Üç Adet “K” Cumhuriyeti: Karelya – Komi – Kalmukya

Bu özerk cumhuriyetleri hiç duydunuz mu? Üçü de “K” ile başlıyor. Bunlar benim Rusya Federasyonu içinde yer alan 21 özerk cumhuriyetten görmediğim son üç tanesiydi. Gezginler Kulübü yönetim kurulu üyemiz, değerli arkadaşım Selman Arınç ile bir kez daha bir Cumartesi sabahı Saint Petersburg uçağı ile alışılmamış bir yeni geziye başlıyoruz. Tabii böyle kimsenin gitmediği coğrafyalar için Rusya vizesi almak hiç de kolay olmuyor. Saint Petersburg’u defalarca ziyaret ettiğimiz için bu büyüleyici şehirde hiç kalmadan kendimizi Karelya Cumhuriyeti’nin başkenti Petrozavadsk’a hareket edecek olan trene atıyoruz. Rusya’da trenler genellikle akşam vakitleri kalkıp sabah 07:00 sularında sizi gideceğiniz yere ulaştırıyor. “Kuşi” denilen kompartımanlarda seyahat bence otelden bile rahat. Gerçi otel parası kadar bir ücret ödüyorsunuz  (ortalama 80 dolar) ama hem yolculuk edip hem de rahat ve temiz bir yatakta uyuyorsunuz. Bana trenin sarsıntısı ninni gibi geliyor. Sabah vagon görevlisi o meşhur gümüş görünümlü dev cam bardaklarda limonlu çayınızı size servis ediyor.

Karelya, Finlandiya Körfezi ile Beyaz Deniz arasında yer alan, Avrupa’nın en büyük iki gölü Ladago ve Onega dâhil 62 bin gölü ile yemyeşil bir tatil ve sayfiye beldesi. Baltık kalkanı içinde yer alan Karelya topraklarının % 85’i orman, geriye kalanı da bataklık ve düz ova. Petrozavadsk’un kelime anlamı “Petro’nun Fabrikaları”,  yani o meşhur ve becerikli Büyük Petro (nedense biz ona deli Petro diyoruz). Petro buraya çok sayıda fabrika kurdurmuş. Lenin’in Kızıl Meydan’da yer alan ve önünde kuyruklar oluşan mozolesinin siyah mermerleri bu bölgeden getirilmiş. Karelya, İsveç, Novgrad Cumhuriyeti, Finlandiya ve Rusya arasında nice savaşlara neden olmuş. Zaman zaman Karelya toprakları bu ülkeler arasında pay edilmiş. Sınır son şeklini ancak 1947 yılında almış. Orman ürünlerinin en önemli geçim kaynağı olduğu Petrozavadsk’a gelen her gezgin muhakkak Kizhi Adasına gider. Bu ada, Moskova – St. Petersburg – Moskova arasındaki ünlü Volga gemi gezisinde en can alıcı noktadır.

Baltık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği coğrafyada yer alan Kızhi Adası’nda 1714 yılında bölge halkının katkısı ve emeği ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Bu güzel kilise çam ağaçlarından, çivi kullanılmadan 75 marangoz tarafından dört yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiştir. Görüntüsü sahiden etkileyici.

1951 yılında Kızhi Adası “açık müze” hâline çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli bölgesine has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

Sıcaklığın kışın -30oC’ye kadar düştüğü bu bölgede yaşam elbette zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan şilte. Ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgâhları, beşikler, kayıklar, boyunduruklar, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar atölyede kendileri tarafından imal edilmiş. Kalabalık ailenin fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalar.

Göl kenarında dizilmiş ve genellikle mangalda “şaşlık” sunan yeşil tenteli lokantalardan birinde otururken Azeri Hüseyin ile tanışıyoruz. Bir dönem buraya gelen Türkler Karelya’yı Finlandiya’ya uzanan kaçak göçün merkezi olarak kullanmakla kalmayıp, vaatlerle buradaki iş adamlarından orman ürünleri işleyen tesisler inşa etmek amacıyla para alıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Elbette bu ülkemiz adına çok üzücü. Hüseyin son model arabası ile bizi gezdirip ardından evinde ağırlıyor.

Artık bir bakıma “yatak odamız” olan trene dönme vakti geldi. Sabah 07:00’de St. Petersburg’un modern Ladozhky garına geri geliyoruz. Rus Çarlığı’nın ilk başkentlerinden Novgorad’a doğru hareket ediyoruz. Novgorad 1125. yılını Kremlin olarak adlandırılan surların içinde kutlama telaşında. Nehir kıyısındaki plajları, yeşil alanları, güzel tarihî binaları, başta Ayasofya olmak üzere kiliseleri,  saat kulesi ile bu şehir çok hoşunuza gidecektir. Rusya’ya gelen turlar Moskova ve St Petersburg yanında Novgorad’ı da programlarına alıyorlar. 

Akşam uçak ile yepyeni bir Cumhuriyet’e doğru kanat açıyoruz. Komi Cumhuriyeti’nin başkenti Sıktıvkar’a uçuş iki saat sürüyor. Petrol ve doğal gaz zengini Sıktıvkar sahiden kıpır kıpır ve neşeli bir yerleşim merkezi. Geniş parklarında, nehir kıyısında ve meydanlarda yüzlerce genç ellerinde büyükçe bira şişeleri ile gülüyor, bağırıyor. Yirmi dört saat açık olan marketler, alışveriş yapan gençlerle dolup taşıyor. Acaba niye bu kadar içerler ki diye kendi kendime soruyorum. Muhabbetler derinleşsin diye mi? Yoksa soğuktan mı? Yaşam koşullarının zorluğundan mı? Hiçbir mantıklı “neden” bulamıyorum. Kırık şişe parçaları arasında yürüyerek gece saat 24:00 olmasına rağmen batmayan kızıl güneşi seyrediyorum.

Avalon Oteli’ne dönerken akşam yemeğimiz olarak bakkaldan ekmek, peynir ve meyve suyu alıyorum. Kemer ile kardeş şehir olan Sıktıvkar’da süremiz çok sınırlı. Çünkü sabah erkenden Moskova’ya geçiyoruz. Havaalanında Rusya Cumhuriyeti’nin değişmez kadın memur profillerini inceliyorum. Gülmeyen, mutsuz, konuşmayı bir azap kabul eden bir insan tipi. Komünizm bu topraklarda sona ereli çok zaman geçti ama insanların davranış biçimini değiştirmek kolay olmuyor. Sabah havaalanının koyu renkli kalın perdelerle çevrili ufak lokantasında otuz yıl önceki geleneksel Sovyet “tatlarını” buluyorum. Bu kez Ahıska Türk’ü şoförümüz Bahadır ile bir kez daha Moskova’nın ünlü Kızıl Meydan’ını turluyoruz. Turisti bol. Moskova’nın pahalılığı Kuzey Amerika’nın iki katını bile aşmış. Yenilenen, modernleşen ve kimliğini tedrici olarak kaybeden ama gene de yeşil kalabilen bir başkent buluyorum.

Rus hanımların gayet çirkin altın dişleri ile terlik üzerine giydikleri kısa naylon çorapları bence çok çirkin. Maalesef bu coğrafyada sigara içenlerin sayısı hiç de az değil. Aşırı “tüketim” çılgınlığı yaşanıyor. Rusya’da yeni arabalar, yeni kıyafetler, ünlü markalar kısacası hep daha fazla tüketim var. Her fert kısa zamanda zengin olma hevesinde. Örneğin bir aile evini lokantaya çevirmiş; ama fiyatlar uçmuş. Beceriksizlikten ve alışkanlıklarından dolayı muntazam ve güler yüzlü bir servis de yok.

Bir kez daha Moskova’nın karışık olduğu sevimsiz havaalanındayız. Bu kez Nazi ordusuna karşı iki yıl direnişi ile dünyaca ünlenen, 1,5 milyon insanın direnişte hayatını kaybettiği, bir ara “Stalingrad” olarak da adlandırılan Volgagrad’dayız. Amacımız Kalmukya Cumhuriyeti’nin başkenti Elista’yı ziyaret edip Rostov’dan ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönmek; ama kısa sürede bu uzun yolculuğun mümkün olamayacağını anlıyoruz. Büyük zorlukla Volgagrad’da Rostov trenini yakalayıp tam 13 saat süren bir yolculuk sonrası kompartımanımızdaki sarhoşları bir şekilde başka yerlere uzaklaştırarak sonunda Rostov’a varıyoruz. Şimdi mesele Kalmukya’ya gidebilmek. Burası aslında bizim için yepyeni bir ülke. Aslında Rostov’a gelerek bu cumhuriyetin sınırlarından bayağı uzaklaştık. İmdadımıza gene bir inşaat şirketi yetişiyor. Bize bir araç ve Kemal adlı gene Ahıskalı bir şoför veriliyor. Yola çıkıyoruz, bu bölge Rusya’nın tahıl deposu. Buğday ve ayçiçeği tarlalarının ucu bucağı görünmüyor.

Kalmukya sınırına kadar beş saatlik yolumuz var. Tam sınır noktasına  40 kilometre kala otomobilin triger kayışı kopmaz mı! Kötü haber, yolun ortasında kalıyoruz. Dışarıda cehennem sıcağı var.  Şans eseri Kemal’in Kalmukya’nın Altay köyünde yaşayan kız kardeşi varmış. Damat Bahadır arabası ile imdadımıza yetişip arabamızı çekiyor. İki de bir ya ip kopuyor ya da Bahadır’ın eski otomobili tıkanıp duruyor. Sonunda Kalmukya sınırını aşıyoruz. Triger kayışını değiştirecek usta bulunamıyor. Sonuçta damadın köy evine misafir oluyoruz. Bahçesi, avlusu,  ahırı ile geniş bir köy evi. Önce çaya davetliyiz. O arada yemek pişiyor. Ahıska Türklerinin Türkçesi belki de katıksız hakiki Türkçe. Örneğin “elma”ya “alma” diyorlar. Bu arada köydeki bir usta arabayı tamir ediyor. İşte, iyi bir haber, aksi takdirde uçağı kaçıracaktık.

Kalmukya Volga Nehri, Çeçenistan,  Dağıstan ve Rusya’nın Stavrapol bölgesi arasında yer alıyor. Burası da Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Aynı zamanda  Kalmuklar Moğol kökenlidir. Kendilerini “oyrat” diye isimlendirir. Kalmuklar,  “Çungarlar” ve “Ölatlar” olarak da bilinir. Çungarlar en parlak dönemini Esen Tayşi döneminde 1439 – 1455 yılları arasında yaşadı. Sonra parçalanıp küçük beylikler oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kalmuklar Stalin döneminde diğer Ahıska ve Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürüldüler. Kalmukya 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Rusya’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olarak kaldı. Başkent Elista 1944 – 1957 yılları arasında “Stepnoy” olarak anıldı. Yüz bin nüfuslu başkentin ekonomisi tarım ağırlıklıdır. Son yıllarda millî kimlik oluşturma çabaları hız kazandı ve Elista’da Hurul diye adlandırılan Budist tapınağı ve Uzakdoğu mimarisini yansıtan çok sayıda bina inşa edildi. Ülkede Tibetçe konuşulur. Dinî lider Dalay Lama da bu küçük cumhuriyeti ziyaret etmiş.

Yarım milyon nüfuslu Kalmukya 1998 yılında uluslar arası satranç olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı. Bu olay hem Kalmukya’nın dünyada tanıtımına, hem de dolayısı ile ülke ekonomisine yararlı olmuş. Ünlü bir satranç oyuncusu olan devlet başkanları İlyumahinov 1995 yılından beri Dünya Satranç Federasyonu’nun da başkanıdır. Kısa bir not: Avrupa’da Budist insanların çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet gene Kalmukya’dır. Bu sorunun doğru yanıtı İngiltere’de bir yarışma programında bir hanıma 1,5 milyon Avro kazandırdı. 

            Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan esas neden Kalmukya ile Ukrayna’da yetişen buğdayın Sovyet halkına ulaşmamasıydı. Eski vagonlarda taşınan tahılların üçte biri yollarda ziyan oluyordu. Bu olayı yerinde inceleyen ve yörenin tarım sorumlusu olan Gorbaçov sistemin yürümeyeceğini anlamıştı. Sovyetler sadece kendi halkına değil, ayrıca Moğolistan, Benin, Küba, Angola, Mozambik, Güney Yemen, Irak, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de ekonomik yardım göndermekteydi. 

            Rostov büyük ama bence büyük olduğu kadar ruhsuz bir şehir. Hiç hoşuma gitmedi. Sabah erkenden Rostov’un askerî bir kamp havasındaki havaalanındayız. Tüm memurlar bizi potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyor olmalılar. Çok sertler. Kısa bir zaman diliminde Rusya’nın beş büyük şehrini ve “K” ile başlayan farklı coğrafyalara yayılmış üç cumhuriyetini ziyaret ettik. Üç gecemiz trende, bir gecemiz otelde,  son gecemizin bir bölümü de misafirhanede geçti.

Ama “farklı” olmanın, alışılmışın dışında ve yolda bulunmanın heyecanını yaşadık.

Başka bir mutlu coğrafyada buluşmak dileği ile…

KRAL SOLOMON’UN HAZİNELERİNE SAHİP DEĞİLLER

Solomon Adaları daha saklı bir cennet, gözlerden uzak keşfedilmeyi bekliyor. Dokuz yüz doksan adasından sadece dört yüzünde  insanlar yerleşmiş, diğerleri ise  boş. Yerli halkı buraya aslında her yönden gelmiş. Kuzey, Güney, Batı ve Doğudan, yani bir mozaik oluşmuş. Onun için de kalpleri geniş,  misafirperver ve güler yüzlüler. Şu anda adaların en önemli ihraç kalemi başta abanoz ve tik ağacı olmak üzere, kereste ve balıkçılık. Başkenti Honorias en büyük adaları olan Guadal Canal üzerinde kurulmuş. Guadal Canal tarihe ismini 1942 – 1943 yıllarında, yani ikinci dünya savaşında burada yaşanan kanlı savaşlarda yazdırmış. Japonlar ile bu  adadan onları çıkaran ABD ve müttefikleri toplam 38 bin kayıp vermiş. Honorias kenti açıklarındaki denizin bir bölümü  “Iron Bottom Sound” olarak anılıyor. Çünkü burada çok sayıda gemi batmış. Amerikalıların inşa ettiği savaş anıtı körfeze hâkim bir tepeye inşa edilmiş. Siyah mermer üzerinde bu coğrafyada yaşamlarını yitiren binlerce gencin ismi tek tek kazınmış.

            Savaşlardan sadece silah tüccarları ile bazı politikacılar kazanç sağlar. Ama ya kaybedenler, örneğin askerler, halk, ekosistem, kültür değerleri ve bilhassa çocuklar, yani kısacası  kaybeden çok!

            Buraya gelen yabancılar genellikle Bilikiki olarak anılan motorlarla dalmaya veya gemi mezarlarını araştırmaya gidiyorlar. Motorla yapacağınız gezilerde Russell Adalarını keşfedebilirsiniz. Burada masmavi denizi, geleneksel kasabaları, altın sarısı plajları hatta oldukça uygun fiyata şık konaklama merkezleri bile bulabilirsiniz. Solomon’un ikinci büyük şehri Gizo ise sualtı yaşamının harikaları ile ilginç yerleşime sahip kasabaları ile ün yapmış. Solomon Adaları’nda gezindikçe deniz altında pırıl pırıl mercan resiflerini, kumla kaplı derin volkan kalderalarını ve kristal gibi ışıldayan lagünleri, denizden yükselen yatay gövdeleri ile yüzyıllık ağaçları, Kolombangara Volkan Tepecikleri’ni, balık sürülerinin dansını, rengârenk melek balıklarını, deniz altı patlamalarını ve gri yunus balıklarını hayranlıkla seyredeceksiniz. Hele benim gibi yeşilden yoksun İstanbul’da yaşayan bir kişi için burası tam bir doğa cenneti. Diğer spor aktiviteleri de var elbette. Dağcılık, kano, mağaracılık, dip balık avcılığı, dağ bisikleti gibi. Ama turizm için henüz alt yapısı hazır değil. Uçak seferleri de çok sınırlı Zengin altın ve nikel yatakları bulunmuş ve  umut vaat ediyor. Bakarsınız sahiden kral Solomon’un hazinelerine ulaşırlar ve varlıklı  olurlar.

            İngiliz şirketlerinin diktiği Hindistan cevizi, tik ile abanoz ağaçlarının ekonomilerine katkısı çok. 1568 yılında Peru’dan  yola çıkan İspanyol kökenli Mendana bu coğrafyaya ayak basan ilk yabancı olmuş. Mendana ismi Solomon Adaları ile adeta  özdeşleşmiş. Kaldığımız otelin adı bile “Mendana” idi. Ülke ancak 1978 yılında bağımsız olmuş. Nüfusun tamamı 500 bin olan adalarda İngilizce ve Pisin olarak adlandırılan bir yerel lisan konuşuluyor. Ticaret bir bakıma Çin ve Japonların elinde. Hatta başkentte küçük bir Çin Mahallesi bile var.

            Alev ağaçlarının serinliği altında Honiaras’da yürüyorum. Herkes gülümseyerek “Günaydın” diyor. Ne hoş ne güzel, İstanbul’da kendi apartmanımın içinde bile tanınmış biri olmama rağmen doğrusu kimse bana “günaydın” demiyor. Birden kiliseden şişmanca bir kadın çıkıyor. Sanki Gaugin’in tablosundan fırlamış gibi. Mağazalarda ahşaptan yapılmış kuş ve balık heykelleri ile tahta yüz maskeleri satılıyor.

            Kimse Mısır veya Hindistan’da olduğu gibi yakana yapışmıyor, dilenmiyor, rahatsız etmiyor. Kişi başına düşen gelir çok az,  sadece 1200 dolar, nüfusun yarısı da okuma yazma bilmiyormuş. Buna rağmen gayet mutlular. Herhalde şöyle bir felsefeye inanmış olmalılar,  “Hayat bir gündür, o gün bugündür.” İnsan ruhunun bir süre kuş veya sürüngenlerde yaşadığını kabul ettikleri için kuşlara ve sürüngenlere saygı gösteriyorlar. Adalarda 230 çeşit orkide ve 4500 çeşit bitki türü tespit edilmiş.

Solomon adaları çok kimlikli, aslında çok ben.

Solomon Adaları Hakkında Bazı Kısa Bilgiler

·        Solomon Adaları Fahri Konsolosumuz Japon kökenli Yoshiyuki Sato, eşi ise güzel bir Türk kızı Derya. Sato ailesi toptan gıda işi ile ilgileniyor. Bizlere çok yakınlık gösterdiler. Onları tanımaktan mutlu olduk.

·        Adaların en yüksek  yeri 2447 metre ile Makarakomburu Dağı.

·        Dünyanın en büyük tuzlu su lagünü Marovo, Solomon grubuna dahil New Georgia adasında.

·        2 Nisan 2007 tarihinde bu adalar deprem ve tsunamiyi yaşadı. Elli iki kişi öldü ve 900 ev kullanılamaz hale geldi.

·        Amerikan’ın efsanevi lideri John F. Kennedy II. Dünya savaşı sırasında bugün adı ile anılan bir adanın yakınında üzerine gelen Japon gemisi tarafından ani baskına uğrayarak sırtından yaralandı.

·        Müziklerini bambudan yapılan kavallar şekillendiriyor.

·        Ünlü Fransız kaşif Laperousa’nın gemisi 1788 yılında Solomon Adaları grubuna dâhil Paiou Adası yakınlarında battı.

·        En önemli gelir kaynakları balıkçılık ve kereste dış satımı.

  • Halkının büyük bölümü İngilizler gibi Protestan. Ancak günlük yaşantılarında geleneksel inançlar hala kullanılıyor. Bu coğrafyada altmış üç yerel dil ve buna paralel birçok da farklı aksan konuşuluyor.

·        Dünyanın en yüksek seviyedeki gölü de Solomon Adalarının East Rennell Adası’nda.  Burası 1998 yılında Dünya Miras Listesi’ne girmeyi başardı.

Adanın ufuklarına bakıyorum ağaçların arasında kalan tek bir kuru ağaç gözüme takılıyor. Sanki bir şeyler anlatmak istiyor gibi… Acaba bu bir kimlik arayışı mı? Yoksa bir kimlik bunalımı mı?

Şeriat Kuralları ile Ache Sultanlığı

2004 yılında zelzele ve ardından tsunami ile sarsılan ve böylece tüm dünyanın ismini sık sık duyduğu Ache Sultanlığı Hint Alt Kıtası ile Güneydoğu Asya arasında Malaka Boğazı girişinde önemli bir geçiş coğrafyasında bulunmaktadır. Çeşitli kültürlerin harmanlandığı Ache’de halkın büyük bölümü balıkçılık ve çeltik tarımı ile geçinmektedir. Sınırları içinde irili ufaklı 119 adanın bulunduğu  Ache Endonezya’ya ait Sumatra Adası’nın en kuzey ucunda yer almaktadır. Önceleri Hindu ve Budistlerin etkisinde kalan bu yöre Hintli ve Arap Müslüman tüccarlar aracılığı ile Müslümanlıkla tanıştı. Ünlü  Habeş gezgin İbn-i Batuta 1345 yılında burayı ziyaret etti. XVI. yüzyılda Portekiz ve Hollandalı sömürgeciler bölgeye ulaşmış ve Portekizliler Malaka Boğazı civarında yerleşmeye başlamış. Bunun üzerine bu  bölgede bulunan İslam Sultanlıkları, Ali Mughayat Şah tarafından birleştirilerek 1514 yılında Ache İslam Sultanlığı kuruldu. Sultan İskender Muda zamanında (1607 – 1636) bu sultanlık en parlak dönemini yaşadı. Sınırlarını büyüttü, Malaka Boğazını kontrolüne aldı. İslam Âlimlerini topladı. Aynı zamanda bir liman olan Ache “Mekke Kapısı” unvanını aldı. 

            Malaka’ya yerleşmiş olan Portekizliler Sumatra Adasına sık sık seferler yapmaya başladı. Bunun üzerine dönemin Ache Sultanı Alaeddin Riayet Şah, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. İstanbul’a ulaşan Ache elçisi padişaha nadir hayvanlar, tütsüler, kıymetli eşyalar ve köleler sundu. Bunun üzerine Osmanlı Ache’ye top döküm ustaları,  gemi yapımcıları ve askeri malzeme gönderdi. İki kalyon ile buraya ulaşan 1000 leventimiz geri dönememiş ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza dövüşmüştür. Bu yörede Osmanlının 14. Kuşak akrabaları vardır ve bu insanlar için Kızılay’ın yaptırdığı İstanbul köyünün yakınında şirin bir şehitlik hazırlanmıştır.

            1566 Yılında Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde ölür. Bu arada İstanbul’a gelen Ache heyeti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlıdan tekrar yardım talep etti. Uzun bir süre bekler. Kanuni’den sonra tahta geçen Sultan II. Selim’in hazırlattığı 15 kadırga ve 2 borçadan oluşan Osmanlı donanması Yemen İsyanı dolayısıyla Ache’ye ulaşamaz.

