BUDAPEŞTE = BUDA + PEŞTE

            Bazı kentler vardır, suyla, bir ırmakla bütünleşmiştir. Tuna Irmağı üzerinde kurulmuş Budapeşte bunlardan biri, hem de en güzellerinden. Macaristan’ı kuzeyden güneye ikiye bölen Tuna, aynı şeyi Budapeşte’de de yapıyor. Irmağın batı kıyısındaki Buda, doğu kıyısındaki Peşte ve Buda’nın kuzeyinde yer alan Obuda (Eski Buda) kentleri 1873’te birleşerek “Budapeşte” adını almışlar. İsmail Habib‘in 1935 yılında kaleme aldığı ve Türk gezi edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan “Tuna’dan Batıya” adlı kitabın Budapeşte bölümünde, kentin Tuna Irmağı ile, su ile birlikteliği çok güzel ifade edilmiştir: ,

            “Bir buçuk milyonluk bir gövdeyi ikiye bölen Tuna, şehri ayırmıyor, bağrında yatıyor gibi. Arka arkaya altı çelik köprüyle Tuna’yı perçinleyen şehir, nehri bağlamıyor, kollarını dolayarak sarılıyor gibi. Su beldeye tabiatın, belde suya medeniyetin hediyesi. Hiçbiri borçlu kalmak istemiyor. Bu ona su cümbüşünün bütün güzelliklerini verdiyse, o buna insan bilgisinin bütün nimetlerini serdi. Avrupa edebiyatı Peşte’ye “Tuna Kraliçesi” der. Ortada zümrüt bir gerdanlıkla pırlanta bir taç var. Tunasız Peşte, belli, bağrı kupkurudur, fakat Peştesiz Tuna, yazık taçsız kalana!” 

            Budapeşte demek bir bakıma “Tuna” demek. Tuna, Volga’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük nehri. Tuna Irmağı’nın adı geçtiği ülkelerin dillerine göre tam altı kez değişiyor. Güney Almanya’da Karaormanlar’dan çıkıp Orta Avrupa’yı boydan boya katederek Karadeniz’e dökülmeden önce yedi ülkenin topraklarından geçiyor Tuna: Almanya, Avusturya, Slovakya, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan. Tuna’nın bu uzun yolculuğu üzerinde bir de  kraliçesi var: “Budapeşte…” Berlin’den sonra Orta Avrupa’nın ikinci büyük kenti olan Budapeşte için “Doğu’nun Paris’i” deniliyor. Sözgelimi ülkenin toplam endüstriyel üretiminin % 40’ı bu kentte gerçekleştiriliyor. Ayrıca fabrikaların % 70’i de burada bulunuyor.

MÖ 3 bin yılından beri sürekli yerleşilen bir alanda kurulmuş olan kentte bugün ülke nüfusunun beşte biri yaşıyor. Kentte, özel politik izinle yapılmış ve aradan fırlamış çirkin beton yığınlarına rastlayamıyorsunuz. Koca şehirde tüm binalar aynı seviyede. Johann Strauss‘un hala dillerde dolaşan ünlü valsinin adı “Mavi Tuna” ama, mavilik artık sadece valslerde kalmış. Çevre kirliliğinden Tuna da fazlasıyla nasibini almış. Tuna’nın Karadeniz’e taşıdığı kirlilik Karadeniz, Marmara Denizi ve İstanbul için büyük bir tehlike!

             Budapeşte, en karanlık günlerini II. Dünya Savaşı’nda yaşamış. Özellikle Nazilerin son sığınağı Buda tepeleri yerle bir olmuş. Nazilerin yedi Tuna köprüsünü birden havaya uçurmalarını bugün bile unutamıyor Budapeşteliler. Ama hepsini yeniden yapmışlar. Hatta sekizincisini de eklemişler: Elisabeth Köprüsü. Köprüler içinde en değişik olan da bu köprü. Elisabeth Köprüsü, çağdaş çelik malzemeyle yapılmış, kablolu bir asma köprü.

