Balkanların Paris’i idi : Bükreş

1895 yılında dünyada ilk kez merkezi ısıtmanın uygulandığı ve 50 yıl süren Sovyet egemenliği altında güzel binaların yanına Stalin Dönemi çirkin dev Rus mimarisinin gri beton gökdelenlerini bir türlü kabullenmek istemeyen Bükreş’deyiz. Depremler, savaşlar, yangınlar yaşamış Bükreş.

            Yıllarca “Balkan’ların Paris’i” olarak bilinen başkent Bükreş, Avrupa’nın, mimarı dokuya özen gösterilen güzel kentlerinden biri. Bahçe içinde malikaneler, taş yapılar, dar sokaklar göller, nehirler ve ağaçlar kaplı her tarafı tarih kokan kentin dış mahalleleri de kendilerini yenilemek için büyük bir çaba içinde. Bükreş’in ünlü binalarından Opera Binası, gece ve gündüz ziyaretçileri hâlâ kendine çekmekte.

            Bükreş yorgun ama samimi. Eski ile yenisi ile acımasız geçmişini unutmuş ve umutlu geleceğine bakıyor.  Neo-Klâsik binalar, zafer takı, Çavuşesku’nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Konseyi binası, büyük beton yığınların arasına sıkışmış kapıları ve pencereleri işlemeli küçük kiliseler, onca sarsıntıya, bunalıma ve yıkıntıya göğüs germiş. Çünkü kentin alt yapısı sağlam ve de yeşili bol.

  • Herastrau Parkı göleti ile Bükreş’in en büyük yeşil alanı. Avrupa’nın en büyük parkı olmakla övünüyor. Halk burada geziniyor, kitap okuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor, bol oksijen depoluyor.
  • Bükreş Üniversitesi’nin (1895) merkez kitaplığı da görmeye değer.
  • George Enescu Sanat Müzesi sevenlerini bekliyor.
  • Bükreş’te 38 müze ile 26 tiyatro bulunmakta.
  • Bükreş’te bir metro var. Ama pahalı. Tek yön için bir dolar (4 Lei) ödedik.
  • Avrupa’nın en büyük kilisesi halen Bükreş’te inşa ediliyor. Ah !hep bu en büyük olma tutkusu !

 Çavuşesku’nun Yaşamı Sanki Bir Masal

            Aramızdan ayrılan değerli İtalyanca hocam Mefkure Tamer’in babası uzun yıllar Türk azınlığının temsilcisi sıfatıyla Romanya’da milletvekilliği yapmış. Babasından duyduğu bazı bilgileri size kısaca aktarmak istiyorum. Nikolay Çavuşesku, aslında adi bir hırsızlık suçundan hapse düşen bir köylü imiş! On çocuklu fakir bir ailenin oğlu olan Çavuşesku’nun sarhoş babası yanlışlıkla iki oğluna aynı ismi vermiş.

            Kundura tamirciliğini öğrenmek amacı ile Bükreş’e giden genç Çavuşesku çalıştığı dükkândan ayakkabı çalınca kendini hapiste bulur. Ancak, hücre arkadaşı politik bir tutukluymuş. Yıllarca aynı odayı paylaştıktan sonra yeni rejimle birlikte hızla yükselerek sonunda Komünist Partisi genel sekreteri olan hücre arkadaşı Gheorghe Gheorghiu-Dei vicdan borcu olarak hapisten çıktıktan sonra “komünizm ilkesini” benimseyen ve ona çok yardım eden Çavuşesku’yu da yardımcısı yapmayı ihmal etmemiş. Daha sonra arkadaşının 1965 yılında ani ölümü ile Çavuşesku başa geçer o okuma yazma bile bilmeyen bu haris çiftin 24 yıl süren başkanlık devri başlamış olur.

Suyun formülünü (H2O) yazmayı bile beceremeyecek kadar bilgisiz olduğu iddia edilen karısı Elena’nın kimya profesörü olarak kaleme aldığı (yani aldırdığı) kitaplar bulunmakta. Hatta bu kitaplardan biri İTÜ hocaları tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek ülkemizi ziyareti sırasında kendisine hediye edildi. Yani bir “fıkra” gibi.