            Gampung Bita’da Osmanlı bir akademi kurar. 1873 yılında  40 yıl sürecek olan Hollanda – Ache savaşı başlar. Ache adım adım Hollanda Egemenliğine girer. 1851 yılında Ache Sultanı İbrahim Mansur Şah İstanbul’a bir heyet göndererek Osmanlı Devletine bağlı bir eyalet olmak istedi. Ancak İstanbul’da çok tartışılan bu konu değişik nedenlerle  kabul görmedi. Ancak 1943 yılında ise Hollanda bu topraklardan çekilip tüm haklarını Sukarno liderliğindeki Endonezya devletine devreder.

            Portekiz  ve Hollanda’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Ache, bu mücadelesini Endonezya’ya karşı da devam ettirir. 1956 yılında Endonezya Hükümeti Ache için  Otonom Bölge Statüsünü kabul eder. Özgür Ache Hareketi 1976’da bölgede bağımsızlığını resmen ilan eder. Ancak bu yeni devlet uluslar arası bir kabul görmez. 26 Aralık 2004’te merkezi  bu bölgede olan dokuz şiddetindeki deprem ve ardından oluşan tsunami Ache’de 140 bin kişinin ölümüne neden  olur. Oysaki civardaki beş  ülkedeki toplam ölü sayısı 240 bindir. Diğer bir deyişle doğal afetten en ağır yarayı Ache almıştır. Başta Türkiye olmak üzere bir çok ülke Ache’ya yardıma koştu. Başbakanımız Tayyip Erdoğan da burayı ziyaret eder.

            Kıyıya ulaşan boyu 20 metreyi bulan dalgalar önünde ne varsa sürüklemiştir. Yaşanan bu acıdan sonra Endonezya’ya karşı yürütülen iç savaşa bir ara verilmiş ve Helsinki’de bir anlaşma imzalanmıştır. Kızılay’ın yaptırdığı tek katlı, bahçeli evlerin bulunduğu mahalleye gidiyoruz. Buraya ulaşıp geri dönmeyen ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza savaşan leventlerin yattığı tertemiz şehitliğimizi geziyoruz. Bir aile burayı sahiplenmiş. Tsunami sonrası 3 kilometre içeriye sürüklenen 2600 tonluk Apung Santral Gemisi’ni ziyaret ediyoruz. Bir de Ache’nin simgesi olan Baiturahman Camisi’nin içinde yüzlerce öğrenci kara tahtanın önünde gruplar halinde Arapça ve Kuran kursu alıyor.

Kısa Kısa Ache Sultanlığı  

  • Dünyanın en zengin ve kaliteli doğalgaz rezervlerinin bulunduğu sanılan Ache, ayrıca petrol, kalay, altın, platin ve demir rezervleri bulunmaktadır.
  • Endonezya’nın aynı zamanda bir eyaleti olan Ache Sultanlığının 55 kilometrelik yüzölçümünde 4,5 milyon insan yaşıyor. Başkent Bande – Aceh’te ise nüfus sadece 200 bin. (Deprem sonrası nüfusunun hemen hemen yarısını kaybetti.)
  • Ache Sultanlığı ılımlı bir şeriat uyguluyor. Genellikle hanımların başları örtülü. Hukukta şeriat kuralları kısmen uygulanıyor. Resmi tatil günü Cuma. Ama Ache kesinlikle bir Suudi Arabistan veya İran değil. Ayrıca başkentte Katolik okulunun açılmasına bile izin vermişler.
  • Ache’de erkeklerin % 75’i sigara içiyor.  Unutmayın zehir pazarlayıcıları genellikle afet sonrası depremzedelere efkar dağıtmak amacı ile ücretsiz sigara dağıtırlar.  Eyalet Valisinin okul, hastane ve camii gibi kamu alanlarında koyduğu sigara yasaklarına tam uyulduğu söylenemez.
  • Ache’de henüz bir trafik sıkışıklığı sorunu yok.
  • Osmanlı etkileri kendini kıyafetlerde, yemeklerde, mezar taşlarında ve bayraklarda gösteriyor.
  • II. Selimin gönderdiği hutbe XX. Yüzyıla kadar her Cuma Ache’nin camilerinde okutuldu.

II. Abdülhamit Dönemi’nde 1890 yılında Japonya’ya gönderilen Ertuğrul Gemisi Bande Ache’ye uğrayarak onarımdan geçti.

Afganistan’da Bir Gün Bir Aya Bedeldir

            Sıkılmış bir yumruğa benzeyen Afganistan’dayım. Bu kabile devleti sahiden yumruğunu sıkıp hep savaşıyor. Bu coğrafyanın diğer bir  adı “Kohistan”  yani “Dağlar Ülkesi.”

            Peştunlar’ın, Tacikler’in, Özbekler’in, Hazaranlar’ın Türkmenler’in, Sihler’in, Hindular’ın toprağı burası. Uçaktan iner inmez bir şamar gibi yoksulluk yüzünüze çarpıyor. Kışın etrafı karla, yazın ise toz bulutları ile çevrili başkent  Kabil acaba kötü kaderinden sıyrılamayacak kadar yorgun mu ?

            Savaşları, ölümleri, mayınları, kalaşnikofları, yoksulları, susuzluğu, anıları, koskoca reklam panoları, yük taşıyan el arabaları, yıkılmış evleri, toz bulutu, tank gövdeleri, un olmuş duvarları, sarı yeşil karışımı lağım suyu, at arabaları, çökmüş çatıları ile işte  Kabil karşımda. 

            Eğer yoğun bir toz bulutu yoksa, Kabil’i en güzel Vezir Ekber Han ve Televizyon Tepesinden seyredebilirsiniz. Kenti ikiye bölen Kabil Nehri artık kurumuş ve yatağı pis. Kentin büyük bölümü tek katlı kerpiç evlerden oluşmuş. Terlikli bir Afgan askeri yaka bağır açık, tüfeğini yere bırakmış, bacak bacak üstüne atmış, şapkası devrik, son derece laubali bir tavırla burnunu karıştırıyordu.

            Kabil’de trafik tam anlamı ile bir “kabus” idi,   bazen yarım saat öyle durup bekliyorsunuz. Trafik işaretleri yok, zaman zaman bazı yollar nedense  tamamen trafiğe kapatılıyor. Kim daha önce arabasının burnunu cesaretle araya sokarsa o araç biraz ilerliyor. Kavşaklarda bile yavaşlamıyorlar. Hele askeri ve polis araçları hiçbir trafik kaidesini dinlemiyor. Dere tepe ilerliyorlar.  Tam bir kaos. Hava kirliliği ise had safhada. Artık Afganlar  maske ile ağzını ve yüzünü örtmek zorunda kalıyor.

            Ama artık Afganistan güzel günlere doğru ümitle ilerlemek istiyor. Eski evler yıkılarak yenileri yapılıyor. Okur-yazarlık hızla artıyor. Öğrenciler yurtdışında eğitimlerini tamamlayıp hizmet için  ülkesine dönüyor. 

Afganistan’ın Kısa Bir Tarihçesi

            Bu büyük oyun arenasından  Gazneliler, Selçuklular, Moğollar, Harzemşahlar, Babürler, Safaviler, Cengiz Han, Şah Cihan, Timur, İngilizler, Ruslar ve  Amerikalılar geçti.

            1929 – 1933 Nadirşah,  değerli Atatürk’ümüzü örnek alan Emanullah Hanın karma eğitime geçme gibi  çağdaşlaşma çabalarına son verdi.

            1933 Muhammed Zahir Şah 40 yıl boyunca ülkenin tek hakimi olarak bu coğrafyaya  hükmetti.  

            1973 Afganistan’da  krallık dönemi biter ve  Muhammet Davut başa geçer.

            1978 Solcu subayların gerçekleştirdiği kanlı darbe ile sol hükümet başa gelip Sovyetlerle iyi ilişkiler başlatıldı ve Babrak Karmel döneminde Ruslar davet üzerine 115 bin kişilik bir ordu ile Afganistan’a girdi ve Afganistan mücahitleri ile uzun soluklu bir savaş başladı.

            1987 Çok kayıp veren Ruslar Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı, Pençşir Aslanı Ahmed Şah Mesud bu mücadelede önemli bir rol oynadı

            1990 Farklı etnik gruplar arasında iç savaş çıktı, çok kan döküldü. Ülkedeki mülteci sayısı 6,2 milyona ulaştı.

1992 ve Sonrası  

            Taliban bu mücadelede ön plana çıktı ve  Kuzeydeki Özbek kökenli General Raşit Dostum ve Tacik General Tanay  güçlerine karşı başarı sağladı, Afganistan’ın büyük bölümü Taliban’ın denetimine girdi. Taliban mücahitleri ile bölgesel diktatör ve silahlı çetelerin hakimiyetine sona erdirdi. Barışı sağladı. Usame Bin Laden, El Kaide ve başka ülkelerden gelen radikal İslamcı gruplar da  Taliban’a destek verdi.

Taliban şeriat rejimi ile birlikte basında da gündeme sık sık gelen bir çok yeni yasaklar getirdi.

·         Kızları okula göndermedi.

·         Erkeklerde sakalı zorunlu kıldı

·         Kadınların tek başına ve örtünmeden sokağa çıkmalarını engelledi.

·         Futbolu, müzik kasetleri, uçurtmayı ve hatta hanımların topuklu ayakkabı giymelerini yasakladı.

            2001 Kuzey İttifakının lideri Ahmed Şah Mesud Taliban güçlerine karşı mücadeleye başladı ancak gazeteci kimliği ile kendisine yaklaşan iki Arap genci tarafından 9 Eylül 2001’de öldürüldü. Bugün kendisine ulusal  bir kahraman olarak Afgan halkı bağrına  basıyor. Sık sık sokaklarda portrelerine rastlıyorsunuz.

            ABD, Afganistan’a yerleşti. On yıldır da sürekli kayıplar vermesine rağmen bu coğrafyadan çekilmiyor. Karzai önderliğinde bütün etnik grupların dahil olduğu bir mutabakat hükümeti kuruldu.

