Masalları Çalınmış Mutlu Ülke: İrlanda

Ünlü yazarları, vikinglere, keltlere ve normanlara kadar uzanan tarihi, ünlü rock grubu (U2), yün süveterleri, siyah-sert Guiness birası, zümrüt yeşili çayırları, keskin resifleri, tatlı-sert rüzgarı, gri bulutları, kaleleri, kule-evleri şatoları, ünlü Pub’ları, sert mizaçlı köylüleri, kendine has viskisi ile aynaları ve oyuncakları elinden alınmış sarışın uzun boylu insanların ülkesi “İrlanda”. Havası aynen “siyam ikizleri” gibi. Güneş açınca “ilkbahar” geliyor, batınca ise anında iklim “sonbahar”a dönüşüyor.

İrlanda’nın en önemli dinî sembolü olan katolik Aziz Patrick M.S. 423’te adaya ayak basmış. 1921 yılında büyük mücadele sonunda bağımsızlığını kazanınca İrlandalıların ilk işi unutulmaya yüz tutmuş “dillerine” sahip çıkmak olmuş… Çünkü bir ülke “dilini” kaybedince “her şeyini” yitirir. 1922 yılından beri İrlanda dili okullarda zorunlu ders olarak okutuluyor. Genellikle ülkenin ücra köşelerinde yaşayan 80 bin kişi İrlandaca’yı hâlen günlük yaşantıda kullanmakta. Tüm resmî yazışmalar ve trafik işaretleri iki lisanda hazırlanıyor. İrlanda dilini bilmeyenler bu ülkede memur olamıyormuş.

İstanbul Beyoğlu ve Şişli’deki mağazaların en az yarısının ismi maalesef “İngilizce”. Atatürk’ümüzün bize hediye edip özenle üzerinde durduğu Türkçemizi kullanmaya acaba utanıyor muyuz? Bir Amerikalı İstanbul’da inanın hiç bir zorluk çekmez. Kendisini ülkesinde zanneder.

Kelt, Viking, İngiliz ve İskoç kültürünün bir karışımı olan “İrlanda” bir dönemde yazar Roddy Doyle’nin beyaz perdeye de aktarılan “The Commitments” adlı eserinde belirttiği gibi “Avrupa’nın zencisi” olarak kabul edildi. Bu ülkenin özgürlük savaşçısı, yazar ve politikacı Joseph O’Connor ise “Bir zamanlar işsizlik ve fakirlik diz boyu idi ve gençlerimiz bu ülkeden kaçıyordu” demişti.

Kendi nüfusunun beş katı koyunu (40 milyon kadar) besleyen İrlanda, tahıl, yün, kumaş, arpa, yarış atları, somon balığı gibi tarım ve hayvancılık ağırlıklı bir ekonomik yapıya sahip iken Avrupa birliğine girdikten sonra 1990 ile 2000 yılları arasında kişi başına düşen millî gelirini 2000 Avro’dan 10000 Avro’ya çıkarttı. Dünyanın en fazla software bilgisayar programı, ilaç hammaddesi satan ülkesi olup, işsizlik oranını yine bu on yıl içinde %20’den %3’ e indirerek tüm dünyanın dikkatini üzerine çekti. Ama, büyük çoğunluğu çiftçi olan halkı yeşil otlar, ıssız bataklıklar ve işlenmemiş fundalıklardan ayrılmak istemiyor.

Dört tarafı denizle çevrili keltlerin toprakla inatlaşan ahalisi bir Portekiz, İspanya ve Venedik gibi açık denizlere açılıp yeni ve zengin toprakları yağmalamamış. Sadece küçük balıkçı tekneleri ile yetinmişler.

Arazi bol ve ucuz, habire yayılmışlar. Peyzaş her an şaşırtıyor. Beyaz evler çok büyük ve birbirinden çok uzak. Öyle ortada fazla çocukta yok! Koyunlar ise çok mutlu. Geniş otlaklarda serbest ve mutlu dolaşıyorlar. Sahipleri yünlerine kırmızı, turuncu, mor, pembe boya ile işaretler yapmışlar.Muhtemelen hava kararınca tıpış tıpış evlerine dönüyorlar.

İrlanda’da bireysel sporlar revaçta; kriket, golf, yelkencilik, balıkçılık ve tabii ki binicilik.

Arp, kökeni keltlere kadar uzanan geleneksel İrlanda müziğinin temel enstrümanı. Hatta zaman zaman arp çalınması İngilizler tarafından yasaklanmış bile.

İrlanda arazisinin % 17’si türbiyelerle kaplı. Türbiye kömür oluşumunun başlangıcı. Kömüre nazaran su oranı yüksek ve elbette ısı değeri çok az! İrlanda halkı türbiyelerden buzdolabı olarak bile istifade etmiş. Hatta turba yatakları içinde 10 yıllık bir ceset mumyalaşarak günümüze kadar muhafaza edilmiş. Bugün turbalar özel santrallerde yakılarak elektrik enerjisi elde edilmektedir. İrlanda toplam enerjisinin yarısını bu yolla temin etmektedir. Üst tabakası kaldırılan ve kanallar açılarak suyu uzaklaştırılan turba yatakları yeni toprak ilavesi ile tarla hâline dönüştürülmekte.

