Bin Yıllık Minyatür Dalmaçya Kenti: Dubrovnik

Lord Byron ve Agahta Cristie gibi Bernard Shaw da 1929 yılında ziyaret ettiği masal kent Dubrovnik için “Kim ki yeryüzünün cennetini görmek istiyorsa Dubrovnik’e gelsin” diye buyurmuş. 1358 yılına kadar karşı sahildeki Venedik’in yönetiminde kalan şehir-devlet Dubrovnik, yani “Ragusa Krallığı” acımasız bir konsül tarafından idare edilmekteydi. Halk, asiller, zanaatkârlar ve vatandaşlar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Ve kastlar arası kesinlikle geçiş yoktu. Ragusa Krallığı 1526–1800 yılları arasında 200 gemilik ticaret filosu ile yılda 35 bin duka altın karşılığı Osmanlı’nın himayesine girdi. Hatta Ragusa Krallığı İstanbul-Pera Nuriziya Sokak’ta bir konsolosluk bile açtı. Dubrovnik yönetimi ayrıca Osmanlıyı bilgilendirdi. Örneğin, Haçlıların İnebahtı deniz savaşına hazırlandığını İstanbul’a haber verdi. Duvrovnik’in kapısının önüne gelen Evliya Çelebi, içeri girmek için iki hafta karantinada kalması gerektiğini öğrenince vazgeçip, yoluna devam eder. Dubrovnik’in arşivlerinde 12 bin Osmanlı belgesi bulunmaktadır. Hatta bir sergi açarak bunları meraklıları ile paylaştılar. Daha sonra 1699 Karlofça Antlaşması ile Dalmaçya bölgesi Avusturya’ya geçti. Dünyada ticaretle ilgili ilk kitabı yayınlayan Dubrovnikli Benko Kotrulcic’dir. Yıl 1345.

Lokrum adasının arkasına saklanıp, Dalmaçya kıyılarının prensesi olarak ün yapan Sırp dağlarına sırtını dayayan, kelime anlamı “Meşe Ağacı” olan ve UNESCO’nun dünya miras listesinde bulunan Dubrovnik tarih boyunca zor günler yaşadı. Dubrovnik 1667 yılında bir depremle sarsıldı. Arkadan 1806 yılında Napolyon ordusunun istilasına uğradı. Hırvatistan bağımsızlığını ilan edince, Mostar’da olduğu gibi Sırp askerleri 6 Aralık 1991’den itibaren bu tarihi kente 2 bin bomba yağdırdı ve kuşattı. Ama yine de Dubrovnik ipekböceği gibi kendi kozası içinde kalmayı başardı.

Hırvat yazar Marin Drzıc boşuna ” Savaş insan doğasının belasıdır”  dememiş. Ama Dubrovnik kısa zamanda yaralarını sardı. Anka kuşu gibi küllerinden tekrar doğdu. Bugün gotik kemerli Pila Rönesans kapısından içeri girince eski kentin ana caddesi olan Stradun daima tıklım tıklım turist dolu olur. Dubrovnik yaz festivali 54 yıldan beri arasız devam ediyor, nerdeyse bu kentte şenliksiz gün yok gibi.

Çok sayıda lokantalarında, başta ahtapot ve kalamar olmak üzere her gün 120 çeşit balık müşterilere sunuluyor. Shakespear’in “Kralların Gecesi” adlı eserinde bahsi geçen hazinesi, Bizans dönemi çinileri, katedrali, adım başı kiliseleri, şifalı otları ilk tanınan 1391 tarihli eczaneleri, 16 oymalı maskenin süslediği ve gezginleri serinleten Onofrio della Cava imzalı iki şık çeşmesi, dar sokaklarına asılmış rengârenk çamaşırları, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ince ve zevkli taş işçiliği, benekli ünlü Dalmaçya köpekleri, dik kaldırım taşlı sokakları, hardal sarısı-beyaz tondaki duvarları, müzik okulundan gelen keman ile katedralden yükselen ibadet sesleri, İtalyan barok St. Blaise Kilisesi, sarayları, mermer döşeli meydanları, heykelleri, manastırları, yeşil boyalı tahta panjurlu fildişi beyazı uzun taş binaları, siyah eteğini kızgınlıkla savuran sert ifadeli rahibeleri, nazlı güvercinleri, butikleri, masaları hızlı hızlı temizleyen uzun boylu yakışıklı Hırvat garsonları, saat kulesi, Luza meydanı ile Dubrovnik kollarını açmış sizi bekliyor…

Dantel gibi işlenmiş kıyılarında lacivert engin denize inen dik kayalıkların yamaçlarının üstüne kurulmuş parklarda çamlar, selviler, palmiyeler, zakkumlar, meşe, defne, limon, portakal ağaçları boy gösteriyor.

Sonra Avrupa’nın günümüze kadar en iyi korunmuş, iki kilometre uzunluğunda, 16 kuleli ve 25 metre yüksekliğindeki ortaçağ surlarının etrafında, devriye yolları üzerinde iki saatlik uzunca ve neşeli bir tur atabilirsiniz. Ama hemen hatırlatayım, bu gezinti ücretli. Duvarlar genellikle ayırır, korur, engeller ve bazen ise sizi sınırlar.

Tarihin içinden doğrulup çıkan eski şehirde sütunlarla çevrili 1300 yıllık başkanlık sarayı, gösterişli mobilyaları ile dillere destan Rektörlük Sarayı, XVI. yüzyıl gotik Rönesans karışımı Sponza Sarayı, liman girişindeki Mincenta Saat Kulesi, özgürlük simgesi olan Orlando Şövalyesi Heykeli görülmelidir. Sokakları her an her türlü gösteriye sahne olur. Bu dev ortaçağ film platosunda her şey ölçülüdür. Örneğin, evlerin büyüklüğü, yolun eğimi, kiremitlerin soluk rengi, çanların uyarısı, evler arası mesafe gibi. Adriyatik’in en alt ucunda yer alan Dubrovnik, diğer yandan kapalı bir kutudur. Balkanlardadır ama Balkan değil daha çok İtalyan’dır. Dubrovnik Katedrali deniz kazasından sağ kurutulan aslan yürekli Richard’ın cömert bağışları ile tamamlanmıştır. Dubrovnik’te yaşam, taş duvarların, kapıların ötesine, sokaklara, meydanlara taşmıştır. Gün batımında altın renkli açık kırmızı çatılardan yansıyarak mavi denize gömülür.

Birde limandan bir şehir vapuruna binip, 15 dakika süren bir yolculuk sonunda yeşil Lokrum Adası’na varabilirsiniz. Burada bir Benedikten Manastırı, botanik bahçe, çıplaklar kampı ve tarihi plajlar bulunur. Bin yıllık ortaçağ Rönesans limanı Dubrovnik, başkenti Zagrep olan Hırvatistan’ın kilometrelerce dantel gibi işlenmiş sahil şeridi ile ünlü Dalmaçya’nın en önemli yerleşim merkezidir.

İşte size bir olay! Her olumsuzluk bana rastlar ya! Lokrum adasında uslu uslu kitap okuduğum kahveye değerli hocam Esengün (Prof. Esengün Yengün) Hanımla, Dr. Dina Erdilek geliyor. İri yarı garsona “diğer arkadaşlarımızı bekliyoruz, hep birlikte sipariş vereceğiz” dediler. Bu sarışın genç bizi yalancılıkla itham edip, beleş oturduğumuzu ima ederek bahçeden resmen kovmaya kalkıştı. Elbette ben de keskin dişlerimi gösterdim. Polisleri bekledik, o sırada diğer arkadaşlar geldi. Rehberimiz Atilla Tuna’ya beni öldüreceğini bile söylemiş… Zaten beni öldüren öldürene…

Bir zamanlar boncukçu, şişeci, mum makinecisi, demirci, kasap, terzi, çuhacı, atlasçı, kuyumcu, kâğıtçı ve çıkrıkçının dolaştığı Dubrovnik sokaklarını bugün ellerinde fotoğraf makineleri, video kameraları ve çeşit çeşit rehber kitapları ile şortlu, terlikli turistler arşınlıyor. Hem de yüklü miktarda döviz bırakarak!

Unutmayın, Dubrovnik’te saatler sadece “güzel geçen zamanı” gösterir.

SAKİN, DURU, İDDİASIZ AMA GÜZEL: LYON

Fransa’nın nüfus olarak üçüncü önemli şehri olan Lyon nedense hep Paris’in gölgesinde kalmış. Oysaki Lyon, bir lezzet ve zarafet merkezi, içinden bir değil iki nehir geçiyor; Rhone ile Saone, ayrıca Asteriks’in ülkesi Galya Eyaletinin başkenti “Lugdunum” burası. Lyon

Sinop’un kız kardeşi, tarih boyunca önemli bir ticaret ve moda merkezi olmuş. 

Yıllarca Venedik ile ticarette ciddi bir rekabete girmiş. Fransız Devrimi sırasında ise krala karşı gelen 2 bin Lyon’lu bu coğrafyada asılmış, Rönesans’ı çok sayıda meydanı ile yoğun yaşayan güzel bir kent Lyon.

Lyon’u tanımak için üç tam günümü ayırıyorum. Daha önceleri bu “aslan şehrinden” transit geçip sadece iki üç saat kadar kalmıştım.

THY,  Lyon’a günde iki defa uçuyor. Hatta bunu günde üç defaya çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuk ortalama 3 saat kadar sürüyor. Beni havaalanında MÜSİAD’ın Lyon Başkanı Adil Dönmez Bey karşılıyor. Bu önemli iş adamımız bizimle üç gün boyunca ilgilendi. Lyon civarında yaşayan 250 bin Türk’ün aileleri ve gençlerinin sorunları ile ilgileniyor,  onları bir çatı altında toplayıp Türklerin bu yörede daha güçlü olup geleneklerini sahiplenmeleri için gayret ediyor. İçinde bir Fransız resmi ilkokulu da barındıran “Milli Görüş Lyon” tesislerini gezip MÜSİAD’da iş adamlarına kısa bir brifing veriyorum. Lyon Başkonsolosumuz ise çok önceden haberdar olmasına rağmen maalesef hiç ama hiç ilgilenmedi.

Aylardan kasım, her yer kahverengi, kırmızı, sarı yapraklarla dolu. Bazen hava açıyor, bazen yağmur geliyor, bazen ise birden bire şiddetli bir rüzgâr esiyor. Her mevsimi yaşıyoruz. Aniden ortama bir hüzün çöküyor, sonra doğa tekrar gözlerini açıyor, diriliyor. Kestane ağaçlarından sincaplar fırlıyor, karabakal kuşlarının sesleri rüzgârda kayboluyor. Parkta annesinin yanında oturan, sapsarı bir kız çocuğu görüyorum, saf, çekingen ve utangaç.

Gitsem ne kadar gitsem de

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bekler

Yollar, yolları gizler.

(Ali Hikmet – 1971)

Ama diğer yandan yola çıkan kimse yolda kalmaz. Hakiki dostlar zor yollarda bulunur.

“Fresque des Lyonnais” olarak anılan giydirilmiş 7 katlı binanın (2 Rue de la Martiniere) balkonlarında ünlü Lyonluların yer aldığı ilginç bir resim yerleştirilmiş. Aralarında, modern psikolojinin babası kabul edilen Claude Bernard (1813 – 1878 ),  Lyon Botanik Bahçesi’nin kurucusu Antoine de Jussieu (1686 – 1758), modern sinemayı ilk kez bu coğrafyada ekrana düşüren Lumiere Kardeşler (Auguste (1862–1954) ve Louis Lumiere (1686–1758),  Galvanometreyi bulan ve elektrik akımının birimine adını veren André Marie Amperé (1775–1836) ve elbette tüm dünyanın hayran olduğu “Küçük Prens”in yaratıcısı Antoine de Saint Exupery bulunuyor.

Herhangi bir yerleşim merkezini en iyi tanıma yöntemi şüphesiz “yürümektir.” Öğrencim Ersan ile Lyon’u yağmur altında adımlıyoruz. Karşımıza yirmi dört sütunlu beyaz dev bir bina çıkıyor. Burası “Adalet Sarayı”. Adalet Sarayları kentlerde önemli bir anlam taşır. İnsanlar saygı duymalı ve çekinmeli. Hukuğu temsil ederler.   Daha sonra da dar bir sokaktan çıkar çıkmaz Avrupa’nın en büyük meydanı ile karşılaşıyoruz. “Place Bellecour”. Meydanın ortasında Fransa’nın belki de en ünlü kralı XIV. Louis’in at üzerinde heykeli bulunuyor. Dev bir dönme dolapta koca meydanı rengârenk ışıkları ile süslüyor. Renkler su birikintilerinde dans ediyor. 