Kuzey Kore ziyareti sırasında o muhteşem yapılardan etkilenen Çavuşesku çiftinin tüm kaynakları kurutma pahasına yaptırdığı “fakirhanesini” anlatayım! Burayı gördüğümde kendimi bir an rüyada sandım. İki yüz altmış beş bin metrekare alana bir tepeye inşa edilmiş bu halk sarayın yapımı için 1977 depremi sonrası bir ay içinde 20 bin ev ve 26 adet Ortodoks kilisesi yıkılmış! Baba evini terk etmek zorunda kalan onlarca Romen üzüntüsünden intihar ederken, yüzlerce köpek sokağa atılmak zorunda kalır. Bu ünlü binanın yapımında 700 mimar ile 35 bin işçi çalışmış. Oda sayısı 1100 yüksekliği 86 metre, 92 metre de yer altında var.  Kapı sayısı da 3 bin. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir israf.

Ama, Karpatların kasabı olarak anılan Çavuşesku çifti burada keyif süremeden 1989 yılında devrim olur. Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük binası olan bu saray, bugün Parlamento Binası ve Uluslararası Kongre Merkezi ve farklı konser ve faaliyetler için kullanılıyor. Hatta salonlar kiralanıyor.  Binanın tamamını gezmeniz eğer kaybolmazsanız üç saat sürüyormuş.

Şu anda önceden randevu ile gerçekleşen turlar bir saat sürüyor. Ücreti 10 dolar. (40 Lei)  Pasaportunuz da yanınızda olmalı. Aslında bana sorarsanız değmiyor, zaten sadece 4 -5 salon gösteriyorlar. Balkondan binanın arkasını görüyorsunuz. Konser için Bükreş’e gelen Michael Jackson ısrar edince kendisine binayı gezdirmişler. Balkondan meydanda toplanan Bükreşlilere “Selam Budapeşte” demiş.

Binada kullanılan inanılmaz miktardaki mermerin tamamı Romanya’dan elde edilmiş. Aynı zamanda dünyanın en ağır ve en pahalı binası imiş. Açılan proje yarışmasında birinci olan ve projesi uygulanan mimar kızcağız sadece 29 yaşında imiş. Uzun zaman bitmemiş olan bu dev binanın geleceğini tartıştılar Kimi otel, kimi gazino, kimi müze, kimi üniversite, kimileri de AVM olsun dedi. Sonuçta Parlamento Binası olmasına karar verildi. Daha da henüz tamamlanamayan bölümleri var.

Çavuşesku’yu destekleyen gösterilerin ve törenlerin yapıldığı, yine balkona çıkan Çavuşesku’yu protesto eden yüz binlerin tek ağızdan “yeter” diye haykırdığı o muhteşem meydan bu sarayın önünde yer alıyor. Sonuçta, yaşamını yitiren iki bin üniversite öğrencisi, ardından gerçekleşen darbe ve hepimizin bildiği gibi helikopterden indirilip Çavuşesku çiftinin kurşuna dizilerek öldürülmesi. Tarih 21 Aralık 1989. Ardından bu meydana “yeniden doğuş anıtı” dikildi.

Avrupa’nın tek Latin Ortodoks ülkesi olan Romanya hızla demokratikleşme sürecine girince madalyonun öbür yüzüyle karşılaşmakta gecikmez. Evet, önemli ilerlemeler olmuş; ama acaba ne pahasına. İnsanlar açlık sınırında yaşıyorlarmış meğer. Bir yanda 1981’de 10 milyon dolar dış borcunu kısa zamanda sıfıra indiren bir ülkenin övünülecek ekonomik göstergeleri, öte yanda da bu faturayı ödemek için insanların özgürce tek soluk almasına bile izin vermeyen bir sistem.

Romanya’da Çavuşesku döneminde en yaygın meslek ispiyonculukmuş. Böylece “İnsanlar kendi ülkelerinde mahkum” durumuna düşmüşler. Öğrencilerin bile neredeyse hepsi bu mesleği icra ediyorlarmış ve her türlü rüşvet iliklerine kadar işlemiş, Romenlerin.

