Özbekistan

ALTIN DİŞLİ ‘UZBEKISTAN’

Özbek Hava Yolları’nın tamamen dolu uçağına giriş için bekleyen bavul ticaretçi çoğu kadın, can havliyle ellerindeki fazla eşyaları bize paylaştırmaya çalışırken, altın dişlerini göstere göstere gülümsemelerini de ihmal etmiyorlardı.. Belli ki genellikle tombul orta yaş kuşağının halen kariyer göstergesi bu altın dişler.. Eee altın rezervinde dünya dördüncüsü ülkeden de bu beklenir.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin en zengini kabul edilen ülkenin uranyum rezervi dünyada 11’inci. Altın rezervi dünyada 4’üncü. Üretimleri de 7’nci sırada. Yine doğalgazda dünyada 11’nci. Ayrıca dünyanın en büyük pamuk üretimcisi ve ihracatcısı. Eeee bunlar niye bize geliyor çalışmaya o zaman? Hiç anlamadım bu işi ya neyse..

Nevruz’da başkent Taşkent’e vardığımızda (4,5 saat sürüyor), geniş caddeler,düz ayak bir şehir gayet trafiksiz bir şekilde karşımıza çıkıyor. Toprakları tuzlu, uçsuz bucaksız stepler üzerine itinayla oluşturulmuş yeşillikler, geçmiş tarihin izleriyle zenginleşmiş ve bütünleşmiş görünüyor.

Kırgızistan sınırına yaslanmış Taşkent, önce geniş caddeler açılarak imar edilmiş gayet ferah bir kent. Tabii Nevruz bayramı dolayısıyla tatilin sakinliği de vardı.

8. yüzyılda Müslümanlığın,1865’te Çarlık Rusya’sının,1917 Bolşevik devrimiyle Komünist rejimin geldiği ülke, yüzyıllar boyunca Timurlular, Harzemşahlar, Şaybaniler, Babürlüler ile Buhara Emirliği, Kokand ve Hive Hanlıklarına ev sahipliği yapmış.

31 Ağustos 1991’deki bağımsızlıklarıyla beraber hem dinlerine hem de birçoğu tahrip edilmiş tarihi miraslarına kavuşmuş.

Timur ve torunu Uluğ Bey’den kalan eserler ağaç ve mermer oymacılığının şaheserleri olarak Buhara ve ipek yolu kavşağındaki ünlü Semerkand’da hayranlık uyandırıyor.

Buhara, içindeki bozulmamış birçok İslâm medeniyetine ait eserleri ile şehir olarak Unesco Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.

Semerkand öyle değil. Günümüzde 600 bini geçen nüfusuyla bir büyük şehir haline gelmiş, içindeki eserlerle de oynanmış olduğundan listeye girememiş.

Ama ünlü Registan kompleksindeki Tilla Kari Camii kubbesiyle listeye girmiş. Ve elbette İpekyolu kavşağında olmasıyla önem kazanıyor.

Türkçe kelimelerin yakınlığı ve bolluğu “işte ata yurdumuz!” dedirtiyor. Ülkenin güneyi tarım ürünleri bakımından zengin. Kuzeybatıdaki Aral Gölü artık kuruduğundan ve de tuzlu olduğundan işe yaramıyormuş. Bu nedenle kuzey bölgeler sanayi için ayrılmış. Türkiye’den yatırımcıları bekliyor. Sanırım 20 yıl sonra çok şey toparlanacak. Şu anda bizim 60 yıl öncemizi hatırlatıyorlar.

Rus disipliniyle Türk-İslâm gelenekleri birleşince ortaya yerli yerinde, ölçülü, güleryüzlü, sempatik insan tipi çıkmış. Türkiye’ye vize kalkınca bizden çok şey bekliyorlar elbet. Şimdilik Kazak işadamları ve Rus tüccarlar duruma hakim görünüyor. Fakat Tv dizilerimiz burada da tavan yapmış. Özellikle ‘İstanbullu Gelin’. Türkiye’den olduğumuzu öğrenen genç yaşlı herkes fotoğraf çektirme yarışına girdi. Hepsinin içinde Türkiye’ye gelme arzusu var. Zaten dönüş uçağımız çalışmak için gelenlerle tıklım tıklım doluydu.

Kadınlar yani Özbekçe ‘Ayallar’, yurt dışında çalışanların başında geliyor. Erkekler yani Özbekçe ‘erkaklar’ ise daha sade, razı olmuş halleriyle ülkelerinde direnmeye devam ediyor.

GENEL:

Ülke, 447 bin kilometrekare yüzölçümünde. 32,5milyon nüfuslu (2017 sayımı). Komşuları Kırgızistan, Kazakistan,Tacikistan, Türkmenistan, Afganistan.

Başkent Taşkent 3 milyon dolaylarında, Buhara 300.000, Semerkand ise 600.000’i geçmiş.