Zamanında kömür madenlerinde çalıştırılan “Gal midillileri” Arap ve İspanyol atları ile çiftleştirilerek, bilekleri bol tüylü İrlanda’ya has özel bir cins elde edilmiş.

Katolik İrlanda, Protestan İngilizlere karşı uzun bir süre bağımsızlık mücadelesi vermiş. 1916’da, tarihte “Easter Rising” olarak bilinen ayaklanma sonucunda 16 İrlandalı idam edilmiş. Ama 1920 yılında iç savaşa dönüşen bu hareket, 1921 yılında İrlanda’ya bağımsızlığını kazandırmış.İrlanda Viskisi farklıdır!  

İrlanda viskisini tanımlamak zordur. Yumuşak, tatlı, limon gibi, belki de biraz çiçeksi… İrlanda’da viski çavdar, yulaf ve arpadan üç defa damıtılarak hazırlanır. Sek veya buzla içilir. İrlanda viskisine “su konmaz”, bu bir bakıma hakaret sayılır. İrlanda’nın viskisi siyah biraları ile güzel bir ikili oluşturur. En büyük rakipleri İskoçların bir kez damıttıkları viskilerini, İrlandalıların üç kez damıtmasını farklı yorumlamışlar. İskoçlar İrlandalılara şöyle diyor: “Bir defada başaramadıklarından üç defa aynı şeyi tekrar ediyorlar.”

Gezi arkadaşlarımla 1198 yılında açılarak, en eski pub unvanına sahip “Braven Head”‘e gidiyoruz. Orkestra Amerikan folklor şarkılarını seslendiriyor. Kalabalığın içinden bir adamcağız nedense birden bire bana sarılıyor! Herhalde siyah biranın etkisi olmalı.Dublin: Çitli Irmak Geçidi

Dublin Keltsedeki Dubh ile Li’nin sözcüklerinden oluşuyor. Yani “siyah havuz”. Dublin’de 800 pub varmış. Kadın, erkek, çocuk ve gençlerin buluşma mekânı. Publar her akşam ağzına kadar dolar. İnsanlar bol bol içer, konuşur ve eğlenir. Ancak “kadınların” bu publara kabulü ancak elli sene önce gerçekleşti. Koyu renkli kasvetli bir ortamda rahat koltuklar üstünde siyah biralar yudumlarken maç seyredilir, politika tartışılır, marşlar söylenir.

Evet, İrlanda’da her evin altı pubtır. Ülkede toplam 11 bin pub olduğu söyleniyor. Burası bir sosyalleşme alanı, yalnızlığa karşı bir sığınaktır. Hatta publarda yalnız kalacağın localar vardır. Dublin’de pubları ile bir hikayeler şehridir. İçki içilip, dostluklar pekişirken ne ilginç hikayeler anlatılır. Pusun,  yağmurun altında bir süre dolaştıktan sonra soğuktan kurtulmak için gri-kara binaların silueti eşliğinde bir puba girilir. James Joyce şöyle demiş “Dublin’i bir uçtan bir uca bir pub görmeden geçmek çok maharet ister.”

Dublin, Boston, Washington DC, Georgetown karışımı bir yerleşimi andırıyor, hem deniz hem de nehir burada iç içe. Gene İrlanda’nın zor günlerini anlatan Daniel Day Lewis’in başrolünü oynadığı  “My left foot” (sol ayağım) adlı film bu kentin arka sokaklarında çekildi. Hiç “balık çorbası” içmeden “River dance” seyretmeden, barlar bölgesine gitmeden Dublin’li olunur mu?

Surlarla çevrili Dublin Kalesi’nde bir kütüphane ile polis müzesi buluyor. Grafton CaddesiDublin’in kahveleri, en pahalı mağazaları ile piyasa sokağıdır.

Dublin’deyiz ve sekiz arkadaş bu çoşkunun en hararetle yaşandığı ünlü “Temple Bar” bölgesine gidiyoruz. Bu mahalle ismini ünlü felsefeci Sir William Temple’in burada açtığı felsefe okulundan almış. Karnımız aç! Bir ufak pub’a giriyoruz. Efendim, buraya sekiz kişi geldiğimiz için (yani altı kişiyi geçtiğimiz için) hesabımıza % 20 oranında ekleme olacakmış. Neden mi? Sekiz kişinin siparişini hazırlamak mutfağa “ek bir yük” yaratırmış! Tabii Türk’e bu oyun işler mi? Hemen dörderli gruplara ayrılarak iki ayrı masaya oturduk ve böylece ek bir para ödemedik. İki ayrı fatura düzenlendi. Ne acayip şey, Türkiye’de olsa fazla müşteri geldi diye o lokantada daha itibarlı olursunuz, üstelik bir de indirim yaparlar.