            Ama, artık Romanya’da genç kızlar, garsonlar, naylon çorap ve makyaj malzemeleri istemiyorlar. “Kot pantolonunu kaça satarsın?” diye sormuyorlar. Çocuklar sizden çiklet yada kalem istemiyor. Diğer tarafta, parkta kitap okuyan insanlara daha az rastlanıyor ve tiyatroların önünde artık kuyruklar yok! Çünkü,  yeni sistemde herkes para kazanmak için sağa sola koşturmak zorunda!

Kısa Kısa Romanya ve Bükreş

  • Romence Latin kardeşi İtalyanca’ya çok benziyor. Örneğin rakkamlar aynı.
  • Romanya’da bebekler sürekli soğuya alıştırılıyor. Hergün sokakta gezdiriliyorlar. Bizde olsa çocukları “aman üşümesinler” diye evden çıkarmayız.
  • Romen halkı nazik ve sessiz. Tarom uçağına 50 yolcu ile bindik. Bükreş’ten Cluj’a uçacağız. Kırk dakika geçti, hareket yok. Herkes öyle oturuyor. Bir kişi bile acaba “niye bekliyoruz” diye sormuyor.
  • Romanya’nın farklı kentlerinde beş adet dişi kurt heykeli bulunuyor. Roma mitolojisinde bir sepet içinde nehre bırakılan Romus-Romulus ikiz bebekleri bir dişi kurt sepet içinde bulup emziriyor. Aslında dişi kurt Ortaasya kökenli bir efsanedir. Muhtemelen Etrüksler’in de kökeni Ortaasya’ya dayanıyor! Latin kardeşi İtalya hazırlattığı beş dişi kurt heykelini Romen şehirleri Timişoana, Bükreş, Kşinov, Cluj ve Tangu-Müres’e hediye etmiş.
  • Çok girişli Schengen vizesi ile Türk vatandaşları Romanya’ya giriş yapabiliyor.
  • “Coal” adlı eserime önsöz yazan 22 devlet başkanı arasında Çavuşesku’yu deviren devlet başkanı Ion Iliesca da vardı.
  • Romence’de 5 bine yakın Türkçe kelime olduğu saptanmış. Çardak, bahşiş, çarşaf, emanet, zerzevat, mangal, sarma (dolma), peşkeş, kalabalık bunlardan ilk akla gelenleri.
  • Bükreş’te arnavut kaldırımlı eski kentteki XVII yüzyıl  ufak ama sevimli Stavnopoleos Kilisesi’ni gezin. İç ve dış süslemeleri ve taş işçilği korunmuş, avlusu da çok hoş. Ara sokaklarda, gelinlik satan dükkanlar, şapkacılar ve züccaciyeciler yer alıyor.
  • Villacross – Macca pasajı bizim Çiçek Pasajını hatırlatıyor. Yuvarlak şekilli pasajda yan yana çok sayıda şık kahve sıralanmış.
  • Mamaliga: Lapa pilav görünümünde öğütülmüş mısır. Hoşuma gitmedi.
  • Romanya’da da Kanal D var. Ayrıca Arçelik “Artika” markası ile üretim yapıyor. Alarko ise çevre yollarını inşa ediyordu. 
  • Büyükelçimiz değerli Füsun Aramaz ile rezidansta sohbet ediyoruz. Zarif ve bilgili bir hanımefendi. Teşekkür ederiz.
  • Romanya’da 5 bin Türk’e ait işyeri bulunmakta.
  • Bükreş doğumlu kiralık bir koca arayan bir genç kızın serüvenlerini komedi tarzında anlatan “Bulletin Bucaresti” filmini anımsadım.
  • Soseava Kiseleff Caddesi’ndeki zafer anıtı da (Arc de Triump) Paris’i hatırlatıp dikkatinizi çekecektir.
  • Açık alanda kurulu köy müzesi Romanya’nın farklı bölgelerinden sökülüp taşınan geleneksel yapılarını ve mimarileri içeriyor. Ama ben bu evleri ait oldukları yerlerde görmeyi tercih ederim.
  • Bükreşliler Milli Tiyatro’ya 1852 yılında kavuştu. En büyük Romen aktörler burada sahne aldı.
  • Odeon Tiyatrosunun önünde değerli atamızın bir büstü bulunuyor. Koştuk ve ona sarıldık.
  • Casa Capsa başkentin tarihi bir lokantası
  • Lipscani Tarihi Bölgesi Avrupa Birliği fonları ile yenilenmiş görmenizi öneririm.