Para birimi SUM. 1 Dolar (Mart 2018) 8200 Sum idi. Yine Mart ayında Taşkent 16-21 derece, Semerkand ve Buhara daha sıcaktı.

%70’i Özbek, %15 diğer Türk boyları, %10 Rus, %5 diğer.

% 93Müslüman, %7 Hristiyan ve diğer..

Türk nüfusunun tamamına yakını Müslüman ve ağırlık Nakşibendi.

İlk parlamento seçimi 1994’te yapılmış. Özbekistan Cumhuriyeti AGIK, BM ve diğer uluslar arası kuruluşlara üye. Bir devlet televizyonu ve yayın kuruluşu var.. Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkede bağımsızlığından 2016’ya kadar Cumhurbaşkanlığını İslâm Kerimov yapmış. 2016’da ölünce yerine başbakan Şavkat Mirziyoyev gelmiş. Milletvekilleri ve cumhurbaşkanı 5 yıllığına seçiliyor. Son parlamento seçiminin 21 Aralık 2014’te yapıldığı ülkede, senato ve yasama meclisinden oluşan 2 kanatlı parlamento bulunuyor. Yasama meclisinde Liberal Demokrat Parti, Milli Diriliş Partisi, Halk Demokrat Partisi, Adalet Sosyal Demokrat Partisi’nin sandalyeleri bulunuyor.

Gayrı safi milli hasıla 2220 Dolar. Enflasyon %9 olarak kayıtlara geçmiş.

Halk yeni cumhurbaşkanlarını seviyor ve yenilikçi buluyor.

TAŞKENT’TE:

Deprem anıtı, Uygulamalı Sanatlar Müzesi, Emir Timur Meydanı ve Müzesi, Bağımsızlık Meydanı, Alişir Nevai Tiyatrosu, Burak Han Medresesi, Kaffal Şaşi Türbesi,  ve müzedeki Hz. Osman dönemine ait orijinal Kur’an-ı Kerim görülmesi gereken yerler. Sonra Özbek pilavlı yemekler sizi bekliyor.

BUHARA’DA:

Pers kahramanı Siyavuş’un köşe taşını diktiği, Pers Hanedanlığı Samanilerin Pers bilim, kültür ve sanat merkezi haline getirdiği Buhara’ya, Taşkent’ten yerel hava yollarıyla bir saatlik uçuşla varılıyor. Moğol istilâsından nasibini almış olsa da yeniden inşa edilmiş, güzel, pastoral ve de çoğunlukla Taciklerin yaşadığı bir şehir. Meşhur Samani Parkı’ndaki İsmail Samani Türbesinden, Eyyüb Peygamber çeşmesi ve de türbesine, Uluğ Bey Medresesinden, Bolo Havuz Camii’ne, surlarıyla meşhur, ’şehir içinde şehir’ Ark Kalesi’nden, Şah-ı Nakşibendi türbelerine, Buhara emirlerinin yazlık saraylarından, ünlü Buhara halılarının çarşısına gidilecek, imalâtlar yerinde görülecek, hayran kalınacak, özel incir ağaçlarıyla ipek böceği ve ipek üretiminin ne denli şaşırtıcı hikayesiyle nutkunuz tutulacak… Ee, sonra Leb-i Havuz’da bir gezinti yaptıktan sonra merkezi Chaikana’da bir çay molasını hak edeceksiniz artık. Daha bitmedi, Leb-i Havuz’un kuzeydoğusundaki Çar Minar’a (cehar minar-dört minare) geleceksiniz. 18. Yüzyılda yapılmış, her biri turkuaz kubbeli minareler Hristiyanlık ve Budizm gibi dünya dinlerinin felsefelerini de temsil eden mozaiklerle süslü.. Eh ben de dayanamayıp tepesinde bir arya attırıyorum.

Gün batımını izlerken sizi Özbek pilavlı ve müzikli restoranlar dinlendirecek. İçenler Buhara votkasını deneyebilirler elbette.

SEMERKAND’DA:

Buhara’dan kara yoluyla (265km.) vardığımız Semerkand, rehbere göre 600 bin nüfuslu koca şehir olmuş. Burada da dünyanın en etkileyici başyapıtlarından Registan Meydanı ve Uluğ Bey Medresesi ve Rasathanesi şaşırtıyor. Şirdar ve Tilla Kari Medreseleri de cabası. Medreseleri süsleyen detaylı mozaiklere hayran kalmamak mümkün değil. Ve İmam Buhari Türbesi ve Külliyesi, Şah-ı Zinde Türbesi, Bibi Hanım Türbesi, Hazreti Hızır Camii ve Hazreti Danyal Türbesi de sizi bekleyenlerden. Semerkand, Büyük İskender’in ‘zamansız güzellik’ deyimine o kadar uyuyor ki.