Dublin, Wicklow Dağları’nın kuzeyinde yer alan, İngiltere’nin küçük kasabaları tarzında, şirin, temiz, küçük evleri olan ufak, pırıl pırıl bir kent. Bin yıl önce bir Viking ticaret bölgesi olarak geniş bir vadide kurulmuş. Liffey Nehri, Dublin’i kuzey ve güney olmak üzere iki bölüme ayırıyor. “Çitli ırmak geçidi” anlamına gelen Liffey nehrinin küçük ve tembel dalgaları Dublin mahallelerinin gri binalarını okşuyor. Liffey Nehri üstündeki en ünlü köprü O’Conell.

Dublin, Trinity Koleji, Parlamento Binası, Grafton Caddesi’nin renkli dükkânları, Avrupa’nın en büyük şehir parkı olan Phoenix; sarı, siyah, kırmızı rengarenk kapıları ile ünlü Georgian Meydanı, şirin liman boyu ile meraklı ziyaretçilerini bekliyor. Dublin ne büyük ne küçük ama kesinlikle itici değil.

Bir dönem pamuklu, ipek ve poplin dokuması ile tanınan Dublin’e özgü olan kapıları renk renk boyama gibi çok ilginç bir geleneğin nereden kaynaklandığını biliyor musunuz? Eve sarhoş dönen kişinin evini rahat bulması için! Ama bir söylence daha var. Güçlü Kraliçe Victoria’nın değerli kocası Prens Albert ölünce kraliçenin tüm kapıların “siyaha” boyanması emrine duyulan “tepki!”

Dublin’deki 700 kiliseden biri olan St. Michans’ta ünlü besteci Hendel ilk konserini vermiş. Bu kilisede dört adet içi mumyalı mezar ile sokak taşları gibi topraktan fırlayan mezar taşlarını görebilirsiniz. Victoria dönemi Dublin tren istasyonuna da mutlaka bir göz atmalı. Dublin aynı zamanda bir “sanatçılar şehri”

İrlanda’nın edebiyat ve sanat dünyasına hediye ettiği çok sayıda ünlü isim vardır. Belki de, İrlanda dilinin kendine özgü düşünce ve ifade biçimi İngiliz dili ile harmanlanınca bu ülke edebiyat dünyasına büyük isimler kazandırdı. İsterseniz Parnell Meydanı’nda yer alan “Dublin Yazarlar Müzesi”nde tüm bu isimlerin portrelerini yakından görebilir ve hatta eserlerini tanıyabilirsiniz.

James Joyce (1882- 1941) : Ünlü İrlandalı yazar ve şair. Dublin’e adadığı en ünlü eseri “Ulysses”, kullandığı lisan ile XX. yüzyıl İngiliz edebiyatını çok etkiledi. Ulysses, Dublin’de geçen bir günü anlatır. İstanbul Beyoğlu’nda uzun yıllardır James Joyce isimli bir İrlanda barı bulunmaktadır.

Jonathan Swift (1667-1745) : Dublin’de doğan Swift, ünlü Trinity Koleji’nde öğrenim gördü. St. Patrick Katedrali’nde papaz olarak yöneticilik görevini üstlendi. 1726’da tamamladığı “Gulliver’in Seyahatleri” (Gullivers’ Travels) adlı eserle dünya çapında ün yaptı. Ölü maskesi, mezarı ve kafatası halen Dublin’deki St. Patrick Katedrali’nde bulunuyor.

William Butler Yeats (1865-1939) : Dublin doğumlu ünlü İrlandalı şair. 1923 yılında edebiyat dalında “Nobel Ödülü” aldı. İrlanda Edebiyat Tiyatrosu’nu kurdu ve  Abbey Tiyatrosu’nda oyununu yönetti.

Robert Boyle (1627-1691): Birinci Cork Kontu Richard Boyle’in oğludur. 1662 yılında, kimya derslerinden hatırladığımız ünlü “Boyle Kanunu”nu ortaya koydu. Bu yasa, aynı sıcaklıktaki gazların basınç ile hacimlerinin ters orantılı olduğunu vurgular.

Oscar Wilde (1800-1854): İrlanda kökenli ve Dublin doğumlu şair ve yazardır. XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve “sanat için sanat” görüşünü savunan “estetikçilik” akımının İngiltere’deki sözcülerindendir. “Ciddi Olmanın Önemi Üzerine” (Importance of Being Earnest)  ile “Lady Windermere’nin Yelpazesi” (Lady Windermere’s Fan) ve “Godot’yu Beklerken” en önemli eserleri arasında yer alır. Oscar Wilde, ünlü yapıtlarının hemen hemen hepsini yaşamının son on yılına sığdırdı.

Ayrıca zamanında Jacqueline Kennedy’yi giydiren ünlü modacı Sybil Connoley, “My Fair Lady” ile ünlenen Nobel ödüllü piyes yazarı G. Bernard Shaw (1925 yılında edebiyat Nobel ödülü aldı), Trinity Koleji mezunu yazar Samuel Beckett, “Lady in Red” parçası ile ünlenen Chris de Burg, sarkıcı Bono, “Crying Game” adlı filmin yönetmeni Neil Jordan, Eurovision Şarkı Yarışması’nı iki kez kazanan sanatçı Johny Logan, felsefeci Heinrich Böll yine bu ülkenin yetiştirdiği diğer ünlü isimler arasında yer alır.

