Bilbao – San Sebastian

Bir Bask Masalı: Bilbao, San Sebastian

Uzun yıllar bir iç liman olarak nehir taşımacılığı merkezi olan, Edna nehri üzerindeki Bilbao, küreselleşme ile önemini yitirmiş. Uzun yıllar boyunca nehir kenarında terk edilmiş, paslı, rutubet kokan gri binaları ile adeta terk edilmiş bir hayalet şehri dönmüştü.

Ölçek ekonomisinin etkisi ile şehrin tamamen haritadan silineceğinden endişelenen Belediye Başkanı, nehir kenarına görkemli, o güne kadar hiç yapılmamış bir yapı ile dünyanın en önemli koleksiyonlarını taşıyabilecek bir müze inşa etmeye karar verir. Müzenin konumu her saat ışığı çok iyi alabilecek şekilde ödüllü Mimar Frank Gehry’e verilir.

Ünlü mimar akışkan bir malzeme ile her rengin çeşitli şekillerde yansıyabileceği adeta atmosfer koşulları ile farklı ruhlara bürünen başlı başına bir başyapıt olan bir cam ve demir ağırlıklı eğrisel bina tasarlar. Böyle harika bir binaya sahip olunca Bilbao şehir yönetimi Guggenheim Ailesi ile kentlerinde Guggenheim Müzesi açılması konusunda anlaşmaya varırlar.

1997 yılında Gugenheim Müzesinin açılmasından sonra eski bir sanayi şehri olan Bilbao adeta küllerinden yeniden doğar ama bu defa bir turizm ve sanat merkezi olarak cazibe merkezi olur. Müzenin yanı sıra eski rıhtımlar da hızla harika lezzet noktalarına, konaklama merkezlerine dönüşünce şehir Barselona ve Endülüs Bölgesi’nden sonra en çok ziyaretçi çeken merkez haline gelir.

Bilbao şehir merkezi, araçların sadece belli saatlerde girebildiği, dar sokaklardan oluşmaktadır. Gündüz boş gibi görünen şehir sokakları, akşamları mesai sonrası İstanbul otobüsleri gibi kalabalık hale gelir.

Bilbao’da yemek eşsiz bir deneyimdir. Nadiren pahalı restoranlar bulsanız da Bilbao yemek kültürü daha çok küçük publar ve buralarda Pinxtos adı verilen (Barselona’da tapas olarak isimlendirilen) küçük atıştırmalıklar ile ünlüdür. Ağırlıklı et ve balık ürünlerinin birlikte servis edildiği bu küçük atıştırmalıkları yerel şaraplar ile tatmak gerçekten keyif vericidir.

Bunun dışında eski şehrin biraz dışında, Guggenheim Müzesi içinde biri Michelin yıldızlı olmak (Neura Restoran) üzere üç adet restoran da bulunmaktadır. Bu restoranlar da gerek nehir manzarası ile gerekse de lezzeti ile oldukça keyif vericidir. Önceden rezervasyon yapılmasının şart olduğunu da belirtmek gerek.

Bilbao şehri içinden geçen nehir ile, üzerindeki şık (tasarım ödüllü) köprüler ile, sürekli güneşli ve bulutlu atmosferi ile günün her saati fotoğraf sanatına gönül vermiş insanlara harika kadrajlar sunar. Adeta kötü fotoğraf çekmenin imkansız olduğu bu şehirde altın sarısı rengi ile gün batımında Guggenheim Müzesi adeta ile şehir ile etkileşime geçer…

Bilbao’dan başka Bask bölgesi şehirlerine gitmek için en uygun seyahat aracı tren veya otobüslerdir. Oldukça uygun maliyetler ile Bilbao’dan San Sebastian’a gitmek gerek konaklamalı, gerekse de günü birlik bir etkinlik olarak oldukça kolaydır.Fransa’ya sadece 18 km uzaklıkta olan San Sebastian, önceleri İspanyollar için önemli bir deniz kuvvetleri limanı olsa da günümüzde büyüleyi güzelliği ile kalpleri fethediyor. Altın rengi kumsalı ve turkuaz denizi ile La Concha koyu ile Atlantik okyanusuna açılan kapı olan San Sebastian aynı zamanda dünya gurme mutfağının da başkenti konumundadır. Dünyanın hiçbir yerinde birbirlerine bu kadar yakın ve çok sayıda Michelin yıldızlı restoran bulunmaz.