OL HİKÂYEDİR Kİ:

1370-1405 yılları arasında hüküm süren Timurlenk, dünyanın en korkulan fatih ve hükümdarlarından biri olarak biliniyor. Tarihçiler, Timur’un 14. Yüzyıl sonlarında Avrasya’da imparatorluk topraklarını genişletirken dünya nüfusunun yüzde beşinin ölümüne sebep olduğunu yazıyor.

Özbekistan, Timur’u milli kahraman ilân edip onun döneminden kalan birçok tarihsel anıtı restore etmiş.

Timur imparatorluk başkenti olarak Semerkand’ı seçmiş.. Bunun üzerine şehir gelişmiş, önemli bir kültür merkezi haline gelmiş. Kentteki saraylar, camiler, medreseler ve türbelerin çoğu mavi çinilerle kaplı devasa eserler. Bütün bu dev eserler orada yaşayanlara hükmeder gibi duruyor. Meselâ Şah-ı Zinde Türbesi 11. Yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar ilavelerle büyümüş. Timur’un akrabaları ile Hz. Muhammed Peygamberin kuzeninin mezarları burada. Mesela 450 mermer sütunu olan Bibi Hanım Camii, Hindistan seferinin ardından (14. Yüzyıl) inşa edilmiş ve inşaatta 100 fil kullanılmış.

Aaa, bu arada size bi dedikodu vereyim; bu Bibi Hatun var ya Timur’un karısı. Timur seferdeyken ona sürpriz bir cami yaptırmak istemiş. Çok güzel bir kadınmış. Bu iş için ünlü bir mimarla anlaşmış. Fakat o da ne, mimar Bibi’ye aşık olmuş. Kendisine bir öpücük verirse camiyi çabucak bitirebileceğini, yoksa yavaşlatacağını söylemiş. Mimara bak sen. Korkulur bunlardan. Vermiş Bibi öpücüğü. Hehheh. Bibi’ye bak sen. Koskoca imparator karısı mimara mı taviz verecek? Belli ki o da gönüllü. Veriş o veriş. E, napsın, koca aylarca yok. Timurcuk başka yerleri fethedip hallederken Mimar da Bibi’yi halletmiş. Aralarında müthiş bir aşk yaşanmış gizlice. Dedikodu bu ya. Hiç kaçırmam evvelallah..

İmparatorluk sınırlarını bugünkü Hindistan’dan Türkiye’ye, Rusya’dan Suudi Arabistan’a kadar genişleten Timur’un hükümdarlık merkezi Semerkand’daki Registan meydanıymış. Bir zamanlar fermanların ilân edildiği, kafaların kesildiği meydanda bugün müzik festivalleri dahil birçok etkinlik düzenleniyor. 1405’te ölen Timur’un mezarı Gür-i Emir Türbesinde bulunuyor. Çok sayıda altın kaplaması olan türbede dünyanın en büyük yeşim taşlarından biri kullanılmış. Timur’un torunu ve imparatorluğun üçüncü sultanı Mirza Uluğ Bey, matematikçi ve şair kimliğiyle öne çıkmış bir kişi. 1428’de inşa ettirdiği rasathanesiyle ünlü. Oğlu, yerine geçmek için kafasını kestirmiş.

Bu arada belirteyim; Türk Hava Yolları 16 Mart 2018’den itibaren Semerkant’a direkt seferler başlattı. İpek Yolu kavşağının buğulu merkezi daha çok Tacikistan’dan gelenlerle doluydu.

FERGANA VADİSİ VE KHİVA:

İşte siz siz olun mutlaka Unesco Dünya Mirası tarihi ve antik kalıntılarıyla meşhur en batıdaki Khiva ile en doğudaki doğal zenginliklerle dolu Fergana’ya gitmeden dönmeyin. Biz maalesef gidemedik de.

BİRAZ DAHA TARİHÇE:

Özbekistan adı, tarihi kaynaklara göre Altunordu Beyi Özbek’in adından geliyormuş. Özbek Han 1313-1340’ta Altunordu Devletinin başına geçmiş ve bu devlete Özbekler denmiş.

Altunordu Hanlığı, Cengiz hanın torunu Batı Han tarafından kurulmuş. Bu Hanlık 1319’da Tuna boylarına ve Edirne’ye kadar gelmiş. Biz uçakla zor gidiyoruz yahu. Bazen şüpheleniyorum bunlardan, bilmediğimiz araçlar mı yapmışlar diye. 1335’de de Azerbaycan seferini yapmış. Bir de bize gezgin diyorlar. Uçakla trenle dedem de gider. Aman neyse, ünlü gezgin İbn Batuta da bahsetmiş bu Batı Han’ın ne denli güçlü olduğundan. Artık uçtu mu bilemiyorum arkadaşlar. Devam ediyorum:

O dönemde Kıpçak boylarının Türkçe konuştuğu ve 1428-1468 arasında Özbeklerin müthiş bir dayanışma içinde olduğu ve 1510’da da Maveraünnehir’i ele geçirdiği yazıyor. Ancak, 1740’da İran, Buhara’yı ele geçirmiş ve buradaki Özbek hanlığına son vermiş. Buhara’nın başına 1753’te Muhammed Rahim geçmiş ve bu dönem 1920’ye kadar sürmüş. 1924’te ise bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti kurulmuş. Öncesi sonrası başta anlattığım gibi.