Avrupa’nın En Büyük Şehir Parkı: Phoenix 

Birbirinden güzel binalarla çevrili Phoenix, Avrupa’nın en büyük şehir parkı unvanını elinde bulunduruyor. Av sahası olarak planlanmış bu büyük alanda “çiçek” yok. Waterloo Savaşı’nda Napolyon’u mağlup eden Wellington Dükü aslen İrlandalı ve heykeli de yine bu parkın içinde. Ancak bu ünlü komutan hiç bir zaman “İrlandalı olmayı” kabullenemedi ve kendisine “İrlandalı” olduğunu hatırlatanlara “Bir insan ahırda doğunca at olmaz” şeklinde yanıtladı.

Phoenix Parkı ilkbahar ve yaz aylarında piknik sahası, her türlü spor imkânları, kukla ile illüzyon gösterileri ve konserleri ile sürekli hareket hâlinde olan bir açık alan. Papa Jean Paul’ün İrlanda’yı ziyareti sırasında 1975 yılında bu parkta verdiği ayine bir milyon İrlandalı katılmış. Bu olayın anısına yeşil çimlerin üstüne beyaz bir haç dikilmiş.

Bu parkta bize iki binayı gösterdiler. Birincisi Amerikan büyükelçisinin rezidansı (Niye bu ayrıcalık sadece Amerika’ya tanınmış, çünkü İrlanda’yı ilk tanıyan ülke Sovyetlerden sonra ABD imiş. Ancak Sovyetler Birliği bu parktaki elçilik binası teklifini geri çevirmiş.), ikincisi ise Cumhurbaşkanlık Sarayı. Sarayın önünde sürekli bir ışık yanıyor. Bu ışık, İrlanda dışında yaşayan İrlandalıların ana vatanlarında unutulmadıklarının bir sembolü imiş.

İrlanda’nın 1990 yılından 1997 yılına kadar Cumhurbaşkanı, bir hukuk hocası olan Prof. Dr. Mary Robinson idi. Kendisi ile uzun bir süre mektuplaştık. Boğazdan geçen petrol ve sıkıştırılmış doğal gaz taşıyan tankerlerin yarattığı tehlike için dünya kamuoyuna bir duyuruda bulunacaktık. Benim de mezun olduğum New York Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

Dublin Belediye Sarayı’nın inşaatı sırasında temelde bir Viking yerleşim yeri bulunmuş. O zamanın genç avukatı Miss Mary Robinson dâhil 20 bin kişi inşaatın durması için gösteriler yapmış; ama maalesef başarılı olamamışlar.

Yine aynı fakültenin aynı bölümünde öğretim üyesi arkadaşı, bu ülkenin cumhurbaşkanlığı görevini devir aldı. Prof. Dr. Mary McAleese. İrlanda Cumhurbaşkanı olmak için Trinitiy Koleji’nde hukuk profesörü olmak gerekiyor galiba!

XVII. yüzyıl tuğlalı, Georgian türü Dublin evleri birbirine benziyor; ancak kapıları ve kapı üstü süslemeleri farklı. Turuncu, sarı, yeşil, mavi, siyah ve beyaz kapılar birbirini takip ediyor. Evler genellikle dört katlı. Mutfak bodrumda, birinci kat yemek odası, ikinci kat oturma odası, üçüncü kat yatak odası ve çatı katında ise çocuk ve hizmetçi odaları yer alıyor.

Şehir turu boyunca her fırsatta Guinness Ailesi’nden bahsediliyor. Asil, zengin ve ünlü bir aile Guinness. Kendilerinin bildiğiniz gibi bir bira fabrikaları var. Neredeyse “İrlanda” bu aileden soruluyor. Neyse “Zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış”. Dublin’de vaktiniz olursa Guinness Müzesi’ni de gezebilirsiniz. Şerbetçi otunun o ekşimsi kokusu, bira müzesinin her tarafına yayılmış. Arpa siyah olana dek kurutuluyor. İçi arpa dolu tekneler ve mayalama fıçıları ile işlem devam ediyor. Arthur Guinness’in başlattığı siyah biranın bugün Cork’ta bir rakibi var o da; Murphy’s. İrlanda’da yetiştirilen arpanın % 90’ı bira yapımında kullanılıyor. Tabii gezinin sonunda Guinness birasını tadıyorsunuz. Bu aile belki de Guinness Rekorlarının da gizli sponsoru. Şüphesiz yolları çakışıyordur.

St. Patrick’s Katedrali

Nüfusunun % 95’i Katolik olan İrlanda’da bir Protestan katedrali olan St. Patrick’in, İrlanda’nın en büyük dinî merkezi olması şaşırtıcıdır. 1320 yılından itibaren iki yüzyıl boyunca bu katedralde sürekli ekleme ve değişiklikler yapılmış. Sanki bir müze gibi zenginliğe sahip. Korosu da ünlü.

Boyd’un heykeli, ünlü yazar Jonathan Swift’in kafatası, ölü maskesi ve mezarı, St. Patrick’in heykelleri, İrlanda madeni paralarında bile yer alan “arp”ı, şövalyelere ayrılan özel oturma birimleri, Boyle Anıtı’nı ve çok sayıda kıymetli eseri bu katedralin içinde ziyaret edebilirsiniz.

