Belgrad – İki Nehrin Gri Tonlu Şehri

Yağmura gebe akşamın karanlığında soğuk hava kristal gibi sessizliği kesiyor. Sonsuz gökyüzünün altında alabildiğine bereketli topraklar uzanıyordu. Yolda olmanın sevinci ile caddeleri sınırlayan yüce ağaçları izliyorum. Yol arkadaşım elbette yine “haritam”. Evet, daima Türkiye ile Batı Avrupa arasında araçları ile yola çıkanlar, özellikle de gurbetçiler için bir “Geçit Şehri” olarak bildiğimiz Belgrad’dayım. Ama bu kez Belgrad’a hak ettiği ilgiyi göstereceğim.

Kentin rengi bence kasvetli bir “gri.” Avrupa’nın doğu ile batı sınırını oluşturan bu coğrafya tarih boyunca 40 ayrı ordu ile 38 kez işgale uğrayarak dalında bir rekoru da elinde tutuyor. Keltler, Gotlar, Avarlar, Franklar, Bizans, Macarlar, Bulgarlar, Slavlar, Osmanlı, Avusturyalılar bu kenti tarih kordonu boyunca Belgrad’ı ele geçirdi.

Hitler döneminde ağır bombardıman altında Belgrad 50 bin vatandaşını yitirdi. Almanlara karşı direnişin ulusal simgesi ve kahramanı olan Tito 40 yıl Yugoslavya Birliği’ni bir arada tutmayı başardı. Bugün bile onu sevgi ile hatırlayan özellikle yaşlı bir kitle var. Ölümünden sonra bu coğrafyadan tam 7 ülke doğdu. Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek ve Slovenya. Mareşal Tito’nun anıt mezarını Belgrad’da ziyaret etmeniz mümkün. Aslında “Hırvat kökenli olan Tito’nun mezarını burada tutmayalım.” diyen Sırp milliyetçilerin sayısı da öyle pek az değilmiş!

Bosna Hersek’te yaşanan acı dolu iç savaştan sonra, Sırbistan Kosova’nın kendisinden kopması ile ikinci bir deprem yaşadı. Bunu bir türlü sindiremeyen milliyetçiler öfke ile Belgrad yönetmine ve bilhassa Amerikan firmalarına saldırdı.

Belgrad belki gezginleri kendine çeken dünya çapında ünlü öğelere sahip değil ama otobüsler dolusu ellerinde kamera ve tablet bilgisayarlarla ortalıkta dolaşan turistlerden uzaklaşmak isteyenler için uygun bir coğrafya. Bu kentin sokaklarında yürüyerek 6 bin yıllık coğrafyayı keşfedin. Nazik Belgradlılar ile tanışın. Eski Belgrad bünyesinde klasik, neo-klasik, barok ve art-neouveau akımlarının güzel örneklerini barındırıyor. Yeni Belgrad’da ise üç grup aynı tip Sovyet mimarisinin 41, 80 ve 50 binalı çirkin beton gökdelenleri dikkatinizi çekecektir.

Sırbistan’ın, Kosova Savaşı’nı sona erdirmesi için NATO tarafından bombalanan Millî Savunma binası belki ibret olsun diye olduğu gibi bırakılmış.

Kırmızı ve sarı tramvaylar 1960 yılında ailemle arabayla çıktığımız Avrupa gezisi sırasında uğradığımız Belgrad’dan günümüze kadar ulaşmış.

Belgrad size birçok olanak sunuyor ama bence önce Kalemegdan (Kale Meydanı) ile başlamak gerekir.

Tuna ile Sava Nehirlerinin buluştuğu yeşil noktayı bu kaleden zevkle seyredebilirsiniz. Bu stratejik noktaya Keltler’den itibaren tüm uluslar kenti savunma amacı ile yerleşmiş. Kale içinde topları, tankları, üniformaları, madalyaları ile bir askerî müze, Mora Fatihi Damat Ali Paşa’nın Türbesi, Sokullu Çeşmesi, suya ulaşan mahzenler ve Şeyh Mustafa Türbesi bulunmakta. Belgrad Kalesi’nin İstanbul, Zindan, Leopold ve Saat Kulesi olarak adlandırılan dört kapısı vardır.