“Places des Terreaux” Meydanındaki Fontaine de Bartholdi Çeşmesi New York’un simgesi ünlü Özgürlük Anıtının yaratıcısı Frederic Auguste Bartholdi’nin bir eseri.

Rhone ile Saone,  yorgun, ancak uyumlu iki arkadaş sessizce Lyon’a mutluluk dağıtıyor. Bu iki nehir bu coğrafyada birleşip 280 kilometre sonra Marsilya yakınlarında Akdeniz’e dökülüyor. Kentin çok sayıda edebiyatçının, öykü,  şiir ile romanlarına bu iki nazlı nehir hep ilham kaynağı olmuştur.

Lyon aynı zamanda bir lezzet durağı ve bu özelliği ile UNESCO Dünya Miras Listesi’nde. “Bouche” aslında “kapılarda asılı bir demet ot” anlamına geliyor ama bu coğrafyada leziz tatlara odaklanan,  geleneklere sahip çıkan, yirmi yıldır mutfağını değiştirmeden keyif dağıtan mekânlar anlamına geliyor. Ama son yıllarda ticari ve turistik endişelerle bu tanımın da sulandırıldığı anlaşılıyor. “Canut” ile biten tüm yemekler bu yöreye ait tatlarmış. Ocak ayında dünya mutfakları yarışması yine Lyon’da gerçekleşiyor.

Lyon’un bir tepesi “Croix Rousse” olarak anılıyor. Burası Barok havası ile bugün de sanatçıların uğrak yeri. Ama bir dönemde Fransa’nın ipek üretim merkezi imiş. Büyük emekle hazırlanan ipekler, miraboules ve traboules olarak adlandırılan “dehliz, tünel, geçit” karışımı spiral merdivenli,  yüksek kuleli özel yollardan ıslanmadan,  satılmak üzere nehir kıyısına götürülürmüş.

Lyon’a gelip de Fourviere’ye (Dua Tepesine) çıkmamak olmaz. Zarif dört kulesi ile kentin simgesi olan Notre Dame Bazilikası (1872–1848)  buradadır. Görkemli bazilikanın üstündeki altın gibi parlayan Meryem Ana heykelinin Lyon’u vebadan koruduğuna inanılmaktadır. Bu ünlü bazilikanın içinde rengârenk vitraylar, savaş tabloları ile azizlerin melek heykelleri yer alır.

Savaş tablolarının konusu Osmanlıya karşı kazanılan çok kanlı deniz zaferlerdir. Oysaki tüm dinler hoşgörü ve sevgi üzerine kurulu değil midir? Savaşlar ise “yalanlar düzenidir.”

Notre Dame Bazilikası’nın hemen altında St. Jean Katedrali (1180–1480) yer alır.  Katedral, Roma stilinden gotik tarzına geçişin tipik bir örneğidir.

Bu tepede antik Roma kenti kurulmuştur. Altmış yıl önce manastırın bahçesinde bulunan Roma Tiyatrosu ile farklı Roma yapıları ancak on yıl önce açığa çıkarılmıştır.

Kısa Kısa Lyon 

  • Sinemanın ilk doğduğu şehir olan Lyon’da bir sinema müzesi de bulunmaktadır. Ama bu ilginç müzeyi gezmek için en az üç saatinizi ayırmalısınız.
  • Fransa, enerjisinin yüzde 80’inini nükleer santralden elde ediyor. Lyon’un yakınında da bir nükleer santral var.
  • Renault ve Elf-Total bu yörede üretiliyor.
  • Confluence Mahallesi petrol zengini Körfez Ülkelerinin iş adamlarına başarı ile pazarlanmış böylece 15 milyar dolar yatırımla bir zamanlar kaderine terk edilmiş bu bölgede modern binalar ile birer tüketim mabedi olan AVM’ler yükselmeye başlamış.
  • İllaki müze diyorsanız, (artık günümüzde tüm müzeleri internette geziyorsunuz)  Güzel Sanatlar Müzesi (Places des Terraux) Fransa’nın Louvre’den sonraki en önemli müzesi olarak anılıyor. “Ben illaki Alışveriş Merkezi isterim, onsuz yapamam” derseniz dev Part Dieu sizi bekliyor.
  • “Musee de Confluences” içinde teşhir edilenlerden çok binanın kendisi çelik ve cam mimarisi ile dikkati çekiyor. Lyon Ulusal Operası (1993) ise metal çatısı ile size kendini uzaklardan gösterecektir.
  • Lyon’da tüm kahve ve lokantalar hep ama hep dolu. Dükkânların içi çok zevkli, sanki her biri birer sanat eseri. “Coussin de Lyon”   dışı çikolatalı bir ezme,  deneyin derim.
  • Şehrin Kitaplığı (La Bibliotheque de la Cité) geceleri başarılı aydınlatması ile öne çıkıyor.
  • Lyon Belediyesinin bisiklet ve elektrikli araçları desteklemek için gösterdiği özel çaba da takdir edilmeli.
  • Lyon aynı zamanda Interpol’ün merkezi,  önemli bir Musevi topluluğuna da ev sahipliği ediyor.
  • Bu coğrafyada kapılarını her gün meraklılarına açan tam 650 antikacı bulunuyor.
  • Lyon aynı zamanda bir üniversite kenti. Farklı eğitim kurumlarında 100 bin üniversite öğrencisi öğrenim görüyor. Ama gençlerin fazlalığı şehrin gece ve eğlence hayatına pek yansımamış.
  • Yaptığım araştırmada Lyon’un 1193 yılında bir dönem bağımsızlığını ilan ettiğini okudum.
  • Ve Küçük Prens hepimizin defalarca okuduğumuz, okudukça daha da derinlerine indiğimiz, insanoğlunun hakiki yüzünü tanıtan Küçük Prens’in yaratıcısı Antonine de Saint Exupery bir Lyonlu. 
  • Evlerin damlarında yan yana yükselen çok sayıda bacanın nedenini bulamadım, kimse bilmiyordu. Ama bir dönem vergiler baca sayısı esas alınarak toplanırmış:
  • 1643’ten beri her sene 8 Aralık’ta Lyon’da “Işık Festivali” kutlanır. Fener alayları sokaklarda sürekli tur atar. Her ev, her kat kendi ışığını penceresine yerleştirir. Bu günler çok hoş bir şölene şahitlik eder. Binlerce meraklı o gün Lyon’a akar. 1643 yılında kenti veba salgınından kurtardığına inanılan Meryem Ana’ya aslında bir şükran göstergesidir bu.
  • Lyon’un da diğer Avrupa kentleri gibi geniş yeşil alanı vardır. Parc de la Tete d’Or (Altınbaş Parkı). Bu parkta gerçekte “altınbaş” yok ama 40 hektar alanı kaplayan suni gölü, botanik ve gül bahçesi,  gizli yolları ile dikkati çeken bu parkı hava güzelse gezmenizi hararetle tavsiye ederim.
  • “Presqu’ile”  iki nehrin arasında yer alan uzunca ince bir yarımada. Az kalmış tam bir adaya dönüşüyormuş. İşte eski Lyon, Presqu’ile’de yer alıyor. Uzun caddeler, müzeler, opera binası, tiyatrolar, St. Pierre Manastırı, Gotik St. Nizier ile St. Bonaventure kiliseleri burada. 

Çizmenin Topuğunda Yaşam Aheste

Venedik çok ünlüdür, karnaval maskelerinin fotoğraflarını her yerde görürsünüz. Milano, modanın merkezidir, kuzey İtalya zengindir, havalıdır. Roma ise ölümsüz bir şehirdir. Zaten tüm yollar Roma’ya çıkar. Napoli, ne kadar hırsızlarıyla tanınsa da Pompei ve Capri Adası ile gezginleri kendine çeker. Sorrento ve Amalfi kıyıları, 90-60-90 güneş-kum-deniz sosyete tatilcilerinin gözdesidir. Floransa, bir açık hava müzesidir. Turist doludur ve müzelerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Neyse, bu liste uzayıp gider…

Ama İtalya’da sade ve farklı bir yaşamı tatmak için bölgenin başkenti olan Bari, büyülü kent Lecce, Kapadokya ile özdeşleşen Matera, Brindisi, sevimli bir dağ köyü Ostuni, kayalara işlenen evleri ile tanınan Polignano a Mare, Osmanlı’nın bir yıl boyunca işgal ettiği Otranto, bir adaya kondurulan sevimli Gallipoli, konik ve tuhaf evleri ile Alberobello, kısaca tüm Puglia Yöresi sizi bekliyor.

THY’nin Bari’ye bilhassa kışın ekonomik uçması, bu geziyi gerçekleştirmek için büyük şans. Bir cuma günü saat 14.30’da Bari’deyim. Havaalanından iki günlüğü 120 Avro’ya ufak bir Fiat 500 kiralıyorum. Bari, Güney İtalya’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci kenti. Neticede büyük bir yerleşim merkezi, yolcu gemilerinin uğrak yeri, bir üniversite ve denizci şehri. Hatta XI. yüzyıl’da bir ara bağımsız bile olmuş. Bari’de doğru eski kente gidilir. Deniz kenarında bordo renkli Teatro Margerita (XVIII. yüzyıl) civarında kalabalığa katılarak gezinmenizi öneririm.

En görülesi yer, Demreli Noel Baba’nın Haçlı Seferleri sırasında buraya getirilen kemiklerinin bodrum katında yer aldığı St. Nicola Bazilikası. Bu lahit adeta bir haç noktası olmuş. Karşısına oturma düzeni kurulmuş. Noel Baba’nın Demre’de kalan kemik parçaları ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bari’de katedral görmekten bıkmazsınız ayrıca St. Sabina Katedrali ile Svevo Kalesi’ni de gezebilirsiniz.

Bari’yi geride bırakıp batıya doğru yola çıkıyorum. İstikamet Altamura üzerinden “Matera”. Yol bazen daralıyor, bazen genişliyor, sağa veya sola geçiyor, her an insanı şaşırtıyor. Sürekli göbekler var. Vallahi Güney İtalya, Türkiye’den yol bakımından en az 10 yıl geride. Zeytin ağaçlarını yeşil çimenler içinde seyretmek çok hoş. Her biri aslında birer anıt ağaç. Belki binlerce yıllık… Zaten onlara dokunmak bile yasakmış. Altmış kilometre yol 2,5 saat sürüyor. Matera’nın modern bölümlerini geçip eski şehirdeki pansiyonumu buluyorum, yerleştikten sonra hemen kendimi sokağa atıyorum.

Matera, Basilicata Eyaleti’nde dağlık bir yerleşim yeri. Bu yüzden tarım imkânları çok sınırlı, bu bölge hep sıkıntı ve fakirlik çekmiş. Halkı, XX. yüzyıl’da fırsatlar ülkesi Kuzey Amerika’ya, daha sonra da 1950 ve 1960’larda zenginleşen Kuzey İtalya’ya göç etmiş. Bölgedeki yumuşak kalkerde açılan insan eseri mağaralar bu coğrafyanın kaderini değiştirmiş. Yörede çekilen çok sayıda film, fotoğraf ve hakkında yazılan makaleler tüm dünyanın dikkatini çekmiş, Matera’ya turist akmaya başlamış. Ünlü İtalyan yönetmen Pierpaolo Pasollini, “Vangelo Secondo Matteo” (Matteo’ya Göre İncil) adlı filmi Matera’da çekmekle kalmamış daha sonra başrolünü ünlü soprano Maria Callas’ın oynadığı Euripides’in eserinden uyarlanan “Madea” adlı eseri de Ürgüp’te filme almış. Zaten daha sonra Ürgüp ile Matera kardeş şehir olmuş. Aynı Kapadokya’da olduğu gibi Matera’da kireçtaşlarını oyarak kendilerine gizli ev ve kilise yapanlar korku ve panik içindeki Hristiyanlar.

Derin bir vadinin yamacına kurulan Matera, 7000 yıllık tarihi ile 1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne kabul edilir. Daracık sokaklarında dolaşıyorum. Bazen karşıma bir evin kapısı çıkıyor, geri dönüyorum. Bazı evleri (Sassi) müzeye çevirmişler. İçinde o dönem kullanılan eşyaları sergiliyorlar. Bu tarihî evlerin yüzde 70’i bugün belediyeye aitmiş. Ama burası kesinlikle Kapadokya ile karşılaştırılamaz. Kapadokya yöresinin büyüsü, yüzey şekilleri, kesinlikle Matera’da yok, tarihi evler, yeni şehir ile iç içe ve o tılsım kaybolmuş.