Ve hemen bir bilgi eklemek istiyorum. Protestan kilisesinde İsa heykeli yer almazmış ve ayrıca sadece Protestan papazlara evlenme izni varmış.

Kells Kitabı ve Kırmızı Kurdeleli Kütüphane!

Gulfstream sayesinde yarı tropikal bahçelere sahip Dublin’in tam kalbinde yer alan ve 1592 yılında koyu Katolik kraliçe I. Elizabeth tarafından Oxford ve Cambridge’e rakip olması için kurulan Trinity Koleji’nde okumak, buradan mezun olmak İrlanda’da gerçekten bir ayrıcalıktır. Asırlar boyunca bu üniversiteye sadece Katoliklerin kabul edildiğini de hemen eklemek istiyorum. Trinity Koleji, turistlerin de uğrak yeri. Çünkü Latince İncil’in resimli kopyası olan “Kells Kitabı” burada bulunuyor. İrlanda’nın Meath ilinde yer alan Blackwater Irmağı’nın kıyısında kurulu Kells’te bulunan bu kıymetli İncil’in 680 sayfasından herhangi ikisi her gün açık tutuluyor. Bu sayfalardan biri resimli. Diğer açık sayfada ise İrlanda Sakson el yazmalarının en iyi örneği sergileniyor. Resimlerin 800 yıllarında İrlandalı papazlarca çizildiği varsayılıyor. Ancak, bu kütüphaneye girmek için bir süre kuyrukta beklemeyi göze almanız gerekiyor!

Trinity Koleji mavi kadranlı saati, parke taşlarla kaplı geniş avlusu, edebiyat dünyasına kazandırdığı isimleri ile de ünlü. Merdivenlerden çıkınca sizi Thomas Burgh tarafından 1732 yılında inşa edilen, içinde 200 bin el yazması ve kıymetli eser barındıran ve içinin hacmi ile insanı etkileyen harika bir kütüphane bekliyor. Nadir kitaplar meşe raflarında suskun, meraklısını bekliyor. Kat kat uzanan raflara çıkmak için raylı merdivenler kullanılıyor. Bu uzun oda Harry Potter filmleri ile daha da ünlendi.

Kütüphane dolunca 65 metre olan bu binanın damı 1860 yılında yükseltilmiş. Salon boyunca ünlü yazar ve filozofların “portre heykelleri” yer alıyor. Burası bir devlet arşivi olduğundan kitaplara dokunmak kesinlikle yasak. Kütüphane ancak, özel izinlerle araştırmacılara açılıyor. Hiç olmazsa kırmızı kurdeleli kitaplara elimi değdirmek istedim; ama nafile, olmuyor, erişemiyorsunuz.

Oscar Wilde’yi andık ve yaşamak zorunda kaldığı zor günlerden bahsettik. Dublin bölümüne son vermeden önce Wilde’in “Zindan Türkülerinden” isimli şiirini aktarmak istiyorum:

Al ceketini giymedi

Çünkü kırmızıdır şarap ve kan

Onu cesetle buldukları an

Bir ölü vardı yatağında

Geziyordu mahpuslar arasında

Başında kriket şapkası

Soluk gri bir ceket sırtında

Yürüyüşü hafif şen-şatırdı

Ömrümde görmedim böyle bir adam

Güne bu kadar ihtirasla bakan

Ömrümde görmedim böyle bir adam

Mahpusların gök dediği

O küçük mavi çadıra

Ve gümüş yelkenlerle geçip giden

Her buluta

Böyle ateşli gözlerle bakan

Dünyanın bir başka ucunda

Izdırap çeken başka ruhlar da olacak

Nasıl iş yapmıştı bu adam acaba

Ki arkamdan bir ses duydum:

                              – Bu adam asılacak.Kerry Turu Yapılmalıdır

Derin vadilerle yarılmışsırtlardan oluşan yarım adayı içine alan 160 kilometrelik Kerry Turunu gerçekleştirmenizi öneririm.

Yolda funda grubundan bodur ağaçlara rastlıyoruz. Sonunda hareketli bir kasaba ve “Kerry Turu”nun da merkezi Killarney’ye ulaşıyoruz. Gezimiz için önemli bir gün. “Ring of Kerry” olarak anılan ve büyük ilgi gören toplam 160 kilometre sahil hattı ve dağları içeren bir yolculuk başlıyor.  Arazi turbalık, siyah renkte, üstüne basınca yumuşaklığını hissediyorsunuz. Ne de olsa burası eski bir bataklık.

Turba orijinal hâli ile % 80 su içerir. Turbalar kesilip zamanla suyu uzaklaştırınca hem tarımda hem de enerji elde edilmesinde kullanılıyor. Turba ile çalışan küçük bir santral görüyoruz. İrlanda enerjisinin % 25’i bu kaynaktan elde ediyor. İrlandalıların denizden doğalgaz çıkardıklarını da unutmayalım.  Turbanın üst seviyesi kaldırılır, taşıma toprak eklenerek doğal gübreli tarla elde edilmiş olur. Yol boyunca patates krizinden sonra terk edilen taş yığma binalar ve sonradan ağaçlandırılmış bölgeler görüyoruz. İrlanda’da hiç “yılan” yok. Şoförümüz yılanların “parlamento”da olduğunu ısrarla söylüyor.