BOYLAR: Kongrat,Nagman,Mangıt,Toyaklı,Savay,Barın,Uç,Urug,Burgut,Arlat,Kanglı,Baştaş,Karakalpak

NEHİRLER: Surhanderya, Serabat, Karaderya, Zerefşan, Kaşkaderya,Şah.

İKLİM: Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk karasal.

GÖL: ARAL (maalesef büyük ölçüde kurumuş, faydalanılamıyor)

DAĞLAR: Tanrı Dağları- Pamir Dağları

ÇÖL: Kızılkum Çölü.

')}

Özbekistan

Pamuk, Altın ve Altın Gibi İnsanlar Ülkesi: Özbekistan

Özbekistan sadece bir ülke adı değil benim için, bir şahdamar… Bir sevda, bir özlem, bir hicran… Yaşlı Asya kıtasında bir coğrafya değil; pamuk, altın ve altın gibi güzel insanların yaşadığı yerin, güvenli toprakların adıdır.

Ortalama bir hesapla dünyanın yarısını görme şansım oldu. Diyebilirim ki, karakteri, gelenekleri hatta kaderi Özbekistan kadar bizimkine benzeyen başka bir ülkeye rastlamadım.

Kolay değil bu ülkeyi anlatmak. Çünkü binlerce başlık üşüşüyor beynime, nereden başlasam bilemiyorum.

Sayısız kereler gittim Özbekistan’a, aylarca, mevsimlerce kaldım. Yaşadıkça, tanıdıkça sevdim bu ülkeyi ve insanlarını. Bizim millet olarak birçok gelenek, sanat ve davranışımızın köklerinin bu topraklara dayandığını görmek şaşırtıcı olduğu kadar ilgi çekiciydi. Ne Orta Asya’dan ayrılışımızın üzerinden asırlar geçmesi, ne de onların 70 yıl çok farklı bir kültür türbülansına girmeleri bu benzerliği bozamamış. Mimarinin, süsleme sanatının, edebiyat anlayışımızın neredeyse aynı olması yanında, fert olarak aynı biçimde öfkelenmemize, aynı mimikle gülmemize, benzer olaylara aynı tepkileri göstermemize ne demeli? Asırlar sonra bile bu kadar mı birbirine benzer?

Topkapı Sarayı ile Özbekistan’daki müzelerin içinde birbirine pek yakın… Aynı zevk ve renk seçimi, aynı mavi, aynı kırmızı, aynı mantık.

Türkiye’de en makbul dini kitapların ve din adamlarının yarıdan fazlası bu topraklara ait. İmam-ı Buhari, İmam-ı Tirmizi, İmam-ı Nakşibendi, İmamı-ı Maturidi, Uluğ Bey ilk akla gelenler.

Bizim ünlü Enver Paşamız da, kahramanlık heyecanlarına bu topraklarda devam etmek istemiş ve burada şehit olmuş.

Taşkent’deyiz…

Ve, beş saate yakın ve yorucu yolculuğun sonunda tekerleklerini Taşkent toprağına değdiren uçağımız bir görevini daha yapmanın mutluluğu içinde kendini bekleyenlerin önünde durdu yavaşça. Uzun sayılabilecek bir zamandan sonra biz de uçağı boşaltmaya başladık mutlu, kocaman bir merakla. Taşkent Havaalanı belli ki yakın bir geçmişte büyük ölçüde elden geçirilmiş, büyütülmüştü.

Sabahın ışıkla kucaklaştığı ilk anlar… Oldukça geniş ve temiz caddelerden geçerek on dakika sonra Taşkent’in merkezinde idik işte. Dört gidiş, dört gelişli caddelerin iki yanına eklenen on’ar metrelik ağaçlı yürüme şeritleri hemen dikkat çekiyordu.

Kalacağımız otele yerleştikten sadece bir saat sonra şehre bıraktık kendimizi. Öyle ya, dinlenmeye gelmemiştik üç milyonluk bu şehre.

