Delhi

Tütsü dumanlarının her dükkândan yayıldığı, tapınakların gölgesinde baharat, ter, leş, çöp, kısaca yaşam kokan; yıldız haritalarını yere seren astrologları, ince parmaklı kulak temizleyicileri, açık hava berberleri ve zencefilli leziz çayı ile Eski Delhi’de zaman sanki durmuş. İngilizlerin, imparatorluğun en güçlü dönemlerinde büyük masraflarla kurduğu düzenli, geniş bulvarlar, beş yıldızlı oteller, kravatlı çantalı işadamları, renk renk “sari”leriyle kadınlar, gösterişli binalarla ve yeşil parklarla donanmış Yeni Delhi’de zaman almış başını gidiyor.

Aynı kent içinde sanki iki ayrı dünya yaşanıyor. Kısacası, Delhi Hint kültürünün, göçün, ticaretin, tehlikeli boyutlarda hava kirliliğinin, geleneklerin, aşırı nüfusun, tarihin, kaosun, renkli mozaiğin çılgınca yaşandığı bir dünya.

Gerçek anlamda kozmopolit bir kent olarak, sanat, el işleri, mutfak, festival ve yaşam tarzı zenginliklerinde kendini hissettiren tüm etnik grupların gelenek ve kültürlerini bünyesinde barındırıyor. Yerel halkın, Yeni Delhi bölgesine insanların eğlenceye gittiği, sonradan eklenmiş suni bir bölge gözüyle baktıklarını da eklemek istiyorum.

Burası dünyanın en eski ve en hızlı gelişen kentlerinden biri olduğu için, eskisiyle yeninin birleştiği özgün bir atmosfere sahip. Yüzyıllık mimari eserlerin en modern yapılarla yan yana görüldüğü, derme çatma kulübelerin, lüks otellerin heybetli yüksekliği karşısında iyice cüceleştiği, el sanatlarının teknoloji ile rekabet ettiği Delhi, âdeta Hindistan’ın “sergi sarayı.”

Delhi’de aç kalınmaz. Her köşe bir lokanta. Baharat yiyemiyor ve pislikten korkuyorsanız, bir meyve alıp da bir köşede veya otelde karnınızı doyurabilirsiniz.

Delhi’de insanla insan, kadınla erkek, cinsellikle ölüm hem iç içedir.!

Delhi’yi Adımlamaya Devam!

Delhi, farklı medeniyetler tarafından tam yedi kez kurulup yıkılan, sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlaki tezatların belki de en yoğun ve bariz yaşandığı, iş adamları, bürokratlar, sokak satıcıları, piton ve kobra yılanı oynatıcılarının hep aynı sokakları, aynı kaldırımları paylaştığı bir kent.

Delhi’nin en eski alışveriş merkezi ise “Chandni Chowk” (Ay Işığı Caddesi). Bu caddenin iki yanında küçücük dükkânlar var. Kalabalıktan bu dükkânların sadece tenteleri görünüyor. Delhi’yi, dünyanın yeşil başkentleri arasında sayabiliriz. Yumana Nehri’nin batısında kurulmuş olan kentin geniş caddelerinin kenarlarında, çeşitli meyve ve çiçekli park ağaçları dizili. Her mahallenin ya da ticari bölgenin, kendi adını taşıyan bir bahçesi veya parkı var. Delhi’nin şehir planını yapanlar, Moğol mirası etkisinde, yeşil ve açık alan sevgisini yaşatmaya özen göstermişler!

Willington Crescent’te kurulu “Talkatora Bahçesi”nde eski ile yeni iç içe. Delhi’deki en bakımlı bahçe, kuşkusuz devlet başkanlığı kompleksinin içinde bulunan “Moğol Bahçesi”. Janpath Meydanı’nın çevresindeki büyük ve modern binalara karşılık, kentin diğer köşelerinde, yoksulluk ve çaresizlik kol geziyor. Uzakta, bir kenara itilmiş gibi yaşayan ve sanki bambaşka bir havayı soluyan Eski Delhi’de daha çok Müslümanlar yaşıyor. Eski Delhi, geleceğe uyum sağlamaktan çekinir gibi görünürken, Yeni Delhi geçmişten koşar adım kaçıyor âdeta!

Tarihî bir yapı içinde 1949 yılında kapılarını meraklılarına açan Delhi Ulusal Müzesi’nde minyatür tablolar, Hint tekstilleri, madeni paralar, bakır kaplar, tahta oymaları, müzik enstrümanları, mücevherler ve silahlardan oluşan 20 bin parça eseri görebilirsiniz.

Delhi’deki Cumhurbaşkanlığı Konutu, 320 dairesi ile bu konuda rekoru elinde tutuyor.