Bir sonraki ise ünlü “Zincirli Köprü”. 150 yaşındaki bu köprü, zincirlerle asılmış. Taş ayakları arasındaki açıklık 375 metre. II. Dünya Savaşı’nda yıkılınca, eskisine uygun olarak yeniden yapılmış. Köprünün savaş sırasındaki halini, şair Gyula Illyes şöyle anlatmış dizelerinde: “İki şehir arasında, kırılmış belkemiğiyle / Dilsiz bir köprü, / Katledilmiş bir canavar gibi, / Sefalet ve suç içinde uzanıyordu.” 1842 yılında inşa edilen köprüyü yapan mimar, köprünün Buda ve Peşte ayaklarında bulunan ikişer aslan heykelinin dilini yapmayı unutmuş. Açılış günü köprüden annesiyle geçmekte olan bir çocuk aslanların dilinin olmadığını farketmiş. Olay duyulur duyulmaz mimar kendini köprünün üzerinden Tuna’ya atarak intihar etmiş. Hüzünlü bir hikaye değil mi?

            Budapeşte’nin Buda yakası bir Ortaçağ kenti. Bu kentten günümüze sadece parke taşlı yollar ve gotik üslubunda yapılmış evler kalmış. Yine de parke taşlı sokaklarda gezinirken bir Ortaçağ kentinde bulunduğunuzu hissettiriyor. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar Peşte, Buda’dan daha küçük bir yerleşimken, daha sonra bir nüfus patlamasıyla Buda’yı geride bırakmış. Şimdilerde ise kent nüfusu Buda ile Peşte arasında dengeli bir biçimde dağılmış durumda. Buda yakasında başlıca 4 tepe var: Kale Tepesi, Gül Tepesi, Janos Tepesi ve Gellert Tepesi. Tepelerin hepsi ağaçlarla kağlı. Zaten 525 kilometrekare yüzölçümüne sahip olan Budapeşte’nin yarısı yeşil alan olarak bırakılmış: Parklar, orman ve tarım alanı. İşin en güzel tarafı da, kentin hiçbir yöneticisi politik nedenlerle inşaat izni vermiyor. Darısı bizim başımıza!..

            Gül Tepesi, adını Gülbaba adlı bir bektaşi dervişinden alıyor. Gülbaba, Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte geldiği Budin’de ölünce, Kanuni’nin emri ile kente hakim bu tepede adına türbe yapılmış. “Gülbaba Türbesi”, özellikle biz Türk gezginlerinin ilgisini çekiyor. Sekiz köşe planlı, çatısı bakır kaplı türbe, son yıllarda Türk hükümetinin desteği ile onarılmış.

            Gül Tepesi’nin karşısında bir ada var: Margit Adası. Tuna’nın ortasında, 2,5 kilometre uzunluğunda, balık biçiminde, 1000 dönüm kadar bir yer. Ada üzerinde plajlar, yüzme havuzları, spor tesisleri, açık hava tiyatrosu ve iki de otel var. Burada gecelemek gerçekten çok keyifli olmalı. Margit Adası’nın karşısında, Peşte yakasında yer alan ve oldukça etkileyici bir yapı olan “Macar Parlamento Binası” turistlerin ilgisini çeken yerlerden. Londra’daki Parlamento Binası’ndan esinlenerek yapılan bu yapı 1904’te tamamlanmış. Binanın dekorasyonu sırasında 40 kiloya yakın altın varak harcanmış. Bu görkemli yapının duvarlarını 233 gotik heykel süslüyor.

            Gelelim Kale Tepesi’ne. Bakın İsmail Habib’in Kale Tepesi’ne (Yıl 1935): “Sağda kale, ortada taç giyme kilisesi, solda kral sarayı ve şurada burada diğer, maziden akıp gelen yapılar ile bin yılın vak’alarını yüklenen bu tepe sanki sırtında taşıdığı asırlar daha iyi görünsün diye kabardı ve bin yılın üstüne yığılışı da onu bir kat daha yüksek gösteriyor. Taşıyan dağ dona kalmış bir tarih ve taşınan tarih gözü dolduran bir dağ gibi!” Kraliyet Sarayı olarak da bilinen Buda Kalesi, deniz seviyesinden 168 metre yükseklikteki bu tepede bulunuyor. Budapeşte Tarih Müzesi, Ulusal Szechenyi Kütüphanesi ve Macar Ulusal Galerisi de bu yapı içinde yer alıyor.