Sabah güneye doğru tekrar yola koyuluyorum. Taranto – Brindisi ve Lecce yönünde yine tuhaf yollarla mücadele ediyorum. Bir ara kendimi otoyolun ortasında, ters istikamette buluyorum. Herhalde hayvanların duası ile kurtuluyorum. Düşünün saatte 100 kilometre hızla giden bir otobüsün önüne ufacık Fiat 500 ile, ters yönde hatalı çıkıyorum. Zorlukla, otobüsün rüzgârının da yardımı ile kenara kaçıyorum. Yol boyunca bağların arasında beyaz rüzgâr türbinleri dönüyor.

Otranto’yu görmeyeyim… Sadece 42 kilometre uzakta deyip Lecce’ye sapmıyorum. İtalya’da güneşin ilk doğduğu yerleşim merkezi olarak ün yapan Otranto, 1480 yılında II. Mehmet döneminde yüz gemi ile buraya çıkarma yapan Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Bu olay tüm İtalya’da korku yaratır. Halk Otranto’dan kaçar. Papa bile daha kuzeye taşınmayı planlar. Meşhur “Mama gli Turchi” sözcüğü bugün bile İtalyanca’da bir korku ifadesi olarak kullanılır. Hatta Osmanlı’nın Müslüman olmadıkları için kafalarının uçurulduğu söylenen 800 kişinin kafataslarını kendilerine verilen, “Kutsal Martini” unvanı ile Otranto Katedrali’nde korunuyor.

Osmanlı, Otranto’dan hareketle İtalya’nın diğer yörelerine ilerlemeyi aslında karşılaştığı büyük direniş karşısında başaramaz. 1841 yılında II. Bayezid başa geçince Papa’nın yanında olan kardeşi Cem Sultan’ın kaderi ile ilgili imzalanan antlaşma sonucu, ordusunu İtalya’dan geri çeker.

Otranta’da kaleyi adımlayıp turkuaz dokusundaki denizin kenarında dolaşıp, Osmanlı’nın izlerini arıyorum.

Lecce’ye varıp Sant’Oronzo Meydanı’nın ünlü sütununa bakan odama yerleşiyorum.

Şubat ayına rağmen hava güneşli. Şanslıyım. Hareketli Lecce sokaklarında halkın arasına karışıyorum. Burası, Güney İtalya’nın barok başkenti. Hele Santa Croce Bazilikası karşısında öyle donup kalıyorum. Ne muhteşem bir taş işçiliği, ne güzel bir “gül penceresi”. Geniş bir alana yayılan eski kent huzurlu, üniversite öğrencileri ile hareketli, neşeli, mutlu bir kent. Kuzey İtalya gibi acele eden yok. Saint Oronzo Meydanı’nın kuzeyinde çukurda kalmış harika Roma amfi tiyatrosunu görünce ile bir kez daha şaşırıyorum. Bu meydanın zeminindeki mozaiklerin üzerinde yürüyenlere şans getirdiği söyleniyor.

Güneyin Floransa’sı ve bir gurme başkenti olarak anılan Lecce’nin tanıtımına Ferzan Özpetek’in bu coğrafyada çekilen “Mine Vaganti”  adlı filmi de katkıda bulundu şüphesiz. Melekler Şehri Lecce ahalisi kendini Bari, Taranto ve Brindisi’den her yanı ile farklı kabul ediyor ve bulundukları coğrafyayı resmî olmasa da “Salento” olarak isimlendiriyor.

Güney İtalya’nın görülesi yerleri bitmedi,

  • Tepenin zirvesinde bir dağ köyü olup “Beyaz Köy” olarak anılan “Ostuni”.
  • Dik yamaca kurulan, manzarasına doyamayacağınız sevimli bir köy Polignano al Mare.
  • Ortaçağ beyleri her evden konut vergisi almaya başlayınca fakir köylülerin vergiden kurtulmak için dağlık yörede inşa ettiği hayvan ağılına veya tahıl deposuna benzeyen 10 metrekarelik konik çatılı, Dünya Miras Listesi’ne giren Trulli evleri ile ünlü Alberobello Köyü.

Ve yöresel tatlara gelelim;

  • İçine bazen badem likörü ilave edilen buzlu espresso… “Cafe Ghiaccio”
  • Yerel bir içki “Amaro del capo”
  • Kulak memesi makarnası “Orecchiette”
  • Turuncu aperol veya prosecco gazlı içecekleri

Üç Adet “K” Cumhuriyeti: Karelya – Komi – Kalmukya

Bu özerk cumhuriyetleri hiç duydunuz mu? Üçü de “K” ile başlıyor. Bunlar benim Rusya Federasyonu içinde yer alan 21 özerk cumhuriyetten görmediğim son üç tanesiydi. Gezginler Kulübü yönetim kurulu üyemiz, değerli arkadaşım Selman Arınç ile bir kez daha bir Cumartesi sabahı Saint Petersburg uçağı ile alışılmamış bir yeni geziye başlıyoruz. Tabii böyle kimsenin gitmediği coğrafyalar için Rusya vizesi almak hiç de kolay olmuyor. Saint Petersburg’u defalarca ziyaret ettiğimiz için bu büyüleyici şehirde hiç kalmadan kendimizi Karelya Cumhuriyeti’nin başkenti Petrozavadsk’a hareket edecek olan trene atıyoruz. Rusya’da trenler genellikle akşam vakitleri kalkıp sabah 07:00 sularında sizi gideceğiniz yere ulaştırıyor. “Kuşi” denilen kompartımanlarda seyahat bence otelden bile rahat. Gerçi otel parası kadar bir ücret ödüyorsunuz  (ortalama 80 dolar) ama hem yolculuk edip hem de rahat ve temiz bir yatakta uyuyorsunuz. Bana trenin sarsıntısı ninni gibi geliyor. Sabah vagon görevlisi o meşhur gümüş görünümlü dev cam bardaklarda limonlu çayınızı size servis ediyor.

Karelya, Finlandiya Körfezi ile Beyaz Deniz arasında yer alan, Avrupa’nın en büyük iki gölü Ladago ve Onega dâhil 62 bin gölü ile yemyeşil bir tatil ve sayfiye beldesi. Baltık kalkanı içinde yer alan Karelya topraklarının % 85’i orman, geriye kalanı da bataklık ve düz ova. Petrozavadsk’un kelime anlamı “Petro’nun Fabrikaları”,  yani o meşhur ve becerikli Büyük Petro (nedense biz ona deli Petro diyoruz). Petro buraya çok sayıda fabrika kurdurmuş. Lenin’in Kızıl Meydan’da yer alan ve önünde kuyruklar oluşan mozolesinin siyah mermerleri bu bölgeden getirilmiş. Karelya, İsveç, Novgrad Cumhuriyeti, Finlandiya ve Rusya arasında nice savaşlara neden olmuş. Zaman zaman Karelya toprakları bu ülkeler arasında pay edilmiş. Sınır son şeklini ancak 1947 yılında almış. Orman ürünlerinin en önemli geçim kaynağı olduğu Petrozavadsk’a gelen her gezgin muhakkak Kizhi Adasına gider. Bu ada, Moskova – St. Petersburg – Moskova arasındaki ünlü Volga gemi gezisinde en can alıcı noktadır.

Baltık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği coğrafyada yer alan Kızhi Adası’nda 1714 yılında bölge halkının katkısı ve emeği ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Bu güzel kilise çam ağaçlarından, çivi kullanılmadan 75 marangoz tarafından dört yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiştir. Görüntüsü sahiden etkileyici.

1951 yılında Kızhi Adası “açık müze” hâline çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli bölgesine has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

Sıcaklığın kışın -30oC’ye kadar düştüğü bu bölgede yaşam elbette zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan şilte. Ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgâhları, beşikler, kayıklar, boyunduruklar, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar atölyede kendileri tarafından imal edilmiş. Kalabalık ailenin fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalar.

Göl kenarında dizilmiş ve genellikle mangalda “şaşlık” sunan yeşil tenteli lokantalardan birinde otururken Azeri Hüseyin ile tanışıyoruz. Bir dönem buraya gelen Türkler Karelya’yı Finlandiya’ya uzanan kaçak göçün merkezi olarak kullanmakla kalmayıp, vaatlerle buradaki iş adamlarından orman ürünleri işleyen tesisler inşa etmek amacıyla para alıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Elbette bu ülkemiz adına çok üzücü. Hüseyin son model arabası ile bizi gezdirip ardından evinde ağırlıyor.

Artık bir bakıma “yatak odamız” olan trene dönme vakti geldi. Sabah 07:00’de St. Petersburg’un modern Ladozhky garına geri geliyoruz. Rus Çarlığı’nın ilk başkentlerinden Novgorad’a doğru hareket ediyoruz. Novgorad 1125. yılını Kremlin olarak adlandırılan surların içinde kutlama telaşında. Nehir kıyısındaki plajları, yeşil alanları, güzel tarihî binaları, başta Ayasofya olmak üzere kiliseleri,  saat kulesi ile bu şehir çok hoşunuza gidecektir. Rusya’ya gelen turlar Moskova ve St Petersburg yanında Novgorad’ı da programlarına alıyorlar. 

Akşam uçak ile yepyeni bir Cumhuriyet’e doğru kanat açıyoruz. Komi Cumhuriyeti’nin başkenti Sıktıvkar’a uçuş iki saat sürüyor. Petrol ve doğal gaz zengini Sıktıvkar sahiden kıpır kıpır ve neşeli bir yerleşim merkezi. Geniş parklarında, nehir kıyısında ve meydanlarda yüzlerce genç ellerinde büyükçe bira şişeleri ile gülüyor, bağırıyor. Yirmi dört saat açık olan marketler, alışveriş yapan gençlerle dolup taşıyor. Acaba niye bu kadar içerler ki diye kendi kendime soruyorum. Muhabbetler derinleşsin diye mi? Yoksa soğuktan mı? Yaşam koşullarının zorluğundan mı? Hiçbir mantıklı “neden” bulamıyorum. Kırık şişe parçaları arasında yürüyerek gece saat 24:00 olmasına rağmen batmayan kızıl güneşi seyrediyorum.

Avalon Oteli’ne dönerken akşam yemeğimiz olarak bakkaldan ekmek, peynir ve meyve suyu alıyorum. Kemer ile kardeş şehir olan Sıktıvkar’da süremiz çok sınırlı. Çünkü sabah erkenden Moskova’ya geçiyoruz. Havaalanında Rusya Cumhuriyeti’nin değişmez kadın memur profillerini inceliyorum. Gülmeyen, mutsuz, konuşmayı bir azap kabul eden bir insan tipi. Komünizm bu topraklarda sona ereli çok zaman geçti ama insanların davranış biçimini değiştirmek kolay olmuyor. Sabah havaalanının koyu renkli kalın perdelerle çevrili ufak lokantasında otuz yıl önceki geleneksel Sovyet “tatlarını” buluyorum. Bu kez Ahıska Türk’ü şoförümüz Bahadır ile bir kez daha Moskova’nın ünlü Kızıl Meydan’ını turluyoruz. Turisti bol. Moskova’nın pahalılığı Kuzey Amerika’nın iki katını bile aşmış. Yenilenen, modernleşen ve kimliğini tedrici olarak kaybeden ama gene de yeşil kalabilen bir başkent buluyorum.

Rus hanımların gayet çirkin altın dişleri ile terlik üzerine giydikleri kısa naylon çorapları bence çok çirkin. Maalesef bu coğrafyada sigara içenlerin sayısı hiç de az değil. Aşırı “tüketim” çılgınlığı yaşanıyor. Rusya’da yeni arabalar, yeni kıyafetler, ünlü markalar kısacası hep daha fazla tüketim var. Her fert kısa zamanda zengin olma hevesinde. Örneğin bir aile evini lokantaya çevirmiş; ama fiyatlar uçmuş. Beceriksizlikten ve alışkanlıklarından dolayı muntazam ve güler yüzlü bir servis de yok.