Bask’lıların Donostia ismi ile hitap ettiği San Sebastian, sadece bir sahil beldesi değildir. Tüm yıl boyunca ziyaret edilebilecek bir şehir olan San Sebastián, yaz aylarındaki etkinlikleri ile iyice dolup taşar. Haziran ayında Klasik Müzik Festivali, Temmuz ayında Caz Festivali, Ağustos’ ayında geçit törenleri, halk pazarları, (artık azalsa da) boğa güreşleri ve havai fişek gösterileri eşliğinde ‘Semana Granda’ şenlikleri gerçekleşmektedir.  Eylül ayında ise dünyanın önemli film festivallerinden birisi olan ‘San Sebastian Film Festivali’ sırasında tüm sinema dünyasının gözü bu kasabaya çevrilmektedir.

Bask Mutfağı, İspanya’nın en zengin mutfağıdır ve San Sebastian kesinlikle bu lezzet bölgesinin başkentidir. Deniz mahsulleri, şarküteri ürünleri, et yemekleri, kahvaltılıklar ve yerel şaraplar… Yöredeki tüm lezzetleri dilim ekmekler üzerinde sunan Pintxos’lar tüm gezginler için yemek molalarını keyif molaları formuna dönüştürmektedir.

“Pintxo” aslında basit bir bar atıştırmasıdır. Mayalı ekmek üzerine konulmuş ilginç ve birbirinden farklı lezzetler, tanıdık tatlar etkileşim ile kompleks lezzetlere dönüşüyorlar. Tatlı ve tuzlunun yanyana ilramı, yer fıstıklı ördek, mantarlı bıldırcın yumurtası gibi değişik lezzetler baş döndürücü oluyor.

Cebelitarık (Gibraltar)

Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği, Avrupa Kıtası’nın son bulduğu noktada, İspanya’nın en güneyinde İngiltere’ye bağlı küçük ülkenin adıdır Cebelitarık (Gibraltar)…

Bu harika ülkede hem İspanyol hem de İngiliz kültürünün derin izlerini harika bir harmoni içinde görebilirsiniz.

Cebelitarık her ne kadar Avrupa Kıtası içinde olsa da ulaşımı pek kolay değildir. Sadece Türkiye için değil, tüm dünya için bu durum geçerlidir çünkü Cebelitarık’ta pek küçük bir havaalanı vardır ve sadece İngiltere ve Fas’tan direk uçuşlar bulunmaktadır. İspanya’dan karayolu ile geçiş yapılabilmektedir ama İngiltere’nin AB’den çıkması ve Schengen Vizesi uygulamasına dahil olmaması nedeniyle bu geçiş AB içindeki gibi kolay değildir. Sınır kapısından pasaportunuza giriş ve çıkış işlemlerini yaparak Cebelitarık içine giriş-çıkış yapabiliyorsunuz (Bu durum Cebelitarık’ta çalışıp, İspanya’da oturanlar için de aynı)

Cebelitarık kelime olarak Tarık’ın Kaya’sı demektir.  711 yılında Tanca Valisi Tarık Bin Ziyad Kuzey Afrika’dan Avrupa kıyılarına çıkarak Güney Avrupa’daki ilk Müslüman toplulukların temelini atmıştır ve 600 yıl boyunca bu toprakları yönetmişlerdir.

Cebelitarık tarih boyunda defalarca kuşatılmış ve işgal edilmiştir. 1309 yılında Müslüman koloniler savaşı kaybedince bu topraklar İspanyol egemenliğine geçmiştir. Hatta bu yıllarda İspanyol hükümeti Cebelitarık topraklarına kimsenin yerleşmesini sağlayamayınca Astilya Kralı 4. Ferdinand bir teşvik yasası çıkarmış. Krala ihanet edenler hariç hırsızlara, katillere, dolandırıcılara Cebelitarık’a yerleşip bir yıl bir gün oturmaları halinde idam cezaları olsa dahi özgürlük vaat ederek gümrükleri kaldırmıştır.

Cebelitarık’a Tarık’ın Kayası denmesinin en önemli nedeni bu küçük ülkenin belki de yarısının bu Kaya’dan ibaret olmasıdır ve bir turist olarak bu Kaya’yı ziyaret etmediğiniz sürece pek de Cebelitarık’ı ziyaret etmiş sayılmazsınız çünkü bütün önemli gezilecek yerler bu kaya parçası üzerindedir.