Tepenin üzeri dar ve uzun bir düzlük. İlk temeli 1255 yılında atılan ve 1541-1686 yılları arasında cami olarak kullanılan Matthias Kilisesi ile Budapeşte Hilton Oteli bu düzlükte yan yana duruyor. Zamanında, Matthias Kilisesi’nde Kanuni Sultan Süleyman da namaz kılmış. Balıkçı Kalesi burçları da bu tepede bulunuyor. Buradan kentin hem gece hem de gündüz manzarası harika. Mutlaka görün derim! Ayrıca, kale bölgesinde çok güzel eski evler ve avlu içinde bahçeler görebilirsiniz. Eğer yolunuz buraya düşerse, bahçe kapısını şöyle bir itiverin, o güzel bahçeler gözlerinizin önüne serilecektir. Burada rüzgarı koklayın.

            Dünyada binlerce yıldır kaplıca tedavisi yapılan tek büyük kent Budapeşte. Buradaki kaplıcaların suyu, içerdiği kükürt ve radyoaktif elementler sayesinde romatizma, mide ve bağırsak hastalıklarına iyi geliyormuş. 123 kaynaktan günde 70 milyon litre termal su temin ediliyor. Sokullu Mustafa Paşa‘nın yaptırdığı 8 köşeli kubbeli hamamın çevresine eklenen binalarla modern bir kaplıca tesisi kurulmuş Budapeşte’de. 

            Budapeşte’den bahsederken Çigan Müziğine değinmemek olur mu? Ünlü virtüözlerden Yehudi Menuhin, “Çigan müziği, sanatı da aşar, o bir sihirdir” demiş. Klasik bir Çigan orkestrasında, iki kemanın yanı sıra alto, çello, bas, flüt ve çembal bulunuyor. Yöneten ise başkemancı. Budapeşteliler müziği sadece sevmekle kalmıyorlar, saygı da duyuyorlar. Kentteki çok sayıda orkestra, bale ve opera toplulukları bunun bir göstergesi. Kentin meydanlarından birine de opera sanatçısı bir bayanın adı verilmiş: “Blaha Lujza ter”…

Adamın biri tirajı yüksek Budapeşte Journal Gazetesinin idare binasına girer.

Doğruca burçlar köşesini düzenleyen kişiye gider.

  • Bir daha Akrep burcuna bugün armağan alacaksınız diye yazmayın.
  • Neden diye soran gazeteciye:
  • Karım Akrep burcundan. Akşam hediye göremeyince kavga ediyoruz.  

Budapeşte

ŞİİR ŞEHİR; BUDAPEŞTE

Eylül aynın son günleriydi. Yakın çalışma arkadaşım İbrahim ile birlikte Szeged şehrindeki bir iş toplantısı için 07.00’de Türk Hava Yolları uçağıyla İstanbul’dan Budapeşte’ye hareket ediyoruz. Hakkında birçok şey okuduğum Budapeşte şehrini özellikle de ünlü Macar şair Sandor Petöfi’nin “özgürlük ve sevmek,bu ikisi gerek bana! Aşkım için yaşamım feda olsun,özgürlük uğruna aşkım!” dizeleriyle hatırlıyorum. Ve tabii ki diğer şairler, Endre Ady, Atilla Jozsef’in dizelerinde… Son kontrol noktasını geçerken, içimden şiir mırıldanıyorum. Şiir şehir Budapeşte’ye gidiyor olmanın heyecanıyla belki, hafızam tazeleniyor ve şiir gün yüzüne çıkıyor.