Bir kez daha Moskova’nın karışık olduğu sevimsiz havaalanındayız. Bu kez Nazi ordusuna karşı iki yıl direnişi ile dünyaca ünlenen, 1,5 milyon insanın direnişte hayatını kaybettiği, bir ara “Stalingrad” olarak da adlandırılan Volgagrad’dayız. Amacımız Kalmukya Cumhuriyeti’nin başkenti Elista’yı ziyaret edip Rostov’dan ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönmek; ama kısa sürede bu uzun yolculuğun mümkün olamayacağını anlıyoruz. Büyük zorlukla Volgagrad’da Rostov trenini yakalayıp tam 13 saat süren bir yolculuk sonrası kompartımanımızdaki sarhoşları bir şekilde başka yerlere uzaklaştırarak sonunda Rostov’a varıyoruz. Şimdi mesele Kalmukya’ya gidebilmek. Burası aslında bizim için yepyeni bir ülke. Aslında Rostov’a gelerek bu cumhuriyetin sınırlarından bayağı uzaklaştık. İmdadımıza gene bir inşaat şirketi yetişiyor. Bize bir araç ve Kemal adlı gene Ahıskalı bir şoför veriliyor. Yola çıkıyoruz, bu bölge Rusya’nın tahıl deposu. Buğday ve ayçiçeği tarlalarının ucu bucağı görünmüyor.

Kalmukya sınırına kadar beş saatlik yolumuz var. Tam sınır noktasına  40 kilometre kala otomobilin triger kayışı kopmaz mı! Kötü haber, yolun ortasında kalıyoruz. Dışarıda cehennem sıcağı var.  Şans eseri Kemal’in Kalmukya’nın Altay köyünde yaşayan kız kardeşi varmış. Damat Bahadır arabası ile imdadımıza yetişip arabamızı çekiyor. İki de bir ya ip kopuyor ya da Bahadır’ın eski otomobili tıkanıp duruyor. Sonunda Kalmukya sınırını aşıyoruz. Triger kayışını değiştirecek usta bulunamıyor. Sonuçta damadın köy evine misafir oluyoruz. Bahçesi, avlusu,  ahırı ile geniş bir köy evi. Önce çaya davetliyiz. O arada yemek pişiyor. Ahıska Türklerinin Türkçesi belki de katıksız hakiki Türkçe. Örneğin “elma”ya “alma” diyorlar. Bu arada köydeki bir usta arabayı tamir ediyor. İşte, iyi bir haber, aksi takdirde uçağı kaçıracaktık.

Kalmukya Volga Nehri, Çeçenistan,  Dağıstan ve Rusya’nın Stavrapol bölgesi arasında yer alıyor. Burası da Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Aynı zamanda  Kalmuklar Moğol kökenlidir. Kendilerini “oyrat” diye isimlendirir. Kalmuklar,  “Çungarlar” ve “Ölatlar” olarak da bilinir. Çungarlar en parlak dönemini Esen Tayşi döneminde 1439 – 1455 yılları arasında yaşadı. Sonra parçalanıp küçük beylikler oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kalmuklar Stalin döneminde diğer Ahıska ve Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürüldüler. Kalmukya 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Rusya’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olarak kaldı. Başkent Elista 1944 – 1957 yılları arasında “Stepnoy” olarak anıldı. Yüz bin nüfuslu başkentin ekonomisi tarım ağırlıklıdır. Son yıllarda millî kimlik oluşturma çabaları hız kazandı ve Elista’da Hurul diye adlandırılan Budist tapınağı ve Uzakdoğu mimarisini yansıtan çok sayıda bina inşa edildi. Ülkede Tibetçe konuşulur. Dinî lider Dalay Lama da bu küçük cumhuriyeti ziyaret etmiş.

Yarım milyon nüfuslu Kalmukya 1998 yılında uluslar arası satranç olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı. Bu olay hem Kalmukya’nın dünyada tanıtımına, hem de dolayısı ile ülke ekonomisine yararlı olmuş. Ünlü bir satranç oyuncusu olan devlet başkanları İlyumahinov 1995 yılından beri Dünya Satranç Federasyonu’nun da başkanıdır. Kısa bir not: Avrupa’da Budist insanların çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet gene Kalmukya’dır. Bu sorunun doğru yanıtı İngiltere’de bir yarışma programında bir hanıma 1,5 milyon Avro kazandırdı. 

            Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan esas neden Kalmukya ile Ukrayna’da yetişen buğdayın Sovyet halkına ulaşmamasıydı. Eski vagonlarda taşınan tahılların üçte biri yollarda ziyan oluyordu. Bu olayı yerinde inceleyen ve yörenin tarım sorumlusu olan Gorbaçov sistemin yürümeyeceğini anlamıştı. Sovyetler sadece kendi halkına değil, ayrıca Moğolistan, Benin, Küba, Angola, Mozambik, Güney Yemen, Irak, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de ekonomik yardım göndermekteydi. 

            Rostov büyük ama bence büyük olduğu kadar ruhsuz bir şehir. Hiç hoşuma gitmedi. Sabah erkenden Rostov’un askerî bir kamp havasındaki havaalanındayız. Tüm memurlar bizi potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyor olmalılar. Çok sertler. Kısa bir zaman diliminde Rusya’nın beş büyük şehrini ve “K” ile başlayan farklı coğrafyalara yayılmış üç cumhuriyetini ziyaret ettik. Üç gecemiz trende, bir gecemiz otelde,  son gecemizin bir bölümü de misafirhanede geçti.

Ama “farklı” olmanın, alışılmışın dışında ve yolda bulunmanın heyecanını yaşadık.

Başka bir mutlu coğrafyada buluşmak dileği ile…

Danimarka’nın Masal Kenti: Kopenhag

Danimarka, sarı bisikletli postacıların, küçücük antik dükkânlar ile erotik ve seks dükkânlarının, sarı saçlı ve yeşil-mavi gözlülerin, lego tasarımlarının, çan kulelerinin, ince dilimlenmiş siyah ekmek üzerine sürülmüş tütünbalığı filetosunun, ünlü fizik bilgini Niels Bohr’un, düş ve çocuk dünyasının önemli ismi yazar ve gezgin Andersen’in ülkesidir.

            Trenle Kopenhag’ın merkez istasyonun karşısında yuvarlak “Danimarka Çöreği”ni ısırırken tipik bir kuzey evinin çatısına yazılmış bir metni okuyorum. “Herkes kendi kanununa göre yaşamak hakkına sahiptir, özgürlük ufak bir pastadır, güzeldir ama hemen biter.” diyor. Özgürlük ama hangi noktaya kadar?

Masallar Kapısı: Kopenhag

            Kopenhag, XII. yüzyılda piskopos Roskildeli Absalon’un kurduğu bir liman kenti. Yoksul ülkeyi inek, domuz, tavuk ve hindilerin kurtardığı söylenir. Kopenhag, yüzeyleri durgun bir göl kadar dümdüz iki ada üzerinde yer alıyor. Bu adalardan büyük olanın adı Sjaelland, küçük olanı ise Amaner’dir. Suyla buluşan kentler dünyaya açık olduğunu ilan eder. Kopenhag’da 5 adet de yapay göl vardır.

            Bisiklet cenneti olduğunu ilan eden Kopenhag, Danimarka nüfusunun yaklaşık üçte birini barındırıyor. Birçok başkent gibi burası da, X. yüzyılda ufak bir köymüş; ama sonraki yüzyıllarda ticaretin hızla gelişmesi ile büyümüş. XVII. yüzyılda geçirdiği büyük yangınlar sonrası kent, tuğla ve taş ile barok ve neoklasik tarzda yeniden yapılanmış.

            “Belediye Sarayı Meydanı” anlamına gelen Rädhuspladsen bu sakin kentin merkezi kabul ediliyor. Leylek Çeşmesi’nin etrafı ise her zaman kalabalık.

            Borsa Sarayı’nın çatısında, bir ejderhanın birbiri üzerine dolaşmış üç kuyruğundan oluşmuş bir kule hemen dikkati çekiyor. Kentin sembolü hâline gelen binalardan biri olan 209 metre yüksekliğinde kralların yıldızları seyrettiği Rundetorn Kulesi, üç asır önce uzay araştırmalarına meraklı olan Kral IV. Christian tarafından ünlü astronom Tycho Brahe’ın çalışmaları için Gözlem Kulesi olarak yaptırılmış. Ünlü Rus çarı Büyük Petro’nun bu kuleye atı ile çıktığını da hemen belirteyim.

            Ayrıca Kopenhag’da eski kütüphanenin gizli bahçesi “Kara Elmas’ı”, Louisiana Modern Sanat Müzesi’ni, Rembrandt, Picasso ve Matisse’nin tablolarını da içeren Ulusal Galeri’yi de ziyaret etmeyi unutmayın.

Küçük Denizkızı (Den Lille Havfrue)

            6 bin yıllık genç ve heyecanlı Kopenhag’ın simgesi ve ünlü Hans Andersen’in masal kahramanı küçük denizkızı, 1913 yılından bu yana Langeline Sahili’nde bir kaya üzerinde sessiz sessiz oturuyor ve dünyalı prensini sabırla bekliyor. Hani prense aşkı uğruna sesini, iki bacağına tercih eden, sonra da terk edilen talihsiz denizkızı. Ama 1964 yılının mehtapsız bir gecesinde nedense, esrarengiz bir şekilde denizkızının başı koparılarak çalınmış. Daha sonra yerine bir yenisi yapılmış tabii.

            1700’lü yıllarda yayalar düşünülerek trafiğe kapatılan dünyanın bu yönü ile ilk caddesi unvanını taşıyan Stroget, bugün Kopenhag’ın hareketli beş caddesi ile dört meydanından oluşuyor. Caddeler boyunca gezi masraflarını temin etmeye çalışan sanatçıların canlı heykeller ve müziklerle danslarla renklenen sokak gösterileri sergileniyor.

            Strøgette’de XVII. yüzyıldan kalan son derece bakımlı Don Evleri’ni hayranlıkla seyredebilirsiniz. Bu evlerden birinde Mozart öldükten sonra Danimarkalı bir diplomatla evlenerek Kopenhag’a yerleşen Mozart’ın eşinin yaşadığı da size anlatılacaktır.

            Bu sokaklarda bir zamanlar filozof Soren Kierkegaard, heykeltıraş Bertel Thorvaldansen ve çocuk masalcısı Hans Christian Andersen’in de yürüdüğünü unutmayalım. Yoksul bir mahallede doğup büyüyen, yüzlerce masalın yazarı ve derleyicisi Andersen’in heykeli bugün Kopenhag’a bir tepeden bakıyor.

            Elbette bu ülkede öncelikle “bira” içilir. Çünkü dünya çapında çok ünlü iki biraları var: Carlsberg ve Tuborg.

Jacobsenler ve Bira Sektörü

            Azimli ve çalışkan Carl Jacobsen, fabrikadan çok, bir müzeyi andıran “Ny Carlsberg” tesisini kurup zengin olunca sanat adına yaşadığı coğrafyaya büyük hizmetler vermeye başlar. Yakın arkadaşı ünlü heykeltıraş Rodin’e 24 eser ısmarlıyor. Dega, Rodin ve Gaugin gibi ünlü imzalar dâhil, yağlı boya resim ve heykellerden oluşan özel koleksiyon bugün “Ny Carlsberg” müzesinde. Denizkızı heykelini 1913 yılında Edvard Eriksen’e yaptırdıktan sonra 1914 yılında esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan Carl Jacobsen, yaptırdığı bu heykelin bu denli ünlü olacağını hiç düşünmemişti her hâlde.

Amalienburg Sarayı

Yaşayan en eski monarşiyi barındıran ve rokoko üslubunda önemli bir bütün olan Amalienburg Saray Kompleksi, aynı adla anılan meydanın dört köşesinde ki dört binadan oluşuyor. Saraylardan birinde Danimarka tarihinin ikinci kraliçesi olan II. Margrethe ve Fransız eşi Hendrik, birinde ana kraliçe, bir diğerinde prens kalıyor, sonuncusu ise konuk evi olarak kullanılıyor.

Ancak, kraliçenin şehir dışında iki yazlık sarayı daha var. Amalienburg Sarayı’nın önünde bekleyen kraliyet askerleri ilginç geleneksel kıyafetleriyle hemen dikkatinizi çekecektir. Her öğlen törenle nöbet değişikliği yapılıyor. Seyretmenizi tavsiye ederim. Sigara tutkunu Kraliçe Margarethe, bir düğünde kapalı alanda ihtarlara rağmen sigara içmeye devam edince, garsonlar ona hizmet etmeyi reddetmişti.

