Balkanların Paris’i idi : Bükreş

1895 yılında dünyada ilk kez merkezi ısıtmanın uygulandığı ve 50 yıl süren Sovyet egemenliği altında güzel binaların yanına Stalin Dönemi çirkin dev Rus mimarisinin gri beton gökdelenlerini bir türlü kabullenmek istemeyen Bükreş’deyiz. Depremler, savaşlar, yangınlar yaşamış Bükreş.

            Yıllarca “Balkan’ların Paris’i” olarak bilinen başkent Bükreş, Avrupa’nın, mimarı dokuya özen gösterilen güzel kentlerinden biri. Bahçe içinde malikaneler, taş yapılar, dar sokaklar göller, nehirler ve ağaçlar kaplı her tarafı tarih kokan kentin dış mahalleleri de kendilerini yenilemek için büyük bir çaba içinde. Bükreş’in ünlü binalarından Opera Binası, gece ve gündüz ziyaretçileri hâlâ kendine çekmekte.

            Bükreş yorgun ama samimi. Eski ile yenisi ile acımasız geçmişini unutmuş ve umutlu geleceğine bakıyor.  Neo-Klâsik binalar, zafer takı, Çavuşesku’nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Konseyi binası, büyük beton yığınların arasına sıkışmış kapıları ve pencereleri işlemeli küçük kiliseler, onca sarsıntıya, bunalıma ve yıkıntıya göğüs germiş. Çünkü kentin alt yapısı sağlam ve de yeşili bol.

  • Herastrau Parkı göleti ile Bükreş’in en büyük yeşil alanı. Avrupa’nın en büyük parkı olmakla övünüyor. Halk burada geziniyor, kitap okuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor, bol oksijen depoluyor.
  • Bükreş Üniversitesi’nin (1895) merkez kitaplığı da görmeye değer.
  • George Enescu Sanat Müzesi sevenlerini bekliyor.
  • Bükreş’te 38 müze ile 26 tiyatro bulunmakta.
  • Bükreş’te bir metro var. Ama pahalı. Tek yön için bir dolar (4 Lei) ödedik.
  • Avrupa’nın en büyük kilisesi halen Bükreş’te inşa ediliyor. Ah !hep bu en büyük olma tutkusu !

 Çavuşesku’nun Yaşamı Sanki Bir Masal

            Aramızdan ayrılan değerli İtalyanca hocam Mefkure Tamer’in babası uzun yıllar Türk azınlığının temsilcisi sıfatıyla Romanya’da milletvekilliği yapmış. Babasından duyduğu bazı bilgileri size kısaca aktarmak istiyorum. Nikolay Çavuşesku, aslında adi bir hırsızlık suçundan hapse düşen bir köylü imiş! On çocuklu fakir bir ailenin oğlu olan Çavuşesku’nun sarhoş babası yanlışlıkla iki oğluna aynı ismi vermiş.

            Kundura tamirciliğini öğrenmek amacı ile Bükreş’e giden genç Çavuşesku çalıştığı dükkândan ayakkabı çalınca kendini hapiste bulur. Ancak, hücre arkadaşı politik bir tutukluymuş. Yıllarca aynı odayı paylaştıktan sonra yeni rejimle birlikte hızla yükselerek sonunda Komünist Partisi genel sekreteri olan hücre arkadaşı Gheorghe Gheorghiu-Dei vicdan borcu olarak hapisten çıktıktan sonra “komünizm ilkesini” benimseyen ve ona çok yardım eden Çavuşesku’yu da yardımcısı yapmayı ihmal etmemiş. Daha sonra arkadaşının 1965 yılında ani ölümü ile Çavuşesku başa geçer o okuma yazma bile bilmeyen bu haris çiftin 24 yıl süren başkanlık devri başlamış olur.

Suyun formülünü (H2O) yazmayı bile beceremeyecek kadar bilgisiz olduğu iddia edilen karısı Elena’nın kimya profesörü olarak kaleme aldığı (yani aldırdığı) kitaplar bulunmakta. Hatta bu kitaplardan biri İTÜ hocaları tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek ülkemizi ziyareti sırasında kendisine hediye edildi. Yani bir “fıkra” gibi.

Kuzey Kore ziyareti sırasında o muhteşem yapılardan etkilenen Çavuşesku çiftinin tüm kaynakları kurutma pahasına yaptırdığı “fakirhanesini” anlatayım! Burayı gördüğümde kendimi bir an rüyada sandım. İki yüz altmış beş bin metrekare alana bir tepeye inşa edilmiş bu halk sarayın yapımı için 1977 depremi sonrası bir ay içinde 20 bin ev ve 26 adet Ortodoks kilisesi yıkılmış! Baba evini terk etmek zorunda kalan onlarca Romen üzüntüsünden intihar ederken, yüzlerce köpek sokağa atılmak zorunda kalır. Bu ünlü binanın yapımında 700 mimar ile 35 bin işçi çalışmış. Oda sayısı 1100 yüksekliği 86 metre, 92 metre de yer altında var.  Kapı sayısı da 3 bin. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir israf.

Ama, Karpatların kasabı olarak anılan Çavuşesku çifti burada keyif süremeden 1989 yılında devrim olur. Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük binası olan bu saray, bugün Parlamento Binası ve Uluslararası Kongre Merkezi ve farklı konser ve faaliyetler için kullanılıyor. Hatta salonlar kiralanıyor.  Binanın tamamını gezmeniz eğer kaybolmazsanız üç saat sürüyormuş.

Şu anda önceden randevu ile gerçekleşen turlar bir saat sürüyor. Ücreti 10 dolar. (40 Lei)  Pasaportunuz da yanınızda olmalı. Aslında bana sorarsanız değmiyor, zaten sadece 4 -5 salon gösteriyorlar. Balkondan binanın arkasını görüyorsunuz. Konser için Bükreş’e gelen Michael Jackson ısrar edince kendisine binayı gezdirmişler. Balkondan meydanda toplanan Bükreşlilere “Selam Budapeşte” demiş.

Binada kullanılan inanılmaz miktardaki mermerin tamamı Romanya’dan elde edilmiş. Aynı zamanda dünyanın en ağır ve en pahalı binası imiş. Açılan proje yarışmasında birinci olan ve projesi uygulanan mimar kızcağız sadece 29 yaşında imiş. Uzun zaman bitmemiş olan bu dev binanın geleceğini tartıştılar Kimi otel, kimi gazino, kimi müze, kimi üniversite, kimileri de AVM olsun dedi. Sonuçta Parlamento Binası olmasına karar verildi. Daha da henüz tamamlanamayan bölümleri var.

Çavuşesku’yu destekleyen gösterilerin ve törenlerin yapıldığı, yine balkona çıkan Çavuşesku’yu protesto eden yüz binlerin tek ağızdan “yeter” diye haykırdığı o muhteşem meydan bu sarayın önünde yer alıyor. Sonuçta, yaşamını yitiren iki bin üniversite öğrencisi, ardından gerçekleşen darbe ve hepimizin bildiği gibi helikopterden indirilip Çavuşesku çiftinin kurşuna dizilerek öldürülmesi. Tarih 21 Aralık 1989. Ardından bu meydana “yeniden doğuş anıtı” dikildi.

Avrupa’nın tek Latin Ortodoks ülkesi olan Romanya hızla demokratikleşme sürecine girince madalyonun öbür yüzüyle karşılaşmakta gecikmez. Evet, önemli ilerlemeler olmuş; ama acaba ne pahasına. İnsanlar açlık sınırında yaşıyorlarmış meğer. Bir yanda 1981’de 10 milyon dolar dış borcunu kısa zamanda sıfıra indiren bir ülkenin övünülecek ekonomik göstergeleri, öte yanda da bu faturayı ödemek için insanların özgürce tek soluk almasına bile izin vermeyen bir sistem.

Romanya’da Çavuşesku döneminde en yaygın meslek ispiyonculukmuş. Böylece “İnsanlar kendi ülkelerinde mahkum” durumuna düşmüşler. Öğrencilerin bile neredeyse hepsi bu mesleği icra ediyorlarmış ve her türlü rüşvet iliklerine kadar işlemiş, Romenlerin.

            Ama, artık Romanya’da genç kızlar, garsonlar, naylon çorap ve makyaj malzemeleri istemiyorlar. “Kot pantolonunu kaça satarsın?” diye sormuyorlar. Çocuklar sizden çiklet yada kalem istemiyor. Diğer tarafta, parkta kitap okuyan insanlara daha az rastlanıyor ve tiyatroların önünde artık kuyruklar yok! Çünkü,  yeni sistemde herkes para kazanmak için sağa sola koşturmak zorunda!