Cebelitarık’ın Kayası’nın üzerindeki en önemli yer şüphesiz ki turistlerin de çok keyif aldığı “Maymunlar Sığınağı’dır”. Bugün Avrupa Kıtası üzerinde esaret altında olmayan, vahşi ortamında yaşayan tek maymun cinsi Cebelitarık’taki Berberi Maymunları’dır. Meyve ve sebze ağırlıklı beslenen bu maymunlar aslında Kuzey Afrika kökenli olsalar da Cebelitarık ile özdeşleşmişlerdir. Turistlerin yanlarına kadar gidebildiği bu maymunların insanlara zarar verdiği görülmese de evcil olmadığının hatırlanması gereklidir. Maymunlar Cebelitarık’ta olduğu üzere Cebelitarık İngiliz egemenliğinde olacaktır şeklinde bir inanış vardır. Her ne kadar basit bir inanış gibi gözükse de İkinci Dünya savaşı sırasında ülkedeki maymun nüfusu azalınca dönemin İngiltere Başbakanı Churcill gizlice Kuzey Afrika’dan yeni maymunlar getirterek Cebelitarık’ta bulunan maymun nüfusunun tekrar artmasını sağlamıştır. Günümüzde 250 kadar maymun Cebelitarık’ta yaşamaktadır.

Cebelitarık’ta tarih boyunda stratejik önemi nedeniyle çok sayıda savaş ve kuşatmaya tanıklık etmiştir bu nedenle Kaya’nın içinde 10.000 kişinin yaşayabileceği şekilde tasarlanmış sığınaklar bulunmaktadır (Okul, kilise, hastane gibi sosyal mekanlar bile bu sığınak içinde bulunmaktadır)… Bu kadar büyük sığınakların rahatlıkla konuşlandırılabilmiş olması aslında Kaya’nın içinin tamamen mağara sistemlerinden oluşmuş olmasıdır. Bir zamanlar bu mağara sistemlerinin Akdeniz’in altından Kuzey Afrika’ya kadar ulaştığına inanılsa da modern cihazlar ile bu bilginin doğru olmadığı ve mağaraların çok derin olmakla beraber bir sonunun olduğunu kanıtlamıştır.

Kaya içindeki en büyük mağara (bugün akustik güzelliği nedeniyle konser salonu olarak kullanılan) St. Mitcheal Mağarası’dır.

Cebelitarık Kayası üzerindeki diğer önemli bir yapı Mağribi Kalesi’dir. Kale ilk olarak 1068 yılında inşa edilmiştir. İki yüzyıl sonra İspanyollar tarafından talan edilen kale 14. yy’da ikinci Fas işgalinde tekrardan inşa edilmiştir. Günümüzde kale ilk kurulduğu orijinal yerinde bulunmaktadır. Kalede dalgalanan bayrak Cebelitarık’ın her yerinden görülebilir.

Cebelitarık (Gibraltar) İngiliz himayesinde olduğu için para birimi Pound olmakla beraber her yerde Euro’da geçmektedir. Bir vergi cenneti olan Ceberitarık’da alkollü içecek fiyatları çok çok ucuz olmakla beraber su çok pahalıdır bu nedenle yerel halk “Su içeceğine viski iç, daha ucuz olur ama sakın buz isteme” şeklinde su ücretinin pahalılığını esprili bir dille anlatmaya çalışmaktadır.

Cebelitarık’ta herkesin bir işi vardır ve sosyal güvenlik sistemi çok gelişmiştir. Ülkede yapılamayan bir tıbbı operasyon durumunda hasta ambulans uçak ile Londra’ya sevk edilmektedir ve bütün bu hizmetler ücretsizdir. Üniversite eğitimi Cebelitarık’ta olmadığı için okullarından mezun olanlar talep etmeleri durumunda yine ücretsiz olarak İngiltere’deki okullara gönderilmektedir ama bu burs karşılığında, mezuniyet sonrası belli bir süre Cebelitarık’ta ikamet zorunluluğu bulunmaktadır. Ülkeye (iş imkanları nedeniyle) özellikle inşaat işlerinde çalışmak üzere 6.000 İspanya vatandaşı günü birlik giriş – çıkış yapmaktadır.

Kaya dışında bulunan en ünlü yer ise ana caddesi (Main Street) olmaktadır. Bu yolun sonundaki yapı 1728 yılında beri Valilik olarak kullanılmaktadır. Bu cadde üzerinde çok sayıda pub bulunmakta olup yerel lezzetler hem İngiliz hem de İspanyol mutfağından esinlenmiştir. Özellikle deniz ürünleri çok lezzetlidir.

