Bozulmamış Avrupalı: Letonya

     Letonya, Baltıklar’ın İsviçre’si olarak anılıyor. Yer yer deniz seviyesinin altında bulunan topraklara da sahip. Tüketim hırsımızla paralel olarak artan küresel ısınma sonucu denizler yükselince bu ülkede de ciddi sorunlar yaşanacak gibi görünüyor.

     Teton Şövalyeleri, Letonya’da tam 300 yıl kalmış. Tarih bilgimizi tazeleyelim: Haçlı seferleri sırasında yaralılara yardım etmek üzere kurulan “Şövalyeler Birliği”,  sefer sonrası hem zengin ve ünlü olmuşlar hem de savaş sanatını iyice öğrenmişler. Şövalyeler Kıbrıs’a, daha sonra Rodos’a ve nihayet Malta’ya yerleşerek Osmanlı ordusuna kök söktürüp Avrupa’da isim yaptılar. Büyük Türk deniz kahramanı Turgut Reis de Malta kuşatması sırasında vuruldu.

     Şövalyelerin bir bölümü ise Polonya’da Marienburg Kenti’ne yerleşirler. Onlara Kuzey Avrupa’da Hristiyanlığı yayma görevi verildi. Beyaz pelerin üzerine siyah haçlı kıyafetleri ile tanınan Teton Şövalyeleri gittikçe daha acımasız olmuşlar. Sonunda komşu ülke orduları güçlerini birleştirip bu sınır tanımayan şövalyelere “Artık Yeter!” demişler!..

     Letonlar 1201 yılından itibaren 400 yıl Alman, 100 yıl İsveç, 1944’ten itibaren de 50 yıl Sovyet ve 40 yıl Polonya işgalinde kalmışlar. Nüfusun yüzde 40’ı Protestan, yüzde 20’si Katolik, yüzde 20’si ise Ortodoks’tur.

     Letonya, İsveç ve Almanya’nın yıllar süren yardımları ve yatırımları sayesinde ekonomisini ayakta tuttu. Ülkede toplam nüfusun içinde Rusların oranı yüzde 34’e ulaşıyor bu yüzden de Rusça yaygın olarak kullanılıyor. Ancak bugün Letonlar çocuklarına Rusça, Ruslar da çocuklarına Letonca öğretilmesini istemiyorlar!

Canlı Bir Ortaçağ Kenti: Riga

     Riga hemen hemen her Avrupa kenti bir nehir kenarında kurulmuştur. Bu başkentin sevgilisi ise Dougava Nehri. Beyaz Rusya’da doğup 1000 kilometre sonra Letonya’da Baltık Denizi’ne dökülüyor.

     Riga, kentle aynı adı taşıyan Riga Körfezi’nden 15 kilometre içeride kurulmuş, Baltık Denizi’nin en önemli limanı olmasından dolayı da hızla gelişmiş. Riga Limanı’ndan bir feribota binip 5 saat sonra kendinizi Stockholm’da bulabilirsiniz.

     Stalin’in “Doğum Günü Pastası” olarak anılan, beşi Moskova’da ve bir tanesi Varşova’da olan o meşhur taş binalarından biri de Riga’da. Bu bina “Bilim Akademisi”ne ev sahipliği yapıyor.

     Riga’nın eski kentinde dolaşıyorum. Önümde elinde üç yıldız taşıyan özgürlüğü temsil eden ünlü “Bayan Milda Heykeli” duruyor. Üç yıldız Letonya’nın o dönemdeki üç bölgesini temsil ediyor. Kurzeme, Vidzeme ve Latgale.

     1211 yapımı Dome Katedrali ise Roma, Gotik, Barok ve Klasik stillerin bir karışımı. Rengârenk vitrayları ve büyük orgu ile tanınıyor.

     Bir kahvede oturup gelip geçen insanları dikkatle inceliyorum. Uzun saçlı, kuzeyli yüz hatları önümden sıra ile geçiyor, kırmızı file eldivenli, sedef düğmeli, sarı şapkalı bir kadın teypten yükselen müzik ile bebek gibi dans ediyor. Genç bir çocuk kararsız, şaşkın bir ifade ile etrafına bakıyor. Gözlerinde heyecanın derinliği var. Sanki zamanı yavaşlatıyor.

Bremenli bir papazın kurduğu kilisenin önüne Bremen’in üst üste sıralanmış dört kafadarının o ünlü heykelini koymuşlar. St. Peters Kilisesi, Riga Sinagogu, Aldenis Binası, Üç Biraderlerin Evi, Pazar Meydanı Riga’da sizi bekliyor.