Bir adamcağız iki köpeği ve koyunları ile misafirlere yönelik bir gösteri yapıyor ve çiftliği darphane gibi para basıyor. İki sene eğitim alan köpeklerin her biri sahibinin bir sözü veya ıslığı ile “sağ, sol, ileri ve dur” eylemlerini harfiyen uyguluyor. Tabii iki köpeğin komutları birbirinin aynı değil. Acaba diyoruz artık koyunlarda mı bu “komutları” öğrenmiş? O kadar güzel uyguluyorlar ki!  Sonra da tek tek esprili bir üslupla koyun cinslerini anlatıyor bu saygıdeğer beyefendi!

Kahve, İrlanda viskisi, şeker ile kremadan oluşan sıcak İrlanda kahvesini tadıyoruz. Ama “fiyatı” da hiç ehven değil, tam 9 Avro!

St. Brendan ve üç papazın hayvan derisinden yapılmış bir kayıkla VI. yüzyılda İrlanda’dan Amerika kıtasına ulaştıkları iddia ediliyor. İşte bunun olurluğunu ispata soyunan İngiliz Tim Severa XVII. yüzyılda benzer bir kayıkla “Simbad’ın yolculuğunu” tekrarlar. Bu tarihi olay sahile dikilen bir anıtla gündeme getirilmiş.

Ryan’s Daughter” veya ülkemizde oynatıldığı adı ile “İrlandalı Kız” Robert Mitchum, Trevor Howard, John Mills ve Serah Miles’ı bir araya getirmişti. Bu filmin çekildiği sahili görüyoruz. Ama İrlanda’da çekilen en ünlü filmin ise 1952 tarihli John Wayne’nin başrolü oynadığı “Quiet Man” yani “Sessiz Adam” olduğunu söylüyorlar.

Ünlü sinema efsanesi Şarlo, karısı Una’nın ülkesi olan İrlanda’nın Waterville kasabasında tatillerini geçirdiği için bu kasaba belediyesi turizm açısından hemen Şarlo’nun tipik bir heykelini dikerek değerlendirmiş. Bir sonraki sahil kasabası Sneem ise ünlü Fransız generali de Gaulle için aynı şeyi yapmış.  Yazar, özgürlük savaşçısı, politikacı Daniel O’Connor hukuk eğitimini viski kaçakçısı amcasının parası ile Fransa’da tamamlamış. Soyadı Dublin’in en işlek caddesine verilen Daniel’a amcasından bir dönem kaçakçılık yaptığı köyde bir de ev miras kalmış.

Üç Göller’i seyredip içinde kırmızı geyiklerin yaşadığı millî park içinden Kerry turunu tamamlayarak sazla kaplı evleri ile anılan Ardane’da kısa bir mola sonrası İrlanda’nın dördüncü büyük şehri Limerick’e ulaşıyoruz.

Bu gece Shannon Heritage Kültür Parkında bulunan Bunnaty kalesinde şövalyeler dönemini yaşatan bir akşam yemeği var! Türkiye’de kesinlikle bir ses sanatçısı, hele o mekânın işletmecisi, garsonluk yapmaz. Ama burada inanarak ve severek her işe koşturuyorlar. Çorba, tavuk, tatlı tabaklarının her biri Lord’un onayı sonrası merasim ile masalara dağıtılıyor. Arp ve flüt eşliğinde kadınlar koros şarkılar söylüyor. Hanımlara güya sarkıntılık ettiği için cezalandırılan bir konuk da bir şarkı söylemek zorunda kalıyor. Kırmızı, beyaz ve tatlı şarap derken kafalar iyi!

Otobüste hanımlarımız hep birlikte şarkı söylüyorlar. SAS Radison oteline dönüyoruz. Bu arada bizi oteldeki düğüne almıyorlar. Oysaki biz ülkemizdeki “yabancıları” düğünlerimize hep davet ederiz! Bu bir misafirperverliktir. Bu bir onurdur!Westport, İrlanda’nın En Yaşanılır Kasabası

Değerli Türkiye Gezginler Derneği üyesi Rasim Selçuk, Atlantik kıyısındaki bu sakin, yeşil ve sevimli kasabaya terkedilmiş “İrish Petfood” mama fabrikasının makinaları sökmeye gelmiş.

Ama aşık olmuş. Fabrika ve kıyıdaki fabrikanın tüm arazisini satın almış. Böylece İrlanda’ya yatırım yapan ilk Türk ünvanını da kazanmış!

İki senedir tesisi çalıştırmaya çabalıyor. En büyük sorun bu küçük yerleşim merkezinde kalifiye eleman bulmak!