Bir buçuk saatlik bir uçak yolculuğunun ardından, Budapeşte havalimanına iniyoruz. Sempatik Macar bayan görevlinin pasaportumuzu kontrolü ve sonrasında gülümseyerek “Macaristan’a hoş geldiniz” demesi ile kapıdan çıkış yapmamız bir oluyor. Sonra valizlerimizi beklerken, ayaküstü Bursa’dan ve Balıkesir’den gelen canlı hayvan ithalatçısı iş adamlarımızla sohbet ediyoruz. Anlıyoruz ki tarım ve hayvancılık konusunda yoğun bir ticaretimiz varmış Szeged’den tutun da Slovenya’ya ve Romanya’ya kadar. Ve iş adamlarımızın çiftlikleri varmış. İnsanımızın girişimci ruhu ile bir kez daha gurur duydum.

İbrahim, çantaları aldıktan sonra, HUF almak için acele ediyor. HUF, Macarların para birimi.. Aynı zamanda Macaristan Forintu da deniyor. İbrahim, pratik Macarcasıyla bu sorunumuzu anında çözüyor. Malum, Macarlar İngilizce’den daha ziyade Almanca konuşuyorlarmış. Artık rahatız!..

Şehre gitmek üzere Ferenc Liszt havaalanından taksiyle yola çıkıyoruz. Yaklaşık 30 kilometrelik bir yoldan bahsediyorum. Yolda, İbrahim ile kalacağımız yeri konuşurken, Türklerin yoğun olarak konakladığı Studio Senn otelinde kalmayı kararlaştırıyoruz. Fakat haritaya baktığımızda buranın biraz şehrin dışında kaldığını görüyoruz. Yolda Booking’ten merkeze yakın ya da merkezdeki otelleri tararken karşımıza Madisson Apart Hotel çıkıyor. İşi şansa bırakmadan, yolda rezervazyon yaparken trafiği sakin, yemyeşil yollardan şehre doğru uzanıyoruz. Şoförümüz Tibor, eski Doğu Alman filmlerindeki yoldaşlara benziyor. Çok eski zamanlarda lise dönemlerinde İstanbul’da Budapeşte’nin sesi radyosunu dinlediğimi, halen yayındaysa o kanalı dinlemek istediğimi söylüyorum. İbrahim’in şaşkın bakışları arasında, Tibor, radyo frekansını ayarlıyor. Macar aksanlı İngilizcesiyle, “İşte Budepeşte radyosu!..”diyor.


Bu arada yol uzun malum… Bize de konu lazım. Ben, Budapeşte’nin sesi radyosuyla olan hikayemi, Tibor ve İbrahim’i sohbete ortak ederek anlatmaya başlıyorum. Türkiye’de arabeskin yasaklı olduğu yıllarda, ben ilk defa Budapeşte’nin Sesi Radyosu’ndan, İbrahim Tatlıses’i, Ferdi Tayfur’u, Orhan Gencebay’ı nasıl dinlediğimi anlatıyorum. Tibor da, İbrahim de hayretle dinliyor. Hatta o yıllarda, istek bile yaptığımızı söylüyorum. Her ikisi de şaşkınlıkla dinliyor hikayemi… İbrahim bakışlarıyla konuşuyor, Tibor bakışlarıyla susuyor… Üç kişilik yolculuk, giderek sevimli ve eğlenceli bir hale dönüşerek, devam ediyor. Temiz ve geniş caddelerin arasından, tarihi binaları seyrederek yavaş yavaş süzülüyoruz şehre… Havaalanında yanımıza aldığımız şehir haritası yetişiyor imdada, gördüklerimizin ne olduğunu, kiliseleri, tarihi binaları işaretliyor, merakla tanımaya çalışıyoruz.

Tibor, bizi otelin önüne kadar getiriyor. Uzun, geniş ve temiz Habsburg mimarisi yapıların arasındaki otelimize ulaşıyoruz. Resepsiyondaki şişe dibi gözlüklü görevli, odamızın saat üçte hazır olacağını söyleyince, bunu bir işaret olarak algılayıp Budapeşte’nin sokaklarına, caddelerine dalıyoruz. Elimizdeki haritadan bir güzergâh tayin ederek, günün sonuna kadar gezmeyi kararlaştırıyoruz.