Hayvanlar bu coğrafyada hayatın her anında varlar. Papağan, sincap, inek, maymun ve köpekler her yerde. Aslında Delhi’nin yabancıya göstermeye çalıştığı çok yüzü var. Delhi’nin önemli bir caddesi Dünyanın bir çok köşesinde olduğu gibi değerli kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk adını taşıyor.

Delhi’nin Kırmızı Kalesi

Modern Hindistan’ın tarihi, Delhi’den bağımsız düşünülemez. Hindistan’ın ilk başbakanı Pandit Javaharlal Nehru’nun, 300 yıllık İngiliz yönetiminin sona ermesinin bir simgesi olarak, ulusal bayrağı 15 Ağustos 1947’de göklere çektiği yer, Delhi’deki “Red Fort” (Kırmızı Kale) kalıntıları. Çok sayıda, ulusal ya da uluslar arası festivale, dans ve müzik gösterilerine, sergilere, tiyatro etkinliklerine ev sahipliği yapan Delhi, ülkenin zengin kültürel ve tarihsel mirasının aynası konumunda!

“Lal Kila” olarak da anılan kale, adını yapımında kullanılan kırmızı renkli kumtaşından alıyor. Kırmızı Kale, dünyanın en gösterişli saraylarından biri olmasının yanı sıra, Hindistan tarihine de uzun yıllar tanıklık etmiş. Moğollar kendileri ile birlikte bahçe, çeşme ve su sevgisini getirmişler Hindistan’a. Üç yüzyıllık Moğol yönetimi devrinin kapandığı, son Moğol Hükümdarı Bahadur Şah Zafer’in İngilizler tarafından tahttan indirildiği yer gene bu kale. Moğol İmparatoru Şah Cihan, 11 yıl boyunca Agra’da sürdürdüğü yönetimi Delhi’ye taşımaya karar verdikten sonra, 1618’de Kırmızı Kale’nin ilk temel taşını yerleştirmiş. 1647’deki açılış için, sarayın belli başlı odaları zengin duvar örtüleri ile süslenmiş, Çin’den getirilen ipekle ve Türk kadifeleriyle kaplanmış. Kale, yamuk sekizgen şeklinde. Burasının Lahor ve Delhi isminde iki giriş kapısı bulunuyor.

Kutub Minar

“Kutub Minar” 1199-1235 yılları arasında inşa edilen, 72,5 metre yüksekliğinde 379 basamakla çıkılan bir kule. İmarına ilişkin türlü görüşler var. Bazıları, Hindistan’da Müslüman yönetiminin başlangıcını vurgulamak amacıyla, bir zafer kulesi olarak dikildiğine inanır. Bazı kaynaklar ise, bitişikteki Kuvvetü’l-İslam Camii’nin minaresi olarak, Müslümanları namaza çağırmak için kullanılmış olduğunu söyler. Tartışma götürmeyen tek şey, kulenin mimari açıdan çok ilginç olduğu. Kırmızı kumtaşından inşa edilmiş olan kule, gerçekten de göz alıcı!

Hindu tapınaklarından sökülmüş ve taş işçiliğinin güzel örnekleri ile beraber yeşil örtü ile süslenmiş bu camiinin Delhi’nin en ilginç köşelerinden biri olduğu şüphesiz. Bahçesinde % 99’u demirden yapılmasına rağmen 1700 yıldır hiç paslanmayan demir kolonu kim kucaklayabilirse, onun tüm isteklerinin yerine geleceğine inanılıyor.

1795 yılında bu kızıl kulenin daha uzunu yapılmak üzere daha geniş çaplı bir kule inşaatına başlanmış fakat yarım kalmış.

Cuma Mescidi

Cuma Mescidi (Jama Mescid), Eski Delhi’nin görülmesi gereken görkemli yapılarından. Camide 20 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor. Yapımına, 1650 yılında, Şah Cihan zamanında başlanmış, 6 yılda tamamlanmış. Malzeme olarak, pek çok yapıda olduğu gibi, kırmızı kumtaşı kullanılmış, mermer süslemelere de yer verilmiş. Her cuma, imparator ve maiyeti, resmî erkânla birlikte, ibadet etmek için, eyalet içinden geçerek bu camiye üç ayrı kapıdan giderlermiş. Bugün Hindistan’da yaşayan Müslümanların sayısının 150 milyon olduğu tahmin ediliyor. Müslümanlar, tüm kültür ve gelenekleriyle sükûnet ve kalıcılığın simgesi olan bu büyük camiin etrafında yerleşmişler. Cuma Mescidi, sadece bir mimari estetik örneği değil, aynı zamanda Hz. Muhammed’in sandaletlerini, sakalından kızıl bir kılı ve Kuran’ın Hz. Ali ve Hz. Hasan tarafından yazılmış bir bölümünü de barındırmasıyla ünlü bir ibadet mekânı. Bir imam, bunları görmek isteyenlere, kutulardan tek tek çıkarıp özel olarak gösteriyor.