Bir araba kiralayıp dar yolda yeşil meralar, tarihi mezarlıklar, göller ve adalar boyunca ilerliyoruz. Gel-git vahşi doğasına ayrı bir hareket veriyor. Su bol, bataklık bol, koyun bol. Kayalar zaman zaman kıyıya 90 derece kadar iniyor. Birbirinden oldukça uzak konumlanmış beyaz çiftlik evleri dikkati çekiyor. İlk durak St Patrick Dağı (Croagh Patrich). Bu coğrafyaya ilk Katolik inancını getiren (441 yılı) St Patrich bu dağa çıkarak 40 gün dua etmiş. Daha sonra bütün yılanları bu dağdan denize fırlatmış. Bu yüzden İrlanda’da bugün yılan yok!  Her yıl artık bir hac yeri olan bu dağa ellerinde bastonları ile 40 bin kişi tırmanıyor.

Yola devam ediyoruz. Fırtınalı bulutlar hızla uzaklaşıyor. Kylemore’da durup tipik bir lokantada harika bir sebze çorbası içiyoruz.

Bisiklet yollarının müşterisi çok!

Şansımıza Ocak ayında bu coğrafyada kar beklerken, hava güneşli!

Arka arkaya sevimli köyler ve kasabalar görüyoruz. Crossmolina, Ballina, Castlebar, Bangor gibi.

Westport’u 1780 yılında James Whatt planlamış. The Irısh Times tarafından üç defa İrlanda’nın en yaşanılır kasabası seçilmiş. Taş köprülerle süslü Carrow Beg Nehri’nin iki yanı ışıklandırılmış ağaçlarla taçlanmış.

Westport’un en ünlü Pub’u “Matt Molloy”. Ünlü İrlandalı topluluk Chieftains’e, Matt Molloy’da flüt çalarak eşlik edermiş.

Westport lordunun çok geniş ve bol ağaçlı arazisi ve birde ufak bir sarayı var. Ama bizdeki gibi bazı ağaçlar kesilmiş ceplerle bu araziye girip bir otel ile birde kilise inşa etmişler. Yani doların yeşili doğanın yeşilini her zaman olduğu gibi buradada yenmiş.  Elbette günümüzde böyle bir binayı elde tutmak çok zor! Geçenlerde zaten satılmış.

Westport’a niye gelinir! Başta elbette manzarası, sonra sakinliği, golf sahaları, temiz plajları ve birde size anlattığım St Patrick ve o sivri kutsal dağı var.KISA KISA İRLANDA

  • İrlanda Ulusal Marşını yazan James Clarence Mangan Oxford Üniversitesi’nin Antolojisi’nde Türk şairleri arasında yer alıyor. İrlanda’dan hiç ayrılmayan Mangan kendi kendine öğrendiği Türkçesi ile kafiye anlayışı ve aruz vezninde Türkçe şiirler bile yazmış.

Bu hana ve bu handan

Kaç seyyah geldi geçti

Kaç kervan kefenlenip gitti.

Herkes geldi, herkes gitti.