Hemen kalenin yakınındaki trafiğe kapalı Knez Mihailova Caddesi’nde acele etmeden, ortamın keyfini çıkartarak yürümeniz gerekir. Sokağın iki yanında tarihî binalar, lokantalar, kahveler, patlamış mısır satan seyyar satıcılar, yol boyunca farklı gösteriler, mini konserler, satranç turnuvaları arka arkaya  sizi bekliyor. Elbette bir sokak kahvesinde çayınızı yudumlamanın ayrı bir keyfi var. Akşam ise soluk sarı ışıkların aydınlattığı hoş bir atmosfer yaratılıyor.

To license this image contact:Lonely Planet Imagesemail: lpi@lonelyplanet.com.auphone: 61 3 8379 8181

Çoğu IXX. yüzyıldan kalma evlerin sıralandığı, bohem yaşamın yeşerdiği Skadarlijaa Bölgesi bahçeli lokantaları ile keyifli mekanlarına sahip. Sava Nehri üzerindeki Çingene Adası ise kahveleri, bisiklet, paten, golf, suni gölde kürek ve su kayağı gibi sporları ve yazın plajları ile kentin nefes aldığı yeşil bir alan. Spora çok meraklılar. Üzerlerinde eşofmanları ile ya spora gidiyor, ya spordan geliyorlar.

İsmini Osmanlı’nın kente su sağlamak amacı ile inşa ettiği su terazisinden alan “Terazi Meydanı” ile “Terazi Caddesi” lüks mekanları, pahalı markaların satıldığı şık dükkânları ile tanınıyor.

Daha önceleri ayrı bir yerleşim merkezi olan “Zemun” Tuna Sahili’nde dar sokakları, XVIII. yüzyıl barok mimarisi ile hoşunuza gidecektir. Bu yöre artık milli park ilan edildi. Ayrıca, Belgrad’ın, Tuna’nın öbür yakasına yayılmasına müsaade edilmeyerek yeşil örtü korunmuş. Ulusal Müze’de Monet, Picasso dahil Avrupalı ve Sırp sanatçılarının eserlerini bulacaksınız.

Belgrad’da dolaşıyorum. Sırplar genelde sessizler. Sokakta çocuk sayısı az ama çocukların eğitimini önemsiyorlar. Binaların arasına serpiştirilmiş sempatik parklarda çok sayıda sarmaş dolaş sevgililere, oyun oynayan çocuklara, kitap okuyanlara, satranç oynayanlara rastlıyorsunuz. Acaba “hareket” Zenor’un dediği gibi “Duraklar Zinciri” midir?

Ufak bir çocukla göz göze geliyoruz. Saçları ve kirpikleri sarı değil, resmen kıpkırmızı. Saçları kirpi gibi havaya dikilmiş. Yüzü, gökyüzüne yayılmış yıldızlar gibi çillerle kaplı. Bedeni 6 ya da 7 yaşında. Kısaca gözlerinin dışında her yeri çocuk. Gözlerinden yaşadıklarını yansıtan bir “bilgelik” bir “acı” açıkça okunuyor.

Bir dönem 200 caminin bulunduğu Belgrad’da bu güne ulaşan Osmanlı eserleri parmakla gösterilecek kadar az. Örneğin Zindan Kapı, Dizdar Kalesi, Saat Kulesi ve Damat Ali Paşa Türbesi. Ayakta kalan tek cami ise tek minareli, kare planlı Bayraklı Cami. O da maalesef Dorcol’da (Dörtyol) beton yığınlarının arasına sıkışmış kalmış. İçi de çok sade. Zaten Kosova protesto yürüyüşlerinde milliyetçilerin saldırısına da uğramış.

Belgrad’da daha gezmek istiyorum derseniz işte size başka seçenekler:

Kaptan Musa ve Prenses Ljubica Konakları, eski Yugoslavya coğrafyasındaki yaşamdan ilginç kareler sunan Etnografya Müzesi, kırmızı tuğlaları ile St. Mark Ortodoks Kilisesi, Osmanlı döneminde taş ocağı olarak kullanılmış şık Tasmajdan Parkı ve Ortodoks Kilisesi’nin bağımsızlığını ilan eden papaz Sveti Sova’nın adına yapılan, Ayasofya’ya benzediği söylenen Ortodoks dünyasının en büyük katedrali Sveti Sava. Para buldukça bir parkın içinde yer alan bu dev katedralin inşaatı devam ediyordu.