Racgat Bahçesi ve Mahatma Gandhi’ye Saygı

Racgat Bahçesi, Hintliler için özel bir anlama sahip. Çünkü 31 Ocak 1948 günü akşamı, Yumana Nehri’nin batı yakasındaki bu bahçede fanatik bir Hindu tarafından öldürülen Mahatma Gandhi’nin cansız bedeni yakılarak, yeni yaşamına uğurlanmıştı. Türlü tropikal ağaçlar ile  çeşmelerin süslediği bahçede, yapay bir tepenin üstüne yerleştirilmiş, siyah mermerden yapılmış, basit bir platformun üzerinde Mahatma Gandhi’nin son sözleri yazılı: “Hai Ram” (Tanrım). Mahatma Gandhi’yi her gün yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Kutsal bir ateşin devamlı yandığı duvarın üzerinde 13 ayrı Hint dilinde Gandhi’nin son sözü olan “Hai Ram” (Tanrım) ve vecizelerine yer vermişler. Aynı bahçede, Nehru ve kızı Indra Gandhi mezarları da bulunmakta!

 İngilizlerin Yeni Delhi’si

İngilizler, başkenti 1911 yılında Kalküta’dan Delhi’ye taşımışlar ve imparatorluklarının görkemini yansıtacak, Hintlilerin kendisini yönetenlerin kudretine hayranlık duymasını sağlayacak yeni bir “kent planı” hazırlatmışlar. Yeni Delhi’ye yaptıkları yatırım göz önüne alınırsa, daha uzun yıllar bu ülkede kalmayı hesap ettikleri anlaşılıyor. Ancak, 1947’deki bağımsızlığın ardından, hüsranlarını yüklenerek terk ettiler bu ülkeyi. Geride bıraktıkları ise görkemli pembe binalar, İngiliz bahçeleri, ferah caddeler ve geniş bulvarlar, belli aralıklarla dikilmiş heybetli ağaçlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nda ölen 90 bin Hintlinin anısına dikilen “Hindistan Kapısı” olarak anılan dev anıt kapıyı da unutmayalım. Yeni kentin görkemli meydanında parlamento, başbakanlık sarayı da bulunuyor. Yeni Delhi, Hintlilerin gururu şimdi.

Kentin geçmişinden bugüne kalan binaların önünden geçerken, göğsünü kabartarak dikkatinizi çekmeye çalışmayan bir tek Hintli taksi şoförüne rastlayamazsınız. Yeni Delhi’yi o kadar çok seviyorlar ki, hepsi birer turist rehberi kesiliyor. Yeni Delhi’de, aynı gün içinde bir Hindu ve Sih tapınağını, Hindistan’ın en büyük camii olan Cuma Mescidi’ni ziyaret edebilir; sokakta Budist rahiplere, “sari”leri içinde güzel Hintli kadınlara, alınlarında “tilaka” (bağlı oldukları tarikatı yansıtan işaret) ile günlük yaşamın karmaşasına kendini kaptırmış Hindulara rastlayabilirsiniz!

Hindistan ayrı bir dünya, onu tanımak zor. Şu anda belki dünya ülkeleri arasında saygın bir yere sahip. Ama bakın yerel rehberimiz Jeffry ülkesinin durumunu bize nasıl anlattı. “Bir insanın başı fırında, ayakları buzdolabında olursa vücut ısısı normal olur. Ama o insan ölmüştür.”

Yazıma Merhum Başbakanımız Bülent Ecevit’in şiirlerini tercüme ettiği, Hindistan’ın ünlü filozof ve şairi Rabindranath Tagor’un “Aşk Konusunda Şiir” adlı eseriyle son vermek istiyorum. Farklı bir coğrafyada, farklı anılarla buluşmak üzere.

“Sana bir tek söz ettim mi şimdiye değin

Bir şey istedim mi senden

Orman arkamdaydı

Bir ağacın dibinden sana bakıyordum

Yeni başlamış sabahın gözleri uyku doluydu

Gökten yorgunluk çiğ olmuş yağıyordu

Dağın taşın ıslak kokusunu duyuyordum

İncir ağacının altındaydın, seni gördüm

Gördüm, yumuşacık pamuk ellerin ineği sağıyordu

Ayakta durdum bir tek söz etmeden

Gördüm, mango ağacının çiçekleri köy yolunu doldurmuştu

Kucağında çanağın ineği sağıyordun, gördüm

Maşrapam boştu elimde, bekliyordum

Öyle durdum sana yaklaşmadan

Gördüm köy kadınları ırmaktan geldi testileriyle

Çanağındaki sütün köpüğü taştı gördüm

Öyle durdum varamadım”

                                    (Çeviren: Tarık Dursun K.)