Kısa Kısa Romanya ve Bükreş

  • Romence Latin kardeşi İtalyanca’ya çok benziyor. Örneğin rakkamlar aynı.
  • Romanya’da bebekler sürekli soğuya alıştırılıyor. Hergün sokakta gezdiriliyorlar. Bizde olsa çocukları “aman üşümesinler” diye evden çıkarmayız.
  • Romen halkı nazik ve sessiz. Tarom uçağına 50 yolcu ile bindik. Bükreş’ten Cluj’a uçacağız. Kırk dakika geçti, hareket yok. Herkes öyle oturuyor. Bir kişi bile acaba “niye bekliyoruz” diye sormuyor.
  • Romanya’nın farklı kentlerinde beş adet dişi kurt heykeli bulunuyor. Roma mitolojisinde bir sepet içinde nehre bırakılan Romus-Romulus ikiz bebekleri bir dişi kurt sepet içinde bulup emziriyor. Aslında dişi kurt Ortaasya kökenli bir efsanedir. Muhtemelen Etrüksler’in de kökeni Ortaasya’ya dayanıyor! Latin kardeşi İtalya hazırlattığı beş dişi kurt heykelini Romen şehirleri Timişoana, Bükreş, Kşinov, Cluj ve Tangu-Müres’e hediye etmiş.
  • Çok girişli Schengen vizesi ile Türk vatandaşları Romanya’ya giriş yapabiliyor.
  • “Coal” adlı eserime önsöz yazan 22 devlet başkanı arasında Çavuşesku’yu deviren devlet başkanı Ion Iliesca da vardı.
  • Romence’de 5 bine yakın Türkçe kelime olduğu saptanmış. Çardak, bahşiş, çarşaf, emanet, zerzevat, mangal, sarma (dolma), peşkeş, kalabalık bunlardan ilk akla gelenleri.
  • Bükreş’te arnavut kaldırımlı eski kentteki XVII yüzyıl  ufak ama sevimli Stavnopoleos Kilisesi’ni gezin. İç ve dış süslemeleri ve taş işçilği korunmuş, avlusu da çok hoş. Ara sokaklarda, gelinlik satan dükkanlar, şapkacılar ve züccaciyeciler yer alıyor.
  • Villacross – Macca pasajı bizim Çiçek Pasajını hatırlatıyor. Yuvarlak şekilli pasajda yan yana çok sayıda şık kahve sıralanmış.
  • Mamaliga: Lapa pilav görünümünde öğütülmüş mısır. Hoşuma gitmedi.
  • Romanya’da da Kanal D var. Ayrıca Arçelik “Artika” markası ile üretim yapıyor. Alarko ise çevre yollarını inşa ediyordu. 
  • Büyükelçimiz değerli Füsun Aramaz ile rezidansta sohbet ediyoruz. Zarif ve bilgili bir hanımefendi. Teşekkür ederiz.
  • Romanya’da 5 bin Türk’e ait işyeri bulunmakta.
  • Bükreş doğumlu kiralık bir koca arayan bir genç kızın serüvenlerini komedi tarzında anlatan “Bulletin Bucaresti” filmini anımsadım.
  • Soseava Kiseleff Caddesi’ndeki zafer anıtı da (Arc de Triump) Paris’i hatırlatıp dikkatinizi çekecektir.
  • Açık alanda kurulu köy müzesi Romanya’nın farklı bölgelerinden sökülüp taşınan geleneksel yapılarını ve mimarileri içeriyor. Ama ben bu evleri ait oldukları yerlerde görmeyi tercih ederim.
  • Bükreşliler Milli Tiyatro’ya 1852 yılında kavuştu. En büyük Romen aktörler burada sahne aldı.
  • Odeon Tiyatrosunun önünde değerli atamızın bir büstü bulunuyor. Koştuk ve ona sarıldık.
  • Casa Capsa başkentin tarihi bir lokantası
  • Lipscani Tarihi Bölgesi Avrupa Birliği fonları ile yenilenmiş görmenizi öneririm.

Monte Carlo, Prenses Kelly ve Gilbert Becaud

Onuncu Televizyon Festivali nedeniyle Prenses Grace Kelly‘nin davetlisi olarak gidiyorum Monaco‘ya. TV filmlerinin yarışacağı bu bir haftalık festivalde bir de konser bölümü vardı. Konserde Josephin Baker, Gilbert Becaud ve ben vardım. Josephin Baker o sıralarda oldukça yaşlıydı; ama hiç yaşını göstermiyor, hâlâ güzel vücudunu, bacaklarını sergileyen giysisiyle âdeta genç kızlara taş çıkartırcasına sahnede dans ederek şarkı söylüyordu. Monte Carlo‘da muhteşem bir otelde kalıyorduk. Bu bir hafta sürecek olan festival için Sabiha Keyn‘in hazırladığı muhteşem kostümleri (her gece ayrı bir kostüm) gala gecelerinde giyecektim. Sahnede de Zuhal Yorgancıoğlu‘nun Kars yöresinden modernize ettiği, beyaz üstüne siyah motifli, mini etekli, yine aynı motiflerle bezenmiş beyaz diz üstüne kadar çizmeli giysiyi giyecektim. Yaptığım müzikle giysilerimi özdeşleştiririm ve olaya bir bütün olarak bakarım. Benim müzikte yaptığımı, Zuhal Yorgancıoğlu modada yapıyor. Mesela, kendi türkümü, Yves Saint Laurent giysisiyle özellikle dış ülkelerde seslendirdiğimi düşünün. Festivale katılan birçok ünlü arasında Claudia Cardinale de vardı. Kendine özgü kısık sesiyle, bu esmer güzeli İtalyan yıldız, ne yalan söyleyeyim Prenses Grace

Kelly‘nin asil güzelliği karşısında sönük kalmıştı. Grace Kelly sonradan olma değil, doğuştan asil bir kadındı. Onurumuza verdiği resepsiyonda alçak gönüllülüğü ve güzelliğiyle herkesi büyülemişti. İstanbul‘a gelmek istediğini; ama çocuklarını bırakamadığı için gelemediğini söylerken çok içtendi. (Çocukları o yıllarda henüz küçüktüler.) Prens Rainier de şakaklarına düşen hafif kırlaşmış saçlarıyla hoş bir adamdı. Daha önceki önemli bir olayı anlatayım sizlere. Paris‘te Barcley Plak Şirketi ile üç yıllık bir sözleşme yapmıştım. Monte Carlo konserim sebebiyle Barcley benim için büyük beyaz, lila renkli nefis bir afiş hazırlamıştı. Afişte ―Grand Vedette Turc Esin Afşar‖ yazılı idi. Anlaşmaya göre bu afişler, Monte Carlo sokaklarına asılacaktı. O sabah bir telefon gelmişti. Festival organizatörü, binbir özürle benim afişimi asamayacaklarını söylüyordu. Gerekçe de şuydu: Gilbert Becaud, ―Eğer o Türk‘ün afişlerini asarsanız ve de benim ismimi onunkinden 40 kez daha büyük yazmazsanız bu konsere çıkmam!‖ demiş. Hoppala! Dünya çapında ünlü Becaud‘nun, Esin Afşar‘ı kıskanacak hâli yok ya! Ne menem iştir bu? Basınla söyleşi yapmak için otelin lobisinde bir araya geldik. Becaud‘ya dönüp ―İsminizin 40 kez daha büyük yazılmasını istemişsiniz. Çok üzüldüm. Oysa ben sizi 100 kez daha büyük zannediyordum‖ dedim. Eveledi geveledi, doğru dürüst bir yanıt veremedi. İşin aslı sonradan öğrenildi. Dediklerine göre Gilbert Becaud, meğer Ermeni asıllı imiş. Sanat yaşamımda birkaç kez aynı nedenle engellemelere uğramışımdır.