Kısa Kısa Sırbistan:

  • Dünya şampiyonu ünlü tenisçi Novak Djokovic Belgrad’da bir tenis akademisi kurmuş.
  • Belgrad gece hayatı ile ünlü. Saat 22.00’den sabaha kadar eğlence devam ediyor. Özellikle sıcak ve hareketli müzikleri ile Romanları dinlemeye gidin. Ayrıca “Splav” olarak anılan Tuna üstünde demirleyen teknelerden oluşan gece kulüpleri ilginç.
  • Sokaklarda bol bol börek ve kebap çeşitleri satılıyor. Mutfaklarında balık ile salata da önemli bir yere sahip. Pilavlı sazan, Sırp salatası, sopska salatası ile kuru yemişli ve meyveli pasta denenebilir.
  • Havalimanına da ismi verilen ünlü mucit Nikola Tesla aslında çok ilginç bir kişiliğe de sahipti. Elektriğin uzaklara taşınmasını mümkün kılan alternatif akım, floresan lamba, neon ışınları, hızölçer, araçlardaki ateşleme sistemi, lazer teknolojisi, hidrolik santralleri, elektron mikroskobu ve mikrodalga fırını ve daha 700 buluş onun imzasını taşıyor. Elektrikli araçların markası da “Tesla” olarak adlandırıldı. Nikola Tesla vejetaryendi ve icatlarını en başta çağdaşı Edison olmak üzere başkalarına kaptırdığı için hep borç içinde yaşadı ve üçüncü  sınıf bir otel odasında öldü. İlginç yaşamı beyazperdeye aktarıldı. Onu tanımayı çok isterdim.
  • Belgrad’da merkezi konumu olan Nikola Tesla Müzesi’nde 45 dakikalık ilginç bir bilim turuna katılın. Tek tek deneylerle buluşları anlatılıyor. Müzenin giriş katında Tesla’nın kişisel eşyaları, çeşitli dokümanlar ve bir küre içinde külleri sergileniyor.
  • Partizan ve Kızılyıldız futbol takımları ateşli seyircileri Belgrad’da sürekli rekabet içinde.
  • Çorba, nane, kasa, fincan, parça limon, bedava, çay, çimen, yatak ve yorgan gibi 7 bine yakın Türkçe kelime Sırpça’da kullanılıyor. Yarısının Sırpça’da başka bir karşılığı da yok.
  • Belgrad’da 65 Park ve 40’ın üzerinde suyu rahatça  içilebilen çeşme var. Yanınızda çirkin bir pet şişe ile gezmenize gerek yok. Belki de Belgrad’ın en güzel yerlerinden biri bu irili ufaklı parkları. Şehrin en güzel yeşil alanlarından biri Topcider adını taşıyor. Yaklaşık 110 bin metrekarelik alana yayılan bu park 1831-1833 yılları arası Prens Milos’un bahçesi olarak planlanmış.
  • Yeni Belgrad’ın simge yapısı ise Sava Nehri’nin iki yakasını birleştiren 1 Ocak 2012 tarihinde hizmete açılan “Ada Köprüsü”.
  • Sırbistan kırk yıl süren Tito önderliğinde Yugoslavya dönemine bugün en çok sahip çıkan ülke görünümünde. Ayrıca sanki “Balkanların Günah Keçisi” olarak kendilerine ve Büyük Sırbistan yaratma hayalinde olan Milosevic’e haksızlık edildiği düşüncesindeler. Elbette kararı zaman ve tarih sayfaları verecektir.
  • Sırpların tatil için seçtikleri ülkelerin başında Türkiye geliyor. Karşılıklı vizenin kaldırılması iki ülke arasında ticaret ve turizmin artmasına neden olmuş. THY’nin Türkiye temalı büyük reklam panoları ana meydanlarda dikkati çekiyor. Ayrıca çok sayıda Türk dizisi de Sırp televizyon kanallarında gösteriliyor.
  • Belgrad’dan günlük olarak Subotica ve göl kenarındaki sevimli Palic kasabalarına uzanabilirsiniz.
  • Sırp Halk Müziği’nden etkilenen ünlü bestecileri Stevan Stejanovic Mokrassac’a popüler kültürü benimseyen günümüzün Sırp gençliği sahip çıkmıyormuş.
  • Hemen hemen her üç evden birinde köpek var. Parklar köpekleri ile gezintiye çıkan Sırplarla dolu. Her sokakta bir veteriner ve evcil hayvan dükkânına rastlamak mümkün.
  • Bu coğrafyada berberler genellikle hanım!
  • Boşnak, Hırvat ve Sırp lisanları birbirine çok yakın. Belki sadece bir telaffuz farkları var. Ama Sırplar elbette Belgrad Sırpçasına sahip çıkıyorlar ve ideal Sırpça olarak kabul ediyorlar.
  • Belgrad’a karayolu ile 1,5 saat uzaklıkta küçük ve sevimli bir kasaba var. Sremski Karlovci. Burada 1699 yılında Osmanlı ile ittifak devletleri arasında ünlü Karlofça Antlaşması imzalandı.
  • Sırplar kahvelerde oturup uzun uzun sohbet etmekten çok mutlu oluyorlar. Her sokakta bir veya iki kahve bulmak mümkün.
  • Genellikle kıyafetlerine ihtimam göstermiyorlar. Üzerlerinde bol, eğri büğrü bir tişört ve altlarında eşofman.
  • Sırbistan’ın güneyinde Sancak Bölgesi’nde 113 bine yakın Müslüman yaşıyor. Burada işsizlik hat safhada imiş.
  • Sırplar çok sigara içiyor ve kapalı alanlarda sigara içme yasağına uymuyorlardı!