Yaşadığı büyük depremden sonra 1968’de adeta yeniden inşa edilmiş bir başkent bu Taşkent. “Sakın metroyu denemeyi unutmayın” diyenlere uyarak üç hatlı metroya daldık. Anladık ki, daldığımız sadece bir metro değil, koskocaman bir âlem… Her durak, adını aldığı isme uygun, birbirinden çok farklı düzenlenmiş. Mesela, “Kozmonotlar durağı” tam bir uzay üssü gibi… “Pahtakâr” yani “Pamukçu Durağı”nın ise pamuk tarlasından farkı yok.

Burada bir çok meydan ve bulvarın adı Emir Timur adını taşıyor. Devletini İzmir’den Hindistan’a kadar genişleten, bizim buruk bir acıyla kabullenmeye yanaşmadığımız Timur, Özbekistan için bir bakıma Atatürk demek. Her ne kadar Yıldırım Beyazıt’ı Ankara’da kendi topraklarımızda mağlup etse, Osmanlı’ya büyük bir darbe vurmuş olsa da dünyanın tanıdığı en büyük devlet adamlarından biridir tartışmasız.

Tarih kokan, tarih soluyan 2020 yıllık bir şehir Taşkent. Kukeltaş Medresesi, Barakhan, yeşillikler için-deki muhteşem Alişir Nevai Anıtı, nefis granit işçiliği sergileyen deprem heykeli, şehitlik… Dolaşmadık, adeta yudumladık soluk soluğa… Yeniden kurulmanın bütün avantajlarını iyi kullanmış, modern ve rahat, huzur veren bir kent burası. Yeni ile eski sarmaş dolaş…

Rengarenk elbiseler giymiş güleç bayanlar, düzgün görünümlü erkekler, hiç de fena yaşlanmadığı anlaşılan amcalar var tertemiz caddelerde. Caddelerden birinin adı, Atatürk.

Nisan ortalarında erken başlayan ılık bir bahar esintisinin aralıklarından etrafı süzerken tarih ve anılar film kareleri gibi geçiyor gözümün önünden… Tarih ki, çığlık çığlığa… Anılar ki, kanatlarında ebemkuşağı, derinliklerinde burukluk…

Buraları bizim için sadece tarih değil, ata yurdu… Cildi dağılmış tarih kitabının sayfaları zihnimin her köşesine savrulmuş gibi… Sanki bugünden çıktım, kuytu köşelerindeyim zaman tünelinin.

Arkadaşımın bir şey sormak için koluma yapışmasıyla gelebildim bugüne. Bir hoş ediyor, sarsıyor, düşündürüyor, alıp götürüyor ruhunuzu şu Taşkent şehri.

Ayrıca burada başarılı işler yapan Haluk Bayatlı, Ahmet ve Adnan Demir, Fuat Em, Mithat Kara, Murat Dedeman (Dedeman Otel), Efendi Restoran’ın sahibi Turgay bey, Uğur Akın gibi Türkiye’den değerli insanların varlığı da ayrı bir güzellik.

Geceleri de renkli yaşamlara hazır bir kent Taşkent. Eğlence kulübü olarak organize olmuş kimi büyük restoranlarda çarpıcı şovlar var. Görünce anlıyorsunuz ki, “Anadolu Ateşi” gibi ateşin gösteriler sadece Türkiye’de yok.

Bu gelişimde iki nokta dikkatimi çekti özellikle: Ekonomik gelişmeler yavaş ama patlamaya hazırlanıyor gibi. İkincisi de: Amerika’ya çok net biçimde tavır koymuş ve askeri üsler ve büyük şirketler dâhil ABD’lileri ülkesinden kovmuş bir yönetim ülkeye tam egemen. İşbirliğinde yeni rota da belli, Rusya… Rus şirketleri dev adımlarla büyüyor. Daiwoo gibi şirketleri yabancıların elinden alanlar Rus firmalar genelde. Bunun sonucu olarak yıllardır Özbekistan’dan Rusya’ya devam eden insan göçü tersine dönmeye başlamış. Türk firmalar da eskiye oranla daha bilinçli ve daha güçlü yol alıyor.

Türkiye’nin bu ülkeyle daha çok ilgilenmesi, yeni ve dinamik stratejiler geliştirmesi şart. Yoksa atı alan sadece Üsküdar’ı değil Orta Asya’yı bile geçecek.

Semerkant yollarında

Değerli dost, Türk Standartlar Enstitüsü Eski Bölge Müdürü Yusuf Yılmaz “Semerkant’a benim otomobille gidelim, gezdireyim sizi” deyince tereddüt etmeden kabul ettik, hatta uçtuk.

Yoldayız… Özbekler uğurlarken böyle diyor: “Ak yol!” Karşılarken de “Hoş gelipsiz…”Teşekkür ederken “Rahmet”

Ne güzel geliyor kulağa bu kelimeler…

Dünyanın en eski, en önemli, en otantik, adına en çok kitap yazılan şehirlerinden biri Semerkant… Şimdi o yoldayız. Mustafa Balbay, gezi kitabında Taşkent – Semerkant yolunu Denizli’den Aydın’a gidiş yoluna benzetmiş, haksız değil.