Cebelitarık’taki diğer önemli bir etkinlik derin deniz balıkçılığıdır. Turistlerin de gözlemci olarak katılabildiği bu balıkçı teknelerinde kılıç balığı, ton balığı gibi büyük balıklar avlanmaktadır. Bunun dışında Yunus Balığı ve Balina gözlem turları da Cebelitarık’ta çok yaygındır.

Son olarak Cebelitarık aynı zamanda pek çok İngiliz’in evlenmek için tercih ettiği romantik bir noktadır. Özellikle Beatles Grubu’nun efsanevi üyesi John Lennon ve eşi Yoko Ono evlenmek için Cebelitarık’ı seçtiklerinden beri bu ülkede çok sayıda evlilik töreni yapılmaktadır.

El Hamra

Ilık Yaz Gecesince Flamenko

Güney İspanya’nın Endülüs Dağlarının zirvesinde masallara konu olan muhteşem bir hisar bulunur…

El Hamra…

İçinde bulunan kale Granada semalarının hakimidir, yüksek duvarlarında onlarca kule bulunur ve yapımı 150 yıldan fazla sürmüştür ancak buraya sadece askeri bir sığınak demek büyük haksızlık olur. Zarif avluları, harika havuzları ile muhteşem bir saraydır ve İslam Dünya’sının batı coğrafyasındaki en bilinen eseridir.

İspanya’ya onlarca defa gittiğim halde vakit darlığı nedeniyle çoğu zaman bir veya maksimum iki gece süren genellikle kuzey bölgelere ziyaretlerim oluyordu bu nedenle de çok geniş bir bölgeye yayılmış olan Granada Bölgesi ziyaretini hem ihmal etmiştim. Zaman konusunda takıntılı olan bu satırların yazarı, zamanın durduğu bu bölgeye nasıl ve ne zaman gidebilirdi. Bu sorun bir gün çalıştığım şirket tarafından çözüldü. Şirketim benden en önemli müşterilerimizi beş günlüğüne Güney İspanya’ya götürmemi istedi. Böylece zaman sorunu çözülmüş oldu…

El Hamra Sarayı 12. Yüzyılın sonlarında İslam hakimiyeti altındaki Güney İspanya’da korunma amaçlı olarak Granada’da bir buçuk asra yakın bir süre içinde inşa edilmiştir. Sarayın estetik yönü, inşaat teknikleri tartışılabilir ama su taşıma konusundaki mühendislik faaliyetleri tam anlamıyla zamanın çok ötesindeydi… Müslüman Sultan bu dağın zirvesindeki yapının bir vaha gibi olmasını hayal ediyordu ancak bu kadar sıcak bir coğrafyada, özellikle su kaynaklarından bu kadar uzakken bu gerçekten zor bir hayaldi. Ancak Granada’daki Hispanik Müslüman Mühendisler (ki bu mühendisler Antik Yunan Mimari bilgilerine de sahiptir) öncelikle Granada bulunan küçük bir dere yatağını uzaklardaki başka bir nehre yapılan baraj ile besleyerek debisini arttırdılar. Şimdi debisi yeterli olan ancak saraydan 800 metre düşük kodda olan bir su kaynaklarına sahiptiler. Bu su kaynağını değişik değirmen ve pompalar ile saraya taşımanın yolunu buldular. Hatta suyun fazlalığı durumunda suyun yıkıcı etkisini yok etmek için gerekli emniyet tedbirleri de alınmıştır. Vadiden gelen kaynak suyunun tortu ve pislikleri çok akılcı derin havuzlarda yok edilerek hem saraya sürekli temiz bir içme suyu kazandırılmış hem de taşınan bu tortuların toplanması ile bahçelerde kullanılacak son derece verimli toprak elde edilmiştir.

El Hamra sarayının eteklerinde Al Kazaba isimli bir bembeyaz kasaba vardır. Bu kasaba yüzyıllardan beri El Hamra Sarayının çalışanlarının bulunduğu bölgedir. Bu bölgenin bir özelliği de flamenko dansının bebeklik adımlarının atıldığı yer olmasıdır.