Muhteşem mimarisiyle Opera Binası!..

İlk olarak tarihi opera binasını görüyoruz. Mimarisi muhteşem! Çok etkileyici bu binanın, rüya gibi fuayesinden, saray gibi koridorlarından geçiyoruz. Sahneye yaklaşmak üzereyken, grup halinde belirli zamanlarda ancak gezilebildiğini öğreniyoruz. Fazla zamanımız olmadığından, bu güzel binanın içini gezerek ayrılıyoruz. Budapeşte’de şehir ulaşımı genelde tramvay ile yapılıyor. Şehirde ilk tramvay hattı, 1949’da Stalin’in 70. Yaş gününde açılmış. Bu yüzden, sayısı 30 olan tramvay hatlarının numaraları 70 ile başlıyormuş.

Cadde üzerinde iki resim sergisini ziyaret ediyoruz. Bulgar bir ressamın natürmort ağırlıklı resimlerine bakıyoruz. Sonra daha ziyade kilise temalı resimler, fresk, heykeller ve aziz portrelerinin çalışıldığı diğer sergiye uğruyoruz. Ve Andressy Caddesi! Burası insanın yürürken yorulmaktan ziyade dinlendiği bir yer… Büyük meydana doğru, kendimizi caddenin akışına, ritmine bırakıyoruz. Meydan’a yaklaşınca, sağda St. Stephen’s Basillica’sını görüyoruz. Bunun üzerine İbrahim’le göz geze geldiğimizi ve yönümüzü değiştirdiğimizi hatırlıyorum.

Görkemli Stephen’s Bazilikası

96 metrelik yüksekliği ve bir asansör olmakla birlikte geleneksel yöntemle 364 merdivenle çıkılan bir kubbesi var bacaklarınıza güveniyorsanız ve azimli bir gezginseniz oradan panoramik görüntüyü seyredebilirsiniz,90m yükseklikten Peşte’yi ve Buda’yı eşsiz görkemiyle izlemenin keyfine varacaksınız, mutlaka denemenizi öneririm. 1851 yılında inşaatı başlayan katedral, 50 yıl sonra önemli mimarları Miklós Ybl, József Hild, József Kauser tarafından tamamlanabilmiş. Kilise, 1905 yılında İmparator Frans Joseph tarafından açılmış. Bu kilisenin bir özelliği de, 10 tonluk ülkenin en büyük çanının burada olmasıymış. İç dizaynı neo-rönesans üslubunda yapılmış, Szent Istvan meydanındaki bu muhteşem katedralin süslemeleri, kubbesi, vitrayları ve freskleri gerçekten inanılmaz bir görkeme sahip…

Meydan, Sultanahmet Meydanı’nın turistlerle buluşması gibi yoğun günlerinden birini yaşıyor. İbrahim’le bir rota çiziyoruz. Yürüyerek Parlamento binasına gitmeyi, Peşte’den Tuna’yı geçip Buda’ya Margret Köprüsü’nden geçmek istiyoruz. Tuna Nehri kıyısı boyunca tur tekneleri, restoran tekneler demirlemiş.

Tuna’nın İncisi Parlamento Binası

Parlamento Binası, Budapeşte siluetinin en önemli mihenk taşıdır desek, yanlış olmaz. Panoramik Tuna siluetinde önemli bir yer tutuyor. Çünkü Tuna’nın zarifçe kıvrıldığı bir dönemeçte beyaz, görkemli anıt yapı sizi olanca zarafeti ile karşılıyor. Sağımızda Margret Köprüsü, yanında Tuna’nın ve Budapeşte’nin incisi Margret adası, tarifi imkansız seyir güzellikleri sunuyor.