     Riga’nın yüzde 40’ı Arnuva (Jugendstil) mimarî tarzında inşa edilmiş. Pencere altlarındaki bitki ve çiçek motifleri, süslü merdiven sahanlıkları, çatılarında gizli hayvan figürleri ve süslemeli kolonlar dikkati çekiyor.

     St. Petersburg Kilisesi, Riga Kalesi ve eski İsveç kışlası ile tipik evleri de görülmeye değer. Hele Alberta ve Elizabates Sokakları’nda yan yana dizilmiş, birbirinden güzel Arnuva Binaları! Bunların mimarı da oldukça ünlü bir isim. Bütün zamanların en iyi filmi seçilen “Potemkin Zırhlısı” filminin yönetmeni, Rus Sergey M. Eisenstein’in babası “Mikail.”

     Ulusal içkisi bitkisel kökenli bir likör, adı: Black Balsam. 24 farklı baharat içeriyor. Bira veya votka ile karıştırıp da yudumlamak mümkünmüş. Rus Çariçesi Katherina’nın Black Balsam sayesinde iyileştiği söylenir. Gezgin, aslında farklı tatları sever!

     Riga, gece hayatını nefes nefese yaşayan bir şehir. Gece kulüpleri, kafejinicas’lar (kahveler), barları, gazinoları, oyun salonları, internet kafeleri, İtalyan Lokantaları, İrlanda Pubları, hatta seks şovları ve eşcinsel kulüpleri ile…

     Riga sokaklarında Aldanis Birası’nı yudumlarken, bir elini de kız arkadaşının omzuna atmış çok sayıda kafası dumanlı sarışın öğrenci görebilirsiniz.

     Riga’nın ana bulvarı sık sık ad değiştirmiş. Gezginler şehirlerin, sokakların, barların isim değiştirmesinden pek hoşlanmazlar. On sene sonra da o kente geldiğinde anılarını yeniden bulmak, hatırlamak ister. Evet, bu caddenin de başına gelmedik kalmamış. Önce Alexandre (Bir Rus Çarı) Bulvarı, sonra “Hitler Bulvarı” ve daha sonra “Stalin Bulvarı” olmuş. Bugün ise adı “Hürriyet Bulvarı”!

     Riga’da çok sayıda kilise ve katedral kulesi görüyoruz. Önce Katolik olan Letonya, Almanya ve İsveç’in etkisi ile daha sonra Protestan mezhebini kabul etmiş.

     Riga’da bir kilisenin kulesini bitiren mimar, elinde bir şampanya şişesi ile kulenin en üstüne çıkar ve şişeyi aşağıya bırakırmış. Şişe kaç parçaya ayrılırsa, kule o kadar yıl ayakta kalacak anlamına gelirmiş. Bir defasında mimarın şişesi hiç kırılmamış ve kule gerçekten ertesi yıl depremde yıkılıvermiş!

     Şehir turunda Letonya Üniversitesi’nin kapısının önünden geçiyoruz. İri rehberimiz habire anlatıyor: Öğrenciler daima yan basamaklardan çıkarlarmış; çünkü ön cephedeki basamakları kullanırlarsa kötü not alacaklarına inanırlarmış. Ön yüzdeki basamak ne hikmetse hep hocalara kalıyor olmalı !

     Baltık Kıyısı’nın en kozmopolitik, en kalabalık kenti Riga’nın merkezinde, gotik stilinde, süslü püslü bir bina var, adı da bir tuhaf: “Kara Kafalının Evi”. Bu malikâne, bekâr yabancı tüccarların konukevi olarak 1344 yılında yapılmış. Peki “Kara Kafa” nereden çıktı, diyeceksiniz. Efendim, bekâr yabancı tüccarların azizi, bir zenci imiş. Bu bina Riga’nın 800. kuruluş yıl dönümünde, yani 2001 yılında restore edilerek tekrar açılmış. Zaten binanın içinde “Yıkılırsam, beni bir daha yapın.” diye bir ibare yer alıyormuş.

     Hansa Alman Ticaret Birliği’nin, Riga’da da bir merkezi var. Estonyalı zengin bir hanım da bu birliğe ısrarla üye olmak ister. Hansa üyeleri önce “Zengin olduğunu ispatla!” derler. Kadıncağız tam Hansa Binası’nın karşısına, aynı büyüklükte güzel bir bina yaptırır,  ardından tekrar Hansa’nın kapısını çalar. Ancak, yeni bir “bahane” bulup kadıncağızı bir türlü bu birliğe almak istemezler. O da evinin çatısına, Hansa Binası’na bakan kızgın bir kedi heykeli koydurur. “Damdaki Kızgın Kedi”!