Afganistan Kısa Kısa

  • Bu coğrafyada 2011 yılında 100 bin Amerikan olduğu sanılıyor. İran, Pakistan, Rusya, Çin gibi ilginç ve güçlü  komşuları ile bu ülke önemli bir stratejik bir konuma sahip.
  • Afganistan nüfusu tam belli değil ancak 30 milyon olarak tahmin ediliyor. Bazı yörelerde kadın ve kızların nüfusa dahil edilmediği söyleniyor.
  • Kabil ile Ankara kardeş şehir olduğundan Kabil’de Ankara Caddesi var.
  • Afganistan esrar ve eroin trafiğinin önemli bir başlangıç noktası. Özellikle ülkenin güneyinde dünya piyasasına sürülen uyuşturucunun % 70’inin yetiştirildiği söyleniyor.
  • Bu ülkede zaman zaman toplanan Büyük Halk Meclisi (Loya Cirga)  ülke adına önemli kararlar alıyor. Özellikle aşiret reisleri bu meclise katılıyor. Biz Kabil’de iken bu meclis toplanmış idi.
  • Afganistan’ın zengin maden rezervleri olduğu iddia ediliyor. Lityum ve Niyobyum yanı sıra demir, bakır, altın, kobalt yatakları bulunduğu yazılıyor. Doğal gaz ise bu coğrafyada halen  üretilmekte.   
  • İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde çok sayıda Afgan Kökenli aile bulunmakta.
  • Afganistan’da askerlerimiz, inşaat sektöründe çalışan işçilerimiz, Türk okullarının personeli başta olmak üzere toplam 3 bin kadar  Türk olduğu tahmin ediliyor.
  •  Afganların en önemli geçim kaynakları  tarım ve hayvancılık olarak belirtiliyor.
  • TİKA bu coğrafyada sürekli yol ve köprü inşaatları gerçekleştiriyor. TİKA’nın yaptırdığı köprünün  başında Türk bayrağı  dalgalanıyor.
  • Haftada beş defa Kabil’e uçan THY uçakları devamlı dolu. THY Avrupa’dan bu ülkeye uçan tek havayolu. Ücreti de öyle pek ucuz değil.
  • Kabil’den Dubai’ye günde en az 3 uçak seferi var. İki kentin ticari ilişkileri  çok güçlü.
  • Kabil Havaalanında helikopterlerin çokluğu dikkati çekiyor. Yoğun askeri trafik yüzünden yolcu uçakları bazen saatlerce kalkış izni bekliyor.  
  • Mevlana,  Afgan sınırlarlarında yer alan Mezar-ı Şerif’e çok yakın Belh şehrinde 1207 yılında doğdu. Babası Bahaeddin Veled bu coğrafyanın alimi idi.
  • Buzkaşi,  Afganistan’ın en popüler sporu sayılıyor. Oyuncular ortaya bırakılan ve 24 saat soğuk su ve tuzda bekletilen “ölü” bir “buzağı” ya da “keçiyi” rakiplerinden kurtulup bayraklarla  belirtilen bir alana bırakmaya çalışıyor. Aslında bu bir “güç”  ve “at hâkimiyeti” gösterisi. Oyuncular genelde ağızlarında taşıdıkları kamçıyı rakip atı ve biniciyi uzaklaştırmak için kullanıyor. Alanı dolduran yüzlerce insan atların ve binicilerin bu amansız mücadelesine  alkış tutuyor.
  • Gaznelilerden kalan XII. yüzyıl eseri, Jam Minare 2002 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alındı. Minarenin kuşağında Meryem suresinden ayetler bulunuyor.
  • Bu topraklarda Düğün Salonları göz kamaştırıyor. Binlerce ışıkla süslenmiş düğün evleri  sanki Las Vegas’ı andırıyor.
  • Afganistan’da 4 milyon dul ve yetim gıda bağışına muhtaç durumda.
  • En yaygın olarak  Farsça’ nın bir lehçesi olan  Dari Dili kullanılıyor.
  • Afganistan’ın dört bir yanına saçılmış milyonlarca mayın yerli halk için ciddi bir tehlike.
  • Bu coğrafyada ortalama yaşam süresi tahmin edeceğiniz  gibi oldukça kısa.
  • Afganistan’ın bence en önemli sorunu Eğitim Eksikliği. Birçok büyük hatanın kaynağında cehalet yatıyor.
  • Afgan-Türk Okullarının sayısı dokuza ulaştı. Zaman zaman stadyumda sınava giren 3 bin öğrenciden sadece birkaç yüzü bu okullara kayıt yaptırabiliyor. Tüm Afganistan’a yayılan bu okullar her yönden çok başarılı.
  • Herat 3 bin yıllık tarihi ile Kandahar ise konumu ile Afganistan’ın iki önemli kenti.
  • Afgan hanımı “Burka” denilen bir giysiyi kullanıyor, ama artık hanımların burka giymesi Taliban döneminde olduğu gibi zorunlu değil.
  • Hindikuş Dağları’nı aşmak için Ruslar tarafından 60 bin Rus askerinin emeği ile dünyanın en uzun tünellerinden birisi olan Salang Geçidi inşa edildi. Bu arada 4 bin Rus askeri hayatını kaybetti. Bu geçidi arkanızda bırakınca beyaz güvercinlerin uçuştuğu Hz. Ali’nin mezarının bulunduğu kabul edilen Kutsal Mezar-ı Şerif kentine ulaşabilirsiniz.

Voronezh’i Niye Duymadınız?

Selman ile Rusya platosunda yer alan ve Güney Batı Rusya’nın en önemli şehirlerinden 2 milyon nüfuslu Voronezh’i ziyaret etmeye karar verdik. Burası aynı zamanda aynı adlı Oblast’ın (eyalet) başkenti.

Stand’daki THY yetkilisi bizim böyle bir şehre uçuşumuz var mı ki diye bana soruyor,  iyi mi ?

 “Voronezh’i” hatırlayamadı veya uçağının nereye gideceğini henüz bilmiyor !

Uçağın çoğunluğunu Ruslar teşkil ediyor. Birkaç da Mısırlı delikanlı var. Arap gençler Voronezh’de tıp okuyormuş. Rus hanımlar genelde kırmızı kıyafeti tercih ediyor. Yanımdaki hanımın yüzünün yarısını gözlük kapamış. Belli ki en büyük korkusu “yaşlanmak.” !

Voronezh Havalimanına sessizce iniyoruz. Elbette polisten geçerken bazı klasik sorulara yanıt vermemiz gerekiyor. “Niye geldiniz, kaç gün kalacaksınız” gibi.

Bantta dönen bavulları dikkatle inceliyorum, bazıları kurdeleli, bazılarının üstünde ise çıkartma var. Parlak siyah gösterişli bavulun sahibi “zengin” olmalı diye düşünüyorum. Bazı bavullar ise naylonlarla sıkıca sarılmış. Herhalde zavallı bavul nefes alamıyordur.  Aslında her bavulun bir hikayesi olmalı. Kimbilir sahipleri ile ne kadar farklı coğrafyaları gezdiler.

Saat sabahın 2.30’u oldu, pazarlık sonucu bir taksi ile anlaşıp 10 dolara Airbnb kanalı ile kiraladığımız daireye gidiyoruz. Airbnb genelde otellerin yarı fiyatına. Apartman Sovyet dönemi eski suratlı, merdivenleri dar ve dik  ama daire ev sahibi genç mimar Anna yönetiminde baştan başa titizlikle yenilenmiş.

Hemen uyuyoruz, böyle gece uçuşları yolcunun ertesi gününü sersem geçirtiyor.

Moskova’ya 500 kilometre uzaklıktaki Voronezh, Don’a dökülen Voronezh Nehri boyunca 1586 yılında kurulmuş. Rusya’da nüfusu bir milyonun üstünde olan 15 kentten birisi. En başta Voronezh State University olmak üzere dört üniversitesi ile ciddi bir öğrenci ve dolayısıyla genç bir nüfusa sahip. Sahiden özellikle geceleri cıvıl cıvıl hareketli bir kent. Gerek Havaalanı gerekse tren garı Avrupa Rusyasını Güneydoğu Urallara bağlıyor.

Bu coğrafyanın en dikkat çeken yanı  bizim nedense “deli” diye isimlendirdiğimiz Birinci Petro’nun 23 yaşında ilk Rus donanmasının gemilerini Voronezh Nehri’nin üstündeki bir adada inşa ettirmesi. Bence Büyük Petro, Rusya’nın bir bakıma Atatürk’ü. Başardığı nice yeniliklerle ülkesini “güçlü Rusya” yaptı.

Hollanda ve Polonya’da işçi kimliğinde çalışıp gemi yapımını öğrenen genç Çar, suyun derin ve  ayrıca gemi yapımına uygun değişik cins ağaç bulunduran, halkı sanatta yetenekli bu sessiz yörede 1802 yılında sıra ile toplam 38 gemi inşa ettirir. Böylece ilk Rus filosu yapılanır. Ayrıca Don Nehri kanalı ile Azak Denizine ulaşmak mümkündür. Petro, kuzeyde İsveç güneyde ise Osmanlı ile savaşıp büyük başarılar elde eder.

Bugün ilk yaptırdığı geminin (Goto Preddestinasia) bir benzeri nehir kıyısında sergileniyor. Ayrıca o dönemde adada Petro’nun yaşadığı evinin bir kopyasını da yakında müze olarak açacaklarmış. Elbette kentle özdeşleşen Çar Petro’nun kentte çok sayıda bronz heykel ile büstü de bulunuyor.

Divnogorye Bölgesi – Voronezh kenti 100 kilometre uzaklıkta ! Burada 20 bin yıl  öncesine ait mamut kemikleri iki köylü tarafından 1949 yılında tesadüfen bulunmuş. O dönemin insanları barınak inşa etmek için mamut kemiklerini toplamış. Divnogorye  Köyünde inşa edilen müzede sergilenen bu kemiklerin hikayesi tüm dünyadan ziyaretçileri buraya çekiyor.    

Selman ile UNESCO kültür listesine giren Interlingua Lisan okullarını ziyaret ediyoruz. Sahibi bizim “Çariçe” olarak nitelendirdiğimiz 71 yaşındaki havalı zarif Hanım Dr. Elena Kikteva. Voronezh’deki okullarının sayısı “yedi”. Ama ana okul binası başlangıçta bir kale olarak inşa edilmiş. Tuğlaların içine savunma amaçla özel demir yerleştirilmiş. İkinci Dünya Savaşında Voronezh’in yüzde doksanı yıkılırken bu bina ayakta kalmış.

Kentin en büyük katedrali Rus-Bizans tarzında ve  “Annunciation” adını taşıyor. Yüksek tavanı ve tüm hacmi kaplayan rengarenk duvar resimleri ile dünyanın en büyük Ortodoks Kiliseleri arasında sayılıyor.   

Daha fazla kilise görmek isterseniz listede St. Alexey – Akatov Manastırı ile Ilyinskaya Kiliseleri var. Bu coğrafyada kışlar soğuk ve uzun yazlar ise kısa sürer.

Koltsouskiy ile Petrovskiy Bahçelerinde yazın huzur içinde dolaşabilirsiniz. Bölgenin en önemli ağacı “meşe”. Hele sonbaharda çimleri örten yaprak halıya kimse dokunmaz. Bu yapraklar ağaçları soğuk ile kuraklıktan korur, her cins böceğe ev sahipliği yapar, kuşların ve diğer canlıların yiyecek bulmasını sağlar, ayrıca toprağın pH ile porozitesini de ayarlar.

Ağaç yaprakları ülkemizde toplanıp birde yakılınca adeta çıldırıyorum !

Çocukların her hafta sonu koştuğu kukla tiyatrosu “Puppet Theater”,  tarihi Dram Tiyatrosu ile Opera Binası da dikkatimizi çekiyor.

Voronezh ayrıca çok sayıda önemli Rus yazar ile şairin anavatanıdır. Örneğin Platanov, Koltsov, Bunin, Nikitin, Marshak, Troyepolsky ile Suvorin. Bu coğrafyanın ünlü ressamları ise Kramskou, Ge ve Kuprin.

Bu tanınmış isimlerin heykelleri ile  kent gezintisinde sık sık karşılacaksınız.

Özellikle Barankin adlı geleneksel lokantaya uğramanızı öneririm. Hem ucuz, hem de tipik. Yemeğinizi kendiniz seçip alıyorsunuz.  

İkinci Dünya Savaşında Voronezh halkının % 66’sı 212 gün ve gece süren savaş sonunda hayatlarını kaybetti. Toplu mezarlarda 10 bin Sovyet askeri yatmakta. Diğer taraftan yine 1942 yılında Malishevo Köyü yakınında 500 sivili Naziler işkence ile öldürmüş.

Bir festivali kutlamak için 13 Haziran 1942’de Pioneers Bahçesine otobüslerle getirilen çocukların yakınına düşen Nazi bombaları maalesef 300 çocuğun ölümüne neden olmuş.

Bu coğrafyanın şairi bol !

Voronezh’li şair Mandelstam ile Akhmatova’nın mısraları ile bitirelim mi ?

Voronezh beni serbest bırak, bana geri gel,

Yıkım, katliam, bıçak ve silahlar sona ersin !

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Air Koryo Rus yapımı üç bölümlü uçağına ayak basınca, tüm dünya için bir soru işareti olan yepyeni ve kolay kolay ulaşılamayan bir coğrafyaya uçmanın heyecanı bizi sarıyor. Hostesleri özel seçmişler, hepsi bir birinden güzel, ikram da var.