1884 yılında başlayıp 1902 de tamamlanan Neo-gotik üslubun muhteşem mimarisiyle inşa edilmiş, 27 giriş kapısı, 691 oda, 10 salona sahip, içindeki merdivenlerin birbirine eklendiğinde neredeyse 20 km’ye ulaştığı toplam alanı 18 bin m2’yi bulan parlamento binasında 40 milyon tuğla ve iç dizaynında 233 heykel ve tamı tamına 40 ton altın kullanıldığını öğreniyoruz. Milli meclis salonu ve kubbeli salon hakikaten görülmeye değer. Hayret makamında soluksuzca geziyoruz, ilginçtir bu binanın yüksekliği de bazilikada olduğu gibi 96 m,sanırım bir sekliyle şehir siluetinde bir standart getirilmiş olmalı diye düşünmeden edemiyorum.

Margret Köprüsü

Yapımına altmışların başında başlanan Tuna nehrinin gerdanlıklarından biri olan Margret Köprüsü, 1876 yılında yapılmış. Üzerinde yürürken Margret adasının doğal güzelliklerini de görmeniz mümkün. Köprünün 638m uzunluğunu adımlayarak Buda kısmına ulaşıyoruz. Elimizdeki haritaya göre tarihimizin önemli karakterlerinden Gül Baba Türbesine yakın olduğumuzu farkediyoruz. Török Utca caddesine giriyoruz,heyecanla adımlarımız birden hızlanıyor türbeye vardığımızda biraz duygulanıp iç çekiyoruz.1541 yılında burada şehit düşen Gülbaba’nın cenazesini rivayetlere göre Kanuni Sultan Süleyman beraberinde 200 bin kişi ile kıldı. Biz de bu gönül mimarı Gülbaba ve şehitlerimizin ruhuna bir fatiha gönderip kaleye doğru yolumuzu sürdürüyoruz. Bu arada unutmadan, bu güzel türbenin bir maketinin de İstanbul’da Miniatürk Park açık hava müzemizde olduğunu söylemeliyim.

Mandragora’da Gulaş Lezzeti

Tuna nehrini solumuza alıp Budin kalesine çıkmak üzere finiküler yönüne doğru yürürken Kacsa Utca caddesindeyiz. Açlığımızı yatıştıracak bir şeyler yemek istiyoruz, birkaç küçük restoranı es geçip Mandragora restoranda karar kılıyoruz. Macarlar her zaman mutfaklarıyla gurur duyarmış, biz de bu gurur verici mutfağın lezzetlerini denemek için bayağı bir iştahlıyız. Mandragora’nin güzel bir bahçesi var, cennetten bir köşe sanki… Buda bölgesine saklamışlar da biz keşfetmişiz gibi oldu.. Adeta büyülendik, harika bir mekan. Şef bize başlangıçta karaciğer öneriyor lakin biz meşhur paprika aromalı yemeklerinden tavuk, balık dışında en bilinen yemeği “dana gulaş”ı deniyoruz. Paprikanın tadı başlarda bize farklı gelse de baharatlı gulaşı seviyoruz. Bir nevi et ve sebze ağırlıklı sulu yemek, çok da lezzetli… Mekan, sıradışı, farklı bir atmosferi var. Üstelik servisteki nezaket dikkatlerden kaçmıyor. Fırsatı olanların uğrayıp farkı fark edeceği bir yer tavsiye ederiz.

Vakit ikindiyi geçiyordu. Güzel bir yemeğin ardından biraz da dinlenmiş olsak da kaleye yürüyerek çıkmayı göze alamıyoruz. Teleferik kabinli finüküler için bekleyen yoğun bir turist grubu var. Beklemek kuyruğun azalmasına sebep olur mu acaba, diyerek citytour satışı yapan gençlerle sohbete koyuluyoruz. Elektrikli golf araçları ile çıkabileceğimizi söylüyorlar lakin fiyat hoşumuza gitmiyor. Beklerken zincirli köprüden gelen turistlerle kuyruğun azalma ihtimalinin giderek imkansızlaşmasıyla yüzleşirken cesaretimizi toplayıp bilet için sıraya giriyoruz. Bir zaman sonra kendisi de bir tarihi eser olan 1870 yılına ait finükiler ile aslanlı köprü üzerinden Peşte manzarasını seyrederek 4dk da kaleye çıkıyoruz.