Kısa Kısa Letonya

  • Letonya Avrupa Birliği’ne 2004 yılında girdi. Genç Letonlar hemen çalışmak için İngiltere ve İrlanda’yı seçti.
  • Bu coğrafyada nem olmadığı için kışın soğuk hissedilmiyor.
  • Riga eski şehri 1997 yılında Dünya Miras Listesi’ne katıldı.
  • Leton dilinde erkek isimleri hep “S” harfi ile biter.
  • “Opera Binası’nın” başkentliler için özel bir önemi vardır. Halk savaş sonrası para          toplayıp ilk önce opera binalarını tamamladılar.
  • Noel için çam ağacı süsleme geleneğinin 1510 yılında Riga’da başladığı iddia ediliyor.   Bekar Tüccarlar Birliği’nin binasından çıkan sarhoş gençler ellerinde ne varsa bahçedeki çam ağacı üzerine fırlatmaya başlamış. Daha sonra Martin Luther bu süslü   çam ağacını evlere kurdurtmuş.
  • Letonya parası Lats, Avro’dan bile kıymetli. 100 Avro = 70 Lats ediyordu. (2012 Mayıs)
  • Sovyetler Dönemi’nde de Riga zengin Rusların mekân edindiği bir kenttir. Elbette Sovyet Dönemi’nin tembelliğini bugün bile zaman zaman hissediyorsunuz. Riga daima kanalların, göllerin ve Baltık Denizi’nin en büyük, en iddialı kenti olmuştur!
  • Balet Baryshnikov Letonya’nın uluslar arası ünlü bir sanatçısıdır. Tanınmış Alman besteci Richard Wagner de iki yıl boyunca çalışmalarını Riga’da sürdürmüş.
  • Bir dönem vergi tespitinde pencere sayısı esas alındığından Riga’da bazı evlerin pencereleri sahte!
  • Riga’da Kronoulda Parkı içindeki Tejnica Çay Bahçesi’nde keyifli bir çay içebilirsiniz.
  • Estonya gibi Letonya da 1873 yılından beri her 5 yılda bir Dans ve Müzik Festivali yapılıyor. Ortalama 45 koro geleneksel kıyafetlerle bu festivale katılıyor.
  • Riga Açık Hava Müzesi, Yugla Gölü kıyısında yer alıyor. Seksen hektar alan içinde 118 farklı yapı sergileniyor. Ayrıca burada bu coğrafyanın farklı etnik gruplar kültürleri hakkında bilgi aktarıyor.

Japonya Değil Burası Laponya

Samilerin bu bölgeye tam olarak “nereden” ve “ne zaman” geldikleri belli değil. Ancak kökenleri için Sibirya ve Orta Asya ağırlık kazanıyor. Saldırılardan bıkarak Kuzeye doğru yönlenmişler. Yalnız ren geyiklerine ve kara alışkın oldukları kesin. Sadece “kar” anlamına gelen 150’ye yakın “sözcük” lisanlarında tespit edilmiş.

“Aşırılar yurdu” Laponya’nın çok uzun boylu bir efsanevi canavarı var. Adı: “Biegolmay” yani “Rüzgâr Adam”. Bu canavar sürekli iki dev küreği ile bir yandan “rüzgâr” diğer yandan “kar” savururmuş. Hani kimse bu coğrafyada yaşayamasın diye. Ama günlerden bir gün küreklerinden biri kırılınca canlılar bu topraklarda filizlenmiş.

Samiler giysilerine, danslarına kısaca zengin folklorlarına sıkıca bağlılar. Sanki hepsi birer masal kahramanı. Eski dinleri Şamanizm’i bir yana bırakıp Protestan olmuşlar ama halen vahşi ve çekici bu bölgede kukerateli esrarengiz cinlerden korkmadan büyük zorluklarla açtıkları buz deliğinde yüzerek, balık tutarak, ren geyiği sürüleri besleyerek mutlu bir yaşam sürdürüyorlar.