Her yerde göreceğimiz büyük tabelalardan birinin önünden geçiyoruz: Özbekistan keleceğin boyük davle-tidir! Yazının altında: İslam Kerimov. Özbekistan’ın her şeyi İslam Kerimov. 1980’li yıllardan, yani Sovyetler döneminden beri Özbekistan’ın bir numaralı lideri… 1995’te kendisini ziyarete gelen zamanın Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’e:

“Size misafir muamelesi yapmayacağım, burası sizin ana yurdunuz… Ülkene dönmek için de acele etme, gerekirse seninle gelir birikmiş işlerine yardım ederim” diyecek kadar içten olabilen bir devlet başkanı. Ama çok kırılgan, alıngan ve kuşkulu. O yüzden ilişkiler sık sık dalgalanıyor, hırçın denizler misali.

Gülistan diye bir yerden geçtikten az sonra kendimizi birden Kazakistan topraklarında bulduk. Böylesini ilk görüyorum. Yusuf Bey açıklıyor: SSCB dağılınca Kazakistan ve Özbekistan sınırları eski şekliyle oluşmuş ama Semerkant yolunun 23 kilometrelik bölümü Kazak sınırında kalmış. Şehir Özbekistan’ın, yol Kazaklar’ın! Sonuçta anlaşmışlar, Özbekler bir o kadar toprağı geçici olarak Kazaklar’a vermiş. Sınırı tabelalarla da belirtmişler. Keşke bütün sorunlar böyle çözülse…

Otomobilin teybinde güzel bir Özbek şarkısı: “Yalan, ölümden başkası yalan…” Amerika’da yaşayan ünlü şarkıcıları Yıldız Osmanova söylüyor. Yani onların Sezen Aksu’su. Yıllar sonra bu şarkı Candan Erçetin’in dilinden bizde de bir hayli ünlü oldu.

Semerkant’a yaklaşırken, Fatih Sultan Mehmet döneminde uzunca bir zaman İstanbul’da kalan uzay bilimci Uluğ Bey’in rasathanesini ve müzesini de gezdik. Müthiş adammış şu Uluğ Bey…

Geçen yüzyılda bu rasathaneyi bulup çıkaran bir Rus araştırmacı Uluğ Bey’den ve onun rasathanesinden o kadar çok etkilenmiş ki “Ölünce beni Rasathane’nin yanına gömün” demiş. Öyle de yapmışlar.

Uzayla ilgili herkesin hayranlığı var aslında Uluğ Beye. Sadece yaşlı dünyamızda değil gökyüzünde de yaşıyor onun ismi. Uzaya ilk ayak basıldıktan sonra ayda üç kratere isim verildi: Galile, Copernicus ve Uluğ Bey…

Dört saatlik Semerkant yolculuğumuz tamamlanmak üzere…

Üç bin yıllık şehrin binaları görülünce solda bir mezarlık çıkıyor önümüze. Duruyoruz ve içine giriyoruz. Türklerin bin yıllık “İtikat imamı” İmam-ı Maturidi’nin kabri buradaymış meğer. Bakımsız, kendi halinde bu kabri ziyaret etmek iyi geldi hepimize.

Semarkant, eski bir dostun yürekten kucaklaması gibi karşılıyor bizi.. Neredeyse her taraf eski yapı, yüksek bina az.

Semerkant’ta Nâzım’ı hatırlamak

Açtığımız ilk kapı, burada ayakkabı fabrikası kuran Ankaralı bir vatandaşımıza ait. Buraya hayran biri, işler-den o kadar değilse de burada olmaktan çok memnun. Bize hemen çay ikram etti. Porselen çaydanlıklarda hazırlanan çayı yine porselen kulpsuz büyük fincanla yani “Piyale” lerde içtik. Koyu mavinin harika bir tonu ile yaldızlı deseni var piyalelerin. Bunlardan şekersiz çay yudumlamak bir hayli keyifli. Buralarda adet, piyaleye çok az çay koymak. “Çayını hemen bitir ki, sana birkaç kere daha çay koyma şerefine erişeyim” demekmiş işin sırrı. O yüzden bir oturuşta 8-10 piyale çay içmek işten değil. “Kök çay”dedikleri yeşil çay dinlendirdi bizi.

Dinlenince şehre daldık bir hevesle. Timur’un türbesine yöneldik ilkin. Son derece bakımlı ve çok yeni her şey. İki katlı. İslam Kerimov yenilemiş buraları.

Timur’dan sonra, az ilerideki “Registan Meydanı” ndayız şimdi… Hani, Özbekistanı’ı anlatan tüm kartpostallardaki ünlü meydan.