Ertesi gün ünlü Monte Carlo Kumarhanesi‘nde makinelerde şansımı denerken (Rulet çevirecek hâlim yoktu ya!) Becaud, hafiften kur yaparak ―Aşkta kazanıyorsunuz galiba?‖ diye sorduğunda, ―Evet! Kocam beni çok seviyor‖ diye alaylı bir biçimde yanıtlamıştım. Konser gecemizde bana ünlü Amy Barelli Orkestrası eşlik ediyordu. Seslendirdiğim parçalardan biri de ―Üsküdar‖ idi. Ama çok değişik bir yorumla okudum. Düzenlemeyi de Andre Keer yapmıştı. Bir bölümünde doğaçlama yaptığım blues‘u çok beğenmiş, hemen notasını yazıp parçaya eklemişti. İlk kez seslendirecektim Monte Carlo‘da. İzleyiciye giysim ve de repertuarım ilginç gelmiş olmalı ki, konser sonunda bütün salon ayakta alkışlıyordu. İşin garibi, Becaud‘ya bana gösterilen ilgi gösterilmemişti. Hani neredeyse ―Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste‖ diyesim geliyordu. Ne var ki aheste aheste değil, çabuk çabuk çıkmıştı ahım. Monte Carlo‘daki Onuncu TV Festivali‘ne Türkiye henüz bir filmle katılacak durumda değildi o yıllarda; ama Türkiye‘den jüri üyesi olarak TRT Yönetim Kurulu Başkanı olan ağabeyim Suat Sinanoğlu da katılmış meğer. İşin enteresan tarafı ikimizin de birbirimizden haberi olmadığından, orada karşılaşınca pek şaşırmıştık. Benim ağabeylerim ilginçtir. Bu gibi durumlarda bana yararları olacakları yerde hep zararları olmuştur. Örneğin, bir festivale katılmak üzere TRT benim ismimi verdiğinde ağabeyim, ―O, festivallere çok gidiyor, başkasını gönderin!‖ diye karşı çıkmış. Ama Monte Carlo‘daki konserimden sonra beni içtenlikle kutladığını da buradan açıklamalıyım. Yale Üniversitesi‘nde profesör olan ağabeyim Oktay Sinanoğlu da 35 yılı aşkın bir süredir Amerika‘da olmasına karşın, bana konser verdirmek için en küçük bir çaba göstermemiştir. (Ta ki “Yunus Emre” yılı nedeniyle Kuzey Amerika konserlerim için Kültür Bakanlığı ve Amerika‟daki üniversite öğrenci dernekleri devreye girene dek.) Amerika‘ya gittiğim zaman da ağabeyim âdeta hazıra konmuş ve oradaki konserlerimden birkaçını izleyip benimle gurur duyduğunu söylemiştir, o kadar. Ama pozisyonundan yararlanıp, işe yarar yaramaz demeden sülalesine kol kanat gerip, onları civcivler gibi etrafına toplamasındansa, benimkileri yeğlerim doğrusu! (Her ne kadar dürüst insanlara madalya verilmiyorsa da!..) ―Bir hafta boyunca her gece bir gala vardı‖ demiştim. Erkan Özerman bana bu galalarda, her gece ayrı bir giysi giydiriyordu ve de hemen hemen salona en son biz giriyorduk. Bu bana çok ters geliyordu. Ama Erkan her seferinde, ―Ben bu taktikleri Dario Moreno‘dan öğrendim. Neyine gerek, sen beni dinle!‖ diyordu. Gerçekten de biz salona girdiğimizde bütün başlar bize çevriliyordu. ―Türk, bu gece acaba ne giydi?‖ merakı içindeydiler. Festival sonunda açıklandı ki ―En İyi Giyinen Sanatçı‖ seçilmiştim. Yaşasın Zuhal Yorgancıoğlu, nur içinde yatsın Sabiha Keyn!

Romanya

Romanya‘da bir kayak merkezi olan Brasov‘da yapılan uluslararası şarkı yarışmasına katılmak üzere yola çıkıyorum. Aylardan şubat. Hava soğuk mu soğuk. Ünlü bestecilerimizden Muammer Sun‘un, Ömer Hayyam‘dan bestelediği ―Seni sevdim diye kınarlarsa beni simli bestesi ve bir Romen bestesi olan ―Of inimioare‖ ile katılacağım yarışmaya. Bir hafta sürecek olan bu festivale, yarışma dışı davet edilen birbirinden ünlü sanatçılar da var. Aklıma gelenleri hemen sıralıyorum: Connie Francis (Amerikalı), Claude Nougaro (Fransız), Marie Laforét (Fransız), Ewa Demarczyk (Polonyalı), Joe Dolan (İrlandalı) ve Juliet Saget (Fransız). Claude Nougaro‘yu ise ilk kez Romanya‘da izledim. Fransızların bu ünlü şarkıcısı, o zamanlar oldukça genç yaşlardaydı. Müziği bana çok ilginç, kendine özgü ve etkileyici gelmişti. Şarkı söylerken mim de yapıyordu bazen. Yıllar sonra Paris‘te gördüğümde ise caz söylemeye başlamıştı ve artık zirvede olan olgun bir sanatçıydı. Ewa Demanczyk de beni en çok etkileyen sanatçı olmuştu. Aynı zamanda mimar olan bu kadın, sahnede inanılmaz etkileyici bir şarkıcıydı. Siyahlar içerisindeki bu kadın, hiç hareket etmeksizin yalnız yüz ifadesiyle şarkı söylüyordu. Polonya dilinde söylediği şarkılar, dilini anlamadığım hâlde beni inanılmaz etkilemişti. Âdeta büyülenmiştim. Bu güçlü sanatçı, özellikle bir şarkısında ağlamakla gülmek arasındaki oyunu ve ses rengiyle beni hem etkilemiş hem şaşırtmıştı. Programı sona erdiğinde ise gözlerimden süzülen yaşlarla ayağa fırlamış ve çılgınlarca onu alkışlamıştım. Önce bu durumumdan utandım ama çevreme baktığımda –jüri üyeleri de dâhil olmak üzere– herkesin kendisini ayakta alkışladığına şahit oldum. Topluluğunun da mizansenleri gayet ilginç ve oldukça ölçülüydü. İster istemez ülkemi ve de grupların sahne disiplinsizliğini düşündüm. Bu işler; disiplin, kültür ve de eğitim gerektiriyor pek doğaldır ki…

Bizdeki gibi kolay olmuyor bu işler. Ağzından sakızını atıp, bacağını ve göğsünü açıp sahneye fırlayarak şarkıcı olmak yalnız bizim ülkemize has ne yazık ki! (Gerçek sanatçılar üstlerine alınmasın!) Ewa Demarczyk‘i üstlenip buraya getiren, jüri üyelerinden İsveçli yaşlı bir adamdı. Bize böyle bir sanatçıyı dinleme fırsatı verdiği için kendisine teşekkür ettiğim zaman İsveçli jüri üyesi: ―Olur mu? Asıl ben size teşekkür ederim, böyle bir sanatçıyı anlayıp takdir ettiğiniz için‖ deyip acı acı gülerek ilave etti: ―Paris‘te maalesef bu kadını hiç mi hiç anlamadılar. Olimpia‘da jonklörlerden önce çıkardılar onu.‖ Oysa büyük isim olan, Marie Laforét için bile ondan sonra sahneye çıkmak talihsizlik sayılırdı. Yarışmacı olan Julie Saget, çok sempatik, hayat dolu, hatta çılgın bir kızdı. Ufacık tefecik bu çılgın şarkıcı için, ―Olsa olsa bu kız sahnede rock söyleyip dans eder‖ diye düşünüyordum. Oysa öylesine şaşırttı ki beni, sahnede izlediğimle özel yaşamında tanıdığım Julie, sanki ayrı iki insandı. Sarı saçlarını ensesinde toplamış, düz, sade siyah bir giysi ile sahneye çıkan Julie Saget, daha ilk anda saygı uyandırıyordu izleyenlerde. Müziği çok ilginç ve kendine özgü idi. Şarkı sözlerini kendi yazmıştı. Daha sonra dostluğumuz ilerlediğinde bana imzalı bir plağını vermiş ve bütün şarkılarının sözlerini kendisinin yazdığını söylemişti. Yine onunla Bulgaristan‘da karşılaştık; ben Türkiye‘den, o Fransa‘dan yarışmaya katıldık. Yıllar sonra da benim Fransa‘daki konserime gelecekti. Benim yarışma günüm geldiğinde, Türkçe sözlerle söyleyeceğim, Romen şarkısının ilk dörtlüğünü Romence söylemem için ısrar etti orkestra şefi. Bunu benden dostça istemişti. Ben de ezberlemeye çalışmıştım. ―Of inimiore, deçe mi separe ki nioptaimore…‖ filan gibi bir şeyler. Hayy Allah! Bir sözcüğü, birden unutuverince mezür (ölçü) kaçırmıştım. Bu yüzden de dereceye girememiş ve ―Kritik ödülü‖ denen basın ödülünü almıştım. Özellikle seslendirdiğim Muammer Sun‘un bestesi çok beğenilmiş, başka ülke sanatçıları tarafından da satın alınmak istenmişti. Ertesi gün izleyici olarak yarışma salonuna girdiğimde ise bütün jüri, ayağa kalkarak beni saygıyla selamlamıştı. Aslında daha büyük bir ödüle lâyık olduğumu söylemişlerdi. TV programları, radyo programları yaptım ertesi gün. Braşov Dağları‘nda Yunus Emre‘den ―Bana seni gerek seni‖yi söylemiş, donmamak için de bütün TV ekibi ve ben konyak içmiştik. Güzel anılar ve dostluklarla ayrılmıştık Romanya‘dan.