Tivoli Bahçeleri ve Yine Anderson

            Gazetecilerden biri 1841 yılında kralın huzuruna çıkmış. “Eğer halkınız kendini eğlenceye verirse, politika ile uğraşamaz böylece siz de sorunsuz olarak bu ülkeyi yönetirsiniz” diyerek bir eğlence parkı kurulmasını önermiş. (Politikacıların bu yaklaşımı elbette bugün için de geçerli. Tabii ülkemizde halkı uyutmak için en büyük silâh ise profesyonel futbol.) Krala da makul gelen bu teklif sonucunda Hans Christian Andersen’in fantezilerinden yola çıkılarak Tivoli denen “Masal Bahçesi” kurulmuş.

            Danimarka’nın nüfusu kadar insanın her yıl ziyaret ettiği bu 8 dönümlük parkta 20’den fazla lokanta, bar, kahve ve lunapark var. Sık sık yapılan rock ve caz konserleri binlerce genci de buraya çekiyor. Her sene 140 bin yeni çiçek ekilmekte Tivoli bahçesine! Kullanılan ampul sayısı ise 110 bin. Rengârenk çiçeklerle kaplanmış bu ünlü düş, sihir ve masal bahçesinde cumartesi geceleri de sanki şartmış gibi çevre düşmanı havai fişek gösterileri düzenleniyor.

            Peri masalları yazarı Andersen’i; “Kibritçi Kız”, “Kırmızı Ayakkabılar”, “Çirkin Ördek Yavrusu”, “Lalenin İçinden Çıkan Parmak Kızlar” adlı hikâyelerinden hatırlarsınız. 174 masal yazdı. Tam 9 yılını gezilerde geçirdi. 1841 yılında İstanbul’a gelerek ünlü İngiltere Oteli’nde konakladı. 70 yaşında Kopenhag’da öldü ve hiç evlenmedi.

            Bu arada, Kopenhag Belediyesi, köpeklerin tuvalet ihtiyacı için özel çim alanları, özürlüler için sesle çalışan trafik lambaları ve özel bisiklet yollarını da unutmamış. Bu arada güya hayvan cenneti olarak bilinen Cihangir’de bir park ve kapısında asılı bir tabelâ geliyor hatırıma: “Köpekle girmek yasaktır.”

Özgür Mahalle: Christiania

                Kophenag’ın Christiania mahallesinin “ünü” tüm dünyaya yayılmış durumda. Olaylı bir geçmişe sahip olan Christiania, bugün bile turistlerin ilgisini çekiyor. 1971 yılında bir kanalın iki yakasında NATO Binaları’nın bulunduğu 41 hektarlık bir alana yayılan Christiania Bölgesi’ne polis ve postacı bile giremiyormuş. Fotoğraf çekmek için komünü yöneten komiteden özel izin almak ve bir ücret ödemek gerekiyor.

            Komünün kendine özgü bir bayrağı da var. Kırmızı zemin üzerinde üç sarı daire. Bu daireler, Christiania sözcüğündeki üç adet “i” harfinin noktalarını simgeliyor. Christiania Mahallesi’nin duvarlarını süsleyen gizemli motifler ile ilginç sokak panolarının önünden geçerek bir tur atabilirsiniz. Bu kurtarılmış mahallede esrarın yetiştirildiği söyleniyor. Bugün artık zenginleşip eski özelliklerini kısmen yitiren bu mahallede “Pusher Street” çevresinde kurulan bitpazarında eski giysilerin yanı sıra kaçak getirilen esrar da hâlen satılıyormuş

.

Kısa Kısa Danimarka

  • Bir Danimarkalı papaz, vaazında “Ben Tanrı’ya inanmıyorum.” demiş ve cemaat, papazlarından memnun oldukları konusunda ısrar edince görevden alamamışlar.
  • Danimarkalılar hergün 45 dakika gazete, mecmua veya kitap okuyor. Elbette bu gazete fotomaç veya bol çıplak kadın fotoğraflı popüler bir mecmua değil.
  • Bu ufak ülkenin insanlarının hemen hemen tamamı İngilizce konuşuyor.
  • Danimarka Avrupa Birliği’ne dâhil ama “Avro” kullanmıyor.
  • Bu ülkede uzun yıllardır “zina” bir suç değil.
  • “Işıklandırma olmasın, her şey doğal olsun.” diyen ünlü sinema üstadı Lars Von Trier’de Danimarkalı.
  • Kenya’da sahip olduğu çiftlikte sahte isimle kaleme aldığı “Benim Afrikam” adlı ünlü romanı, daha sonra filme çekilen yazar Karen Blixen de bu coğrafyada doğmuş. 1985’de çekilen bu ünlü filmde Meryl Streep ile Robert Redford başrolü oynamıştı.
  • Avrupa’nın en yaşanabilir kenti seçilen İsveç’in Malmö yerleşim alanına Kopenhag’dan 22 kilometrelik Oresun Köprüsü’nden geçerek yarım saatte ulaşabilirsiniz.
  • Hamlet’le özdeşleşen Kronberg Kalesi, Oresund Denizi’nin en dar noktasında kurulmuştur. Burayı da ziyaret edebilirsiniz.

            Uzun deniz yolculuğu sonunda karaya ayak basan denizcilerin Hyhavn Limanı’ndaki rengârenk lokal, lokanta ve barları doldurmaları eski bir âdetmiş. Sarhoş denizcileri ve hayat kadınları yüzünden kötü bir şöhret sahibi olan bu limanda bugün gemicilerin yerini artık turistler almış. O günlerden kalmış iki dövme ustası, çıplak kadınlı dövmeler yapmaya devam ediyor.

            Danimarkalılar, sertliği sevmedikleri gibi gösterişi de sevmiyorlar. Kimin genel müdür, kimin sekreter, kimin posta memuru veya kimin diplomat, kimin general olduğunu giyim ve kuşamdan veya hareketlerinden anlamak mümkün değil. Örneğin, bir lisede sınıf birincisi kat’iyen böbürlenmez. Eğer böbürlenirse hemen bulunduğu topluluktan tecrit edilir!

            Küçük denizkızının kayalar üzerinde mahzun duran o küçük heykelini gördükten sonra MS Rotterdam gemisine biniyoruz. Gemi limandan uzaklaştıkça, Kopenhag’ın ışıkları gittikçe sönükleşiyor. Küçük denizkızı Lille’nin yüzündeki o mahzun ifadeyi hâlen görür gibiyim. Elbette bir şiirin dizelerini usul usul mırıldanarak:

            Sonsuza kadar bende kalacaksın

            bu senin tek yasal gerçeğin!

            Pimi çekilmiş bir el bombası gibi

            duruyor avucumda resmin!

                                                           Küçük İskender

Voronezh’i Niye Duymadınız?

Selman ile Rusya platosunda yer alan ve Güney Batı Rusya’nın en önemli şehirlerinden 2 milyon nüfuslu Voronezh’i ziyaret etmeye karar verdik. Burası aynı zamanda aynı adlı Oblast’ın (eyalet) başkenti.

Stand’daki THY yetkilisi bizim böyle bir şehre uçuşumuz var mı ki diye bana soruyor,  iyi mi ?

 “Voronezh’i” hatırlayamadı veya uçağının nereye gideceğini henüz bilmiyor !

Uçağın çoğunluğunu Ruslar teşkil ediyor. Birkaç da Mısırlı delikanlı var. Arap gençler Voronezh’de tıp okuyormuş. Rus hanımlar genelde kırmızı kıyafeti tercih ediyor. Yanımdaki hanımın yüzünün yarısını gözlük kapamış. Belli ki en büyük korkusu “yaşlanmak.” !

Voronezh Havalimanına sessizce iniyoruz. Elbette polisten geçerken bazı klasik sorulara yanıt vermemiz gerekiyor. “Niye geldiniz, kaç gün kalacaksınız” gibi.

Bantta dönen bavulları dikkatle inceliyorum, bazıları kurdeleli, bazılarının üstünde ise çıkartma var. Parlak siyah gösterişli bavulun sahibi “zengin” olmalı diye düşünüyorum. Bazı bavullar ise naylonlarla sıkıca sarılmış. Herhalde zavallı bavul nefes alamıyordur.  Aslında her bavulun bir hikayesi olmalı. Kimbilir sahipleri ile ne kadar farklı coğrafyaları gezdiler.

Saat sabahın 2.30’u oldu, pazarlık sonucu bir taksi ile anlaşıp 10 dolara Airbnb kanalı ile kiraladığımız daireye gidiyoruz. Airbnb genelde otellerin yarı fiyatına. Apartman Sovyet dönemi eski suratlı, merdivenleri dar ve dik  ama daire ev sahibi genç mimar Anna yönetiminde baştan başa titizlikle yenilenmiş.

Hemen uyuyoruz, böyle gece uçuşları yolcunun ertesi gününü sersem geçirtiyor.

Moskova’ya 500 kilometre uzaklıktaki Voronezh, Don’a dökülen Voronezh Nehri boyunca 1586 yılında kurulmuş. Rusya’da nüfusu bir milyonun üstünde olan 15 kentten birisi. En başta Voronezh State University olmak üzere dört üniversitesi ile ciddi bir öğrenci ve dolayısıyla genç bir nüfusa sahip. Sahiden özellikle geceleri cıvıl cıvıl hareketli bir kent. Gerek Havaalanı gerekse tren garı Avrupa Rusyasını Güneydoğu Urallara bağlıyor.

Bu coğrafyanın en dikkat çeken yanı  bizim nedense “deli” diye isimlendirdiğimiz Birinci Petro’nun 23 yaşında ilk Rus donanmasının gemilerini Voronezh Nehri’nin üstündeki bir adada inşa ettirmesi. Bence Büyük Petro, Rusya’nın bir bakıma Atatürk’ü. Başardığı nice yeniliklerle ülkesini “güçlü Rusya” yaptı.

Hollanda ve Polonya’da işçi kimliğinde çalışıp gemi yapımını öğrenen genç Çar, suyun derin ve  ayrıca gemi yapımına uygun değişik cins ağaç bulunduran, halkı sanatta yetenekli bu sessiz yörede 1802 yılında sıra ile toplam 38 gemi inşa ettirir. Böylece ilk Rus filosu yapılanır. Ayrıca Don Nehri kanalı ile Azak Denizine ulaşmak mümkündür. Petro, kuzeyde İsveç güneyde ise Osmanlı ile savaşıp büyük başarılar elde eder.

Bugün ilk yaptırdığı geminin (Goto Preddestinasia) bir benzeri nehir kıyısında sergileniyor. Ayrıca o dönemde adada Petro’nun yaşadığı evinin bir kopyasını da yakında müze olarak açacaklarmış. Elbette kentle özdeşleşen Çar Petro’nun kentte çok sayıda bronz heykel ile büstü de bulunuyor.

Divnogorye Bölgesi – Voronezh kenti 100 kilometre uzaklıkta ! Burada 20 bin yıl  öncesine ait mamut kemikleri iki köylü tarafından 1949 yılında tesadüfen bulunmuş. O dönemin insanları barınak inşa etmek için mamut kemiklerini toplamış. Divnogorye  Köyünde inşa edilen müzede sergilenen bu kemiklerin hikayesi tüm dünyadan ziyaretçileri buraya çekiyor.    

Selman ile UNESCO kültür listesine giren Interlingua Lisan okullarını ziyaret ediyoruz. Sahibi bizim “Çariçe” olarak nitelendirdiğimiz 71 yaşındaki havalı zarif Hanım Dr. Elena Kikteva. Voronezh’deki okullarının sayısı “yedi”. Ama ana okul binası başlangıçta bir kale olarak inşa edilmiş. Tuğlaların içine savunma amaçla özel demir yerleştirilmiş. İkinci Dünya Savaşında Voronezh’in yüzde doksanı yıkılırken bu bina ayakta kalmış.

Kentin en büyük katedrali Rus-Bizans tarzında ve  “Annunciation” adını taşıyor. Yüksek tavanı ve tüm hacmi kaplayan rengarenk duvar resimleri ile dünyanın en büyük Ortodoks Kiliseleri arasında sayılıyor.   

Daha fazla kilise görmek isterseniz listede St. Alexey – Akatov Manastırı ile Ilyinskaya Kiliseleri var. Bu coğrafyada kışlar soğuk ve uzun yazlar ise kısa sürer.