Üç büyük medresenin buluşma notasında bir alan burası. Uluğ Bey, Tilla Kâri ve Serdor Medreseleri’nin orta yerinde güzel bir havuzdan yükselen fıskiyeler…

Bibi Hanım Medresesi’ni de gördükten sonra Şah-ı Zinde Türbesi’ndeyiz… Peygamber Efendimizin sahabelerinden (aziz arkadaşlarından) birine ait bu tarihi türbe. Bakımlı olmasa da çarpıcı bir etkisi var. Büyülendik desek yeridir.

Şah-ı Zinde’den sonra çok açıktık. Bibi Hanım’ın karşısındaki kebapçılara attık canımızı. Herkes önceden biliyor burada “Şaşlık” yemenin şart olduğunu. Bildiğimiz şişin az büyüğü ama köyde nefis pişmiş mübarekler. Bilmem kaçar şiş yedik. Biraz da ünlü Özbek pilavı tabii… Safrandan ve onların “Sarı ot” dediği havuçtan aldığı sarı görünüm ve haşlanmış, iri sarımsakla doyumsuz bir tat. Hep bir ağızdan şunu tekrarladık: “Boşuna bu kadar ünlü değil bu Özbek Pilavı…” Fiyatlar da o kadar ucuz ki…

Hava karardı… Koyu lacivert, parlak bir gece bütün büyüleyiciliği ile üstümüze gelip yerleşmek üzere.

Dinlenelim artık, diyoruz. Yarınki hedefimiz belli, Nakşibendi Hazretleri’nin makamını ziyaret.

Ve ertesi gün Buhara, ardından Hiva şehri.

Gecenin bir saati gökyüzüne baktım, aman Allahım o ne! Göğün tavanı bu kadar mı yakın bize? Gökyüzünde bu kadar mı çok yıldız var? Kendimizi biraz yukarı çeksek yıldızlara değecek sanki başımız. Alttan süzerek baktığımız, lacivert gökyüzü değil, büyüleyici bir esmer fettan sanki… Yüksek topuklu burjuva güzeli, siyah dantel çoraplı şuh bir âfet-i devran…

Gel de şair olma buralarda, ya da geveze… Çünkü alıp götürüyor insanı simsiyah gece, perde perde…

Perde deyince, üstelik atın ana vatanında, büyük gurbet şairlerinden Nâzım düşüveriyor aklıma:

Nal sesleri sönüyor perde perde

atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde

Atlılar atlılar, kızıl atlılar

atları rüzgâr kanatlılar!

Atları rüzgâr kanat…

Atları rüzgâr…

Atları…

At…

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Özbekistan’da Galatasaray mezunu bir Maliye Bakanı

Bir hayli yaşlı ama dinç, şahin bakışlı… Daha ilk bakışta insanı saygıya davet eden bir duruş…

Tanışıyoruz. “Ben” diyor “Türkiye’de Galatasaray’dan mezunum, ama tam 70 yıl önce. Adım Enver.”

“İlk mektebi okudum Galatasaray’da, leyli okudum, yatılı diyorsunuz siz şimdi.”

Orta Asya’nın tam ortasında Taşkent’te karşıma çıkan bu enfes İstanbul Türkçesi’nin şaşkınlığını atar atmaz soruyorum:

“Yıl kaçtı?”

“1923’ler efendim… Tam beş sene okudum Galatasaray’da. Âli dereceyle mezun oldum, şahadetnamem var. Çok güzeldi İstanbul, çok… Birkaç yıl önce nasip oldu tekrar vardım İstanbul’a. O kadar cazip gelmedi. Bir kalabalık ki… Hanım da yanımdaydı.

“1923’lerde nasıl gidebildiniz İstanbul’a, kolay olmamalı?”

“Efendim, rahmetli babam, varlıklı bir tacir-lerdendi. Tahsilin kıymetini bilirdi, seni İstanbul’a, Dersaadet’e yollayacağım, dedi. O zamanlar Çin’de Urumçi’de yaşardık. Uzatmamayım efendim, İstanbul’a gittik babamla. Mektebe kaydolduk. Leyliyim, 24 saatimin hepsi okulda geçiyor. Gurbet zor geliyor 7 yaşındaki çocuğa. Ama sonra alıştım. Devrin meşhur muallimleri geliyor derslere, içlerinde Fransızlar da var.”

Artık Türkiye’de bile hatırlanmayan bir yığın ünlünün ismini sıralıyor. Konuyu kendi sularıma çekebilmek için araya giriyorum:

“O yıllara ait unutamadığınız anılarınız olmalı. Lütfeder misiniz?”

“Hatıra mı demek istediniz? Çok var tabii ki. Birini anlatayım. Taksim heykeli dikilirken oradaydım… Parça parça getirip monte ettiler, okuldan ayrılıp seyre giderdik. En unutamadıklarımdan biri de Atatürk’ü Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaretimizdir. Hocalarımız götürdü bizi topluca Dolmabahçe’ye.”