Romanya

Ünlü Kimya Profesörü Elena Çavuşesku ve Yeni Romanya

         Ünlü Romen yazar Panait Istrati’nin kendi yaşamından serüvenleri ve tiyatro oyunları beni yirmi yıl önce  Romanya coğrafyasına yönlendirdi. Birkaç kez Sovyetler döneminde içinden transit geçmiştim ama doğrusu tam anlamı ile tanımamıştım. İşte Istrati’nin yaşamından ufak bir alıntı:

         “Dimi Dayı ile çoluk çocuğun hayatı, özgürlük perdesi altında bir çeşit kölelikti. Ne kadar didinseler, ellerine geçen beş-on parayı toprak sahibiyle devlete ödedikleri bitmek tükenmek bilmez borçlarına güç yetiştirirlerdi. Buğdayın en iyisi, mısırın en hası, ineğin sütü, yumurtalar ve tavuklar hep onlara giderdi. Kulübede oturanlara da sade suya çorba, fasulye ve berbat bir mamaliga kalırdı. Bu hayat insanları kötü eder. Dimi Dayı pazarları kafayı çeker, karısını döverdi, o da korkusundan gidip komşularında saklanırdı. Dayı pek öyle vesile de aramazdı. Ateş yakmakta yavaş davrandı diye, kıçına tekmeyi vurduğu gibi karısına ocağın küllerini öptürürdü. Bunu görünce anası kızar, kobilitza’yı kavrayarak oğluna bir iki tane adamakıllı yapıştırırdı.”

         Tatil dönemlerinde İstanbul’da hiç kalınır mı ki ? Yeni coğrafyalara yelken açılmalı. Yeni maceralar, yeni arkadaşlar, yeni otel odaları, yeni tatlar ve yepyeni sonsuz manzaralar!

Hemen hemen dolu olan Romen Havayolları (Tarom) uçağımız zamanında havalanıyor. Bir saatlik rahat yolculuk sonrası Bükreş’in yenilenmiş havaalanından işlemleri tamamlayıp, sorunsuz çıkıp sempatik tecrübeli ve bilgili rehberimiz orta yaşlı Radu’yu karşımızda buluyoruz.

Bir fıkra: Gabriel pantolon dikmesi için bir terziye bir kumaş bırakmıştı. Uzun bir süre geçesine rağmen terzi pantolunu dikmemişti. Gabriel şikayetçi bir tavırla “Bu ne bitmez dikişmiş ? Tanrı bile dünyayı altı günde yarattı. Siz on gündür bir pantolunu dikemediniz. Terzi gülümseyerek “Beyefendi lütfen bana söyleyin. Tanrının altı günde yarattığı şu dünyadan mutlu musunuz ?” 

Biraz Romen Tarihi

         Romenlerin tarihi II. ve III. yüzyıllarda Romalılar tarafından mağlup edilen ve kolonileştirilen Daçyalılara kadar uzanıyor.

         Daçya, Roma İmparatorluğu’na bağlı eyaletlerden en fazla Romalılaşanı olmuş ve Latince, sonradan Romence’ye dönüşen dilleri üzerinde büyük etki yapmış. VI. ve   XII. yüzyıllar arasında bu topraklar, çeşitli akın ve istilalara uğramış. Sırasıyla Gotlar, Tatarlar, Hunlar, Bulgarlar ve Macarlar ülkenin Daç-Roma kökenli halkının neredeyse tamamını yok etmiş. Bugünkü Ulah halkı, bu akınlardan en az etkilenenler olmuş. XIII. yüzyılın sonlarında Eflak ve Boğdan’da Tatar, Ulah ve Slavlardan oluşan bir “topluluk” yaşıyormuş.

Eflak ve Boğdan ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler 450 yıllık bir süreci kapsıyor. Fatih Sultan Mehmet 1462 yılında bu toprakları Osmanlıya katmış. XIII. yüzyılın ikinci yarısında Macarlar ve Osmanlılar arasında bu topraklar birkaç kez el değiştirmiş. Eflak ve Boğdan, daha sonraki adıyla “Romanya” üzerindeki Osmanlı egemenliği 1878 Osmanlı – Rus anlaşmasına kadar sürmüş. Romanya, bu tarihte tam bağımsızlığına kavuşmuş.

         Daha yakın tarihine bakarsak; 1947’de krallık kaldırılıp Halk Cumhuriyeti, 1965’te ise Sosyalist Cumhuriyet kurulmuş Romanya’da ve artık Çavuşesku’yu görüyoruz Romanya sahnesinde! 1989 yılındaki o ünlü ve kanlı darbeye kadar da hep Çavuşesku ve eşi Elena yönetmiş ülkeyi.

Yola Çıkıyoruz

Hava yağmurlu ama soğuk değil. İstikamet bu ülkenin başkenti olan Bükreş değil, Ploeçti yani “yağmur kenti”. 1970 yılında A.B.D. ve Venezuella’dan sonra Romanya’ya dünyanın en fazla petrol üreten ülkesi sıfatını verdiren Ploeçti’ye kadar sadece 60 kilometre yolumuz var. Sohbet, tanışma derken kendimizi Central Ploeçti otelinin siyah cephesi önünde buluyoruz. Bir dönemin petrol zengini Ploeçti’de halen yurtdışından gelen petrolü işleyen  iki adet rafineri, bol sayıda Türk kökenli Finans merkezi ile Efes-Pilsen’in büyük bir bira fabrikası var.

         Sabah bol kaşkavallı (bir cins kaşar peyniri) bir kahvaltı sonrası kuzeye doğru yola koyuluyoruz. Kuzey Kutbu ile ekvatorun tam ortasında yer alan 45. paralel çizgisini geçiyoruz. İşte bu nedenle Romanya bir “Orta Avrupa” ülkesi olarak anılıyor. Wallachia (Eflak), Moldova (Boğan) Transilvanya (Erdel) Dobruca ve Banat gibi eyaletlere sahip.

Sinai ve Peleç Şatosu!

         Yolda ilk durağımız dağ kasabası ve sayfiye yeri olan sevimli Sinaia ve burada bulunan Romenlerin iftihar ettiği XVII. yüzyıl şaheseri Peleç Şatosu ve Manastırı. Aslında Peleç Şatosu ana binanın yanı sıra güzel bir çam ormanı içinde çok sayıda binadan oluşan bir küçük köy görünümünde. Peleç Şatosu bir yazlık saray olarak da kabul edilebilir. İki tarafı dev ağaçlarla kaplı yokuşun ucunda nefis çatısı, taş oymaları ve çok sayıdaki küçüklü büyüklü heykelcikleri, ağaçların arasından görülen kuleleri ile masallardan fırlamış gibi tüm güzellikleri ile şato tam karşımıza çıkıyor.

         Romanya’nın ilk kralı Prens Carol tarafından Alman mimar Johannes Schultz’un çizimleri ile 1873 yılında inşaatına başlanan bu şato bize; “sırf bu yapıyı görmek için bile bu geziye değerdi” dedirtecek kadar hoşumuza gitti. Her köşesi, her mobilyası bir ayrı güzel, ceviz kaplı odalar, kralın silah koleksiyonu (mızraklar, zırhlar, gümüş, mercan, sedef ve fildişi kaplı tüfek ve kılıçlar), ufak ve narin balkonlar, kurşun çerçeveli vitraylar, ipek halılar, Venedik Murano camları, resimler, Arabesk stili ile Fas odası, tiyatro salonu, müzik odası, Türk salonu, bünyesinde gizli geçit saklayan nefis bir kitaplık. Daha o dönemde merkezi sistem ile ısıtılan şatoda elektrikli süpürge için her odaya basınçlı hava bile götürülmüş. Ayrıca bu şato üstü açılan bir tavan sistemi ile iki kişilik asansöre bile sahip.

         Bir kralları olmasını istedikleri için Avrupa’dan özel olarak davet edilmiş olan ilk Romen kralı Carol’un eşi Kraliçe Elisabeth Carmen Sylva “Ormanın Şarkısı” takma ismi ile 200 adet çocuk masalı kaleme almış. Şatoyu gezerken sık sık resimlerini gördüğümüz bu ünlü çiftin sevimli kızı Maria maalesef dört yaşında iken kızıl hastalığından ölmüş.

Öğle yemeğimizi iki yanı birbirinden güzel köy evleri ve çiftliklerle bezenmiş bir vadinin içinde yer alan Craiasa Muntilor isimli hoş bir pansiyonda fasulye çorbasını da tadarak midelerimize indirdik. Piatra Craivlvi dağlarının eteklerinde yer alan yemyeşil bitki dokusu, tavuk, köpek, dağların üstünde otlayan inek, koyun, kaz ve atlarla bütünleşmiş. Kısa bir yürüyüş sonrası dans düşkünü şoförümüz Marin’in minibüsüne atlayıp Alplerin bir kolu olan Karpat dağlarının ardındaki Transilvanya’ya doğru yola devam ediyoruz.