Koltsouskiy ile Petrovskiy Bahçelerinde yazın huzur içinde dolaşabilirsiniz. Bölgenin en önemli ağacı “meşe”. Hele sonbaharda çimleri örten yaprak halıya kimse dokunmaz. Bu yapraklar ağaçları soğuk ile kuraklıktan korur, her cins böceğe ev sahipliği yapar, kuşların ve diğer canlıların yiyecek bulmasını sağlar, ayrıca toprağın pH ile porozitesini de ayarlar.

Ağaç yaprakları ülkemizde toplanıp birde yakılınca adeta çıldırıyorum !

Çocukların her hafta sonu koştuğu kukla tiyatrosu “Puppet Theater”,  tarihi Dram Tiyatrosu ile Opera Binası da dikkatimizi çekiyor.

Voronezh ayrıca çok sayıda önemli Rus yazar ile şairin anavatanıdır. Örneğin Platanov, Koltsov, Bunin, Nikitin, Marshak, Troyepolsky ile Suvorin. Bu coğrafyanın ünlü ressamları ise Kramskou, Ge ve Kuprin.

Bu tanınmış isimlerin heykelleri ile  kent gezintisinde sık sık karşılacaksınız.

Özellikle Barankin adlı geleneksel lokantaya uğramanızı öneririm. Hem ucuz, hem de tipik. Yemeğinizi kendiniz seçip alıyorsunuz.  

İkinci Dünya Savaşında Voronezh halkının % 66’sı 212 gün ve gece süren savaş sonunda hayatlarını kaybetti. Toplu mezarlarda 10 bin Sovyet askeri yatmakta. Diğer taraftan yine 1942 yılında Malishevo Köyü yakınında 500 sivili Naziler işkence ile öldürmüş.

Bir festivali kutlamak için 13 Haziran 1942’de Pioneers Bahçesine otobüslerle getirilen çocukların yakınına düşen Nazi bombaları maalesef 300 çocuğun ölümüne neden olmuş.

Bu coğrafyanın şairi bol !

Voronezh’li şair Mandelstam ile Akhmatova’nın mısraları ile bitirelim mi ?

Voronezh beni serbest bırak, bana geri gel,

Yıkım, katliam, bıçak ve silahlar sona ersin !

PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

Balkanların Paris’i idi : Bükreş

1895 yılında dünyada ilk kez merkezi ısıtmanın uygulandığı ve 50 yıl süren Sovyet egemenliği altında güzel binaların yanına Stalin Dönemi çirkin dev Rus mimarisinin gri beton gökdelenlerini bir türlü kabullenmek istemeyen Bükreş’deyiz. Depremler, savaşlar, yangınlar yaşamış Bükreş.

            Yıllarca “Balkan’ların Paris’i” olarak bilinen başkent Bükreş, Avrupa’nın, mimarı dokuya özen gösterilen güzel kentlerinden biri. Bahçe içinde malikaneler, taş yapılar, dar sokaklar göller, nehirler ve ağaçlar kaplı her tarafı tarih kokan kentin dış mahalleleri de kendilerini yenilemek için büyük bir çaba içinde. Bükreş’in ünlü binalarından Opera Binası, gece ve gündüz ziyaretçileri hâlâ kendine çekmekte.

            Bükreş yorgun ama samimi. Eski ile yenisi ile acımasız geçmişini unutmuş ve umutlu geleceğine bakıyor.  Neo-Klâsik binalar, zafer takı, Çavuşesku’nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Konseyi binası, büyük beton yığınların arasına sıkışmış kapıları ve pencereleri işlemeli küçük kiliseler, onca sarsıntıya, bunalıma ve yıkıntıya göğüs germiş. Çünkü kentin alt yapısı sağlam ve de yeşili bol.

  • Herastrau Parkı göleti ile Bükreş’in en büyük yeşil alanı. Avrupa’nın en büyük parkı olmakla övünüyor. Halk burada geziniyor, kitap okuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor, bol oksijen depoluyor.
  • Bükreş Üniversitesi’nin (1895) merkez kitaplığı da görmeye değer.
  • George Enescu Sanat Müzesi sevenlerini bekliyor.
  • Bükreş’te 38 müze ile 26 tiyatro bulunmakta.
  • Bükreş’te bir metro var. Ama pahalı. Tek yön için bir dolar (4 Lei) ödedik.
  • Avrupa’nın en büyük kilisesi halen Bükreş’te inşa ediliyor. Ah !hep bu en büyük olma tutkusu !

 Çavuşesku’nun Yaşamı Sanki Bir Masal

            Aramızdan ayrılan değerli İtalyanca hocam Mefkure Tamer’in babası uzun yıllar Türk azınlığının temsilcisi sıfatıyla Romanya’da milletvekilliği yapmış. Babasından duyduğu bazı bilgileri size kısaca aktarmak istiyorum. Nikolay Çavuşesku, aslında adi bir hırsızlık suçundan hapse düşen bir köylü imiş! On çocuklu fakir bir ailenin oğlu olan Çavuşesku’nun sarhoş babası yanlışlıkla iki oğluna aynı ismi vermiş.

            Kundura tamirciliğini öğrenmek amacı ile Bükreş’e giden genç Çavuşesku çalıştığı dükkândan ayakkabı çalınca kendini hapiste bulur. Ancak, hücre arkadaşı politik bir tutukluymuş. Yıllarca aynı odayı paylaştıktan sonra yeni rejimle birlikte hızla yükselerek sonunda Komünist Partisi genel sekreteri olan hücre arkadaşı Gheorghe Gheorghiu-Dei vicdan borcu olarak hapisten çıktıktan sonra “komünizm ilkesini” benimseyen ve ona çok yardım eden Çavuşesku’yu da yardımcısı yapmayı ihmal etmemiş. Daha sonra arkadaşının 1965 yılında ani ölümü ile Çavuşesku başa geçer o okuma yazma bile bilmeyen bu haris çiftin 24 yıl süren başkanlık devri başlamış olur.

Suyun formülünü (H2O) yazmayı bile beceremeyecek kadar bilgisiz olduğu iddia edilen karısı Elena’nın kimya profesörü olarak kaleme aldığı (yani aldırdığı) kitaplar bulunmakta. Hatta bu kitaplardan biri İTÜ hocaları tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek ülkemizi ziyareti sırasında kendisine hediye edildi. Yani bir “fıkra” gibi.

Kuzey Kore ziyareti sırasında o muhteşem yapılardan etkilenen Çavuşesku çiftinin tüm kaynakları kurutma pahasına yaptırdığı “fakirhanesini” anlatayım! Burayı gördüğümde kendimi bir an rüyada sandım. İki yüz altmış beş bin metrekare alana bir tepeye inşa edilmiş bu halk sarayın yapımı için 1977 depremi sonrası bir ay içinde 20 bin ev ve 26 adet Ortodoks kilisesi yıkılmış! Baba evini terk etmek zorunda kalan onlarca Romen üzüntüsünden intihar ederken, yüzlerce köpek sokağa atılmak zorunda kalır. Bu ünlü binanın yapımında 700 mimar ile 35 bin işçi çalışmış. Oda sayısı 1100 yüksekliği 86 metre, 92 metre de yer altında var.  Kapı sayısı da 3 bin. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir israf.

Ama, Karpatların kasabı olarak anılan Çavuşesku çifti burada keyif süremeden 1989 yılında devrim olur. Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük binası olan bu saray, bugün Parlamento Binası ve Uluslararası Kongre Merkezi ve farklı konser ve faaliyetler için kullanılıyor. Hatta salonlar kiralanıyor.  Binanın tamamını gezmeniz eğer kaybolmazsanız üç saat sürüyormuş.

Şu anda önceden randevu ile gerçekleşen turlar bir saat sürüyor. Ücreti 10 dolar. (40 Lei)  Pasaportunuz da yanınızda olmalı. Aslında bana sorarsanız değmiyor, zaten sadece 4 -5 salon gösteriyorlar. Balkondan binanın arkasını görüyorsunuz. Konser için Bükreş’e gelen Michael Jackson ısrar edince kendisine binayı gezdirmişler. Balkondan meydanda toplanan Bükreşlilere “Selam Budapeşte” demiş.

Binada kullanılan inanılmaz miktardaki mermerin tamamı Romanya’dan elde edilmiş. Aynı zamanda dünyanın en ağır ve en pahalı binası imiş. Açılan proje yarışmasında birinci olan ve projesi uygulanan mimar kızcağız sadece 29 yaşında imiş. Uzun zaman bitmemiş olan bu dev binanın geleceğini tartıştılar Kimi otel, kimi gazino, kimi müze, kimi üniversite, kimileri de AVM olsun dedi. Sonuçta Parlamento Binası olmasına karar verildi. Daha da henüz tamamlanamayan bölümleri var.

Çavuşesku’yu destekleyen gösterilerin ve törenlerin yapıldığı, yine balkona çıkan Çavuşesku’yu protesto eden yüz binlerin tek ağızdan “yeter” diye haykırdığı o muhteşem meydan bu sarayın önünde yer alıyor. Sonuçta, yaşamını yitiren iki bin üniversite öğrencisi, ardından gerçekleşen darbe ve hepimizin bildiği gibi helikopterden indirilip Çavuşesku çiftinin kurşuna dizilerek öldürülmesi. Tarih 21 Aralık 1989. Ardından bu meydana “yeniden doğuş anıtı” dikildi.

Avrupa’nın tek Latin Ortodoks ülkesi olan Romanya hızla demokratikleşme sürecine girince madalyonun öbür yüzüyle karşılaşmakta gecikmez. Evet, önemli ilerlemeler olmuş; ama acaba ne pahasına. İnsanlar açlık sınırında yaşıyorlarmış meğer. Bir yanda 1981’de 10 milyon dolar dış borcunu kısa zamanda sıfıra indiren bir ülkenin övünülecek ekonomik göstergeleri, öte yanda da bu faturayı ödemek için insanların özgürce tek soluk almasına bile izin vermeyen bir sistem.

Romanya’da Çavuşesku döneminde en yaygın meslek ispiyonculukmuş. Böylece “İnsanlar kendi ülkelerinde mahkum” durumuna düşmüşler. Öğrencilerin bile neredeyse hepsi bu mesleği icra ediyorlarmış ve her türlü rüşvet iliklerine kadar işlemiş, Romenlerin.

            Ama, artık Romanya’da genç kızlar, garsonlar, naylon çorap ve makyaj malzemeleri istemiyorlar. “Kot pantolonunu kaça satarsın?” diye sormuyorlar. Çocuklar sizden çiklet yada kalem istemiyor. Diğer tarafta, parkta kitap okuyan insanlara daha az rastlanıyor ve tiyatroların önünde artık kuyruklar yok! Çünkü,  yeni sistemde herkes para kazanmak için sağa sola koşturmak zorunda!