Flamenko, basit bir folk türü olmanın ötesinde kompleks ve yoğun kültürel geleneğe sahiptir. İspanya’ya özgü olduğu bilinmesine rağmen, aslında Endülüs bölgesinin kültürüdür. Kökenleri hakkında birçok soru işareti bulunur ancak genel olarak bölgedeki Latince konuşan asimle olmuş yerli İberik halklar, Berberi-Arap Müslümanlar, İspanya Yahudileri ve Çingeneler tarafından beraberce ortaya çıkarılan bir tür olarak kabul edilmiştir.

Flamenko tüm İspanya’da turistik bir gösteri olarak yapılsa da ana vatanı olan Endülüs Bölgesinde hala önem verilen, dansçılarına büyük saygı duyulan bir sanattır. Her yıl yüzlerde kişi Flamenko öğrenebilmek için Endülüs Bölgesindeki okullara devam etmektedir.

Granada Bölgesinde, muhteşem El Hamra saray manzarası ile Al Kazaba’da, yazın ılık esintilerinde her gece Flamenko gösterileri yapılır. Barselona gibi şehirlerde yapılan turistik gösterilerden çok daha farklı olan, yerel çingenelerin yaptığı danslar sırasında serin bir sangrialar yudumlanır. El Hamra Sarayının eteklerinde, arabesk ezgiler taşıyan hızlı dans figürleri ile insanları kendinden geçirilen bu ılık gece Granada’ya yapılan uzun yolculuğun tüm sıkıntılarının unutulmasını sağlar.

El Hamra bugün hala İslam sanat ve tasarımın başyapıtı olarak yerini korumakta ve bulunduğu bölgeye her yıl yüz binlerce turist çekmektedir.

Puglia

Bir İtalyan Gecesi Rüyası – Polignano A Mare

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.


Cartegena

Bir İspanyol Masalı – Cartegena

İspanya denildiği zaman akla Barselona, Madrid, Granada ve son dönemde Bask Bölgesi gelir. Ancak anlatmak istediğim Cartegena bir yukarıda belirttiğim muhteşem yerlerden biri olmasa da İspanya tarihi açısından son derece önemli bir noktadır. Çok önemli bir noktadır çünkü İspanya İç Savaşı en şiddetli günlerini burada yaşamıştır.

Cartegena’yı tanıtmadan önce çok kısa bir şekilde İspanya iç savaşı hakkında da bilgi vermek isterim. İspanya İç Savaşı 1936 ve 1939 yılları arasında Faşist Rejim General Franco ve Cumhuriyetçiler arasında olmuştur.Üç yıl süren iç savaşta resmi kayıtlara göre en az yedi yüz bin kişi öldürülmüştür ancak resmi olmayan kaynaklar ölü sayısının bir milyonun üzerinde olduğunu söyler. Cartegana bu acımasız iç savaşın tam ortasında (Cumhuriyetçiler ile Faşistler arasında) kalmıştır.

Cartegena Valencia’nın hemen alt tarafında, ünlü şarap bölgesi Murcia içinde yer alır. Doğal bir limanı vardır ve tarih boyunca önemli bir liman şehri olmuştur.

Cartegena bir ana cadde ve buna bağlı daracık sokaklardan oluşan bir balık kılçığı gibidir. Rengarenk iki veya üç katlı evlerden oluşur. Evlerin balkonları begonvil, sardunya çiçekleri ile doludur. Turuncu, portakal rengi evler yoğunlukta olsa da şehrin rengi sarıdır. Yaz sıcağında Siesta kültürünün hala canlı olduğu Cartena şehrinde sokaklarda çok sayıda modern sanat eserleri ve heykeller yolları süsler ve buna ek olarak şehrin kapıları da eski Kolonyal dönemin güzelliklerini gözler önüne serer, şehir pastoral bir havaya bürünür.

Cartegena’daki en önemli tarihi yapı antik Roma Tiyatrosu ve şehrin tepesinde bulunan kaledir. Bu kaleden şehrin sivil savaş sırasında kullandığı sığınaklara geçebilirsiniz. Bu sığınaklar mağaralar içindedir ve acımasız iç savaş günlerinde sivil halk kimden kaçacağını bilemeden buraya sığınmıştır. Sığınaklar bugün müze olarak kullanılsa da aktif olduğu dönemde burada okul, hastane, kilise yer alıyormuş.