Transilvanya (Ormanların Ötesi) : Romanya’nın Göz Bebeği

         Transilvanya dünyaya korku salan Drakula’nın doğup yaşamını sürdürdüğü kabul edilen, keskin virajlı dağları, geçit vermeyen kayalıkları, yemyeşil müthiş vadileri, sonsuza doğru uzanan ormanları ile bir sisler beldesi. Bu doyum olmaz şirin beldeyi “vampirlerle” anmak ne kadar doğru oluyor bilemem.

         Roma İmparatorluğunun parlak döneminin saygın eyaletlerinden biri olan Transilvanya VII. yüzyılda Macarların eline geçmiş. XVII. yüzyılın sonunda ise Saksonlar (Almanlar) burada yedi kent kurarak Romenlerle birlik olup Osmanlılara karşı oluşturdukları sınır bölgesini kontrol altına almak istemişler. Bu kentler Braşov (taç şehri), Sibiu, Sighicoara, Bistritan, Regnin, Tangumurcs ve Medias. Daha sonra bu topraklarda Osmanlı devletini görüyoruz. Arından da Transilvanya Avusturya – Macaristan İmparatorluğunun sınırlarına dahil oluyor.

         Yıllarca eski Sovyet Bloğu’nun en modern, en Avrupalı, en özgür ülkesi olarak tanıdık Romanya’yı. Avrupa ülkeleri ile geliştirdiği ilişkileri, Sovyetler Birliği’ne karşı zaman zaman sert çıkışları ile ve Sovyet Bloğu’ndan bağımsız davranışları bu kanıyı pekiştiriyordu.

         Doğu bloğun tam aksine çevre sağlığına çok önem veriliyordu, doğanın düşmanı plastiği ve pet şişelerini bu ülkede göremiyordunuz. Kağıt ve hasırdan poşetler, camdan şişelerle karşılaşıyordunuz dükkanlarda. Sokaklarda korna sesleri duymuyordunuz. Okullarda eğitime büyük önem veriliyor, liseyi bitiren bir genç en az iki yabancı dil öğrenmiş oluyordu.

Transilvanya halkının %80’i tarım ve hayvancılık ile uğraşıyor. Burada yaşayan Macar azınlık belki Macaristan’da bile unutulmaya yüz tutmuş geleneklerini, dillerini, törelerini, giysilerini, müziklerini kısaca tüm değerlerini Romenlerin azınlıklara gösterdiği anlayışlı yaklaşımı sayesinde koruyorlar.

         Dağlık bölgede sürekli tırmanıyoruz. Tırmandıkça hava nemleniyor, kar artıyor ve zaman zaman sis yoğunlaşıyor. Köy evleri ayrı bir keyifle seyrediliyor. Evler, genelde süslü ve rengârenk ahşapla kaplanmış. Güzelim çatılara karı üzerinde tutmaması için dik bir eğim verilmiş. Kışın soğuğu da biz gezginlere ayrı bir tat veriyor.

Drakulanın Korku Şatosu : Brad

         Transilvanya ile Valakya arasındaki sınırı kontrol etmek ve buradan geçen tüccarlardan vergi almak amacı ile 1377 yılında Alman Töton Şövalyeleri tarafından Transilvanya yamaçlarına inşa edilen ünlü şato XV. yüzyılın başlarında Vlad Ailesi’nin eline geçince başarılı bir restorasyon geçirmiş. Büyük bir kaya üzerine düzensiz ve yatay bir tasarımla yapılan şatoda İngiliz Kraliçe Victoria’nın torunu ve Romanya’nın I. kralı Carol’un yeğeni ve aynı zamanda II. Romen Kralı Ferdinand’ın eşi olan Kraliçe Mary yaşamış.

         Eğer Bram Stoker isimli İrlandalı yazar 1897 yılında “Dracula” adlı bir roman yayınlamasaydı ve bu roman ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde tarafından bütün zamanların en güzel romanı olarak nitelendirilmeseydi belki de “Drakula” diye anılan Eflak Prensi Vlad Çepeş (Kazıklı Voyvoda) tarihin sayfalarında sadece zalim bir derebeyi olarak kalacaktı.

         Şato sanki ihtiyaç duyuldukça ekleme yapılmış çok farklı bölümlerden oluşmuş gibi, daracık merdivenler, ahşap köprüler ile gizli geçitler birbirini takip ediyor. Çalışma odasındaki dev masif masa, koyu renkli sert deriden yapılmış sandalyeler, giriş kapısı üstünde düşmana kızgın yağ dökmeye yarayan oluklar, mazgallar, ahşap işlemeli, insanı ürperten koca bir yatak, koyu perdeler “Drakula” senaryosunun tamamlayıcı dekorlarını oluşturuyor.

         Romenler Vlad Drakula’ya haksızlık ettiklerinin farkındalar ama şatoyu her yıl ziyaret eden 300 bin gezginin bıraktığı dövizlere “hayır” demek artık hiç mümkün değil.

Ortaçağ Şehri : Braşov

Yeşil tepelerin kuşattığı zengin Macar ovalarına giden ticaret yolu üstünde Almanların XVII. yüzyıl  sonunda kurduğu zengin, bakımlı ve alımlı Braşov bugün Avrupa’nın en önemli kış sporları merkezleri arasında sayılıyor. Braşov’da Saint Nicolas’ın her 5 Aralık’ta doğum gününün kutladığı Aya Nikola Ortodoks Kilisesini ziyaret ediyoruz. Aralık ayında bu coğrafyada saat 17:00 deyince maalesef hava kararıyor ve buda bizim bir gün içinde daha fazla yer görmemize engel teşkil ediyor.

Romanya’nın en büyük Katolik kilisesi olarak kabul edilen içinde XVII. ve XII. yüzyıllardan kalma 100 adet kıymetli halı barındıran bir ara Macar ordusu tarafından yakıldığı için “kara kilise” olarak anılan XV. yüzyıl Barok yapıyı ancak dışından görüp müzik ve dansın otelin lobisinde çılgınca yaşandığı otelimiz Aro Palace’a varıyoruz.

Tır Patronu, vakıf başkanı, iki fakülte mezunu, İtalya’da Roma tarihi tahsili yapan liderimiz Radu, gurubumuzun neşesi “aşkım” ve “ufak kedim” olarak çağırdığı üyemiz “Sacide” (Sacide Topal) ile ayrı bir masada baş başa bir yemek yiyor. Bu arada yazlık ev, 100 kilogram altın, Miami’de ev, deve, koyun, Harley Davidson motosiklet pazarlıkları tüm hızıyla sürüyor. Tahmin edeceğiniz gibi bu bir “başlık parası” anlaşması. Kim bilir belki de Radu gelecekte Tavşanlı’ya damat olacak…

Sabah bizleri uzun bir yolculuk bekliyor.

Kuzeye Doğru Yolculuk

         Minibüsümüz Macar azınlığın yaşadığı patates ekili tarlalar boyunca sevimli çiftlik evlerinin önünden Moldova’ya doğru yola çıkıyor. Maden suyu ve kaplıcaları ile ünlü Tusnad kasabasında çektikçe uzayan bir Macar tatlısını tadarken bol demirli ve kükürtlü maden suyunu da içmeyi unutmadık. Yol boyunca “besiye” girmişiz sanki. Ha bire tıkınıyoruz.

Karpatlara tırmandıkça karın beyaz örtüsü artıyor. Geyik, kahverengi ayı, tilki ve kurt’un yaşadığı çamların göğe doğru cömertçe uzandığı Karpat Ormanlarında kışı tam anlamı ile yaşıyoruz. Kızıl gölün kızıllığını fark edemeden tüm dikkatimizi beyazın tüm tonlarına yönelttik. Gelin mumu gibi beyaz ağaçlar sanki ünlü Anderson Masallarından çıkmış gibi.

         Yollar gibi bizim gezide iniş ve çıkışlarla dolu. Bazen bir “boşluk” bir “farklılık” karşısında mutlu oluyoruz, on dakika sonra ise başka bir olay bizi bir anda üzüyor.  

         Ormancılık sektörü ile geçinen Moldova’nın incisi ve en büyük kenti Peatra Neamt’ın güzel ahşap evlerinin yer aldığı sokaklarında şöyle keyifli bir tur atıyoruz. Şoförümüzün kız kardeşini ararken kendimizi bir Moldova köy evinde buluyoruz. Yaşlı ve dinç dede, kızları ve torunları bizi bir ikram yağmuruna tutuyorlar. Kek, fasulye çorbası ve daha sonra elbette kahve. Bu arada gezi arkadaşımız “Murat” ismini telaffuz edince Murat’ın Romen dilinde “turşu” anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve bize hemen koşturup nefis bir salatalık turşusu ikram ediyorlar.

Agapia Manastırı

         Moldova’nın dini ve kültürel merkezi olan Agapia Manastırında 420 rahibe bulunmaktaydı. İsterseniz sizi bu sevimli ve sessiz diyarda iki – üç gün için konuk etmeye de hazırlar.