Kimse bilmedi neden geldiğini

Nereye gittiğini

  • İrlanda filmlere esin kaynağı olup hep merak uyandırmıştır. Bunlardan birisi de 1997 yapımı Nick Willing’in “Photographing Fairies” idi.
  • Her yıl 16 Haziranda James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanı Leopold Bloom’un eserdeki rotası uygulanıyor. O dönemin giysileri içinde yapılan geçit Davy Byrne’in barında Gorgonzola peyniri eşliğinde bungondy içilerek sona eriyor.
  • Dublin’de birine “bugün hava nasıl” olacak sorusunu sormak gafletinde bulunduğunuzda sohbet birden ciddi bir havaya bürünür. Zaten güneş görememenin hüznünü yaşayan İrlandalılar her yerde hep havadan konuşurlar. Sürekli bulutların hareketlerini izlerler. Kısacası kendinize uzun bir sohbet arkadaşı arıyorsanız siz en iyisi birisine “hava durumunu” sorun.
  • On beş kısa hikayeden oluşan “Dublinli’ler” adlı kitabında James Joyce yüzyıl sonlarında geçen hikayelerinde göç ve aile ilişkileri, gençlik ile  yaşlılık hakkındaki yorumlarını okuyucularla paylaşıyor.
  • Dublin’in kuzeyindeki geniş Glasnevin Mezarlığı İrlanda direnişinin bir çok kahramanını barındırıyor.
  • Dublin’in kuzeyindeki Brú na Bóinne’de taş üzerinde kazılmış şerit ve yivlerden oluşan Newgrange Neolotik Dehliz Lahidini gezin derim.
  • Dublin’in yine kuzeyinde Malahi bir sayfiye kasabasını andırır. Yat limanı, balık lokantaları, sahilde sıralı kahveleri ile tipik bir kıyı İrlanda yerleşimidir. Howth’da renkli pazarı, ulaşım müzesi, deniz feneri ve geleneksel tipik evleri ile görülmeğe değer.
  • Osmanlı 1847 yılında yaşanan patates kıtlığı döneminde padişah Abdulmecit’in Selanik limanından hareket eden üç gemi ile Drogheda’ya buğday ve hint mısırı taşıdığını artık tarihçiler de kabul etti. Abdülmecit’in dişçisi İrlandalı imiş. Halkının açlıktan çektiklerini padişaha sık sık anlatmış. Bu kriz sırasında bir milyon İrlandalı açlıktan hayatını kaybetmiş, iki milyonu ise göç etmiş. Bugün İrlanda dışında dünyada 80 milyon İrlandalının var olduğu hesaplanmış. ABD’de 17 milyon İrlanda kökenli vatandaş olduğu tahmin ediliyor. Hatta aralarında Nixon ve Reagen’in de bulunduğu sekiz ABD başkanı meğer İrlanda kökenli imiş.
  • İrlanda Cumhurbaşkanı Dr. Mary McAleese Türkiye’yi ziyaret ettiğinde “İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlüğü asla unutmadı” dedi. Bugün bile “Drogheda United” Futbol takımının formalarında hilal ve yıldız var. Hatta kendi tebası olan İrlandalılara Osmanlı tarafından yapılan yardımları İngiliz Kraliçesi Victoria hiç sıcak karşılamamış. Abdülmecit’in 10000 pound bağışını 1000 pounda indirtmiş. Çünkü bu ünlü kraliçe İrlandalılara sadece 2000 pound yollamış. Hatta İrlandalıları köle olarak pazarladığı bile söyleniyor. Sonunda elçiliğimiz gayretleri ile bu olayı anlatan bir teşekkür plaketi Mayıs 1995’te Drogheda’da bir otelin duvarına asıldı.
  • Aynı forma ve renklere sahip Trabzonspor ile Drogheda Futbol Kulübü’nün dostluk maçı hava muhalefeti nedeni ile gerçekleşmemiş. Ama bu ilginç maçı elçiliğimiz tekrar planlama gayretindeydi.
  • İrlanda vizesi Ankara’daki büyükelçilikten alınıyor. İstanbul Harbiye’de bir irtibat merkezleri var. Pasaport ve tüm evrakları oraya teslim edip ücretini de yine bu ofise ödüyorsunuz. Evrak çeşitliliği ve sayısı İngilizleri pek aratmıyor. Epey zorluk çıkarıyorlar. Çıkması bir ay bile sürer diyorlar ama ben 10 günde vizemi aldım. Hem de üç yıllık vize verdiler, herkes şaşırdı. (Ocak 2017)
  • İrlanda’nın sembolü “üç yapraklı yonca”, aslında zor olan “dört yapraklı yoncayı” bulmak. Ama İrlandalılar elindeki ile yetinip mutlu olmasını biliyor. Niye üç yapraklısı hazır  varken habire dört yapraklı yoncayı aramakla vakit kaybetsinler ki?
  • İrlanda zaman kuşağı olarak Türkiye’den üç saat geri. Önceleri, bu fark iki saat idi ama 2017 yılında Türkiye’de kış saatine geçilmeyince üçe çıktı.
  • İrlanda’da elçiliğimize kayıtlı 2500’e yakın Türk yaşıyor. Çoğu Gama inşaatın yol projesi bitince burada kalmış. Büyük bir bölümü berber veya kebapçı olarak çalışıyor.
  • İrlandalılar Kuşadası’nda çok sayıda ev satın almış. Son zamanlarda yaşadığımız tatsız terör olaylarından sonra bir kısmı evlerini satmış bile. O yüzden THY günde iki defa olan Dublin uçuşunu bire indirmişti.
  • İrlanda’da bir banka hesabı açtırmak tam bir işkence imiş. Aylar sürüyormuş. Araştırma, araştırma üzerine !
  • Sağlık hizmetleri de bu coğrafyada kötü imiş. Acile giden bir hastayı ciddi bir ödeme yapmasına  rağmen 6 – 7 saat bekletiyorlarmış. Hatta İrlanda’da yaşayan  Türkler bıkıp muayene için İstanbul’a bile uçuyormuş.
  • Tipik bir tuğla yapı olan Dublin Büyükelçiliğimizin binası bize ait. Civarında çok sayıda büyükelçilik yer alıyor. İki saate kadar Sayın Büyükelçim Levent Murat Burhan ve Başkonsolosumuz Cemal Songu ve ticari ataşemiz İbrahim Bey ile sohbet ettik. En büyük destek ve ilgi ise THY’nin çalışkan müdürü Hasan Mutlu’dan geldi, kendisine özellikle  teşekkür ederim.
  • İrlanda, yıllarca Avrupa Birliği’nin en temel kararlarını referandumlarda veto etti. Sonra mali paketler eklenen ana konuyu yeni bir referandum ile kabul etti. Bu sayede de 4 milyon nüfusuna karşın AB’den 41 milyar Euro’dan fazla mali yardım almayı başardı.

Hem uslu hemde isyankar aynı zamanda şakacı İrlandalılar “üçüncü Dünya ülkesi olmak istedik ama iklimimiz yüzünden reddedildi” diyor. Trendeyim, elinde kitabı ile oturan yeşil gözlü bir kıza hayranlıkla bakıyorum. Keşke diyorum ülkemin insanı da böyle heyecanla kitap okusa!

İşte İrlanda turumuzun da sonuna geldik. Ünlü yazarları, turba arazileri, sonsuz yeşil çayırları, viskisi, Katolik – Protestan rekabeti ile bu coğrafyayı gezin, görün derim. Hiç pişman olmazsınız.