Beyaz minibüsümüzle lezzetli bir kahvaltı sonrası Rovaniemi’den hareket ediyoruz. Karla kaplı uçsuz bucaksız çam ormanları ve huzur veren beyaz bir sessizlik. Dışarıda ısı ise o sıra eksi 10ºC. Ancak yola çıkmadan önce bir “ritüel” yaşadık. Artık bir turistik gösteriye dönüşmüş. Elinde kör bir bıçak ile geleneksel kıyafetleri içinde genç bir Lapon kanımızı temizlemek amacı ile ensemize birer çizik atmak için arkamızda dolanıyor. Yanmış bir odun kütüğü ile alnımızı siyaha boyuyor. Daha sonra “Kota” yani Lapon çadırının önünde konsantre geyik sütü içip “Kutup Dairesi” içine girdiğimiz için birer “sertifika” bile alıyoruz.

Rovaniemi II. Dünya Savaşı sonunda, 1944’de burayı terk eden Almanlar tarafından yerle bir edilmiş. Ayakta sadece ve sadece beş ev kalmış. Şehri yeniden planlayan ise Finlilerin modern üslubu ile ünlenen mimarı Aalto. Aalto, belediye sarayını, kütüphaneyi, tiyatro ve konser salonunu yeniden şekillendirir. Lappia Hall, yani tiyatro binasının kocaman ve bembeyaz yapısı ve sıradağlar gibi şekillenmiş çatısı ile dikkatinizi çekecektir.

“Kuzeyli Olma” fikrini benimseyen grubumuz Avrupa’nın en vahşi kırsalında donmuş gölleri ve çam kayalıkları seyrederek, beyaz yolu ıskalamadan “Noel Baba – Santa Claus” hayal köyüne varıyor. Noel Baba Postanesi, rengarenk ışıklanmış bi cadde, kardan heykeller, çok sayıda dükkan, çeşitli gösteriler, geyik çiftlikleri, Noel Baba Parkı ve de sunî sakalların arkasında genç olduğu anlaşılan ve her fotoğraf için 30 Avro’yu güzelce cebe indiren profesyonel bir Noel Baba. Vallahi tüm genç kızlar bu Noel Baba’nın güzelce ve korkusuzca kucağına oturuyorlar! Demre’deki “hakiki kilisesi” sinek avlarken vallahi bu hayalî Noel Baba’ya yılda 500 bin mektup geliyormuş.

Konvalan Kestikievari’de yüz yıllık tipik bir Fin çiftlik evinde zevkli bir yemek bizi bekliyor. Geleneksel kıyafetleri içinde iki hanımın ikram ettiği sebze böreği, balık çorbası ve tabii kırmızı böğürtlenli pastayı mideye indiriyoruz. Herhalde bu gezi sonrası kilolar artacak, zorunlu perhiz başlayacak!

Yolumuz tam 260 kilometre! Finlandiya anılarımı anlatıyorum. Kimseden ses yok! Bir defa Atilla Atasoy kesin uyuyor! İlginç bir müzik çalıyorum yine “ses” yok. Eee… Sonunda ben de uyuyorum!

Beyaz aracımız epey hızlı gidiyor ama ne bir kayma, ne de bir kaza var. Bu ülkede ehliyet almak öyle kolay değil. Muhakkak kaygan buz üztünde uzun süre araç kullanmak gerekiyormuş. Küçük, şirin ahşap kütük evler görüyoruz. Arada yola geyikler de çıkıyor.

Laponya’nın “Yoik Sami” müziği ilahi türü, basit tek düze bir melodi. Lapland insanları yani Laponların, Samilerin veya kendi deyişleri ile “Sampmiler” ülkesinde yazlar çok kısadır. Daha göllerde ve ırmaklarda buzlar henüz çözülmüş ve tomurcuklar açmaya baş­lamışken, tepeler beyaz pudrayla örtülmeye başlar. Kış çok uzun olduğu için diğer mevsimlere az süre kalır. Kar uzun bir süre beyaz bir ipek gibi doğayı örter. Her şey, zamana ve hayatta kalmaya ayarlıdır. Eriyen karlar, minik seller halinde tepelerden akmaya başlayınca rengeyiği ve diğer hayvanların yavruları dünyaya gelir. Biraz­cık geç kalmaları, çabuk başlayan kış mevsimi için hazırlıksız olmaları demektir. Kayın ağaçları arasında yürüdükçe Nazım Hikmet’in mısralarını hatırlıyorum.

Karlı kayın ormanında

Yürüyorum geceleyin.

Efkarlıyım, efkarlıyım,

Elini ver, nerede elin?

Ayışığı renginde kar.