         Romanya’nın en ünlü ressamı Neo-Klasik akımın temsilcisi N. Grigorescu 1859 – 1861 yılları arasında en ünlü yapıtlarını bu manastırda duvarlara tek tek işlemiş. Rahibelerin tarlalarda çalıştığı, kilim ve halı dokuduğu bu manastırın ufak kilisesinde her Ortodoks kilisesinde olduğu gibi ikonalar yer almakta.

Burayı ziyaret eden milli kıyafetli gençler bizler için özel iki ilahi seslendiriyor. Manastırın ikona dolu müzesini gezerken birden elektrikler sönüverdi.

         Don tutmuş avludan geçerek otelimize doğru yola çıkarken 1457-1564 yılları arasında Osmanlı ile 54 defa kapışan ve bunlardan sadece üçünde mağlup olan yedi eşli Kral Büyük Stefan’ı anımsıyoruz. Düşünün 54 savaş sonrasında yapılmış 54 kilise ve ardından da tam 54 çocuk.

         Dünyada bir milyar Hıristiyan’ın 300 milyonu Ortodoks ve geri kalanı ise Katolik, Protestan ve diğer mezhepler oluşturmaktadır. Ortodoksların her ülkede en yüksek dereceli dini temsilcileri olan bir “Patriyak’ı” var. Ortodoksların en kalabalık gurubunu da elbette Ruslar oluşturuyor. Yunan ve Romenler Yunan kilisesine dahil iken Moldavya’da ise sadece bir “Metropol” bulunmakta.

Moldova’da dünyanın en büyük tuz dağı bulunmakta. Yapılan hesaplar burada bulunan tuzun dünyada yaşayan 6 milyar insana beş yüz yıl yeteceğini ortaya koymuş. Bu tuz dağının içine astım hastaları için bir hastane ve bir de kilise kazılmış.

Varonet Manastırı

         Gezimizin üçüncü günü önce Bucovina Bölgesi’ndeki dünya miras listesinde yer alan Varonet Manastırını ve ardından Ortodoks kilisesini ziyaret ediyoruz. Ünlü Moldova Kralı Büyük Stefan’ın yaptırdığı kilisenin ikonalarına mavi renk hakim. Dış cephesinde okuma yazma bilmeyen halka İncil’deki bilgileri aktarmak amacıyla hazırlanmış İncil’den sahneler yer almaktadır. Kök ve mineral boyalarla yapılan bu güzel tablo bugün bile tüm canlılığını koruyor. İlâhi adalet ve cennet ile cehennemi anlatan ve içinde Osmanlılarında yer aldığı panoya hayran olmamak mümkün değil. 

Beyazlara bürünmüş doğayı seyrederek zaman zaman buğu içinde kalan camlarımızı silerek Borgo Geçidi’nde yer alan Drakula Otelinde yeni bir mola veriyoruz. Drakula turizmini bir yana bırakırsak otelin hiç bir özelliği yok. İçtiğimiz sıcak çorbanın verdiği kalori ile öğrencilerin neşeli gülüşmeleri arasında minibüsümüz ile Almanların kurmuş olduğu şehirleri arka arkaya ziyaret ederek güneye doğru yol alıyoruz.

Rehberimiz Radu bir tiyatro sanatçısını aratmayan gösterileri ve gittikçe ilerleyen Türkçe’si ile bizlere neşe kaynağı… Sık sık “Haydı Bire” sözcüğü ile bizleri tekrar minibüse davet ediyor.

Drakula romanının kahramanın trenden inip parlak simsiyah  atlı arabaya bindiği, ayrıca elması ile ünlü Bistrata Kenti, Macarların döneminde başkentlik etmiş ve halende Macarca eğitim veren bir üniversitenin bulunduğu Tangumureç, sevimli kent Regnin ve Ortaçağlardan bugüne dek bozulmadan kalan nadir yerleşim merkezlerinden biri olan Sighisoara’yı ziyaret ediyoruz.

Sighisoara, sağlam surları etrafında farklı meslek locaların yaptırdığı kuleleri, kilisesi, dar sokakları, iki katlı taş evleri, XIV. yüzyıldan kalan saat kulesi ile bir anda bizi tarihin derin sayfaları arasında tılsımlı bir yolculuğa çıkardı.

         Neredeyse 12 saattir yoldayız ama programımızda Sibiel’de bir köy evinde geleneksel yemeklerden oluşan bir masada “oturmak” da var. Ev sahibesi Christina avlusu, hayvanları, çini sobaları, ahırları ile tipik bir çiftlik evinde hazırladığı çeşit çeşit yemeklerle bizi kapıda karşılıyor. Sebze çorbası, lahana dolması, domuz pane, beyaz peynir, soğan, et ile püre masada sıralanıyor. Romen kıyafetleri giyen arkadaşlarımız avukat Sacide Topal Hanım ile Murat’ı kahkahalar arasında evlendiriyoruz.

Roman Dünyası

Dünyada 85 milyon Roman olduğu tahmin ediliyor. Avrupa’da ise 12 milyon. Romanların bir de kralları vardı: Florin Cioba. Son model iki Mercedes ve üç’te lüks villaya sahip olduğu söylendi. Avrupa’da yaşayan 17 çeribaşı, krallarını ziyarete gelirken hediyelerini de unutmuyorlar.

Dönüşte kralları ile buluşmak isteyip grubuma heyecanlı dakikalar yaşatıyorum. Kralın kapısında bir Mercedes araç içinde beklemekte olan özel koruması beni Kral’ın oğullarının yanına götürüyor. Roman Kralı beni evinin avlusunda karşılıyor.

Rehberimiz Radu bu kısa ziyareti hiç de hoş karşılamıyor. Ben yokken büyük korku yaşamışlar.

Romanya’da toplam 500 bin Roman olduğu sanılıyor. “Roman” ile “Romanya” sözcükleri arasındaki ciddi benzerlik ayrı tartışma konusu. Bu karşılaştırma Romenleri çok kızdırıyor. Ama Romanların Romanya’da da iyi bir şöhreti olmadığı da gerçek. Sayıları hızla artarken çocuklarını okula göndermiyorlar. Her türlü yeniliğe “hayır” diyorlar. Zayıf ve  hastalıklı olan çocuklarını sokağa bıraktıkları iddia ediliyor. At ve araba ile dolaşan Romanlar geri kazanıma hizmet ediyorlar ama sık sık hırsızlık ta yaptıkları söyleniyor.

Sibui ve Devamı

Bir kültür merkezi olarak kabul edilen tipik bir Alman kasabası görüntüsündeki Sibui sırtını bir çok kentte olduğu gibi bir nehre dayamış. Suyun adı “Olt”. İstanbul’daki adaşına benzetilen tek kubbeli Ayasofya Ortodoks Kilisesini Pazar ayinin hazırlıkları devam ederken hızlı bir tempo ile gezdik.

Bir dönemde vergi miktarı tespit edilirken tüccarın evinin damındaki baca sayısına bakılırmış. Bundan dolayı kurnaz iş adamları  hemen bacaları pencereye dönüştürmüşler. İşte size ortaçağda başlayan vergi kaçakçılığı !

Bu arada Bay Radu bize bir sürpriz yapıp değerli akademisyen (şaka!) Bayan Çavuşesku’nun baba evini gösteriyor.

Artık istikamet başkent  Bükreş. Romen yollarına “Daçya” markalı arabaları ile Türk TIR’ları hakim. Beş gün içinde Romanya topraklarında 1500 kilometre yol aldık.

Aslında Bu Kentin Cluj – Napoca Ama Herkes Kısaca Cluj (Kluj) Diyor

         Romanya’nın Transilvanya eyaletinin merkezi ve ülkenin ikinci büyük kenti kibirli Cluj’u artık görmem gerekiyordu. Yağmurlu bir Pazar akşamı Yeşilköy Havalimanı yine zor bir gün yaşıyor. Uçaklar havada dönüp duruyor. Sonunda uçağımız inip, kapısına yanaşıyor,  biniyoruz ama bu seferde havalanmak için tam 1,5 saat kadar pistte sıra bekliyor. Oysa ki, İstanbul – Bükreş arası sadece bir saat.  Vallahi sekiz saattir havaalanında bekliyorum. Sonunda saat 22 gibi Bükreş’in Henri Coanda Havalimanına alçalıyoruz. Henri Coanda Romenlerin öncü kahraman pilotu imiş. Aynı zamanda jet motorunu bulmuş. (1900)  (Sabiha Gökçen Hanım gibi). Cluj uçağının kalkış saati zaten 22 idi. Aslında ben bir transit yolcuyum. Birilerinin yardım etmesi gerekirdi. Sonunda zorlukla iç hatlara geçip Cluj uçağının kapısına koşuyorum. Şanslıyım, Cluj uçağı da rötar yapmış herkes oturmuş küs küs bekliyor, ben de bir köşeye ilişiyorum. Tam karşımda isyan gözlü, çatık kaşlı, sahte markalı kırmızı elbisesi ile sarışın bir kadıncağız oturuyor.