Havaalanı doğrusu gayet modern, vizeler ayrı ve şık bir kâğıtta hazırlanmış. Üç form doldurup, pasaport polisinden rahatça geçiyoruz. Bavulunuz cihazdan geçerken kitap veya dergi görürlerse açıyorlar. Mühim olan içinde liderlerinin resminin olmaması, bulurlarsa başınız “dertte” demektir.

Cep telefonu ve diğer elektronik aletlerle, nakit paranızı verilen forma yazıyorsunuz.

Rehberimiz ve sivil polis olduğuna inandığımız ikinci bir rehber ile otobüse biniyoruz ve tekerlekler tüm dünyanın merak ettiği bu ülkenin topraklarında dönüyor…

Yol boyunca mısır, pirinç ve sebze ekilmiş; her taraf yemyeşil. Hava yağmurlu, hatta fırtına var. Yol boyunca rengârenk ışıldayan şemsiyeleri altında sıra hâlinde yürüyen insanlar görüyoruz.

Pyong Yang’da anıtlar ile binalar devasa boyutlarda ve çok etkileyici. Büyük önder Kim İl Sung’un Japonlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi anısına dikilen dev zafer tâkının önünde kısa bir mola veriyoruz. Geniş caddeler, 382 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi, bulvarlar, havuzlu parklar, salkım söğütler, yan yana spor sahaları, çağdaş bir lunapark, su parkı ve modern binalar hemen dikkatimizi çekiyor. Kent bol parklarla beslenmiş ve rahat nefes alıyor. İlk bakışta insan “İşte tam yaşanacak yer” diyor Pyong Yang için.

Kenti besleyen Taedong Nehri, ayrı bir güzellik katıyor başkente. Sanki yeterince canlılık yok. Kent ile içinde yaşayanlar tam uyuşmamış gibi. Hele enerji sıkıntısı yüzünden elektrikler kesilince geceleri başkentin üstüne tam bir sessizlik çöküyor. Yeni yapılmış o dev apartmanlar bazen sanki boş gibi görünüyor.

Kavşaklardaki beyaz kıyafetli ciddi bayan trafik polisleri, sert hareketlerle boş sokaklara rağmen görevlerini aksatmadan sürdürüyorlar.

Otelimiz Yanggakdo 48 katlı ve 176 metre yüksekliğinde olup Taedong Nehri’nin üstündeki bir adada yer alıyor. Görkemli ve aydınlık bir girişi var. Bol mermer kullanılmış. Buradaki dükkânlarda sadece dolar ve avro ile alışveriş yapılıyor. Ama en fazla Çin parası Won kullanılıyor. Ne de olsa Çinliler her yerde. En üst kat döner lokanta en alt kat ise gazino var. Ülkeye gelen yabancıların neredeyse tamamı burada kalıyor. İlk gelişimde de 19 yıl önce aynı otelde kalmıştım.  Ne de olsa otelde eskimiş. Bakalım yeni muhteşem otelleri ne zaman bitecek.

Bu coğrafyada yalnız başınıza gezinmek, fotoğraf çekmek, halkla sohbet etmek gibi bir lüksünüz yok. Bu kuralları çiğnemeye teşebbüs ederseniz, nazikçe ihtar ediyorlar. Bir defasında iki rehberimiz de tuvalete gitmişti ve ben 15 dakika ortadan kayboldum. Masaya dönünce nerede olduğumu sordular. “Hiç.” dedim, “Civardaki konutları ziyaret ettim ve ev sahipleriyle sohbete doyamadım.” Yüzlerindeki dehşet ifadesini görmeliydiniz. Ama ikinci gelişimde bazı kurallar gevşetilmiş. Bir defa bir AVM’de iki saat serbest bırakıyorlar, metroya biniliyor ve parkta dolaşılıyor.

Ertesi sabah yolculuk Puan Mun Jon’a doğruydu. Burası 38. paralelde bulunan bir köy ve Kore’yi ikiye bölüyor.

Kore Tarihine Bir Bakış

Kore, bütün tarihi boyunca Çinliler, Japonlar ve Moğollarla savaşmış durmuş. Çinliler Kore Yarımadası’nı M.Ö. 108 yılında işgal etmiş. Daha sonraki yıllarda birkaç kez Moğol istilâsı yaşamışlar. XIX. yüzyıl sonlarında Japonlar bu yeşil ülkeye girmişler. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon savaşından sonra kuvvetlenen Japon İmparatorluğu, 1910 yılında Kore’yi resmen kendi topraklarına katar. Bu işgal 35 yıl sonra, 1945 yılında sona erer. Bu 35 yıl içinde Japonlar bir milyon Koreli’yi öldürüp bir o kadarını da özellikle  madenlerde çalışmak üzere kendi ülkelerine götürmüş. Bugün Japonya’da nerede ise bir milyon Koreli yaşıyormuş.

II. Dünya Savaşı galipleri Kore’yi 38. paralel boyunca ikiye ayırıp bu ülkenin yeni sahipleri olurlar. Kuzeyde Sovyetler Birliği, güneyde ise ABD egemenliği başlar. Sovyet silahları ve Çin askerleri ile desteklenen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin “komünist” korkutucu  sözcüğü altında kuvvetlenmesini, kendi sömürge politikası için ürkütücü bulan ABD’nin müdahalesi, Türkiye de dâhil olmak üzere 14 ülkesinin asker göndermesi ile 1950 yılında bu güzelim yarımadada savaş tüm şiddetiyle başlar.

Kore Savaşı, Ne Uğruna?

Sayın İsmet İnönü’nün muhalefetine rağmen Demokrat Parti lideri ve dönemin başbakanı Adnan Menderes, Türk halkının kahramanlık hislerini öne çıkararak “Savaş erkekliğin simgesidir.”, “Silah Türk’ün süsüdür.” gibi söylemlerle resmen savaş naraları attı. Karşı çıkanlar ise hemen vatan hainliği ile suçlandı. II. Dünya Savaşı’na girmediğimiz için erkekliğimizi kaybetmiştik ya! Amerika’ya minnettardık, savaşmamız gerekirdi,  NATO’ya bir an girmek istiyorduk,  Kore Savaşı bu hayranlığımızı göstermek için ne güzel bir fırsattı !

Sonuçta meclisten karar bile çıkarılmadan, 5 bin kişilik tam teşkilâtlı ve tam teçhizatlı kahraman bir “tugayımız” Kore’ye büyük tezahüratla yolcu edildi. Yeni Zelanda, Filipinler ve Tayland gibi bölge ülkelerinden sonra asker yollayan dördüncü devlet olduk.

Türk tugayı hemen Kore’de sıcak savaşın yaşandığı Pusan, Suvan ve Eco cephelerine gönderildi. Sadece Kunuri Savaşında 78 şehit ve 352 ağır yaralı verdik. Başkumandan Mac Arthur, sağolsun Türk askerlerine övgüler yağdırdı. Övgü yağdırmasın  da ne yapsın ! Anlaşmaya göre bulundurmak zorunda olduğumuz 5 bin askerimizi, kayıplar verdikçe ülkemizden gönderilen yeni gençlerimizle hemen tamamlıyorduk.

İki yıl 9 ay 10 gün sonra 27 Temmuz 1953’te sıcak savaş bittiğinde 6360 şehit ve 229 tutsak vermiştik; 5247 de gazimiz olmuştu. ABD boynunu eğmişti; ama kendisinin yanında birçok üçüncü dünya ülkesinin de acılar içinde kalmasına neden olmuştu. Bugün de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Rusya ve Çin Cumhuriyeti tarafından da desteklenen 700 bin kişilik dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahip olduğunu hatırlatalım !

Evet, Sınırdayız

İşte şimdi Puan Mun Jon’dayız. Sınıra geldiğimizde bizi bir salona alıyorlar. Bu salonda sigara içen beş kişiyi korkusuzca dışarı çıkartıyorum. Kore’de sigara içme oranı çok yüksek. Böyle otoriter bir ülkede halkın sağlığı nasıl göz ardı ediliyor, doğrusu anlayamadım. Kapalı alanlarda bile sigara içilebiliyordu. Ama 2019 yılında ikinci ziyaretimde artık DPKR’de artık kapalı alanlarda sigara yasaklanmıştı !

Her iki ülke de ikişer kilometrelik tampon bölge oluşturmuş. Dikenli teller arasından ilerleyip bu tampon bölgeden geçiyoruz. Sınırın iki yanında göğe yükselen iki uzun bayrak direği dikkati çekiyor. İki taraf bir yarış içinde, bayrak direklerini sürekli yükseltiyorlar. Sonuçta her ikisi de neredeyse Eyfel’in boyuna ulaşmış!

Güney Kore’nin başkenti Seul’e sadece 45 kilometre uzaklıktayız. Üçü pembe olan 6 adet prefabrik yapı var. Bu barakaların yarısı kuzey, diğer yarısı da güney topraklarında. Zaman zaman bir araya gelen iki ülke heyetleri burada ortak sorunları tartışıyorlarmış. ABD tarafında Amerikan askerleri yerine, kulübenin içinde kuzeye karşı savaşan 14 ülkenin bayrağı bulunuyor; ama aralarında Türk bayrağını göremiyoruz. Meğer Türk hükümeti kendi bayrağını çekmiş. Dünya barışı için güzel bir adım, iyi bir jest.

Sabah Dinginliğinin Mutlu Ülkesi: Kore

Acaba DPKR’de hayat nasıl? Yakıt sıkıntısı yüzünden geniş yollarda fazla araç yok,  şoförümüz sinir bozacak kadar sıklıkta kornaya basıyordu. Zaman zaman öğrenciler ve işçiler bir sıra hâlinde yol kenarında yürüyorlar. Yollarda çok sayıda askerî konvoy ve sık sık kontrol noktaları dikkatimizi çekiyor. Tarım arazisinin % 90’ı kooperatiflerce işletiliyormuş. Geri kalan % 10’u ise devlete ait çiftlikler. Ama, ülkenin % 84’ünün dağlık olduğunu da hemen ekleyeyim. Kooperatifler kazançlarının % 30’unu devlete veriyor. Devlete ait kooperatiflerde ise çalışanlara belli bir maaş ödeniyor.  

Ve bir şaka:

Ev bulmanın güç ve ücretsiz olduğu Kuzey Kore’de, evleneceği için uzun süredir konut arayan bir genç, bir gün köprüden geçerken ırmakta birinin boğulmakta olduğunu fark eder. Dikkatle bakınca tanır adamı. Nefes nefese, doğruca onun oturduğu apartmana gider ve ev sahibini bulur.

  • Üçüncü kattaki dairenizi tutmak istiyorum.
  • Maalesef tutuldu, diye cevap verir ev sahibi.
  • Ama nasıl olur? Eski kiracınızı az önce boğulurken gördüm.
  • İyi ya, zaten onu suya iten adam kiraladı daireyi.

Kore Hanedanlığı’nın ilk kurucusu Wang-Gong’un mezarını ziyaret etmek üzere Kaesung Kentine gidiyoruz. Kaesung, Kore Krallığı’nın ilk başkenti ve şimdiki başkent Pyong Yang’a 160 kilometre mesafede. Ortalama 3 saat sürüyor. Kralın mezarına yeşil çimler üzerinde yer alan basamakları tırmanarak çıkıyoruz.

1000 yıllarında Kore yarımadasında üç krallık varmış. Wang Gong bu krallardan birincisini savaşta mağlup etmiş. İkincisi kendiliğinden teslim olmuş ve böylece ilk kez tüm yarımada, tek bir Kore bayrağı altında birleşmiş.