Tiran

Tiran: İki Cumhurbaşkanı Önünde Ecel Terleri

Yıl 1998. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e özel danışmanlık yaptığım yıllar… Onunla Arnavutluk, Tiran ziyaretindeyiz. İki günlük program bitti, Tiran’dan dönüyoruz. 150 kişilik Türkiye heyetiyiz.

O yıllarda fakirin fakiri bir ülke Arnavutluk. Türkiye’den 40 yıl geri.

Bizi havaalanına götürecek otobüsler, ülkenin beş yıldızlı tek otelinin önünde bekliyor. Otel odasında bir şey unuttuğumu hatırlayıp hızla otobüsten indim, kapısını açık bıraktığımdan odada unuttuğum şeyi alıp döneceğim. İki valizimi de elime aldım.

Üç dakika içinde indim çıktım, bir de baktım ki otobüsler hareket etmiş. Koştumsa de yetişemedim. Mercedes taksilerden birine atladım hemen.

Ancak, bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi abartılı güvenlik uygulaması yüzünden 50 metre sonra yolu kesmişler, devlet büyükleri geçiyor diye. Etraf polis kaynıyor. Başka bir yola mecburi istikamet verdiler. Polislere derdimi anlatamadım.

Bereket şoför, kolay pes edecek biri değil. Ne de olsa Arnavut inadı! O yol senin bu yol benim, dere tepe aşarak beni havaalanına ulaştırdı.

İyi de dış hatlar bölümüne nasıl geçeceğim? Ne pasaport var, ne uçak bileti! Cumhurbaşkanlığı görevlisinde hepsi. Son paralarımı da taksiciye verdim. İki elimde iki valiz oraya buraya seğirtip duruyorum. Kan – ter içinde ve çıldırmak üzereyim… Uzaktan bizim THY uçağının kanatlarını görebiliyorum ama oraya ulaşmak Everest’e tırmanmak gibi bir şey benim için. Derdimi anlatamıyorum kimseye…

Burada kalırsam nereye giderim parasız pulsuz! Aklıma buradaki Mehmet Akif Türk Koleji gelince biraz rahatlıyorum.

Tek çare, kalkmak üzere olan uçağın önüne atmak kendimi, özel koruma timine aldırmadan! İnanamayacaksınız ama bunu deniyorum ve uğurlamaya gelen Arnavutluk cumhurbaşkanı Recep Meydani’nin de bulunduğu grubun önüne atıyorum kendimi. O anda onlarca silahın üzerime doğrultulduğunu hissediyorum.  Korkmak ne kelime, ödüm kopuyor.

Bütün çareleri tüketmiş bir insan, ne çılgınlıklar yapabiliyormuş!

Cumhurbaşkanı Meydani ile göz göze geliyorum, büyük şans eseri dün akşamki resepsiyonda ayak üstü iki lâf etmiştik. Türk kolejinde görev yaptığını bile söylemişti. Onun işaretiyle herkes sakinleşiyor.

THY uçağının gövdesinden ayrılmış seyyar merdiven benim için geri getiriliyor. Uzaktan beni fark eden askeri yaverimiz Reha Taşkesen albay işaret edince beni uçağa alıyorlar.

Süleyman Demirel’e bakmamaya çalışarak pancar gibi bir yüzle yerime geçerken çok uzun  sürmüş bir sürgünden kurtulmuş gibiyim.

Karadağ

Dalmaçya’nın Rüya Ülkesi Karadağ

Yeryüzünün bir dantel gibi işlendiği dünyanın en güzel coğrafyalarından birisi de Dalmaçya Sahilleridir. Dalmaçya, Hırvatistan ve Karadağ’ın Adriyatik Denizi kıyısında yer alan güney bölgesine verilen isimdir.