         Tren ve otobüs garlarında ve havalimanlarında yolcuları incelemekten özel zevk alırım. Sağımda ise pas pas kunduralı,  bıyığı yeni terlemiş,  ince boynunu küçük eli ile sanki özür diler gibi tutan sarışın bir delikanlı oturuyor.

         Kimse konuşmuyor, kimse de gülmüyor. Uçak rötar yapınca bozulmuş olmalılar. Sonunda yolcuları uçağa davet ediyorlar. Dışarıda hafiften kar yağıyor.  Ortalama 40 dakika sonra Cluj’a doğru alçalıyoruz.  Beni, bu coğrafyada başarılı bir işadamımız olan Cengiz Ürün karşılıyor. Önceden kiraladığım şehir merkezindeki avlulu ufak daireye götürüyor. Cluj; şirin, renkli, buram buramda tarih kokuyor. Almanlar bu kenti Klausenburg, Macarlar ise Kolozsvar, Osmanlılar ise Kloçvar olarak isimlendirmiş. Nemli yer anlamına gelen “Napoca” kentin Roma kökenini hatırlatması için 1970 yılında Çavuşesku tarafından Cluj’un sonuna eklenmiş. Böylece Cluj-Napoca bu kentin resmi adı olmuş. Olmuş da, nedense halkı Napoca’yı pek kullanmıyor.

         Klasik Avrupa kentlerinde rastlanan tipik binaları Cluj’da da bulacaksınız. Ana meydandaki XV. yüzyıl eseri Katolik Aziz Michael Kilisesi (1350 – 1487), yıldız şeklindeki tonozları, rengarenk vitrayları ve sütbeyazı heykelleri ile bu gotik yapı görülmeğe değer. (Eğer birbirinin benzeri kasvetli kilise veya katedrali görmekten bıkmamışsanız). Kilisenin önündeki bronz heykel ünlü Macar kralı Mathias  Korvin’i at üzerinde silahla kuşanmış olarak tasvir etmiş.

         Avusturya -Macaristan imparatorluğu Cluj Valisi Benffy Gyorgy’nin Alman Mimar Eberhard Bluman’a barok üslupta XVIII yüzyılda yaptırdığı Benffy Sarayı bugün “Ulusal Sanat Müzesi” olarak hizmet veriyor. Dev beton gövdesi ile etkileyici Calvinist Reform Kilisesini (1486 – 1516) nasıl olsa dikkatinizi çekecektir. Gezdikçe Sovyet dönemi gri bloklar, avluda gizli kahveler ve iki katlı tipik evlerle karşılaşacaksınız.

         Kentin merkezi Union Meydanı (Piata Unirii) barok, gotik, rönesans,  neoklasik binalarla çevrilmiş. Bu büyük meydanda Aziz Michael Kilisesi,  Benffy Sarayı dışında bir eczane müzesi olan Hintz Evi (1573 – 1949) ve savaş yıllarında Almanların askeri karargahı olarak kullanılan rönesans,  klasik ve barok karışımı Hotel Continental’de (1895) yerini almış.

         Üniversitesi 1872’de Macarlarca kurulmuş. Sonra kent Romenlerin eline geçince üniversitenin “Babeş – Balyaş” adı ile hem Romence hemde Macarca eğitime devam etmesine karar verilmiş. Victor Babeş ünlü bir Romen biyoloğu,  Yanoş Balyaj ise yine tanınmış bir Macar Matematikçi. Bugün 21 bölümü bulunan Babeş – Balyaj Üniversitesi Avrupa’nın en itibarlı tıp fakültelerinden birine de sahip. Hemen hemen nüfusun üçte biri olan üç yüz bin öğrenci bu sevimli yerleşim merkezine ayrı bir kimlik ve canlılık katıyor.

         Kelime anlamı “dar boğaz” olan Cluj’da gezinirken kocaman gösterişli bir kilise yapımı dikkatimi çekti. Aslında inançlar tüm dünyada çok sayıda anıt yapıların inşasına neden olmuştur. Cluj öyle Ukrayna, Gürcistan, Bratislava gibi ucuz bir ülke değil. Basit bir kahve bile 25 Lei (5 dolar)

         Cluj ile Bükreş arası karayolu ile 8 saat, yol da genellikle tek şeritli idi. Dışarıdan bize ufak bir ülke izlenimi veren Romanya içinde bu kadar uzun yolculuğu insan pek tahayyül edemiyor.

         Tüm Romanya’da olduğu gibi elbette Kluj’da da 100 kadar başarılı işadamımız var. Onlarla şehir dışında kale şeklinde planlanan elma ağaçları ile çevrili Wonderland adlı ilginç bir tesiste buluşuyoruz, dertleşiyoruz. Yurtdışından getirilen futbolculara bir servet ödenirken ülkemize öteki coğrafyalardan döviz kazandıran bu arkadaşlarla her zaman iftihar ediyoruz. 

Ana meydandaki Opera Binasında bir akşam ünlü Cluj Flarmoni orkestrasını dinlemeye ne dersiniz?

Kısa Kısa Cluj

  • bünyesinde % 60 alkol içeren bölgeye has erik rakısı.
  • bugün bile esrarını koruyor. İnsanları da ürkütüyor, korkutuyor. Nede olsa burası Dracula coğrafyası. Bu ormanda sis ve korku bulutları arasında UFO’ların dolaştığı, hayaletlerin görüldüğü, açıklanması güç olayların gerçekleştiği anlatılıyor.  

Balkanların Paris’i idi : Bükreş

         1895 yılında dünyada ilk kez merkezi ısıtmanın uygulandığı ve 50 yıl süren Sovyet egemenliği altında güzel binaların yanına Stalin Dönemi çirkin dev Rus mimarisinin gri beton gökdelenlerini bir türlü kabullenmek istemeyen Bükreş’deyiz. Depremler, savaşlar, yangınlar yaşamış Bükreş.

         İsmail Habib, “Tuna’dan Batıya” adlı eserinde 1934 yılının Bükreş’ini bakın bize nasıl anlatmış:

         “Şehri dolaşıyoruz. Caddeler canlı birer şiryan. Ağır gövdeli taş binaları aşikar ama ki yerine sağlamca oturmuş bir belde. Boyuna kalabalıkların girip çıktığı süslü ve büyük mağazalar, anlaşılan burada ya alışveriş çok, buhran yok. Bükreş, harpten muzaffer çıkmanın tadını çıkarıyora benziyor. En kibar caddesinin ismi de “Zafer” manasına, ‘Viktuar’ dır; Çehrelerinde bu ne şenlik, Bükreş gülüyor! ‘Galeri Lafayette’e uğradık. Paris’teki meşhur mağazanın şubesi, fakat altı yedi katı içine bizim Beyoğlu mağazalarının hemen topunu koy. En üstteki yazlık terastan etrafın görünüşünü oldukça güzel; bir sürü kuleler muhteşem kubbeler, belli ki Bükreş’in gövdesi Avrupalılaşmış. Zaten Rumen payı tahtına ‘Küçük Paris’ diyorlar. Küçük Paris, lakin bizim İstanbul’dan iki yüz bin daha fazla: Yarım asır altı asrı nasıl da geçivermiş.”

         Yıllarca “Balkan’ların Paris’i” olarak bilinen başkent Bükreş, Avrupa’nın, mimarı dokuya özen gösterilen güzel kentlerinden biri. Bahçe içinde malikaneler, taş yapılar, dar sokaklar göller, nehirler ve ağaçlar kaplı her tarafı tarih kokan kentin dış mahalleleri de kendilerini yenilemek için büyük bir çaba içinde. Bükreş’in ünlü binalarından Opera Binası, gece ve gündüz ziyaretçileri hâlâ kendine çekmekte.

         Bükreş yorgun ama samimi. Eski ile yenisi ile acımasız geçmişini unutmuş ve umutlu geleceğine bakıyor.  Neo-Klâsik binalar, zafer takı, Çavuşesku’nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Konseyi binası, büyük beton yığınların arasına sıkışmış kapıları ve pencereleri işlemeli küçük kiliseler, onca sarsıntıya, bunalıma ve yıkıntıya göğüs germiş. Çünkü kentin alt yapısı sağlam ve de yeşili bol.

  • göleti ile Bükreş’in en büyük yeşil alanı. Avrupa’nın en büyük parkı olmakla övünüyor. Halk burada geziniyor, kitap okuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor, bol oksijen depoluyor.