Sicilya: Etna ve Geçmişinin Gölgesinde

Uçağın lastiklerinin bir homurtu ile yerinden çıktığını duyunca, yeni bir coğrafyaya yaklaşmanın heyecanı beni sardı. Gerçi Sicilya’yı bundan 15 yıl öncesinin kısa zamanda fazla yer görme hırsı ile şöyle bir görmüştüm; ama, uzun zamandır Akdeniz’in bu sıcak kanlı adasına tekrar gelmem gerektiğinin bilincindeydim. Tevekkeli değil, ünlü Alman şairi Goethe 1787 yılında “Sicilya’yı görmeden İtalya’yı tanıyamazsınız; çünkü, her şeyin sırrı Sicilya’da gizlidir” demiş.

Dar sokağa iki sıra park edilmiş arabaları, yere fırlatılan sigara izmaritleri, zayıf, saçları briyantinle dikilmiş siyah gözlüklü ince sakallı delikanlıları, içten, yardımsever ve geleneklerine çok bağlı halkı ile işte Sicilya’dayım.

            Sicilya ünlü Homeros’in Odessia destanında “Üç tarafından denizlerle sarılmış, Akdeniz’in ortasında bir ada” olarak tanımlanmış ve o çağlardan itibaren farklı kültür ve kavimlerin buluşma noktası olmuş. Milâttan önce VII. yüzyılda Yunan kolonisi olarak kurulup, leziz şarap ve zeytini ile Fenikelileri bile buraya davet etmiş. Romalıların bir zamanlar buğday deposu olarak kullandığı, Akdeniz’in en büyük adası olma şerefini elinde tutan Sicilya, küçük takımadaları ile birlikte İtalya’nın dokuz ilini oluşturuyor. Geniş alanlara yayılan narenciye bahçeleriyle, balıkçılığı, bol zeytin ağaçları ve güzel şaraplarıyla tanınan Sicilya, gerçekten zengin ve bereketli bir ada.

            Avrupa’nın tek aktif yanardağı Etna’nın gölgesinde öbek öbek çiçeklerin süslediği Sicilya, nedense hep “mafya” ile birlikte anıldı. Merak ettim ve öğrendim, mafyanın kelime anlamı “geleneksel yaşam tarzı” imiş. Elbette mafyanın bugünün Sicilya’sındaki etkinliğini bilemem; ama, Sicilya minik kafeleri, manolyaları, tatlı maya ekmeği içindeki nefis dondurması, yanan soluk sarı gece lâmbaları gölgesindeki eski; fakat, anlamlı güzel evleri, pazar sabahları kahve ve parkları dolduran Akdeniz’in sıcaklığını yüreğinde taşıyan halkı ile işte, gözlerimin önünde !

            İtalya’nın en güney ucundan, 16 kilometre genişliğindeki Messina Boğazı ile ayrılan, kabaca üçgen biçimindeki özerk yönetim bölgesi Sicilya, denizin, güneşin, tatlı martini, ateş likörü, Akdeniz müzikleri, Yunan ve Roma uygarlığı izlerinin ve heyecanının yaşandığı bir belde!

            Ada halkı İtalyanca’yı bir başka aksanla, farklı konuşuyor. Bu yüzden İtalyanlarla bile zor anlaşıyorlarmış. Hatta Sicilyaca-İtalyanca sözlükleri bile satılıyor.