Kısa Kısa Romanya ve Bükreş

  • Romence Latin kardeşi İtalyanca’ya çok benziyor. Örneğin rakkamlar aynı.
  • Romanya’da bebekler sürekli soğuya alıştırılıyor. Hergün sokakta gezdiriliyorlar. Bizde olsa çocukları “aman üşümesinler” diye evden çıkarmayız.
  • Romen halkı nazik ve sessiz. Tarom uçağına 50 yolcu ile bindik. Bükreş’ten Cluj’a uçacağız. Kırk dakika geçti, hareket yok. Herkes öyle oturuyor. Bir kişi bile acaba “niye bekliyoruz” diye sormuyor.
  • Romanya’nın farklı kentlerinde beş adet dişi kurt heykeli bulunuyor. Roma mitolojisinde bir sepet içinde nehre bırakılan Romus-Romulus ikiz bebekleri bir dişi kurt sepet içinde bulup emziriyor. Aslında dişi kurt Ortaasya kökenli bir efsanedir. Muhtemelen Etrüksler’in de kökeni Ortaasya’ya dayanıyor! Latin kardeşi İtalya hazırlattığı beş dişi kurt heykelini Romen şehirleri Timişoana, Bükreş, Kşinov, Cluj ve Tangu-Müres’e hediye etmiş.
  • Çok girişli Schengen vizesi ile Türk vatandaşları Romanya’ya giriş yapabiliyor.
  • “Coal” adlı eserime önsöz yazan 22 devlet başkanı arasında Çavuşesku’yu deviren devlet başkanı Ion Iliesca da vardı.
  • Romence’de 5 bine yakın Türkçe kelime olduğu saptanmış. Çardak, bahşiş, çarşaf, emanet, zerzevat, mangal, sarma (dolma), peşkeş, kalabalık bunlardan ilk akla gelenleri.
  • Bükreş’te arnavut kaldırımlı eski kentteki XVII yüzyıl  ufak ama sevimli Stavnopoleos Kilisesi’ni gezin. İç ve dış süslemeleri ve taş işçilği korunmuş, avlusu da çok hoş. Ara sokaklarda, gelinlik satan dükkanlar, şapkacılar ve züccaciyeciler yer alıyor.
  • Villacross – Macca pasajı bizim Çiçek Pasajını hatırlatıyor. Yuvarlak şekilli pasajda yan yana çok sayıda şık kahve sıralanmış.
  • Mamaliga: Lapa pilav görünümünde öğütülmüş mısır. Hoşuma gitmedi.
  • Romanya’da da Kanal D var. Ayrıca Arçelik “Artika” markası ile üretim yapıyor. Alarko ise çevre yollarını inşa ediyordu. 
  • Büyükelçimiz değerli Füsun Aramaz ile rezidansta sohbet ediyoruz. Zarif ve bilgili bir hanımefendi. Teşekkür ederiz.
  • Romanya’da 5 bin Türk’e ait işyeri bulunmakta.
  • Bükreş doğumlu kiralık bir koca arayan bir genç kızın serüvenlerini komedi tarzında anlatan “Bulletin Bucaresti” filmini anımsadım.
  • Soseava Kiseleff Caddesi’ndeki zafer anıtı da (Arc de Triump) Paris’i hatırlatıp dikkatinizi çekecektir.
  • Açık alanda kurulu köy müzesi Romanya’nın farklı bölgelerinden sökülüp taşınan geleneksel yapılarını ve mimarileri içeriyor. Ama ben bu evleri ait oldukları yerlerde görmeyi tercih ederim.
  • Bükreşliler Milli Tiyatro’ya 1852 yılında kavuştu. En büyük Romen aktörler burada sahne aldı.
  • Odeon Tiyatrosunun önünde değerli atamızın bir büstü bulunuyor. Koştuk ve ona sarıldık.
  • Casa Capsa başkentin tarihi bir lokantası
  • Lipscani Tarihi Bölgesi Avrupa Birliği fonları ile yenilenmiş görmenizi öneririm.

Berlin

Bilgi ve duygu yüklü bir gezi

Yahudi mirası açısından da dünyadaki sayılı şehirlerden biri olan Berlin, kültürel açıdan mutlaka görülmesi gereken bir yer. Meydanları, caddeleri, anıtları ve müzeleri, bir seyahatten farklı beklentileri olan herkesi tatmin ediyor.

Gezi grubumuz BTS (Bir Tutkudur Seyahat) ile yeni ufuklara yelken açmayı planlarken, çok keyif aldığımız cruise seyahatine bir yenisini eklemek için Norveç fiyortlarını seçmiştik. Fiyortları gezmenin farklı yolları bulunuyor. Biri Norveç’e uçakla gitmek ve oradan tüm fiyortları otobüs ile gezmek. Cruise gezisini tercih eden grubumuz, bu kez hangi limandan hareket eden gemiyi tercih edeceğimizi tartışmaya başladı. Kopenhag, Hamburg, Warnemünde Limanları arasında tercihimizi Warnemünde’den yana kullandık. Sebep belliydi; Berlin ile mesafesi fazla olmadığından ve grup üyelerinin birçoğu Berlin’i görmediğinden Norveç fiyortlarını gezmeden Berlin’i de görüp gezme fırsatımız olacaktı.

Her seyahatimizde olduğu gibi yaklaşık bir yıl öncesinden rezervasyon işlemlerine başlayıp, programı şekillendirmeye koyulduk. Gemi pazar akşamüstü hareket edeceğinden, birkaç gün öncesinden Berlin’e gitmek üzere programlandık. Biraz internetten, biraz giden arkadaşlardan, biraz TV ve gazetelerin seyahat eklerinden Berlin hakkında bilgiler toplayarak gezi programının taslağını yaptık.

Nihayet hareket günü geldiğinde grubumuz 36 kişi olarak hareket etti. Bir perşembe sabahı 9.15 uçağı ile Berlin’e uçtuk. Yerel saat ile 11.20’de Berlin’in Tegel Havaalanına indik. İstanbul’dan ayarladığımız otobüsümüz rehber ile birlikte havaalanı çıkışında bizleri karşıladı. Otele gitmeden, daha önceden programladığımız gibi, yarım günlük şehir turuna başladık.

1.Dünya Savaşı Berlin simgeleri

Yolun üzerinde 2. Dünya Savaşı’nın Berlin’deki simgelerinden East Side Gallery ve Check Point Charlie’de fotoğraf molası verip bilgiler alındıktan sonra Jewish Museum’a gittik. 1940’lı yılların başında Yahudilere Soykırım kararları alınan bir şehirde, Berlin’de, Yahudi Müzesini gezmek çok etkileyici bir o kadar da anlamlı idi.

Saat öğlen vaktini geçtiğinden açlığımızı bastırmak için müzenin içindeki kaşer kafeteryada bir şeyler atıştırdık. Sonrasında da üç gece konaklayacağımız Alexander Platz metro durağına yakın, merkezi Titanic Confort Mitte Oteline vardık. Check-in işlemlerinden sonra odalarımıza dağıldık.

BTS grubu erkekleri olarak her ayın ikinci perşembesi akşam buluşur, bira – patates keyfi yaparken gezi ve seyahat ağırlıklı sohbetler eder, yeni destinasyonların tohumlarını atarız. BTS grubu bu kez ayın ikinci perşembesi Berlin’de idi. O halde geleneksel bira gecesi yurt dışında da olsak yapılacaktı. İstanbul’dan bu gece için mekânlar arandı ve yaklaşık bin kişinin bir arada bira içip yemek yiyebileceği, sohbet edebileceği Prater Garten bulundu.

Akşam tüm grup lobide buluşarak daha önce internetten siparişini verdiğimiz ve otelden teslim aldığımız metro biletleri ile mekana gittik. 36 kişinin bir arada oturması çok kolay olmasa da 3-4 masaya dağılarak keyifli bir gece geçirdik. Günün yorgunluğu kendini hissettirmeye başlayınca yemek sonrası kahveleri Bebelplatz Meydanında içip, yine metro ile otele döndük.

Hüzünlü durak Holokost Anıtı

Cuma sabahı iyice dinlenmiş olarak erken saatlerde turumuza başladık. Yoğun, yorucu ve kültürel bir tur bekliyordu grubu. İlk durak Holokost Anıtıydı. Rehberden bilgiler alırken hüzünlenmemek mümkün değildi. Birçoğumuz “Neden?” diye geçirdi içinden; bir kısım ise “Bir daha asla!” İnanılır gibi değil; altı milyon Yahudi katledilmişti savaşta. Tüm arkadaşlar yürekleri buruk, gözler nemli ayrıldı anıttan.

Sonraki durağımız Orien Strasse’de bulunan Neue Sinagog ile Rosenstrasse Anıtı ve Block of Women oldu. Grup, bir taraftan gezilen yerler hakkında bilgiler alırken diğer taraftan fotoğraf makinelerinin deklanşörüne durmaksızın basıyor, anıları ölümsüzleştirmeye çalışıyordu. Berlin’deki Yahudi mirasına biraz ara verip Berlin ve Almanya’nın simgesi haline gelmiş Branderburg Kapısına gidildi. Çok heybetli, izlenmesi gündüz başka, gece başka güzel olan bir anıt.

Bilgi ve duygu yüklü bir gezi

Buradan Berlin’in bir başka simgesi Parlamento Binasına geçildi. Binanın üstündeki Reichstag Kubbesi ikonik olarak yapılmış cam bir kubbe. Cam oluşu parlamentonun işleyişinin şeffaflığını simgeliyor. 360 derece Berlin manzarasına sahip olan bu yapı önceden rezervasyon ile gezilebiliyor.

Bilgi ve duygu yüklü programımız akşamüstü saatlerinde sona erdi. Arkadaşlardan kimileri otele dönüp dinlenmeyi tercih ederken, kimileri meydan ve caddelerdeki cafelerde vakit geçirdi; bazıları ise alışverişi tercih etti. Akşam Şabat yemeği için otelin restoranında buluşuldu. Tüm ekibin katılımı ve büyük bir coşku ile söylenen Arvit duası ile başlayıp, Kiduş duası ile devam eden Şabat yemeği, şarkılar, fasıl ve danslarla keyifli bir eğlenceye dönüştü.

Berlin’deki üçüncü gün, kahvaltı sonrası sabah yürüyüşü ile Alexanderplatz Meydanından başladı. Cumartesi günü, TV Kulesi, Berlin Dome Katedrali, Topographie des Terrors (Nazi/Gestapo Merkezi), Müzeler Adası içindeki olmazsa olmaz Pergamon Müzesi ziyareti planlanmıştı. Özellikle önceden internetten alınan giriş biletleri sayesinde kuyrukta beklemeden ziyaret edilen Pergamon Müzesi, koleksiyonları ve sergilenen eserleri ile herkesi oldukça etkiledi.

Öğlen yemeği ve dinlenme molasını Hackesher Markt’ın otantik havasında verdik. Öğleden sonrasını ise serbest saatler ilan ettik ve alışveriş tutkunları için Kurfürstendamm Caddesini hedef aldık. Denizi olan ya da içinden nehir geçen hangi şehre gitsek bir fırsat yaratıp mutlaka tekne turu yapmaya çalışırız. Spree Nehrinin bu şehirden geçmesini fırsat bilen bazı katılımcıları alışveriş yerine tekne turu yapmayı tercih etti.

Akşam yemeği için bir İtalyan restoranı olan 12 Apostel’i uygun gördük. Daha önceden yaptığımız rezervasyonla, 36 kişi hiç sıkıntı çekmeden nefis şaraplar eşliğinde, İtalyan mutfağının lezzetlerinin tadına vardık. Yemek sonrası kahve keyfi için Unter den Linden (Ihlamurlar altında) Bulvarına yakın cafelerden biri seçildi. Arka fonda Deutsche Dom ve Fransözischer Dome’un muhteşem ışıklandırılmış siluetleri eşliğinde seyahatin tatlı anıları paylaşıldı. Dolu dolu yaşanmış, bu üç gün adeta tarih ve kültür bombardımanı etkisi yaratmıştı. Bir taşla iki kuş vurmak tabiri bu tur için sanırım kullanılabilirdi. Amaç ve hedef Norveç fiyortları iken 3 gece, 4 gün ayırıp unutulmaz anılar bırakan bir Berlin turu da BTS grubunun seyahat dağarcığına katılmıştı.

Bir Tutkudur Seyahat…

Theòule

Bir yerde çakılıp kalmayı hiç sevmem. Bavulları yükleyip bir yere gidip, tatil bitene kadar hep aynı yerlerde dönüp dolaşıp, aynı şeyleri yapmak bence zaman ziyanı-dır. (Tabii tutkun olduğum yerler hariç.)

Belki aynı yerlerde dolaşılır ama aralara mutlaka sık sık değişiklikler katılmalıdır. Böyle bir şeyi İstanbul’da yapmak zordur.

Sonra üç bir yanı denizlerle çevrili bir şehirde deniz taşımacılığı, yeterli değil. Daha doğrusu mesela deniz otobüslerini sabah-akşam kullanmak nüfusun pek çoğu için imkansız. Pahalı, insanlar daima kara yollarına mah-kum ediliyor.

Sonra bağlantılar zayıf. Aynı biletle otobüsten hemen vapura, vapurdan trene şeklinde bir zinciri insanlar istese de trafik yüzünden uygulayamıyor ki. Ayrıca Demir Yollarının banliyö hatları yeterli ve güvenli değil.

10. yıl marşımızdaki “Demir ağlarla ördük ana yurdu en baştan” sözleri ne yazık ki orada kalmış. Mesela İstanbul’dan trene binip, Marmara’nın güney sahillerinden geçip Ege’ye dönmeyi, Ege sahillerinden geçerek, Akde-niz’in güzel sahillerinde yol almayı, hatta Mersin’e, İskenderun’a kadar uzanmayı istemez miydiniz?

Ama ner’deee??? Elimiz hep kara yollarına mahkûm!

Oysa, dış ülkelerde demir yollan gerçek anlamda tüm ülkeleri bir ağ gibi kuzeyden güneye, doğudan batıya sarıp sarmalamış. Fıstık gibi ciddi, dakik ve güvenli otobüsler de, demir yollarıyla harika bir uyum sergiliyorlar.