İşte bu bölgede yer alan, hem kültür, hem doğasıyla, yeşiliyle, hareketliliği ve tarihi güzellikleri ile en çok etkilendiğim ülkelerden biri olan Karadağ’ın Budva ve Kotor şehirleri bir rüyanın başlangıcına yolculuktur. Hayal tadında yapılacak gezilerin olmazsa olmaz destinasyonlarından biridir Karadağ. Karadağ, adını uzun kumsallarının ve güzel koylarının arka kısmında yükselen dik dağlardan alıyor.

Yugoslavya’nın bölünmesi ile Sırbistan ile birlikte anılan Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş ve dünyanın 193.bağımsız ülkesi olmuştur. Slav dilinde Montenegro olarak bilinen ülkenin adı da birebir çeviri ile Karadağ’a tekabül etmektedir. Balkan Coğrafyasında yer alan Karadağ, Türk Vatandaşlarına vize uygulamayan nadir Avrupa ülkelerinden biridir. Her gün İstanbul’dan başkent Podgorica’ya Türk Hava Yolları’nın düzenli seferleri ile 1 saat 45 dakikada ulaşabilirsiniz.

Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı İmparatorluğunun da egemenliğinde yer alan ülke, bağımlı olduğu sürede devamlı isyanlara sahne olmuş ve 1878 yılına kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış. Osmanlı öncesinde ise Venediklilerin bu bölgeye uzun yıllar egemenlikleri söz konusudur.

Özellikle Dalmaçya sahillerindeki Kotor Fiyordu ile gözleri kamaştıran muhteşem bir coğrafyaya ev sahipliği yapar Karadağ. Bir manada bu mucizevi güzellikleri olan ülkenin sahibi sanki Ruslar imiş havasına ilk bakışta kapılabilirsiniz. Çünkü yaz sezonunda Karadağ sahillerini ziyaret edenler, özellikle büyük bir çoğunluktaki Rus vatandaşının burada kendi evlerinde yaşadıklarını göreceklerdir.

Dörtte birinin plajlardan oluştuğu ve dünyaca ünlü yıldızların mülk almak için kıyasıya yarıştığı Kotor ve Budva sahilleri Avrupa’nın da bu manada en ilgi çekici noktalarından biridir. Dalmaçya sahillerinde yer alan Karadağ’ın Budva ve Kotor şehirleri ile Hırvatistan’ın Dubrovnik şehri kalelerden oluşan şehirlerdir.

Hollywood ünlülerinin yatlarının ve Adriyatik turu yapan Cruiseların eksik olmadığı Kotor Körfezi tek kelime ile bir coğrafi dünya harikasıdır.

Dubrovnik istikametinden Karadağ yönüne seyahat edenler önce sınıra yakın Kotor Fiyordunu ve Körfezini görürler ve akabinde sırtını yalçın kayalara yaslamış bu ortaçağ kentini varırlar.

Kotor, koyların boğazlarla birbirine bağlandığı bir liman kenti. Tahminen 12 ila 14.Yüzyıllar arasında inşa edildiği düşünülen Kotor, 1979 yılında yaşanan büyük bir depreme tanık olmuş ve depremden sonra büyük hasar gören şehre UNESCO ciddi yardımlarda bulunarak şehrin baştan sona restore edilmesini sağlamıştır.

Kotor  Eski Şehrinin giriş kapısının önüne geldiğinizde, kapının hemen üzerinde Yugoslavya Eski Lideri Mareşal Tito’nun bir vecizesi vardır. : “Tude necemo svoje nedamo” “Bizim olanı vermeyiz, başkasının olanı istemeyiz.”  Asker kökenli Tito’nun esas düşüncesinin barışçıl bir yönetim sergilemek ama kendilerine yönelik bir tehlike olduğunda ise sonuna kadar direnmek olduğu anlaşılıyor.