Kuzey Finlandiya aslında üç kış yaşar. Finlilerin “Kaamos” dediği karanlık ve gizemli ilk kışta, sadece ufukta soğuk, mavi bir pırıltı vardır. Kışın ortalarında ise güneş yeniden ortaya çıkar, doğa kış uykusundan yavaş yavaş uyanmaya başlar. Kışın son günlerinde ise kar ve güneş en güzel yüzünü gösterir. Günler hiç bitmeyecek gibi uzundur, nisan ayı sonlarında 16 saat güneş vardır.

Laponya’da yaz, sonsuz bir ışık ve parlaklıktır. En kuzeyde güneş, 20 mayıs ile 24 temmuz arasında hiç ama hiç batmaz. Ama kışın, 24 kasım ile 20 ocak arasında güneş en küçük ışığını bile insanlardan sakınır.

Laponya’nın o ünlü rüzgârı dört ülkede çılgınca eser: Finlandiya, Norveç, İsveç ve Rusya’nın Kola yarımadası. Bir efsane vardır. Bir şaman rüzgarı yemeğe çağırır ve uyuyunca şapkasının içine hapseder. Rüzgar uyanınca dışarı çıkamaz, sonunda bir pazarlık yapılır ve rüzgar Laponya’da zarar vermeyeceğine söz verir.

“Sami halkı” sanata düşkündür. Kadınları nakışta, erkekleri ise oymacılıkta marifetlidir. Samiler, “gaktı” olarak adlandırdıkları çok renkli geleneksel kıyafetlerini artık resmî davet ve turistik amaçlı bazı özel durumlar dışında pek giymiyorlar. Kıyafetleri sosyal statülerinin işaretidir. Yaşlıların fast-food lokantalarında çalışan kızların bellerinde turistik amaçla yöresel kemerlerini görmekten hoşlandıkları söylenemez. Laponlar beklendiği gibi iriyarı yani cüsseli değiller. Aksine ufak-tefekler! Belki de Laponya’nın bitmez kışında büzüşmüşlerdir.

Köpeklerle Yolculuk!

Sabah kahvaltıdan sonra hepimiz kırmızı renkli termal giysilerimizi daha doğrusu bir bakıma üniformalarımızı giyiyoruz. Yün çorap, bere, potin ve de yüzümüzü ve kulaklarımızı örten siyah bir yün parçası dağıtılıyor. Minibüs bizi “köpek çiftliğine” götürüyor. Bodur çam ağaçlarını kökünden söken acımasız sert kutup rüzgârları bugün esmiyor. Şanslıyız. Dışarıda ısı eksi 17ºC.

Her birini altı adet renkli gözlü, ufak-tefek, sevimli “husky” köpeğinin çektiği kızaklara ikişer ikişer biniyoruz. Bir Macar genci bize kızak sürücülerine ait el işaretlerini gösteriyor. Tek ve çift ayakla freni, iki kızak arası bırakılması gereken mesafeyi, yokuş yukarı–yokuş aşağı inişleri hep öğreniyoruz. Birde bu Husky’leri bazı şımarık insanlar hava atmak için evlerinin tuvaletlerine hapsetmiyor mu?

Beyaz sessizlik içinden süzülüyoruz. Tabii bu ortamı anlatmak değil, inanın yaşamak lazım. Tüm kafile durunca köpekler sinirleniyor. Kendilerini kara atıyorlar. “Haydi yola” anlamında yüzümüze bakıp, zaman zaman da uluyorlar! Elbette bu köpekler özel bir eğitimden geçiriliyor, akıllı ve yetenekli olanları bu görev için seçiliyor. Kızağın en önünde bulunan köpek aralarında en zekisi ve en tecrübelisi. En güçlü olanlar ise kayağa en yakın olanlar. Kulübelerin üzerindeki işaretlere bakıyorum. Hemen hemen tamamı “dişi”. Demek ki dişiler bu işte de daha başarılı.

Sonunda ormanın içindeki bir “Şaleye” varıyoruz. Rehberimiz tek başına bize yemek hazırlığı içine giriyor. Önce ateş yakılıyor. Arkadan iki adet simsiyah çaydanlıkla su kaynatılıyor. Yani anlayacağınız epey bir süre orada kalıyoruz. Orman mantarlı çorba, sütlü püre veya böğürtlen reçelli ren geyiği eti değil bu kez ren geyiği etli bir patates çorbası sunuluyor. Ama nedense herkesin gözü benim vejetaryen mercimekli çorbamda!