            Akdeniz’in sıcak ikliminin verdiği rehavet ile sakinler, para hırsları yok. Nasıl olsa toprak bereketli ve turistlerde var, o zaman fazla çalışmaya da gerek yok. Başka bir lisan öğrenmeye de! Nasıl olsa turistlerin birkaç kelime İtalyanca bilgisi İtalyanların o pratik zekâları, çabuk anlama kabiliyetleri ile birleşince geçinip gidiyorlar.

            Kuzey İtalya ile güneyi arasındaki yaşayış ve kültürel değerler farkını, Palermo’nun havaalanından bile anlamak mümkün. Torununu geçiren yaşlı teyzenin gözünden dökülen gözyaşı bir süre sonra torunun gözyaşları ile bütünleşiyor. Dakikalarca birbirlerinden ayrılamıyorlar.

            Saat 13 deyince Sicilya’da tüm kepenkler arka arkaya birer birer gürültülü bir sesle aşağıya iner ve adayı bir sessizlik kaplar. Artık “siesta zamanı”dır adada.

            Bir akşamüstü Palermo’nun kıyı boyunca uzanan Villa Della Cala boyunca yürüyordum. Bir dükkanda koca kazanda etlerin kaynadığını ve insanların da önünde kuyrukta olduğunu gördüm! “Bir gezgin, her yeni tadı tatmalıdır” deyip daldım içeriye. Bir adamcağız, bıçakla kestiği bir sandviç ekmeğine, kazandan çıkardığı ciğerleri büyük bir ciddiyetle tek tek diziyor ve sonra üstüne öğütülmüş kaşar peynirini güzelce serpiştiriyor! Doğrusu bu farklı tat pek lezzetli idi. Bir de sabahları top şeklinde kızarmış bir değişik börek satılıyor. Dışı patates, içi ise etinden peynirine kadar farklı maddelerle doldurulmuş. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Başkent Palermo

            Siracusa, Catania ve Taormina gibi sevimli kasabalara sahip Sicilya’nın en popüler ve en zengin liman kenti, elbette başkent Palermo. Yunan kolonisi olduğu zamanlarda başlayan ticarî alandaki zenginliğinin Arap istilaları, Norman ve Bizans akınları ve Roma İmparatorluğu döneminde devam ettiğini Palermo kentinin dört bir yanına dağılmış tarihî yapıtlardan anlamak mümkün.

            Palermo’nun eski kentini yürüyerek gezin derim. Şehrin ana damarlarından “Corso Vittorino Emanuale Caddesi”nin denize ulaştığı noktadan başlayarak bu caddeyi sonuna dek arşınlayınız. Sanat ve kültüre ilginiz varsa, önce Abatellis sarayında yer alan Sicilya sanat galerisinden başlayın. Burada çoğunluğu dinî konuları içeren ikona, tablo ve heykelleri sarayın mistik havasında zevkle seyredeceksiniz.

            Yola devam edince dikkatinizi çeken ilk büyük yapı Palermo Katedrali olacaktır. İngiliz din adamı Gualtiero Offamillo tarafından yaptırılan katedralin içersine girince, Katolik mezhebinin, zaten geleneklerine bağlı Sicilyalıların üzerindeki büyük etkisine gözlerinizle şahit olacaksınız. Corso V. Emanuale Bulvarı’nda devam ederseniz “Cuba” olarak anılan bir eski kaleden sonra, bence adanın en ilginç köşesi olan bir mezarlık ve yanındaki müzeye sıra gelecektir. 1881 yılında soyluların gömülmesinin yasaklanması ile başlayan mumyalama işleminin, 1920 yılında bu yasa kaldırılana dek oluşturulan binlerce mumya örneğini, yerin bir fersah altındaki Katakomb müzesinde hayret ve korku ile seyretmek mümkün. Evet, bu dehlizde orijinal kıyafeti ile kadını, çocuğu, kısa boylusu, papazı ile sekiz bin mumya farklı açılardan ve değişik uzaklıklardan hep size bakıyor olacak. Hele “Rosalia” adında küçük, güzel bir kızın mumyasının başında, sanki her an gözünü açıp uyanacak diye bir süre hareketsiz bekliyorsunuz. Aynı müzenin yanındaki mezarlığa da muhakkak giriniz. Ben bu denli bakımlı ve sanki bir çiçek bahçesini andıran bir mezarlık görmedim. Mezarların üstündeki saksılardan rengârenk çiçekler fışkırıyor. Ayrıca mezar sahiplerinin çerçeve içinde mezarın üstüne bırakılmış birer-ikişer fotoğrafları da ihmal edilmemiş. Hatta bazı mezarların başına rengârenk balonlar bile bağlanmış. Ölüye ve geçmişe bu denli saygı, doğrusu beni duygulandırdı !

