Cezayir

Cezayir, Fransızlara karşı verdikleri bağımsızlık savaşı sonucu, 1962’de nüfusu 8,5 milyona kadar inen bu Kuzey Afrika ülkesi, eski mücahitlerine türlü ayrıcalıklar, izinler ve özel lisanslar vermiş. Eğer bu savaşa katılmışsanız, ülkede artık sırtınız yere gelmez. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler oylamasında Cezayir’in yanında yer almamasını inanın bir türlü affetmiyorlar. Tunus ve Fas Türklere vize uygulamazken, Cezayir zorluklar çıkarıyordu. Afrika’da tanıdığım Oran Kimya Enstitüsü Müdürü’nün çağrısı üzerine tasarladığım ziyaretim, yeşil pasaportumda vize olmadığı için Tunus sınır kapısında sona erdi. Üç saat süren her türlü çabam olumlu sonuç vermedi. Tıpış tıpış Tunus’a geri döndüm. Israrla “Vizeye gerek yok.” diyen Türkiye’deki Cezayir Büyük Elçisi, tavır değiştirerek geri çevirdiği pasaporta bu kez vizeyi işlemekte hiç tereddüt etmedi!

Cezayir, bağımsızlık savaşı sonucu azalan nüfusunu hızla artırmak amacıyla doğumu teşvik ederken, eğitime de özel bir önem vermiş. Çok sayıda lise mezununa yurt dışında eğitim olanağı sağlanmış. Hatta Fas sınırına yakın Ben-i Saf kentinin bir köyünde lise binası görünce gözlerime inanmadım. Gecekondular içinde bu lise sanki bir “saray”. Cezayir’in sokaklarında, binlerce yüksek eğitimli ama işsiz genç var. Hatta İngiltere ve Amerika’dan doktora çalışmalarını tamamlayarak dönen genç beyinleri nereye ve nasıl yerleştireceklerini bilemiyorlardı. Yıllarca her türlü ihtiyacını karşılayan hükûmet, eğer bir genç kendi isteğiyle Cezayir dışında çalışmak istiyorsa, ona bile “evet” demek zorunda kalıyordu.

Başkent Cezayir’in yamaçlar üzerine kurulu Golf semtini geride bırakıp, doğuya doğru renkleri griye dönmüş koloni tipi binaların arasından korkmadan ve etraftaki çöplere aldırmadan iki – üç kilometre kadar yürürseniz “Kubbe Mahallesine” ulaşırsınız. Mahallenin göbeğinde geniş bir avlu ile çevrili ufak bir mescit vardı: “Kubbe Mescit”. FİS, yani İslâmi Selâmet Cephesi, 1980 yılı ortalarında işte bu mescitte doğmuş ve politikası burada çizilmiş. İslamî görüşleri ön plana çıkaran ve tüm sokakları “FİS” yazıları ile dolduran milyonlarca genç çıkış yolunu o sıralar “inanışta” arıyordu. Gür sakal ve sarık yahut berenin bu akımı simgelediği Cezayir’de, perşembe ile cuma günleri tatil, radyolarda saatlerce ilâhiler okunuyordu.

Lokanta ile Türkiye gibi halkın ziyaret ettiği kahvehanelerin hiç birinde karşı cinsten birisini görmek mümkün değil. Flört olmadığı için gençler taşrada eşlerini ancak video ve fotoğraflarla seçiyordu. Beni misafir ettikleri Beni-Saf’da kaldığım üç gün boyunca, evin hanımlarından hiçbirinin yüzünü dahi görmedim. Kapıya kadar hanımların getirdiği yemekleri evin genç delikanlıları odanın içine taşıdı. Hanımlar, girişi bile ayrı olan evin alt katında kalmaktaydı. Yani kısacası haremlik-selâmlık!…

Birçok aracın, yedek parça eksikliğinden farsız, hatta bazen kapısız yollara düştüğü hemen fark ediliyordu. Halkın en önemli gıdası olan uzun Fransız ekmekleri kalabalık aileler beşer altışar adet satın alıyordu.

Osmanlı’ya sömürgeci, emperyalist diyenler, gelip Cezayir ile komşularını bir defa görsün. Biz bu topraklarda 300 yıl kalıp tek kelime Türkçe öğretmemişiz, ama Fransızlar 120 yıl kalıp neredeyse Arapçalarını unutturmuş. Bir buçuk milyon Cezayirlinin öldüğü bağımsızlık savaşı sonrası Cezayir’in sokakları yine Fransız arabaları ile dolu, televizyonlarda Fransız kanalları seyrediliyor. Kısacası her şey “Fransız kökenli”. Fransızca ve Arapça bilmiyorsanız, Kuzey Afrika’da derdinizi anlatmanız çok zor!

Atlas Dağları’nın kuzeyi, iki milyon kilometre kare yüzölçümlü (Türkiye’nin üç katı) Cezayir’in nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı bölge! Afrika kıtasının en geniş ülkelerinden! En büyük dört kenti sıra ile Oran, başkent Cezayir, Konstantin ve Annaba. Eski başkent Oran ile sayfiye kenti Annaba, başkent Cezayir’e oranla daha muntazam, temiz ve sevimli geldi bana.

Derin bir vadinin iki yamacına kurulmuş olan Konstantin ise insanı hem ürpertiyor hem de şaşırtıyor. Belki de dünyada benzeri olmayan bir “coğrafi yerleşim”, muhteşem bir mimari.  

Siz hiç ölümün kol gezdiği bir evde gecelediniz mi ? Özellikle Air-bnb kanalı ile bulduğum evlerde bazen böyle bir hisse kapılırım. Fotoğrafları incelerim, aslında evin sahibi ölünce evdeki tüm eşyalar yas tutar. Bardakların, fincanların, saatlerin, kitapların, dolapların, masa örtülerinin ve sehpaların ölümü çok yavaş ve acıklı olur. Ev sahibini her daim özlerler. 

Kısa ziyaretim sırasında gerek beni misafir eden aile fertleri, gerek Oran’dan Cezayir’e yaptığım tren yolculuğumda hiç konuşmamamıza rağmen beni el üstünde tutan kompartıman arkadaşlarım, gerekse şehirlerarası dolmuş taksilerin şoförleri ve diğer yolcuları, kısaca Cezayir’de herkes çok misafirperver, yakın ve ilgiliydi. Zaten siz onların kültürüne saygı duyup güleryüzle yaklaşırsanız dünyanın her köşesinde sevilirsiniz.

İri patates ve soğanları, ufak kavunları, gece yarısı sizi uyandırıp ayva suyu ikram eden tren personelini, bol şekerli kuskusu, köylerde üç gün üç gece süren o muhteşem, renkli düğünleri, her an kaza olacak korkusu ile seyahat ettiğiniz dolmuş-taksileri, daha birçok sorunu ile Cezayir’i baş başa bırakarak, İstanbul uçağını yakalamak üzere komşu ülkenin başkenti Tunus’a tekrar geri döndüm! Ama uzun yıllar geçti, bu coğrafyaya tekrar gideceğim.