşık 3-3.5m minareyi içeriden sağa sola iterek salladığını görüyorum hayret edilecek bir şey sanki minare bölünüp düşecekmiş gibi oluyor lakin sanki elastiki bir yapısı varmış gibi geri eski haline geliyor. Görünüşe göre bir sistemi yok, sadece tuğladan örülmüş bir minare.. Lakin sorduğumda birisi bunun mühendislik hatasından kaynaklandığını belirtti ve fakat ben evliyanın kerameti haktır hikmetinden sual olunmaz diyerek ruhuna fatiha okuyup türbeden ayrılıyorum .

Hızla günün ortasını buldum bile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum, bu şarkın efsunlu şehri yeşil İsfahan’da 360 km sehri baştan başa ikiye bölen Zayende Rud ırmağının güzelliği kıyısındaki şarkın bütün güzelliklerini yansıtan çayhaneler düş gibi.

Ateşgah

Şimdi ki durağım 10km kadar şehrin dışına doğru gidip 1400 yıllık Mecusi Ateşgah’ını görmek bir taksi çevirip biniyorum, şoförun adı Hüseyin hemen İbrahim tatlı sesi soruyor, Ebru Gündeş nasıl diyor ve torpidoyu açıp bir Tatlıses kaseti koyuyor “Allah Allah bu nasıl sevmek” muhabbet sohbetle beni tepenin dibine kadar bırakıyor. Sasani döneminden kalma bu ateşgah ateşin yakıldığı yer anlamında kerpiçten yapılmış lakin günümüze kadar dayanmış ilginç bir yapı burasını yakından görmek için 210 m tırmanmanız gerekiyor tepeye vardığınızda ateşin tüm İsfahan’dan görülecek bir noktada olduğunu şehrin manzarasını yüksekten seyredince daha iyi anlıyorsunuz. İniş çıkışa göre biraz zor oluyor lakin iniyoruz, biraz kayarak da olsa toprak zemin ilginç yer yer kalkerimsi tabakalar var. Lakin şehir panoramasını görmek için bu zahmete değdiğini göreceksiniz .

HeştBeheşt

Sonraki durağım sanırım son durağım olan Heşt Behest sarayı olacak sonra hotelime gidip dinlenecek gece meydanı imamı gezecek ve ardından otobüsle Tahran’a döneceğim, gece 01.00 için bilet ayırttım…

Safevi Dönemi hükümdarlarının yaşadıkları son saraydır Haşt Beheşth Sarayı yani yedi cennet anlamında. Süleyman Şah zamanında 1599 yılında yapılan saraydan günümüze fazla bir şey kalmamış olup girişte küçük bir bölüm kalmış lakin görülmeye değer güzel bir yapıdır.Devrimden sonra çevresi yeşillendirilmiş park haline dönüştürülmüştür.

Bazaar İsfehan

Vakit akşama doğru yaklaştı hotele dönmeden Bazaar İsfahan’a uğruyorum. 17’nci yüzyıldan kalan çarşı, İran’ın ve Ortadoğu’nun en eski çarşılarından biriymiş, çarşı, eski ve yeni şehir bölgelerini birbirine bağlayan, 2 km’lik tonozlu cadde boyunca uzanıyor, bir dükkanın önünde bakılı tişörtler ve geleneksel giysiler dikkatimi çekiyor kendime bir tane seçiyorum biraz pazarlıktan sonra bizim para ile 12 tl ye üzerine hafızdan bir beyit seçip basılmasını istiyorum ”ey aşk eğer ben bize imdat etmezsen biz yok olup gideceğiz” yazdırıp bir saat sonra için sözleşip hemen çarşı içinde bir çay molası ardından gelip alıyorum. Akşam yemeğini hotelimde yiyorum geleneksel İran mutfağından biraz da Lübnan mutfağından felafel yiyip istirahate çekiliyorum, akşam 22.30 gibi çıkıp meydanı imama geçiyorum gece fotoğrafları çekeceğim, merak ediyorum, meydanın gecesini aslında meydan serin harika ışıklandırma havuzun etrafında insanlar oturmuşlar, fayton turları, meddahiler (farsça beyitler okuyan halk şairleri) kuklacılar, fal bakıcıları çok canlı. Biraz resim çektikten sonra ileride galyan çeken gençlerin yanına selam verip oturuyorum, semaverde çay da var, nargile veriyorlar, çekiyorum, birkaç nefes değişik bir şark gecesi ortalama herksin belirli bir kültür düzeyi olduğunu ilk defa burada fark ettim desem yeridir, herhangi bir taksi şoförü size Sadi’den, Hafız’dan, Firdevsi’den veya Fuzuli’den şiirler okuyabiliyor, dünya kültürünü sanatın bütün inceliklerine dair insanların konuşabilecekleri bir şeyler var ve hiç beklemediğim oranda misafirperverlik ve tolerans var. Selam bütün kapıların anahtarı bunu bilir bunu bir kere daha anlıyorum… Ve eşyalarımı alıp İsfahan’a veda ediyorum, terminalden Tahran’a dönüyorum. İsfahan öyle bir şehir ki ruhu bütün dünyaya sirayet etmiş ,bir çok medeniyet kendisini bu şehirde ifade etmiş.Ben de “İsfahan nisf-i cihan”mış hakikaten diyerek uykuya dalıyorum yorgun bir otobüsün sesleri arasında.