Hal böyle olunca da, kendi ülkemde yararlanma şansım olmayan nimetleri dış ülkelerde bulunca delirip, trenden inip otobüse, otobüsten inip trene biniyorum. Ora-dan oraya gidip duruyorum. Hem pek çok yer görüyorum, hem de bu işi çok para harcamadan yapabiliyorum.

Oralarda demir yolları şehirleri şehirlere, şehirleri ülkelere bağlayıveriyorlar. Trenler sık ve dakik. Aynı gü-nün içinde gitmeyi planladığınız iki-üç yere gidebiliyorsu-nuz. Sabah diyelim Cannes’dasınız, erkenden binin mesela “Theoule” otobüsüne (Hôtel de Ville’den-Belediye Sarayı’-nın oradan- 9.30 ya da 10.10 otobüsüne), yarım saat-kırk beş dakika sonra oradasınız.

“Theoule” Fransız Rivierası’ndaki, yılın 365 gününün 300’ünü güneşle kucak kucağa geçiren bir kasaba. Burada 35’ten fazla mağaza ve ticarethane, 25 gibi otel ve tatil merkezi, 40’a yakın restoran, bar ve plaj, 10 spor ve eğlence merkezi, 11 sanatsal mekan var.

Tepeleri dolduran yemyeşil ağaçların arasına gömülmüş, uçuk pembe, açık san, terrecota rengi evler, villa-lar doğayla öyle güzel bir uyum sergiliyor ki. Bir kere ev-ler asla üst üste değil. Çok katlı değil. Çirkin bir yapılaşma yok.

Ahlı, keşke bizim o yemyeşil ağaçların eteklerin-deki Marmaris şehirleşip kedine has o eski dokusunu bozmasaydı. Keşke Bodrum, benim genç kızlığımdaki gibi bakir kalabilseydi. Alanya’daki muz hevenklerinin arasındaki o iki katlı evler keşke korunabilseydi. Kuşadası, zeytin ağaçlarının arasında gizlenmeyi hala becerebilseydi.

Antalya’ya özellik ve güzellik katan o birbiri ardına dizilmiş sıra dağların muhteşem silueti, beyaz hayaletler misali şehri işgal eden sevimsiz yüksek binalar yüzünden bozulmasaydı!

İşte o zaman bizim tatil beldelerimizin de el alemin tatil beldelerinden hiçbir farkı olmazdı. Ama ne acı ki hepsi İspanya’nın güney sahilleri gibi bozuldu! O güzellikler, o yılları görenlerin, bilenlerin anılarında kaldı.

Bu çarpık kentleşme tamamen rant uğruna yapılı-yor, bunu artık bilmeyen yok. Birileri ille de ceplerini en kestirme ve en ucuz ve de en rüküş tarafından tıka-basa doldura cak!

E, canım yabancılar da aptal değil ya, onlar da el-bet kazanmak ister, zaten kazanıyorlar da. Ama bunu ya-parken, geçmişlerini yok edip, değerli eserlerini yakıp-yıkıp, şehir dokularına zarar vermeden yapıyorlar.

Ben şehirlerin eski dokusuna hayranım, hatta aşığım. Yeni tip yapılan nerede görürsem göreyim, tüylerim diken diken oluyor. Nefret ediyorum.

“Theoule”e tatile gelenlerin bir kısmı, sahil kesiminde güneşlenip yüzmeyi tercih ederken, bir kısmı da beldenin kuzey batısındaki “Estere! Ormanı “ndaki, “Miramar” ya da “St.Hubert” denen yüksek kısımlarda dağ bisikleti sporu yapmak için geliyorlarmış.

Otobüsten indikten soma tepeye doğru çıkan “la Comiche D’Or Caddesi”nin başındaki turizm ofisinde çalışan güler yüzlü kızcağız söylemişti bunları.

Ben bir şehri, kasabayı, beldeyi gezerken, orası ile bilgileri önceden edinirsem, daha tadına vararak dolaşıyorum. Zaten bir şehre yeni gitmişsem ilk işim turizm ofisine gidip şehir planı almak ve oradaki görevliden bilgi edinmektir.

Bu bilgileri not ederim. Böylece kendimi insan olarak daha zenginleşmiş hissederim.

Hani bir insanla beraber olmaya başladığınızda onunla ilgili bilgileri, özelliklerini nasıl hemen öğrenmek istersiniz, öğrendikçe de o insanı ya daha çok sever ya da nefret etmeye başlarsınız ya; işte şehirler, kasabalar da böyledir. Onları, geçmişleri ve özellikleri ile tanıdıkça daha çok benimsersiniz.

İşte ben de dünya şehirlerini öğrenmek, öğrenmek istiyorum. Okuyorum, soruyor, öğreniyorum, bilgiler topluyorum. Böyle mutlu oluyorum.

“Theoule”deki “La Rague” limanı, Fransız Rivierası’nın en güzel Marinaları’ndan biriymiş. Burası, “St.Tropez”ye giden yolun üzerinde. Yani Cote D’Azur sahillerinin batısında. (Zaten “St. Raphael” ve “Ste. Maxime” den sonra “St.Tropez” gelir.)

Theoule’de mutad sokak aralarındaki gezilerimizi yapıp, bir yerde artık yemek yemeğe karar vermiştik Lale’yle. Sahildeki “Vallon de L’Autel Plajı”nda bulunan res-toran hoşumuza gitti. Girdik. Kapalı yeri de var tüm camları boydan boya açık olan ve efil efil esen.

Ama biz o Allahın sıcağında dışarıda oturduk! Masalar kumsalda. Kumlar kaynıyor. Kıvırcık saçlı garson oğlan sadece rengarenk pareosunu beline dolamış, üstü çıplak, ayakları çıplak, öyle servis yapıyor. Kumlara nasıl basabiliyorsa!

Benim üstümde de mayo ayağımda şort var. Yemek gelene kadar hemen denize daldım. Lale, masamızın üstünde açık duran şemsiyenin gölgesinde oturmayı tercih etti.

“Le Marco Polo” adlı bu restoranda kalamarlı, karidesli, salatalı güzel bir yemek yedik.(Vejetaryen olduğumu yazmıştım ama sadece karides-kalamar yiyebiliyorum. O da bin de bir. O gün de binin biriydi.)

Sonra, deniz kenarındaki yürüme yolunda yürüdük. Güneş de bir yakıcı ki. Biz de gelmişiz buraya sabah vaktinde. Olmuş öğlen ve biz güneşin altında turluyoruz. Ah bu “gezgin” ruhu ahh! Yıllardır birlikte geze dolaşa bu ruh Lale’ye de geçti. Yürü Allah yürüyoruz.

“Promenade en Mer”de yürürken “Chez Nino”da bir kahve molası verdik. Sonra dönüşe geçtik. Çünkü niye-timiz otobüsle geldiğimiz “Theoule”den trenle ayrılmak ve taa Cote ‘D’Azur’ün en doğusunda olan -İtalyan sınırında-“Menton”a gitmek. .. Tabii bunun için önce “Tren Garına” gitmemiz lazım.

Sabah otobüsle geldiğimizde “Centre Ville” denen merkezi dolaşmıştık. Zaten ne ki, “Charles Dahon Cadde-si” ile “Bertrand Meydanı” ve bunların çevresindeki kısa sokaklar… Yani bizim için peynir-ekmek!

Dolaşmamızın arasında da Lale güzel birkaç şey almıştı. Ben de bir pantolonda karar kılmıştım. Çok şey alıp elimizi kolumuzu doldurmayı sevmiyorduk. Zira daha gidecek yerimiz vardı. Zembilli Al’ efendi misali “Menton”larda dolaşacak halimiz yoktu ya!

“Bar Chez Claude”de sabah kahvelerimizi içip deniz tarafına doğru yürümüştük. Yemekten sonra da batı tarafına doğru yürüyüp deniz kenarı yolunda piyasa yapmıştık. Şimdi de doğu tarafındaki Tren Garına yürüyecektik ki, o kısımları da görelim.

Allah sizi inandırsın tam 5 plaj boyunca yürüdük. Aynen güneşin altında yürüyen iki ıstakoza benziyoruz! Bir yanda da yiğitliğe leke sürmeyip, turistik tavırlarımızı elden bırakmıyor; “Şurayı gördün mü ne hoş! Ay buraya bak harika!” diye birbirimize rehberlik bile yapıyoruz. Ama sıcaktan da mahvolmuşuz! Yine de bunu itiraf etmiyorduk. (İyi bir “gezgin” şartlar ne olursa şikâyet etmez Heyyt bee!)

Baktık Tren Garı hala ortalarda yok! Yanımızdan geçen birine soruyoruz: “İleride” diyor. Yürüyoruz ileriye ama Gar hala görünmüyor. Bu kez bir başkasına “Gar ne tarafta?” diyecek oluyoruz, o da eliyle işaret edip “Şu ta-rafta” diyor. E-canım o tarafta olduğunu elimizdeki şehir planında görüyoruz da, hala niye gelemiyoruz, ona gıcık oluyoruz.

Bu şekilde birkaç kişiye daha soruyoruz. Sonuncu cevap veren adamı neredeyse iki kadın aramıza alıp bir güzel öpücüklere boğacağız. Çünkü adamın işaret ettiği yer, hasretle kavuşmak uğruna onca uzun “Lerins Caddesi”ni bir boydan bir boya kat ettiğimiz Tren Garı!

Ve Gar caddenin öte yanında bize “buradayım” diyor.

Koşarak geçiyoruz caddenin öte yanına ama o da ne? Adam bizimle kafa mı buldu? Ayol burası Garsa ben de “şömendöferim!” (Her ne kadar bizim dilimizde “şimendifer” olarak yazılıp söylense de işin aslı Fransızca olup: Chemin (şömen) = Yol, Fer = Demir… Yani “Chemin de Fer = Demir Yolu” şeklindedir ve bunu biz Türkler “şimendifer” haline getirmişizdir.)

“Theoule Tren Garı” diye adamın gösterdiği bina, kırık camlı, gişesi tahta ile örtülmüş, boyası kaçmış, in ile cinlerin futbol maçı yaptığı küçük san bir binaydı. Daha doğrusu kulübeydi. Hani “Ret Kit” kitaplarında tren çölde gider. Nihayet bir istasyona gelir, ama istasyon kulübesine çapraz tahtalar çakılmıştır. Ve orası artık bir istasyon değildir ya, işte biz de aynı durumla karşı karşıya idik.

“Acaba burası eski istasyondu da adam bize yanlış yeri mi gösterdi.” falan diye tahminlerde bulunmaya başladık, İyi ki biletimiz var. Yoksa nereden bilet alırdık ki! Bu hayalet istasyon, harika “Theoule” beldesine hiç yakışmamıştı.

“Sözde” istasyonun bir de üç yanı kapalı, önü boydan boya açık bekleme salonu(!) vardı. Taş zemininde otlar bitmiş, hatta bir iki kır çiçeği bile açmış bu bekleme salonu; “bekleme”yi emir kipi şeklinde söylersek tam “BEKLEME!” salonu şeklindeydi, ama biz yine de emirlere karşı gelip beklemek zorundaydık, çünkü Menton’a gidecektik.

Ne tren geliyor, hatta ne bir dekovil! Ben otlar bürümüş rayların üzerinde gezinip, sinirimi yatıştırmaya çalışıyorum. Lale’de “Ay ay ay! Kenara çık, Allah korusun trenmiren geliverir de … ” diyor, ama trenin geleceğine kendi de pek inanmış görünmüyor.

“Şimdi bu tren hurdan durmadan geçerse naparız onu düşünelim!” demeye başlıyor.

Ne mi yaparız? “BEKLEME!” salonunun yer taşlarına oturup bir yandan kaderimize ağlar, bir yandan da yer taşlarının arasında biten çiçekleri toplarız!

Treni öyle bir heyecanla bekliyoruz ki, hani sanki “geleceğim” diyen sevgilimiz “ya gelmeyiverirse” diye korkup, korkuyla karışık duyacağımız heyecanın aynısını yaşıyoruz. “Ya tren durmazsa?”

“Acaba raylara çıkıp el-kol sallasak mı?” diyorum. “Saçmalama!”diye beni frenliyor Lale.

Yoksa ortaya çıkıp, tüm hünerlerimi makiniste göstereceğim! Yeter ki treni durdursun!

Tren nihayet yavaşlayıp “Hayalet İstasyon “da duruyor. Yerlerdeki otları çiğneyerek biniyoruz bir kompartımana.

Yaşasın … Menton’a gidiyoruz.