“Başka var mı hatıranız?”

“Ramazan idi… İkinci sınıfım ama oruç tutuyorum, alışmışım. Sahur imkânımız olmamasına rağmen oruca devam ediyorum. Bunu fark eden hocalardan biri vazgeçirmeye çalıştı. Çocuksun, sana lazım değil filan diye. Olmaz, deyince sertleşti. Zorla ağzıma kaşık sokarak orucumu bozmaya çalıştı, korktum. Hiç unutamıyorum.”

“Daha sonraları nasıl oldu Türkiye ile ilişkiniz?”

“Daha sonra Özbekistan’a yerleştik. Ben Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nde Maliye Bakanı oldum. Türkiye’yi unutmadım, gelen gidenle Türkçe kitaplar getirttim, onları okudum hep. Zaten birkaç yıl önce İstanbul’a tekrar vardığımda mektebime gittim, aynı sınıfı bulup oturdum. Nerede Türk malı görsem satın alırım şimdi. Bir gün evime teşrif edin göstereyim kitaplarımı.”

MERAKLISINA NOT: Galatasaraylı Enver Efendi’nin Maliye Bakanlığı yaptığı Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, 1949 yılında Ruslar tarafından yıkıldı. Son Cumhurbaşkanı olan Ali Han Töre’nin oğlu, Doç. Dr. Kutlukhan Şakirov, İstanbul’a yerleşti ve bir yayınevinde çalışıyor.

Bazı kelimelere dikkat

Özbekçe Türkçeye çok yakın. Daha ilk günden konuşulanların üçte birini anlıyorsunuz. Bir hafta sonra yarısını. Ancak bazı kelimeler hem bizde hem Özbekçe’de olduğu halde anlamları birbirine zıt:

Bardak: Dönek, orospu gibi değişken.

Durak: Ahmak

Kerhane: İşyeri

Yaman: Kötü, yaramaz insan

Fukara: Vatandaş (Özbek vatandaşı anlamında Özbek Fukarası diyorlar.)

İnmek: Düşmek (Uçak inmeye hazırlanıyor diyecekken “Düşüyor” diyorlar.)

Sadece kelimeler değil, bazı davranışlar da sizi şaşırtabilir. Mesela, cadde kenarlarında sıkça güzel bayanların özel otoları durdurmaya çalıştığını görürsünüz. Sakın aklınıza kötü şeyler getirmeyin. Taksi şirketleri de olmasına rağmen özel otoların yoldan müşteri alması yani taksi gibi çalışması serbesttir bu ülkede. Ve, inanamayacağınız kadar güvenlidir. Gecenin yarısında mini etekli çok güzel bir bayan bile özel bir aracı durdurup bedelini ödeyerek istediği yere gidebilir. Kılına zarar gelmez. Çünkü Özbekistan’da insana yönelik suçlara çok ağır cezalar verilir. Diyebilirim ki dünyanın en güvenli ülkesi Özbekistan’dır. Güçlü yönetim, tam kontrollü asayiş…

Hayat, Türkiye’ye göre daha ucuz. Elektrik, su, gaz, telefon bedelleri kimsenin belini bükmüyor.

Toprakla insanı buluşturan bayram: Nevruz

Bizde belli bir grubun oto lastiği yakıp, etrafa korku saçma bahanesi olan Nevruz aslında Özbekistan ve komşuları için en büyük, en eski, en anlamlı bayram.

Her yıl 21 Mart’ta Orta Asya’da her şehirde ve her evde kutlanan bir “Bahara uyanma” kutlamaların adıdır Nevruz. Yani, toprakla insanı her yıl buluşturan baharın ilk gün muştusunun bayramı.

Özbekistan’da her Nevruz’da ana malzemesi buğday olan “Sümelek” adıyla özel bir tatlı yapılır.

Birkaç Nevruz bayramında bulundum Özbekistan’da. Bütün ülkenin, bütün şehirlerin ortak yaşadığı bir coşku, masum ama büyük bir karnaval… Evlerde bir kapta buğday yeşerterek filizlenen, daha sonra sokaklara, caddelere taşan bir şenlik, bir mutluluk…

Türlü yiyecekler, pastalar, çörekler, tatlılar, etler, içecekler… El işi süs eşyaları, lacivert porselenler, giyecekler tam bir cümbüş içinde ortaya dökülür, yenilir, içilir ve satılır Nevruz’da… Hoş müzikler yükselir her köşeden gün boyu, gece yarısına kadar…

Derim ki, Orta Asya’da Nevruz Bayramını, baharın o ilk diriliş günlerini görmeden Yaradan almasın canımızı.

Ya da unutun 21 Mart’ı, Nevruz’u, gidin… Yeter ki, gidin Özbekistan’a… Hangi mevsimde olursa olsun!