Wang Gong’un kral mezarı yakınında bulunan küçük bir müzede, o döneme ait tablolar, porselenler, paralar, ipek kumaş örnekleri, metal kalıpla basılan kitap örnekleri ve değişik tarım ve ev araçları sergileniyor. Kralın mezarının etrafına iri aslan ve muhafız heykelleri dikilmiş. Japon işgalciler bu mezarı dinamitle patlatıp içindekileri Japonya’ya götürmüş.

Gienseng Mucizesi

Kore’ye giderseniz, adım başı “Gienseng” ile karşılaşacaksınız. O da ne, derseniz anlatmaya çalışayım. Sarı renkte kollu, bacaklı sarı  bir kök. Tarlaların gölge kısımlarında, ancak yedi yılda gelişimini tamamlıyor. Ama, her şeye iyi geldiği iddia ediliyor. Yorgunluk, seks gücü, romatizma ve daha neler neler. Özellikle bilgisayarla çalışanlara tavsiye ediliyor. Gienseng bilgisayarın sebep olduğu yorgunluğu yok ediyormuş. Zaman içinde bu kökler artık Kanada, Japonya, Çin ve Sibirya’da da yetiştirilmeye başlanmış.Ancak, esas ana vatanı elbette “Kore.”

Tozunu, çayını, kremini,  şurubunu, pestilini ve hapını satıyorlar. Bir de ünlü Gienseng tavuğu var. İçi pirinç, zencefil, hurma ve tabii bir de Gienseng kökü ile doldurulmuş tavuk tam sekiz saat kaynatılıyormuş. Vallahi işte bu zavallı tavuk için tam 20 dolar ödedik; ama bana sorarsanız hiç değmez. Merak ettik ve tattık. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Büyük Önder Kim İl Sung, Oğlu Kim Jong İl

Evet, bu iki isim Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde âdeta kutsallaşmış. Ülkenin her köşesinde önder Kim İl Sung veya oğlunun ya da her ikisinin fotoğrafı veya heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Sadece Kim İl Sung’un ülkenin dört bir köşesinde 60 bin heykeli olduğu söyleniyordu. Her Kuzey Koreli’nin göğsünde birer yüce lider Kim İl Sung kırmızı renkli rozeti. Çok istedik, bu rozeti kesinlikle yabancılara veremiyorlar.  Ünlü önder fotoğraflarında zaman zaman oğlu ile, bazen buyruklar veriyor, bazen çocuklarla, bazen de işçi, asker ve köylüyle. Gazetelerde sadece onların resimleri var. Televizyonda üç kanalda da sadece çoğu zaman gösteriliyor.

Ama Kim İl Sung çoğu kez gülümsüyor veya gülüyor. Belli ki karizmatik bir şahısmış. Bütün şiirler, bütün gösteriler, öyküler ve romanlar onların özdeyişlerini yineleyerek bu iki kutsal şahsa teşekkür ederek bitiriliyor. Herhangi bir konuşmada onun ismi geçerse herkes alkışlıyor. Örneğin bir gösteride fotoğrafı ekranda belirirse ayağa kalkılıyor.

Öndere gönderilen armağanların saklanması için 1978 yılında Pyong Yang’ın kuzeyindeki kutsal Myohyang Dağları’nın doğusunda, 26 bin metre kare üzerine 6 katlı Uzakdoğu tapınağı mimarî üslubunda bir bina (Uluslararası Dostluk Sergi alanı)  inşa etmişler. Bütün duvarları, tavanları açelya, manolya ve kimilsung çiçeği ile süslemişler. Bu saraya konulması için ben de saatli özel bir madenci heykeli yaptırdım, mektuplaştık, özel ambalajı ile getirdim, yetkililer  ölçtüler, fotoğrafladılar, incelediler, gittiler ve son gün saatin kalitesini beğenmemişler, olmadı. Bana İstanbul’da saati değiştirmemi önerdiler. Takvimin bile Kim İl Sung’un doğum günü ile sıfırlandığını söylediler.

Kim İl Sung, 1994 yılında 83 yaşında vefat etti. Yerine veliahdı, oğlu Kim Jong İl geçti.

Çiçek Şehri Pyong Yang’da Bir Tur

Önce ulu öndere 60. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen dev halk eğitim merkezini ve kütüphaneyi (Grand Peoples’ Study House) geziyoruz. Onlarca okuma odası, lisan laboratuvarı, milyonlarca kitap ve müzik odaları…

Bu kütüphaneye editörü olduğum “Coal” isimli kitabım ile gezi kitaplarımdan birer adet hediye ediyorum. On dokuz sene hediye ettiğim kitap ilgili bölümde duruyordu.  

Başkan Kim İl Sung’un 1972 yılında tamamlanan Mansu Tepesi’ndeki 35 metrelik dev bronz heykeli önünde sıra ile eğiliyoruz.

Başkana 70. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen 170 metrelik Chuce Anıtı’nın tepesine asansör ile çıkmak mümkün. Bu muhteşem anıtın ucundaki meşale gece de yanıyor. Ön cephesine ise değişik ülkelerdeki Chuce çalışma gruplarının yolladığı mermer yazıtlar konnmuş. Aralarında Türkiye yok. Keşke bir üniversitemizin felsefe bölümü böyle bir incelemeyi gerçekleştirse, diyorum. Ama panoda asılı bir sözcük bana çok itici geldi. “Her şey insan için.”

Daha sonra bizi ve diğer grupları akrobat gösterisi seyretmek üzere “Sirk Binası”na (Peoples’ Army Circus) götürüyorlar. Gösteri tam profesyonelce hazırlanmış. Zaten bu sirk dünyanın değişik yörelerinde gösteriler yapmış ve büyük beğeni kazanmış.

Çocuk Sarayı bizi büyüledi. Burada okul sonrası çocuklara bale, müzik, edebiyat, bilgisayar ve spor eğitimi veriliyor. Her girdiğimiz odada alkışla karşılanıyoruz. Ardından her sınıf bize kısa bir gösteri yapıyorlar. Daha sonra bizleri büyük tiyatro salonuna aldılar. Bir buçuk saat süren nefis bir gösteri sundular. Sevgili oda arkadaşım, sanatçı ve eczacı Attilâ Atasoy bu merkeze hayran kaldı.

DPKR’de her şey çok farklı, çok değişik geldi bizlere. Ya edebiyat!… Düşünceler ne olursa olsun, yaşam koşulları ne kadar değişik olursa olsun, şiirin tadı hep aynı.

Sizlere So Çong-Ju’nun “Bir Kasımpatının Yanı Başında” şiiri ile bu ülkenin şiir tadını sunmak istiyorum.

“Bir kasımpatı çiçek açsın diye

ötüp durdu guguk kuşu

bahar geldiğinden beri

Bir kasımpatı çiçek açsın diye

Gökler gürledi durdu

Kara bulutlar ardından

Uzaklardan dönecek kız kardeşimi

Aynanın karşısında

Yutkunarak durup

Gizlice beklercesine

O sarı taç yaprakları açsın diye

Kırağı yağdı dün gece

Ve bir türlü uyuyamadım ben.”

Herkesin kolayca ulaşamayacağı bir coğrafyayı, bir Türk grubu olarak 1990 yılında ilk kez ziyaret etmiştik. On dokuz yıl sonra tekrar geldim.  Artık tüfeklerimizi, kasaturalarımızı gömdük ve Kore’ye asker değil gezgin dost gönderme mutluluğuna eriştik. Herkesin bu güzel coğrafyayı görebilmesi dileğiyle…

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Gezginlerin Kolay Ulaşamadığı: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Air Koryo Rus yapımı üç bölümlü uçağına ayak basınca, tüm dünya için bir soru işareti olan yepyeni ve kolay kolay ulaşılamayan bir coğrafyaya uçmanın heyecanı bizi sarıyor. Hostesleri özel seçmişler, hepsi bir birinden güzel, ikram da var.

Havaalanı doğrusu gayet modern, vizeler ayrı ve şık bir kâğıtta hazırlanmış. Üç form doldurup, pasaport polisinden rahatça geçiyoruz. Bavulunuz cihazdan geçerken kitap veya dergi görürlerse açıyorlar. Mühim olan içinde liderlerinin resminin olmaması, bulurlarsa başınız “dertte” demektir.

Cep telefonu ve diğer elektronik aletlerle, nakit paranızı verilen forma yazıyorsunuz.

Rehberimiz ve sivil polis olduğuna inandığımız ikinci bir rehber ile otobüse biniyoruz ve tekerlekler tüm dünyanın merak ettiği bu ülkenin topraklarında dönüyor…

Yol boyunca mısır, pirinç ve sebze ekilmiş; her taraf yemyeşil. Hava yağmurlu, hatta fırtına var. Yol boyunca rengârenk ışıldayan şemsiyeleri altında sıra hâlinde yürüyen insanlar görüyoruz.

Pyong Yang’da anıtlar ile binalar devasa boyutlarda ve çok etkileyici. Büyük önder Kim İl Sung’un Japonlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi anısına dikilen dev zafer tâkının önünde kısa bir mola veriyoruz. Geniş caddeler, 382 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi, bulvarlar, havuzlu parklar, salkım söğütler, yan yana spor sahaları, çağdaş bir lunapark, su parkı ve modern binalar hemen dikkatimizi çekiyor. Kent bol parklarla beslenmiş ve rahat nefes alıyor. İlk bakışta insan “İşte tam yaşanacak yer” diyor Pyong Yang için.

Kenti besleyen Taedong Nehri, ayrı bir güzellik katıyor başkente. Sanki yeterince canlılık yok. Kent ile içinde yaşayanlar tam uyuşmamış gibi. Hele enerji sıkıntısı yüzünden elektrikler kesilince geceleri başkentin üstüne tam bir sessizlik çöküyor. Yeni yapılmış o dev apartmanlar bazen sanki boş gibi görünüyor.

Kavşaklardaki beyaz kıyafetli ciddi bayan trafik polisleri, sert hareketlerle boş sokaklara rağmen görevlerini aksatmadan sürdürüyorlar.

Otelimiz Yanggakdo 48 katlı ve 176 metre yüksekliğinde olup Taedong Nehri’nin üstündeki bir adada yer alıyor. Görkemli ve aydınlık bir girişi var. Bol mermer kullanılmış. Buradaki dükkânlarda sadece dolar ve avro ile alışveriş yapılıyor. Ama en fazla Çin parası Won kullanılıyor. Ne de olsa Çinliler her yerde. En üst kat döner lokanta en alt kat ise gazino var. Ülkeye gelen yabancıların neredeyse tamamı burada kalıyor. İlk gelişimde de 19 yıl önce aynı otelde kalmıştım.  Ne de olsa otelde eskimiş. Bakalım yeni muhteşem otelleri ne zaman bitecek.

Bu coğrafyada yalnız başınıza gezinmek, fotoğraf çekmek, halkla sohbet etmek gibi bir lüksünüz yok. Bu kuralları çiğnemeye teşebbüs ederseniz, nazikçe ihtar ediyorlar. Bir defasında iki rehberimiz de tuvalete gitmişti ve ben 15 dakika ortadan kayboldum. Masaya dönünce nerede olduğumu sordular. “Hiç.” dedim, “Civardaki konutları ziyaret ettim ve ev sahipleriyle sohbete doyamadım.” Yüzlerindeki dehşet ifadesini görmeliydiniz. Ama ikinci gelişimde bazı kurallar gevşetilmiş. Bir defa bir AVM’de iki saat serbest bırakıyorlar, metroya biniliyor ve parkta dolaşılıyor.

Ertesi sabah yolculuk Puan Mun Jon’a doğruydu. Burası 38. paralelde bulunan bir köy ve Kore’yi ikiye bölüyor.