Tarihin Güçlü Tanığı Budin Kalesi

Budin kalesine çıktığımızda manzara bizi büyülüyor. Budapeşte panoraması muhteşem, karşımızda zincirli köprüden bazilikaya sol tarafımızda parlamento binası Peştenin tamamı alabildiğine sınırsız bir görkemi gözlerinizin önüne seriyor.

Gotik ve Barok mimarinin muhteşem yapılarını burada görmek, heykellerin tarihsel olaylara göre güç ve iktidarı temsil ettiği anıtsal yapılarla dolu bu kale… Budapeşte’yi gezmek isteyenlerin mutlaka görmeleri gereken yerlerin başında gelir. Bir dönem Osmanlı’nın Budin’i yönettiği merkez de olan kale tarihi 13.yy Moğol istilası sonrasından başlayıp 1260’dan sonra Macar krallarının hem ülkeyi yönetip hem ikamet ettikleri yer olmuş.

Defalarca parmağımız deklanşöre basıyor, ardından zamanımızın darlığını hatırlayıp hızla Aziz Matthias kilisesine yöneliyoruz. İlk kez bir kilisenin ücretli olduğunu burada görmek beni şaşırtıyor. Bu yönüyle müze kilise olma özelliği taşıyor olmalı diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Matthias Habsburg krallarının taç giydikleri 700 yıllık bir 13.yy anıtsal yapı. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş olan kilise çatısında kullanılan Zsolnay seramikleri ile de biliniyormuş. Birkaç defa restorasyon geçirmiş olan kilisenin freskleri inanılmaz güzellikte… Ayrıca Macarlar için bir özelliği de yerli ve yabancı sanatçıların burada Pazar akşamları konser veriyor olduklarını anlatılanlardan öğreniyoruz.

Halászbástya Balıkçılar tabyası ikinci gezi noktamız… Tarihi 115 yıllık bir geçmişe sahip olsada en güzel Peşte manzarasının izlendiği yerlerden birisi de bu tabya… 7 Macar kabilesini temsilen 7 kulenin yapıldığı bu tabyaya balıkçılar tabyası denmesinin nedeni Ortaçağ Budapeştesi’nde anlatılanlara bakılırsa yakındaki balık pazarında çalışanların savunma esnasında burada çok fazla fedakarlıklarda bulunmuş olmasındanmış… Sonrasında, doğruca kraliyet sarayına yürüyoruz, önünde durduğumuz heykel Peşte’ye bakıyor atının ayaklarına doğru yalvaran Osmanlı askerleri yapılmış olması dikkatimizden kaçmıyor..

Budapeşte Tarih Müzesi’ndeyiz… Eskiden kraliyet sarayı olarak kullanılan bu mekana en alt kattan giriş yapıyoruz. Tarih öncesi Budapeşte,arkeolojik dönemler, Buda kalesi ortaçağ kraliyet sarayı,buda kraliyet sarayı gotik heykeller gibi kalıcı sergilerin yer aldığı koleksiyonları müzeci gözüyle inceleme fırsatı bulduk. Yer yer müze içersinde ziyaretçilerin deneyimsel tematik puzzle çalışmaları yaptıklarını görmek ilgimizi çekti. Çünkü ziyaretçiyi müze içinde belli bir temayı esas alan bir konu üzerinde yoğunlaştırmak müzecilik adına fark oluşturmuş, bunu gözlemliyoruz. Arkeolojik eserlerin sergilendiği hall de çok eski bir şapel de mevcut. Katları birer birer gezerek çıkıyoruz ortaçağ dönemlerine ait seksiyonlar, Osmanlı dönemi ve Macar krallıkları dönemi eserleri, etnografya bölümleri ve müze içersinde birde koruma uygulama çalışmalarının yapıldığı restorasyon ve konservasyon merkezini de gezerek kraliyet sarayını terkedip ana kapıdan orta avluya çıkıyoruz. Avcılar çeşmesi önüne gelip resim çekiyoruz. Sonra sarayın ön kısmına uzun tünel koridordan geçerek ana halldaki “modigliani” resim sergisini gezmek istiyoruz. Lakin neredeyse yaklaşık otuz euro civarı olduğunu duyunca giriş ücretinin ülkemizdeki müze ve ören yerlerine göre ne kadar yüksek olduğunu düşünüyoruz. En küçük müze ve ziyaret yeri 10 euro 15 euro… Gün batımına doğru kaleden Budapeşte manzaraları alıp finükülerle iniyoruz..