Sami kahvesi filtre edilmez veya süzülmez. Kahve doğrudan kaynayan suya dökülür. Dünyada en fazla kahve içen topluluk Lapon halkıymış. Soğuktan olmalı. Kahve ve çay ikramından sonra geri dönüş yolculuğu başlıyor. Herkes mutlu görünüyor, yolda bol bol gülüyoruz.

Kuzey ışıklarının dansını henüz göremedik. Ancak berrak ve soğuk gecelerde izleniyormuş. Elbette daha kuzeye gittikçe görme olasılığınız artıyor. Uzun ince spiral şeklinde karanlık bir fonda oluşan şekilden şekle giren bir ışık bulutu, yani hareketli ve renkli ışıkların (aurora borealis) henüz nedeni bilim adamları tarafından kesin olarak açıklanamıyor.

Sami davulu, ren geyiği derisinden yapılıp ağaçlarla geriliyor. Deri üstünde çeşitli kırmızı renkli figürler bulunuyor. Avcının yüzüğü hangi hayvan figürü üzerinde durursa avcının o gün bu hayvanı vuracağına inanılıyor.

Laponya’da geyik sayısı, insan sayısından fazladır. Öyle serbest gezdiklerine bakıp da yanılmayın. Hepsi kulaklarına tüm soyunu gösteren çentiklerle işaretlenmiştir. Sahipleri onları kışın otla beslerler. Bir geyiğe yanlışlıkla çarparsanız birinin arabasına çarparak suç işlemiş sayılırsınız. Ren geyiğinin eti yenir, besleyici sütü içilir, derileri ve boynuzlarından farklı dekoratif eşyalar yapılır. Gücünden istifade edilir. Her beş Sami’den biri ren geyiği çobanlığı yapar! İsveç ve Norveç’de sadece Sami’ler geyik çiftliği kurabilir ama Finlandiya’da öyle değil, herkese bu hak tanınmalı.

Kar Motosikletleriyle Maceralı bir Yolculuk

Sabah yine kırmızı kıyafetlerimizle hazırız! Bu kez Türkiye Gezginler Kulübü üyelerinin “kar macerasını” haber yapmak isteyen Saariselan Sanomat gazetesi sahibi Heikki Orava da bizimle! Türk bayrağı ile grup fotoğraf çektiriyoruz. İşte kar motosikletleri ile yolculuk başlamak üzere! Gazı ayarlamak zor! Soğuktan motorlar sürekli duruyor. Direksiyon da ağır… Yalnız gitmek isteyen Yurdanur (Bolat) Hanım maalesef daha yolun başında bir ağacın tam ortasına çarpıyor. Allahtan kendinde ciddi bir “hasar” yok. Aslında böyle bir çarpma sonucu onu ağacın dalları arasında bulmamız gerekiyordu. (Şaka…) İkinci kaza ise avukat üyemiz Nurperi’ye ait. Oysa kendisi ortaokul öğrencileri gibi sıra halinde gitmemizden şikayetçiydi. Sigortanın ancak 505 Euro üstündeki hasarı karşıladığını bize zaten söylemişlerdi. Zararın diğer bölümünü bizden talep ettiler.

İlk durak “Ren geyiği çiftliği”. Oldukça soğuk, yani eksi 40ºC’lerde bir yolculuk sonrası sıcak bir oda ve bu odada hazırlanmış leziz bir yemeğin zevki doğrusu bir başka! Tabii menüde yine kırmızı böğürtlen ve ren geyiği eti var! Ren geyiklerinin erkeklerinin her sene kasım ayında o koca boynuzu düşüp, yerine hızla tüylü olarak bir yenisi çıkıyor. Ama işin ilginç yanı her erkeğin boynuz şekli farklı. Boynuzu büyük ve kendisi de güçlü olan erkek ekim ayı içinde gerçekleşen kavgalar sonrası dişilerden oluşan bir haremin sahibi sayılıyor. Kasım ayında düşen boynuzları sayesinde zemindeki karı uzaklaştırıp dipteki çalılara ulaşabiliyorlar. Ama bu kez küçük bir boynuza sahip dişiler o kısa boynuzlarla erkekleri kovup hazır yiyecekleri sahipleniyorlar. İşte size doğal denge. Ayrıca hamile dişiler kendilerini boynuzları ile koruyorlar. Normal olarak 4-5 yaşında bir ren geyiği olgunlaşmış sayılıyor. On yaşında ise yaşlanıyor. Çok besili ve konsantre olan sütünü yavrularını beslemek için kullanıyor.