            Müzeden çıkınca bir otobüse atlayıp, tüm Palermo’yu kuşbakışı seyredeceksiniz. Başpiskoposluk merkezi Monreal’e gidiniz. Eğer dediğimi yaparsanız, Altındeniz kabuğu (Canca D’oro) vadisine bakan Caputo dağında bulacaksınız kendinizi.

            Önce elbette Monreal Katedrali ve Manastırı gezilecektir. 1174 yılında II. William tarafından inşa ettirilen katedral, Bizans, Norman ve Arap mimarîsinin çok güzel bir karışımıdır. Duvarlarını ve tavanını kaplayan ünlü mozaikleri, eski ve yeni İncil’den alınan olayları tasvir eder. Katedral, bazilika şeklinde olup, Lâtin hacına benzetilmiştir. Bir kare şeklinde olan bahçesi, 228 çift mozaik ve altın kaplanmış kolonları ile Roma mimarîsinin Sicilya’daki en güzel örneğini temsil eder.

            Goethe Enstitüsü’nde birlikte Almanca öğrendiğimiz Palermo Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Antonella Balseno ve eşi, beni bir müze görünümündeki bir lokantaya, akşam yemeğine götürüyorlar. Antonella, hâlâ 20 yıl önceki ufacık Fiat arabasını kullanıyor. Araba artık “ben gidemem” diye haykırıyor. İstanbul’da kapılarını açık bıraksanız bile kimsenin elini sürmeyeceği bu ufak ve yaşlı aracın direksiyonu, her arabadan inişte demir bir çubukla kilitleniyor. Evet Sicilya’nın gelenek ve göreneklerinden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Koca adada bir tek diet kola bulamazsınız. Bu yeniliği kabul etmeleri için daha 15 yıl geçmesi gerekirmiş.

Catania – Toarmina ve Etna

            Palermo’dan bir otobüse atlayıp, iki buçuk saat sonra Catania’ya varabilirsiniz. Bu tarihî kasabada Roma Amfitiyatrosunu, Fil Çeşmesini ve St. Agatha katedralini gezdikten sonra, doğru güzel ve sevimli bir Ortaçağ kasabası olan Taormina’ya varırsınız. Rengârenk ada sardunyalarıyla bezeli, bir yanı ulu Etna’ya diğer yanı Akdeniz’e bakan şirin evler, dar ve çiçekle bezeli sokaklar, manolya kokulu avlular, gotik çarklar, küçük meydanlar, Hellen Uygarlığı Katedrali, Roma Dönemi Yunan Tiyatrosu, kiraz, portakal, hatmi çiçekleri, buburmeryemler, limon, güneş ve deniz ile şarabın bir potada eritilmesi ile ortaya çıkan bir kasabacık. Yol, Taormina’dan sonra Etna’ya doğru uzanır. Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı 1995 yılına dek 140 kez faaliyete geçmiş. En son patlamasını gösteren video kasetler, dia ve fotoğraflar satılmakta. Dağın 1800 metresine kadar otobüs veya teleferikle ulaşmak mümkün. Daha sonra cip  ile 2500 metreye kadar gidilebiliyor. Zamanla sertleşip siyah ve parlak bir görünüm alan volkanik kayaçlar, ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Son püskürmeyi anımsıyorum. Gazete ve televizyondan izlemiştim. Lavlar Zafferana kasabasına 300 metre kala kendinden durmuştu. Dağ gittikçe dikleşiyor. Yöreye kestane, meşe, çam ve huş ağaçları hâkim.

            Bilirsiniz, Venedik’te bir saatin altında şu ibare vardır. “Ben sadece iyi geçen zamanı gösteririm.” Evet, Sicilya’da iyi geçen zaman sona erdi. Bavulumu toplarken, Sicilya’yı yirmi sene sonrada samimî insanları ile geleneklerine sahip, Amerikan kültürüne teslim olmamış olarak bulmayı diliyordum.

          Yaşlı bir kadın, Sicilya’da tatilini geçiren Gina Loborigida ile karşılaşır ve “Çok güzelsiniz küçük hanım. Sizde bu güzellik varken, dünya çapında ünlü bir yıldız olursunuz” der. Ünlü İtalyan yıldız mütevazi bir gülümseme ile “Benim adım Gina Lolobrigida” der. Yaşlı kadın ellerini iki yana açarak “Hiç önemli değil güzel kızım, adını değiştirirsin…”