Osmanlı mezarlarının olduğu kısma inemedik lakin orada Macarların Osmanlı Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa hakkında şöyle yazdıklarını okumuştum “145 yıllık Türk Egemenliği’nin son Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa bu yerin yakınında 1686 eylül ayının ikinci günü öğleden sonra yaşamının 70.yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı. Rahat Uyusun”ruhuna bir Fatiha okuyoruz, yakından… Ve sonra Nazlı Budin türküsünü hatırlıyorum….Cephane tutuştu, aklımız şaştı,Selatin camiler yandı tutuştu. Hep sabi subyanlar ateşe düştü. Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i…

Tuna’nın Gerdanlığı Aslanlı Köprü

Budapeşte’nin sembollerinden Tuna’nın asıl gerdanlığı olan zincirli köprüden geçerken testere ile müzik yapan bir sokak sanatçısı köprüde resital veriyor. Biraz durup dinliyoruz, sonra resim çekmek istediğimi farkedince para istiyor,meğer geçimini çaldıklarını dinleyenlerden aldığı bahşişlerden değil resmini çekenlerden sağlıyormuş. Lakin bizde o göz yok, işaret etmesine rağmen yürüyüp gidiyoruz. Peşte tarafına geçip hotelimize ulaşacağız… Aslanlı köprü de denilen bu meşhur köprünün anlatılan ilginç de bir hikayesi var, ona da değinmeden geçmeyelim: Köprünün iddialı mimarı, köprüde herhangi bir eksiklik bulan olursa kendisini öldüreceğini söylemiş.

Bunun üzerine küçük bir kız çocuğunun köprü girişindeki aslanlardan birinin dili olmadığını farketmesi üzerine mimarın kendini tunaya atıp intihar ettiği söylencesi yaygın bir şehir efsanesiymiş.. Akşamın rengi hafif hafif Avrupa’nın en iyi aydınlatılan 3. şehrini ışıtmaya başlıyorken,jozsef Atilla caddesinden geçerek buyuk Andressy caddesine ulaşıyoruz. Akşamın sadeliğinde uzun geniş Andresy caddesinde yürüyüp, Budapeşte opera binasından karşı sokağa giriyoruz. Sokağın sonuna vardığımızda sabah bıraktığımız Madisson hotel orada bizi bekliyor. Sokağın sonunda kafelerin loş ışıkları altında Macarlar akşam yemeğinde. Odamıza çıkıp eğreti yerleşiyoruz. Birazdan çıkıp bir akşam yemeği için Andressi’den aşağı doğru gelirken gördüğümüz Török Kebap restoranında bir seyler yiyeceğiz. Akşam bayağı serin geliyor bize, 10 dk yürüyüp Türk restoranına ulaşıyoruz. Yiyecek olarak sadece tavuk döner alternatifimiz olduğunu görünce itiraz etmiyor, yiyoruz. Adıyamanlı Emre abiyle sohbet edip ardından çay ikramı ile de ağırlanıyoruz. Müsaade alıp hotelimize dönüyoruz. Gece bütün gün yürümenin verdiği yorgunlukla çabucak geçiveriyor, bir bakıyoruz sabah olmuş… Bu defa hotelimizin alt caddesinde tarife göre bir diğer Türk lokantası Antalya Kebap’a sabah çorbası için uğruyoruz ve Szeged şehrine gitmek üzere varmış gidip bir çorba içip Szeged şehrine gitmek üzere Budapeşteye veda ediyoruz.