Kotor’da tarihi ve kültürel bir geziyi tamamlayıp birazda deniz, kum, güneş ve gece hayatı diyorsanız o zaman doğru adres Budva’dır. Kotor – Budva yolu üzerinde yer alan sayısız plajlarda Adriyatik Denizi ve Dalmaçya sahillerinin tadını çıkarabilirsiniz. Ancak su sıcaklığının biraz düşük olduğunu belirtmek isterim.

Budva; ara sokaklarında yüzlerce gece kulübünün bulunduğu, her tür müziğin dinlenebildiği sabaha kadar eğlencenin durmadığı yaşayan şehir.Popüler gece hayatı,  tertemiz plajları, lüks restoranları ve limanında duran yüzlerce lüks yatları ile Avrupa’nın jet sosyetesinin turistlik mekanlarından biri olup çıkmış.

Bu bölgedeki en ünlü plajlar, Becici ve Yas plajlarıdır. Bir de Slovenska Plajı vardır ki; Budva’yı Akdeniz’in yeni incisi yapmaya yeter de artar bile.

Slovak Plajı denilen Budva ve çevresinin genelde en kalabalık plajlarından birisi olan bu bölgenin ara sokaklarında pek çok restoran mevcut. Ayrıca küçük büfe tarzı yerlerde yiyecek bir şeyler alabilirsiniz. Pljeskavica denilen dana etli yiyecekleri, Niksic isimli biraları, midye ve Rakia (Sırp viskisi) kesinlik tadılmadan dönülmemeli.

Budva Kalesine yakın konumda yer alan Jadran Restaurant ise bir rehber olarak benim favori restoranlarımdan birisidir. Karadağ’a özel bir içecek sunumu ile başladığınız yemeğiniz, lokanta sahibinin de sizlerle birebir ilgilenip, dostane tavsiyelerini vererek muhteşem bir lezzet sofrasına dönüşüveriyor.

Avrupa’nın yeni İbiza’sı olmaya aday Budva’yı sabaha kadar yaşamak istiyorsanız özellikle kale ve çevresindeki barlarda ve gece kulüplerinde vakit geçirmek iyi bir seçenek. Gece 01:00’de otobüs ve diğer toplu taşıma araçları çalışmadığından tek seçenek taksi.

Şehrin içindeki üç ana kiliseden biri Strkva Sv. Ivana kilisesidir. Bu kilise bir Katolik kilisesi olup 19.YY ortalarına kadar Piskoposluk merkezi olarak kullanılmıştır. Çan kulesi 1867 yılında bitmiş, güney tarafında neo-gotik tarzda piskopos sarayı olarak hizmet veren ayrı bir bina daha yapılmıştır.

Her bütçeye uygun konaklama seçeneği mevcut olsa da Budva’da konaklamak için en uygun seçeneklerden birisi de stüdyo daireleri kiralamaktır. Hem çok geniş hem de manzaralı kiralık daireleri çok uygun fiyatlara kiralayabilirsiniz. SOBA yazısına hemen her yerde rastlarsınız. Bu yazının anlamı kiralık anlamına geliyor. Burada yaşayan halk evlerini de pansiyon gibi kiraya vererek işletiyor.

Temmuz-Ağustos aylarındaki yüksek sezon fiyatlarından bir nebze de olsun kurtulmak isteyen gezginlerin bu tür evleri kiralamasında hiçbir tehlike yoktur.

Budva yakınlarında yer alan ve Kotor yolu üzerindeki Sveti Stefan adasını görmeden dönmeyin. Sveti Stefan adası, otelinde kalan çok ünlü konuklarıyla meşhur olmuştur. Dünyaca ünlü Hollywood starları, Sophia Loren, Marliyn Monroe, Liz Taylor ve Prenses Margaret burada kalmış ünlülerden. Budva’nın beş kilometre kadar dışında yer alan adanın kara ile bağlantısı doldurulmuş bir yoldan sağlanabilmekte ve yürüyerek adayı ziyaret etmek imkânı vardır.

Kültürel anlamda doluluk, ekonomik anlamda ucuzluk, deniz, kum güneş konusunda da bolluk istiyorsanız buyrun o zaman Montenegro’ya!