Tarihi dokusunun yanı sıra yemekleri ile de harika bir şehir olan Cartagena ‘da sokak satıcılarının yanı sıra bilinen lüks restaurantlar da bulunur. Saat kulesinin olduğu meydanda birçok tatlıcı, soyulmuş meyve ve meyve suyu bulabilirsiniz. Ayrıca Fernandez Meydanında bulunan La Sandwicheria isimli mekanda bizim damak tadımıza uygun hafif yemekler yer alır. Denizciliğin olduğu şehirde taptaze deniz mahsullerini bir çok mekanda yiyebilirsiniz. Cartegena aynı zamanda İspanya’da şarapçılığın en gelişmiş olduğu Murcia Bölgesi’nde yer aldığı için bir çok ucuz ama kaliteli şarabı da burada bulabilirsiniz. Yaz sıcağında soğuk ve meyvelerde ile dolu olan bir kadeh Sangria içmenizi öneririm.

Como

Bir Kuzey İtalya Kaçamağı – Como Gölü

Kuzey İtalya’da, Lombardiya Bölgesi’nde Alp Dağlarının eteklerinde yer alan Como Gölü İtalya’nın en büyük üçüncü gölüdür. Bununla beraber çok sayıda ünlü kişinin malikanesinin burada bulunması ve Como Gölü’nün doğal güzelliklerinin de etkisiyle belki de burası dünyanın en iyi bilenen gölüdür.

Ters Y harfi (Epsilon harfi) gibi bir coğrafi şekli olan bu gölü araba ile dolaşmak isterseniz yaklaşık 5 – 6 saatinizi alacaktır. Araba ile gölü turlayabileceğiniz gibi göl içindeki düzenli feribot (veya botlar ile) de gölün ziyaret edilmesi mümkündür.

Göle adını veren Como bu güzel coğrafyadaki en büyük yerleşkedir ancak dürüst olmak gerekirse en keyifli, en güzel yer de değildir. Como daha çok büyük bir kasaba gibidir ve büyük şehirlerin trafik, bina kirliliği gibi sıkıntılarını da yaşamaktadır. Como Gölü ile ilgili bir çok etkinlik için ticari bir noktadır. Bununla beraber Como Gölü’nün etrafında masallarda görebileceğiniz bölgeler de vardır. Bunların başında Güzel Köy anlamına gelen Bellagio gelir. Gölün tam ortasında bulunan Bellagio, 270 derecelik manzarası ve yeşillikler içindeki tarihi yazlık evleri ile sizi bir anda bir ortaçağ masalının içine taşır.


Como Gölü aynı zamanda İtalya’da bulunan en derin göldür ve en derin noktası 416 metre olup, su kütlesi anlamında İtalya’nın en büyük gölüdür. Como’nun en derin yeri olan Bellagio’nun kıyılarında, teraslama sistemi ile bağcılık yapılmaktadır ve bölgenin doğal iklimi ile muhteşem Chardonnay üzümler yetiştirilmektedir. Bölge aynı zaman da önemli bir organik şarap ve peynir üretim merkezidir. Bellagio’da gezerken hemen hemen her köşede şarap barları ve minik meze (chiclet) seçeneklerini bulabilirsiniz.

Como Gölü’nün en değişik taraflarından biri de milyonlarca Euro değerindeki, onlarca yalı şeklindeki evlerin hemen yanlarında halkın göle girebileceği bir sürü plaj veya boş mekanın da olmasıdır. Özellikle karavanları ile gelip göle sıfır şekilde park edip konaklayan bir sürü orta yaşlı turisti burada bulabilirsiniz.

Como Gölü’nün en ünlü noktalarından biri ise evlilik törenlerinin yapıldığı Varenna Köyü’dür. Masal sayfalarından fırlamış gibi olan bu gölün minik restoranları bölgede çok meşhurdur. Star Wars’ta serisinde Anakin Skywlaker (Darth Vader) ile Padme’nin evlendiği sahnedeki muhteşem manzarayı Villa del Balbianello’da görebilirsiniz. Casino Royale gibi filmlerde de kullanılan bahçelere küçük ücretler ile girebilir, bir bardak coffe correcto eşliğinde manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz.

İtalyan mutfağının spesiyallerini bulabileceğiniz Como’da pizza ve makarnalarla öğünlerinizi lezzetle buluşturabilirsiniz. Akdeniz diyetlerinin gözdesi pek çok yemeğin kolaylıkla bulunabileceği göl çevresinde, iyi kahve ve tatlı için ziyaret edebileceğiniz kafelerin sayısı da bir hayli fazla. Ancak bu nefis manzaralı restoranların hesaplarının biraz pahalı olduğunu da belirtmemiz gerek.