 Çavuşesku’nun Yaşamı Sanki Bir Masal

         Aramızdan ayrılan değerli İtalyanca hocam Mefkure Tamer’in babası uzun yıllar Türk azınlığının temsilcisi sıfatıyla Romanya’da milletvekilliği yapmış. Babasından duyduğu bazı bilgileri size kısaca aktarmak istiyorum. Nikolay Çavuşesku, aslında adi bir hırsızlık suçundan hapse düşen bir köylü imiş! On çocuklu fakir bir ailenin oğlu olan Çavuşesku’nun sarhoş babası yanlışlıkla iki oğluna aynı ismi vermiş.

         Kundura tamirciliğini öğrenmek amacı ile Bükreş’e giden genç Çavuşesku çalıştığı dükkândan ayakkabı çalınca kendini hapiste bulur. Ancak, hücre arkadaşı politik bir tutukluymuş. Yıllarca aynı odayı paylaştıktan sonra yeni rejimle birlikte hızla yükselerek sonunda Komünist Partisi genel sekreteri olan hücre arkadaşı Gheorghe Gheorghiu-Dei vicdan borcu olarak hapisten çıktıktan sonra “komünizm ilkesini” benimseyen ve ona çok yardım eden Çavuşesku’yu da yardımcısı yapmayı ihmal etmemiş. Daha sonra arkadaşının 1965 yılında ani ölümü ile Çavuşesku başa geçer o okuma yazma bile bilmeyen bu haris çiftin 24 yıl süren başkanlık devri başlamış olur.

Suyun formülünü (H2O) yazmayı bile beceremeyecek kadar bilgisiz olduğu iddia edilen karısı Elena’nın kimya profesörü olarak kaleme aldığı (yani aldırdığı) kitaplar bulunmakta. Hatta bu kitaplardan biri İTÜ hocaları tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek ülkemizi ziyareti sırasında kendisine hediye edildi. Yani bir “fıkra” gibi.

Kuzey Kore ziyareti sırasında o muhteşem yapılardan etkilenen Çavuşesku çiftinin tüm kaynakları kurutma pahasına yaptırdığı “fakirhanesini” anlatayım! Burayı gördüğümde kendimi bir an rüyada sandım. İki yüz altmış beş bin metrekare alana bir tepeye inşa edilmiş bu halk sarayın yapımı için 1977 depremi sonrası bir ay içinde 20 bin ev ve 26 adet Ortodoks kilisesi yıkılmış! Baba evini terk etmek zorunda kalan onlarca Romen üzüntüsünden intihar ederken, yüzlerce köpek sokağa atılmak zorunda kalır. Bu ünlü binanın yapımında 700 mimar ile 35 bin işçi çalışmış. Oda sayısı 1100 yüksekliği 86 metre, 92 metre de yer altında var.  Kapı sayısı da 3 bin. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir israf.

Ama, Karpatların kasabı olarak anılan Çavuşesku çifti burada keyif süremeden 1989 yılında devrim olur. Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük binası olan bu saray, bugün Parlamento Binası ve Uluslararası Kongre Merkezi ve farklı konser ve faaliyetler için kullanılıyor. Hatta salonlar kiralanıyor.  Binanın tamamını gezmeniz eğer kaybolmazsanız üç saat sürüyormuş.

Şu anda önceden randevu ile gerçekleşen turlar bir saat sürüyor. Ücreti 10 dolar. (40 Lei)  Pasaportunuz da yanınızda olmalı. Aslında bana sorarsanız değmiyor, zaten sadece 4 -5 salon gösteriyorlar. Balkondan binanın arkasını görüyorsunuz. Konser için Bükreş’e gelen Michael Jackson ısrar edince kendisine binayı gezdirmişler. Balkondan meydanda toplanan Bükreşlilere “Selam Budapeşte” demiş.

Binada kullanılan inanılmaz miktardaki mermerin tamamı Romanya’dan elde edilmiş. Aynı zamanda dünyanın en ağır ve en pahalı binası imiş. Açılan proje yarışmasında birinci olan ve projesi uygulanan mimar kızcağız sadece 29 yaşında imiş. Uzun zaman bitmemiş olan bu dev binanın geleceğini tartıştılar Kimi otel, kimi gazino, kimi müze, kimi üniversite, kimileri de AVM olsun dedi. Sonuçta Parlamento Binası olmasına karar verildi. Daha da henüz tamamlanamayan bölümleri var.

Çavuşesku’yu destekleyen gösterilerin ve törenlerin yapıldığı, yine balkona çıkan Çavuşesku’yu protesto eden yüz binlerin tek ağızdan “yeter” diye haykırdığı o muhteşem meydan bu sarayın önünde yer alıyor. Sonuçta, yaşamını yitiren iki bin üniversite öğrencisi, ardından gerçekleşen darbe ve hepimizin bildiği gibi helikopterden indirilip Çavuşesku çiftinin kurşuna dizilerek öldürülmesi. Tarih 21 Aralık 1989. Ardından bu meydana “yeniden doğuş anıtı” dikildi.

Babanın izinde giden en küçük oğlu esrarengiz bir biçimde ortadan yok olur. Çavuşesku’ların diğer oğlu ve kızı akademik hayatı seçmişler. Bugünde görevlerine devam ediyorlardı.

“Bay ve Bayan Çavuşesku’nun ABD ziyareti sırasında Başkan Reagan ve Nancy ile buluşmuşlar. Elena ile Nancy birlikte yürürken birden Nancy Reagan kahkahalarla gülmeye başlamış. Dönüşte uçakta Bay Çavuşesku “aptal inek” olarak tanımladığı eşine öfke ile sorar “Yine ne salaklık yaptın da Nancy öyle güldü” diye sorar. Hiçbir şey der “her bakımdan kendini uzman” sanan Kimya Profesörü Elena. “Genç iken Bükreş garının önünden 17 numaralı tramvaya binerken müzik üstadı Beethoven ile tanışmamı anlattım”. Bay Çavuşesku öfke ile bağırır yahu der “Tabii kadın güler 17 numaralı tramvay garın önünden geçmez ki!..”

Avrupa’nın tek Latin Ortodoks ülkesi olan Romanya hızla demokratikleşme sürecine girince madalyonun öbür yüzüyle karşılaşmakta gecikmez. Evet, önemli ilerlemeler olmuş; ama acaba ne pahasına. İnsanlar açlık sınırında yaşıyorlarmış meğer. Bir yanda 1981’de 10 milyon dolar dış borcunu kısa zamanda sıfıra indiren bir ülkenin övünülecek ekonomik göstergeleri, öte yanda da bu faturayı ödemek için insanların özgürce tek soluk almasına bile izin vermeyen bir sistem.

Romanya’da Çavuşesku döneminde en yaygın meslek ispiyonculukmuş. Böylece “İnsanlar kendi ülkelerinde mahkum” durumuna düşmüşler. Öğrencilerin bile neredeyse hepsi bu mesleği icra ediyorlarmış ve her türlü rüşvet iliklerine kadar işlemiş, Romenlerin.

         Ama, artık Romanya’da genç kızlar, garsonlar, naylon çorap ve makyaj malzemeleri istemiyorlar. “Kot pantolonunu kaça satarsın?” diye sormuyorlar. Çocuklar sizden çiklet yada kalem istemiyor. Diğer tarafta, parkta kitap okuyan insanlara daha az rastlanıyor ve tiyatroların önünde artık kuyruklar yok! Çünkü,  yeni sistemde herkes para kazanmak için sağa sola koşturmak zorunda!

         Romanya bölümünü “harita” isimli bir şiir ile tamamlamak istiyorum. Ne de olsa “harita” gezginlerin ellerinden bırakmadıkları önemli bir araç. Şair Marin Sorescu (1936-1997).

Önce şu işaret değneğiyle

kemiklerimde ve dokularımda

açıkça seçilebilen

suyun üç parçasını göstereyim sana:

Rengi mavidir suyun.

Sonra iki göz,

deniz yıldızlarım.

En kuru yer olan

alın,

kopyasını çıkarıp duruyor

yeryüzü kabuğundaki

kırışıklıklarım.

Bu ateşten ada kalptir – üzerinde

oturanlar var, yanılmıyorsam.

Bir yol varsa görünürde,

sanırım ayaklarım

orada olmalı,

yoksa bir anlamı olmazdı yolun.

Eğer gördüğüm denizse,

ruhum da orada olmalı

yoksa dalga yapmazdı

denizin mermeri.

elbette başka parlak

noktalar da var

gövdemde,

yarınla ilgili

düşlerim ve yaşantılarım gibi.

Beş kıta

duyularımla

iki yuvarlak betimliyordum her gün:

Güneşin çevresindeki atlıkarıncayla

ölümün tek yönlü

yuvarlak kavşağını…

Aşağı yukarı bu benim dünyamın haritası

şimdilik senin önünde daha bir süre

açılmadan duracak.

                            Çeviri: Cevat Çapan

Kısa Kısa Romanya ve Bükreş

  • aman üşümesinler” diye evden çıkarmayız.
  • niye bekliyoruz” diye sormuyor.
  • başkentin tarihi bir lokantası