Kore Tarihine Bir Bakış

Gezginlerin Kolay Ulaşamadığı:

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Kore, bütün tarihi boyunca Çinliler, Japonlar ve Moğollarla savaşmış durmuş. Çinliler Kore Yarımadası’nı M.Ö. 108 yılında işgal etmiş. Daha sonraki yıllarda birkaç kez Moğol istilâsı yaşamışlar. XIX. yüzyıl sonlarında Japonlar bu yeşil ülkeye girmişler. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon savaşından sonra kuvvetlenen Japon İmparatorluğu, 1910 yılında Kore’yi resmen kendi topraklarına katar. Bu işgal 35 yıl sonra, 1945 yılında sona erer. Bu 35 yıl içinde Japonlar bir milyon Koreli’yi öldürüp bir o kadarını da özellikle  madenlerde çalışmak üzere kendi ülkelerine götürmüş. Bugün Japonya’da nerede ise bir milyon Koreli yaşıyormuş.

II. Dünya Savaşı galipleri Kore’yi 38. paralel boyunca ikiye ayırıp bu ülkenin yeni sahipleri olurlar. Kuzeyde Sovyetler Birliği, güneyde ise ABD egemenliği başlar. Sovyet silahları ve Çin askerleri ile desteklenen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin “komünist” korkutucu  sözcüğü altında kuvvetlenmesini, kendi sömürge politikası için ürkütücü bulan ABD’nin müdahalesi, Türkiye de dâhil olmak üzere 14 ülkesinin asker göndermesi ile 1950 yılında bu güzelim yarımadada savaş tüm şiddetiyle başlar.

Kore Savaşı, Ne Uğruna?

Sayın İsmet İnönü’nün muhalefetine rağmen Demokrat Parti lideri ve dönemin başbakanı Adnan Menderes, Türk halkının kahramanlık hislerini öne çıkararak “Savaş erkekliğin simgesidir.”, “Silah Türk’ün süsüdür.” gibi söylemlerle resmen savaş naraları attı. Karşı çıkanlar ise hemen vatan hainliği ile suçlandı. II. Dünya Savaşı’na girmediğimiz için erkekliğimizi kaybetmiştik ya! Amerika’ya minnettardık, savaşmamız gerekirdi,  NATO’ya bir an girmek istiyorduk,  Kore Savaşı bu hayranlığımızı göstermek için ne güzel bir fırsattı !

Sonuçta meclisten karar bile çıkarılmadan, 5 bin kişilik tam teşkilâtlı ve tam teçhizatlı kahraman bir “tugayımız” Kore’ye büyük tezahüratla yolcu edildi. Yeni Zelanda, Filipinler ve Tayland gibi bölge ülkelerinden sonra asker yollayan dördüncü devlet olduk.

Türk tugayı hemen Kore’de sıcak savaşın yaşandığı Pusan, Suvan ve Eco cephelerine gönderildi. Sadece Kunuri Savaşında 78 şehit ve 352 ağır yaralı verdik. Başkumandan Mac Arthur, sağolsun Türk askerlerine övgüler yağdırdı. Övgü yağdırmasın  da ne yapsın ! Anlaşmaya göre bulundurmak zorunda olduğumuz 5 bin askerimizi, kayıplar verdikçe ülkemizden gönderilen yeni gençlerimizle hemen tamamlıyorduk.

İki yıl 9 ay 10 gün sonra 27 Temmuz 1953’te sıcak savaş bittiğinde 6360 şehit ve 229 tutsak vermiştik; 5247 de gazimiz olmuştu. ABD boynunu eğmişti; ama kendisinin yanında birçok üçüncü dünya ülkesinin de acılar içinde kalmasına neden olmuştu. Bugün de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Rusya ve Çin Cumhuriyeti tarafından da desteklenen 700 bin kişilik dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahip olduğunu hatırlatalım !

Evet, Sınırdayız

İşte şimdi Puan Mun Jon’dayız. Sınıra geldiğimizde bizi bir salona alıyorlar. Bu salonda sigara içen beş kişiyi korkusuzca dışarı çıkartıyorum. Kore’de sigara içme oranı çok yüksek. Böyle otoriter bir ülkede halkın sağlığı nasıl göz ardı ediliyor, doğrusu anlayamadım. Kapalı alanlarda bile sigara içilebiliyordu. Ama 2019 yılında ikinci ziyaretimde artık DPKR’de artık kapalı alanlarda sigara yasaklanmıştı !

Her iki ülke de ikişer kilometrelik tampon bölge oluşturmuş. Dikenli teller arasından ilerleyip bu tampon bölgeden geçiyoruz. Sınırın iki yanında göğe yükselen iki uzun bayrak direği dikkati çekiyor. İki taraf bir yarış içinde, bayrak direklerini sürekli yükseltiyorlar. Sonuçta her ikisi de neredeyse Eyfel’in boyuna ulaşmış!

Güney Kore’nin başkenti Seul’e sadece 45 kilometre uzaklıktayız. Üçü pembe olan 6 adet prefabrik yapı var. Bu barakaların yarısı kuzey, diğer yarısı da güney topraklarında. Zaman zaman bir araya gelen iki ülke heyetleri burada ortak sorunları tartışıyorlarmış. ABD tarafında Amerikan askerleri yerine, kulübenin içinde kuzeye karşı savaşan 14 ülkenin bayrağı bulunuyor; ama aralarında Türk bayrağını göremiyoruz. Meğer Türk hükümeti kendi bayrağını çekmiş. Dünya barışı için güzel bir adım, iyi bir jest.

Sabah Dinginliğinin Mutlu Ülkesi: Kore

Acaba DPKR’de hayat nasıl? Yakıt sıkıntısı yüzünden geniş yollarda fazla araç yok,  şoförümüz sinir bozacak kadar sıklıkta kornaya basıyordu. Zaman zaman öğrenciler ve işçiler bir sıra hâlinde yol kenarında yürüyorlar. Yollarda çok sayıda askerî konvoy ve sık sık kontrol noktaları dikkatimizi çekiyor. Tarım arazisinin % 90’ı kooperatiflerce işletiliyormuş. Geri kalan % 10’u ise devlete ait çiftlikler. Ama, ülkenin % 84’ünün dağlık olduğunu da hemen ekleyeyim. Kooperatifler kazançlarının % 30’unu devlete veriyor. Devlete ait kooperatiflerde ise çalışanlara belli bir maaş ödeniyor.  

Ve bir şaka:

Ev bulmanın güç ve ücretsiz olduğu Kuzey Kore’de, evleneceği için uzun süredir konut arayan bir genç, bir gün köprüden geçerken ırmakta birinin boğulmakta olduğunu fark eder. Dikkatle bakınca tanır adamı. Nefes nefese, doğruca onun oturduğu apartmana gider ve ev sahibini bulur.

  • Üçüncü kattaki dairenizi tutmak istiyorum.
  • Maalesef tutuldu, diye cevap verir ev sahibi.
  • Ama nasıl olur? Eski kiracınızı az önce boğulurken gördüm.
  • İyi ya, zaten onu suya iten adam kiraladı daireyi.

Kore Hanedanlığı’nın ilk kurucusu Wang-Gong’un mezarını ziyaret etmek üzere Kaesung Kentine gidiyoruz. Kaesung, Kore Krallığı’nın ilk başkenti ve şimdiki başkent Pyong Yang’a 160 kilometre mesafede. Ortalama 3 saat sürüyor. Kralın mezarına yeşil çimler üzerinde yer alan basamakları tırmanarak çıkıyoruz.

1000 yıllarında Kore yarımadasında üç krallık varmış. Wang Gong bu krallardan birincisini savaşta mağlup etmiş. İkincisi kendiliğinden teslim olmuş ve böylece ilk kez tüm yarımada, tek bir Kore bayrağı altında birleşmiş.

Wang Gong’un kral mezarı yakınında bulunan küçük bir müzede, o döneme ait tablolar, porselenler, paralar, ipek kumaş örnekleri, metal kalıpla basılan kitap örnekleri ve değişik tarım ve ev araçları sergileniyor. Kralın mezarının etrafına iri aslan ve muhafız heykelleri dikilmiş. Japon işgalciler bu mezarı dinamitle patlatıp içindekileri Japonya’ya götürmüş.

Gienseng Mucizesi

Kore’ye giderseniz, adım başı “Gienseng” ile karşılaşacaksınız. O da ne, derseniz anlatmaya çalışayım. Sarı renkte kollu, bacaklı sarı  bir kök. Tarlaların gölge kısımlarında, ancak yedi yılda gelişimini tamamlıyor. Ama, her şeye iyi geldiği iddia ediliyor. Yorgunluk, seks gücü, romatizma ve daha neler neler. Özellikle bilgisayarla çalışanlara tavsiye ediliyor. Gienseng bilgisayarın sebep olduğu yorgunluğu yok ediyormuş. Zaman içinde bu kökler artık Kanada, Japonya, Çin ve Sibirya’da da yetiştirilmeye başlanmış.Ancak, esas ana vatanı elbette “Kore.”

Tozunu, çayını, kremini,  şurubunu, pestilini ve hapını satıyorlar. Bir de ünlü Gienseng tavuğu var. İçi pirinç, zencefil, hurma ve tabii bir de Gienseng kökü ile doldurulmuş tavuk tam sekiz saat kaynatılıyormuş. Vallahi işte bu zavallı tavuk için tam 20 dolar ödedik; ama bana sorarsanız hiç değmez. Merak ettik ve tattık. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Büyük Önder Kim İl Sung, Oğlu Kim Jong İl

Evet, bu iki isim Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde âdeta kutsallaşmış. Ülkenin her köşesinde önder Kim İl Sung veya oğlunun ya da her ikisinin fotoğrafı veya heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Sadece Kim İl Sung’un ülkenin dört bir köşesinde 60 bin heykeli olduğu söyleniyordu. Her Kuzey Koreli’nin göğsünde birer yüce lider Kim İl Sung kırmızı renkli rozeti. Çok istedik, bu rozeti kesinlikle yabancılara veremiyorlar.  Ünlü önder fotoğraflarında zaman zaman oğlu ile, bazen buyruklar veriyor, bazen çocuklarla, bazen de işçi, asker ve köylüyle. Gazetelerde sadece onların resimleri var. Televizyonda üç kanalda da sadece çoğu zaman gösteriliyor.

Ama Kim İl Sung çoğu kez gülümsüyor veya gülüyor. Belli ki karizmatik bir şahısmış. Bütün şiirler, bütün gösteriler, öyküler ve romanlar onların özdeyişlerini yineleyerek bu iki kutsal şahsa teşekkür ederek bitiriliyor. Herhangi bir konuşmada onun ismi geçerse herkes alkışlıyor. Örneğin bir gösteride fotoğrafı ekranda belirirse ayağa kalkılıyor.

Öndere gönderilen armağanların saklanması için 1978 yılında Pyong Yang’ın kuzeyindeki kutsal Myohyang Dağları’nın doğusunda, 26 bin metre kare üzerine 6 katlı Uzakdoğu tapınağı mimarî üslubunda bir bina (Uluslararası Dostluk Sergi alanı)  inşa etmişler. Bütün duvarları, tavanları açelya, manolya ve kimilsung çiçeği ile süslemişler. Bu saraya konulması için ben de saatli özel bir madenci heykeli yaptırdım, mektuplaştık, özel ambalajı ile getirdim, yetkililer  ölçtüler, fotoğrafladılar, incelediler, gittiler ve son gün saatin kalitesini beğenmemişler, olmadı. Bana İstanbul’da saati değiştirmemi önerdiler. Takvimin bile Kim İl Sung’un doğum günü ile sıfırlandığını söylediler.

Kim İl Sung, 1994 yılında 83 yaşında vefat etti. Yerine veliahdı, oğlu Kim Jong İl geçti.