Ren geyiğinin çektiği kızakla kısa bir tur atıyoruz. Tekrar yola devam. Ne de olsa ren geyikleri çabuk yorulurlar.

Buz otelinin buz lokantasındaki yemek oldukça neşeli geçiyor. Paltolu, atkılı, hatta eldivenli bir akşam yemeği! Garsonlar Lapon kıyafetli. İlginç olan bir şey ise garsonlardan biri hakiki Japon, hem de Osakalı!

Hele bir de yemeğin sonunda dondurma vermezler mi? Bu arada masa üstündeki bardaktaki sular da zamanla donuyor.

Ercan Bey’e koca bir bravo! Sadece o buranın “gereğini” yaptı ve tek başına buz odada kaldı. Geri kalanlar, yani biz sıcak ve çatıları berrak gökyüzüne açık camlı odalarımıza sığındık!

Einstein, konferanslarına hep şoförüyle birlikte giderdi. Yine Rovaniemi’deki bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün, Einstein’in oldukça yorgun olduğunu fark eden şoförü dedi ki:

‘Üstadım, bu İzafiyet Teorisi’ni, sizinle birlikte en az yüz de­fa takip ettim. Artık bütün söyleyecekleriniz ezberimde; isterse­niz sizin yerinize ben geçeyim, siz bu arada arka koltuklarda be­nim giysilerimi giyerek biraz kestirebilirsiniz. Zaten Laponya’da kaç kişi bu konuyla ilgilenir ki?’

Şoförünün söylediklerini önce önemsemeyen Einstein; şoförü arabayı sürerken bütün teoriyi virgülüne kadar ezbere anlatınca, ikna oldu. Çünkü ertesi gün Helsinki’de bir konferansı daha vardı.

Konferans salonuna girmeden önce Einstein şapka ve pardösüsünü şoförüne verdi ve onun kıyafetlerini giyerek salonun en arkasında bir yere oturdu ve güzelce uyumaya başladı.

Kendine zaten çok benzeyen şoförü başarı ile İzafiyet Teorisinin inceliklerini anlattı. Her şey yolundaydı. Sonra sorulara geçildi. Şoför, daha önce Einstein sorulara nasıl cevap verdiyse aynı cevapları verdi; ancak, en önde cam dibi gözlükleriyle birkaç aydır Eins­tein’in, eyaletine geleceği günü iple çeken bir genç Lapon doçent, hazır­ladığı zor bir soruyu sordu.

‘Efendim, sizin geliştirdiğiniz bu teorinin Newton fiziğinden ayrılan üç özelliğini söyler misiniz?’

Beklemediği soruya, şaşıran şoför bir süre sessiz kaldı ve ar­dından hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

‘Dostum, o kadar basit bir soru sordunuz ki, inanın bu soru­yu şu arkada oturan şoförüm bile rahatlıkla cevaplayabilir’ de­di. Arka sıralardan, iki saatlik bir dinlenmeden sonra sahneye gelen Einstein soruya harika bir karşılık verince, doçent kızgın bir şekilde salonu terk etti.

Sessiz beyazlık, ren geyiklerinin zarafeti, ticari bir Noel Baba, mavi gözlü masum husky köpekleri, gürültülü kar motosikletleri, uçsuz bucaksız çam ormanları, beyaz dümdüz yollar, kırmızı böğürtlen suları ve böğürtlen pastaları, dev sedir ağaçlar, mutlak sessizlik, gökteki mavi-yeşil mor ışıklar artık bitti, yani bu bembeyaz rüya artık güzel bir “anı” oldu…

Finlandiya ve Laponya Kısa Kısa

· Finlandiya ovalık ve düz bir ülkedir. En yüksek tepesi ise sadece 1328 metredir.

· Kayak 4500 yıl önce ilk olarak Laponya’da keşfedilmiş.

· Ünlü atlet Paavo Nurmi 1952 Olimpiyatlarda 9 altın madalya kazanarak “Uçan Finli” olarak ün kazanmıştır.

· Türk Tatar toplumu 1860’lı yıllarda Volga-Ural ve Tataristan’dan buraya göç etmiş ve 1917 ihtilali sonrası Rusya’ya dönemeyip burada kalmışlar. Önce “vatansız” statüde imişler. Ama II. Dünya Savaşı’nda Sovyetlere karşı Fin ordusunda kahramanca savaştıkları için Fin vatandaşlığı verilmiş. Kürk ticareti yapan bir grup gelenekleri korumuş ve kendi içlerinde evleniyorlar, zaman zaman içinde Türkiye’den gelin getirmişler. Ama her geçen gün kan kaybediyorlar. Gençleri yurtdışına gidiyor.

· Helsinki mezarlığı tam bir dinler mozaiği. Müslüman, Ortodosk, Katolik, Musevi, ateist birlikte yatıyor.

· Helsinki, St. Petersburg’a sadece 365 kilometre uzakta onun için Helsinki’ye özellikle ucuzluk döneminde Rusya’dan çok ziyaretçi geliyor.

· Laponya’da kışın tüm göl ve nehirler donduğu için Baltık Denizi’nden kayakla İsveç’e ulaşmak mümkün. Kar kalınlığının 36 metreye ulaştığı oluyormuş.

· Finlandiya’da Finliden daha fazla “sauna” bulunmakta! Laponya’da kilometre kare başına düşen kişi adedi bir bile değil.

· Norveç, İsveç ve Rusya’nın Kuzey Buz Denizi’ne kıyısı varken Finlandiya’ya bu hak nedense tanınmamış.

· Laponların toplam sayısı 35 bin ve dört ülkeye yayılmışlar. Rusya, Norveç, İsveç ve Finlandiya!

· Laponya’daki okullarda hem Fince, İsveçce, İngilizce Laponca okutuluyor ama Fince bilmeyen bir Lapon Helsinki’ye bir resmî görevle veya bir dairede işini halletmek için gelirse ona devlet tarafından Fince bilen tercüman tutuluyormuş.

· Laponya’da çok sayıda Japon görüyorsunuz. Meğer çocuk bekleyen Japon hanımları kuzey ışıklarına şahit olursa bebeklerinin ömür boyu şanslı olacağına inanıyormuşlar.

· Finliler çok kuralcılar. Bir söz ağızlarından çıkınca, bu eylemden onları vazgeçirmek hiçte kolay olmuyor. Ayrıca çok dakikler.

· Kırmızı bir böğürtlen türü olan “karpulo” Fin mutfağına damgasını çok koyu olarak basmıştır. Suyu içilir, içkisi yapılır. Tatlısı ve reçeli daima masanızdadır. Sebze olarak da tüketirler!

· Finlandiya eğitimde çok iddialı bir ülke. Amaç iyi bir vatandaş yetiştirmek. Üç lisan öğretmek, yemek pişirmek, marangozluk gibi pratik bilgilerle donatmak! Finlandiya nüfusunun %96’sı lise mezunu.

· Finlandiya pasaportu belkide dünyada en değerli olanı. Çünkü hemen hemen tüm ülkelere vizesiz girebiliyorlar.

· Bu ülkede Finlilerin özel saydığı yılda 75 gün binalar Finlandiya bayrağını dalgalandırır. Her binada bu iş için görevli vardır.

· Finlandiya’da 12 bin Türk yaşamakta. Büyük çoğunluğu Helsinki civarında. Genellikle hizmet sektöründe çalışıyorlar.

· Senede ortalama 132 bin Finli Alanya başta olmak üzere ülkemizde tatile gidermiş ama maalesef 2016 yılında bu sayı yarıya düştü.

· Milliyetçilik akımı bir Avusturya ve Almanya kadar olmasada bu coğrafyada da başlamış. “Nordic Power” adı ile anılan parti bilhassa kırsalda güçleniyormuş.

· Sibelius yedi senfoni yazmıştır. Sekizinciyi beğenmeyip yırtmıştır. Ama en önemli eseri şüphesiz Fin halkının kahramanlığını anlattığı “Finlandiya” adlı eseridir.

Finlandiya bölümünü, ülkenin ünlü şairi Paavo Haaviko’nun “İlk Şiiri”nin ilk mısraları ile bitirmek istiyorum:

Resimleri konuşsun diye yan yana gümüşten oydum

çok parçalı çatı kuzeye giden rüzgârlar ve kuşlar,

tarafından tırmalandı kar, kuşlar ve otlar,

endüstri çok az,

anten, havalı kırık veya

rüzgâra ayarlanmış kulak,

merhaba ve hoşça kal

ağaç ağaç ağaç ve ağaç

Bu bir şarkı:

yeşili o solmadan görmeye vakit yok

ve yeniden ilkbahar, kuş şarkısını deniyor

ve sesi karışık karmakarışık,

savunmasız çimenler

ve ev ve evde erkek ve kadın, çocuk ve ihtiyar,

ruhta açılmış dokuz delik.

Çeviren: Kemal Özüdoğru