Çiçek Şehri Pyong Yang’da Bir Tur

Önce ulu öndere 60. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen dev halk eğitim merkezini ve kütüphaneyi (Grand Peoples’ Study House) geziyoruz. Onlarca okuma odası, lisan laboratuvarı, milyonlarca kitap ve müzik odaları…

Bu kütüphaneye editörü olduğum “Coal” isimli kitabım ile gezi kitaplarımdan birer adet hediye ediyorum. On dokuz sene hediye ettiğim kitap ilgili bölümde duruyordu.  

Başkan Kim İl Sung’un 1972 yılında tamamlanan Mansu Tepesi’ndeki 35 metrelik dev bronz heykeli önünde sıra ile eğiliyoruz.

Başkana 70. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen 170 metrelik Chuce Anıtı’nın tepesine asansör ile çıkmak mümkün. Bu muhteşem anıtın ucundaki meşale gece de yanıyor. Ön cephesine ise değişik ülkelerdeki Chuce çalışma gruplarının yolladığı mermer yazıtlar konnmuş. Aralarında Türkiye yok. Keşke bir üniversitemizin felsefe bölümü böyle bir incelemeyi gerçekleştirse, diyorum. Ama panoda asılı bir sözcük bana çok itici geldi. “Her şey insan için.”

Daha sonra bizi ve diğer grupları akrobat gösterisi seyretmek üzere “Sirk Binası”na (Peoples’ Army Circus) götürüyorlar. Gösteri tam profesyonelce hazırlanmış. Zaten bu sirk dünyanın değişik yörelerinde gösteriler yapmış ve büyük beğeni kazanmış.

Çocuk Sarayı bizi büyüledi. Burada okul sonrası çocuklara bale, müzik, edebiyat, bilgisayar ve spor eğitimi veriliyor. Her girdiğimiz odada alkışla karşılanıyoruz. Ardından her sınıf bize kısa bir gösteri yapıyorlar. Daha sonra bizleri büyük tiyatro salonuna aldılar. Bir buçuk saat süren nefis bir gösteri sundular. Sevgili oda arkadaşım, sanatçı ve eczacı Attilâ Atasoy bu merkeze hayran kaldı.

DPKR’de her şey çok farklı, çok değişik geldi bizlere. Ya edebiyat!… Düşünceler ne olursa olsun, yaşam koşulları ne kadar değişik olursa olsun, şiirin tadı hep aynı.

Sizlere So Çong-Ju’nun “Bir Kasımpatının Yanı Başında” şiiri ile bu ülkenin şiir tadını sunmak istiyorum.

“Bir kasımpatı çiçek açsın diye

ötüp durdu guguk kuşu

bahar geldiğinden beri

Bir kasımpatı çiçek açsın diye

Gökler gürledi durdu

Kara bulutlar ardından

Uzaklardan dönecek kız kardeşimi

Aynanın karşısında

Yutkunarak durup

Gizlice beklercesine

O sarı taç yaprakları açsın diye

Kırağı yağdı dün gece

Ve bir türlü uyuyamadım ben.”

Herkesin kolayca ulaşamayacağı bir coğrafyayı, bir Türk grubu olarak 1990 yılında ilk kez ziyaret etmiştik. On dokuz yıl sonra tekrar geldim.  Artık tüfeklerimizi, kasaturalarımızı gömdük ve Kore’ye asker değil gezgin dost gönderme mutluluğuna eriştik. Herkesin bu güzel coğrafyayı görebilmesi dileğiyle…

Filipinler / Manila

Bangkok‘tan sonra, Filipinler‘in başkenti Manila‘ya gidiyoruz. Burası da tam Uzak Doğu. Ama sık sık iç savaşlar patlak verdiğinden, ülke düzensiz. Hatta tehlikeli. Rehber, geceleri sokağa çıkmamamızı söylüyor. Soygun, vur-kaç, cinayet yaygın, diyor. Gerçekten otobüsle kenti gezerken, hemen her yerde iç savaşın etkilerini görüyoruz. Sokaklarda duvarlara türlü sövgüler yazılmış. Başta saray olmak üzere, birçok yapının camları kırık. Demir korkuluklar yerle bir edilmiş. Hele bir yoksullar semti var ki!… İçler acısı. Eski devlet başkanı, yabancılar görmesin diye bu semtin çevresine duvarlar ördürmüş.

Otobüs, yoksullar beldesinin birkaç sokağına girdi. İnsan olmaktan utandım. Kara gözlerini üstümüze dikmiş, aç, çıplak insanların yüzlerine bakamadım. Sanki durumlarından ben sorumluymuşum gibi olduğum yere büzülüp kaldım. Yarı çıplak çocuklar, çamurlar, çöp, pislik içinde debeleniyor. Gülmekle ağlamak arası bir yüz ifadesi edinmişler. Karşıdan bakınca, insan yavrusu mu, yoksa çöpler arasında eşinen garip bir yaratık filan mı, diye kuşkuya düşüyor insan. Evler kümes gibi. İnsanların üstünü kara bulut gibi sinekler sarmış. Öyle de iriler ki!… Birkaçı otobüsün camına yapışıyor… Kimi evlerde çamaşır yıkanmış. Sokağa gerili iplere asılmış. Yer bezi gibi kapkara ve paçavra görünümünde.

Otele döndüğümüzde, içinde bulunduğumuz lüks, diken olup batıyor. Hele sofraya dizili yiyecekler, iyice tedirgin ediyor.

Gezi başkanına, Manila‘ya niçin geldiğimizi soruyorum. O da burada hep üzücü şeyler görmeyeceğimizi söylüyor. Ertesi gün unutulmaz bir geziye çıkacağımızı haber veriyor.

Gerçekten, sabah erkenden mayolarımızı alıp otelden ayrılıyoruz. Manila dışında bulunan, dünyaca ünlü bir şelalenin kaynağına gidiyoruz. Pagsanjan Şelalesi öylesine güzelmiş ki, dünyanın dört bir yanından gelen film yapımcıları burada film çekerlermiş. Rehberin, adlarını anımsayamadığı pek çok ünlü filmde görülmüş bu şelale.

Herkes sevinç ve coşku içinde. Pagsanjan gezisini ölümsüzleştirmek için fotoğraf makineleriyle video kameralarını hazırlıyorlar.

Ne var ki eşimle ben pek sevinçli değiliz. Tersine üzgünüz. Başımıza tatsız bir iş geldi. Ama arkadaşlarımızın coşkusunu gölgelememek için durumu kimseye açmıyoruz. Bu tür uzun gezilere çıkarken, paramızı birkaç ayrı yere saklamayı âdet edinmişizdir. Bu gezide de benzer yöntemi uyguladık. Filipinli rehber, hırsızlık olaylarının yaygınlığını belirterek paralarımızı otel kasasına koymamızı önerdi. Biz de paramızın bir bölüğünü kasaya koyduk. Bir bölüğünü de yanımıza aldık. Rehberin dediğine göre burada kaybolan paranın bulunması olanaksız. Polis falan yardımcı olamıyor. Biz bu duruma şaşırıp dururken, cebimizdeki paranın yok olduğunu anladık. Tam da Pagsanjan Şelaleleri‘ne hareket edeceğimiz sırada. Kimseye bir şey demeden otobüse bindik. Yol boyu hep kara kara bu durumu düşündük.

Ne var ki Pagsanjan, kaygımızı köreltti. Gerçekten çok çok ilginç bir yerdi burası.

Otobüsten indik. Mayolarımızı giydik. Eşyalarımızı depolara kilitledik. Havlulara bürünerek, nehir kıyısına indik. Orada yüzlerce kano duruyor. Bu taşıtlar iki yolcu alabiliyor. Biri önde, biri arkada, iki de yöneticisi var. Fotoğraf makinelerimizi, naylon torbalara koymamızı söylediler. Şelaleye doğru bizleri, zorlu bir yolculuğun beklediğini belirttiler. Her türlü tehlikeyi göze alıp almadığımızı da sordular.

Yerlilerin bu tutumu, içime korku saldı. Ama çevreme baktım, herkes biniyor kanolara. Hatta on aylık bebeğiyle bir Japon kadın bile var.

Eşimle birlikte bir kanoya yerleştik. Yerleştik diyorum çünkü kanonun tabanına bacaklarımızı uzatarak oturuyoruz. Eşim, sırtını kanonun arkalığına dayıyor. Ben de eşime yaslanıyorum. Kanoyu yönetecek olan yerli gençlerin elinde, sadece kalın bir sopa var. Kürek filan yok. Yolculuğumuz nehrin akşına ters yönde olacak üstelik.

Nasıl gideceğiz acaba, diye düşünürken kıyıdaki kanolar, hep birlikte hareket ediyor. Tren vagonu gibi birbirine bağlanan kanoları, en başta bulunan büyükçe bir motorlu kayık çekiyor. Çok güzel bir görünüm oluşturuyor bu kano dizileri. Çok geçmeden karşıdan gelen bir diziye rastlıyoruz. Yolcular, nehirden çıkmış gibi ıslak. Ama herkes çok neşeli. Kimileri başparmaklarını göğe doğru kaldırıp geldikleri yerin çok çok güzel olduğunu ifade ediyor. Tek tük, korkulu yüz ifadelerine de rastlıyoruz.

Bir saate yakın, bu şekilde yol alıyoruz. Sonra birden, dizi dağılıyor. Motorlu kayık bizi bırakıyor. Her kano, kendi başına yol almaya başlıyor. Kanocu genç yerliler, ellerindeki güçlü sopayı dibe saplaya saplaya kanoları ilerletme savaşına girişiyorlar.

Meğer asıl savaş daha sonra olacakmış. Çok geçmeden nehir sığlaşmaya başlıyor. İkide bir kano altta bir şeylere takılıyor. Devrildik devrileceğiz!… Bu arada, çevrenin görünümü de hızla değişiyor. Önce tropikal orman içinde akan nehir, sonradan giderek derinleşen bir vadi tabanında akmaya başlıyor. Orman içinde ilerlerken insan kendini, Afrika ya da Güney Amerika‘da, balta girmemiş ormanlarda, keşif gezisine çıkmış sanıyor. Pek çok kişi, benzer şeyler söyledi. Doğal ortam, insanı öylesine çabuk etkiliyor ki!…

Çok geçmeden, tehlikeli serüven başladı. Nehir giderek sığlaştı. İki de bir önümüze taşlar, kayalar çıkıyor. Kanocular ellerindeki sopaları bıraktılar. Kanoyu kayaların arasından ilerletmek için nehre girdiler. Öndeki çekiyor, arkadaki ise var gücüyle itiyor. Bu arada devrildik, devrileceğiz. Kanonun kıyılarına sımsıkı tutunmaktan başka, alabileceğimiz hiçbir önlem de yok… Nehrin iki yanında artık ağaç filan kalmadı. Göğe doğru dümdüz, duvar gibi uzanan, kara kara kayalar var. Şelaleye yaklaştıkça vadi daha da derinleşiyor. İki yandaki kömür görünümlü kayalar, daha çok yükseliyor. Derin bir uçurumun dibindeyiz artık.

Nehir yatağındaki kayalar da öylesine sıklaşıyor ki!… Bir süre sonra geçit vermez oluyorlar. Ne yapacağız diye dertlenip dururken, birden, kanocu gençler, tekneyi omuzluyor, kayalardan aşırıp yeniden nehre atıyorlar. Gülmekle ağlamak arası bir duruma düşüyorum. Bu durum bir kez değil, sanki on kez yineleniyor. Sadece biz değiliz sırtta taşınan. Hemen her kano bu yöntemle atlatılıyor kayalardan. Bağrış çığrış yanında, kahkahalar, şarkılar

inletiyor ürkünç vadiyi. Bu arada sırılsıklam oluyoruz. Teybimle fotoğraf makinemi sardığım plastik torbayı başımdaki hasır şapkanın içine tıkıştırıyorum. Şapkayı başıma geçirip bağlarını çenemin altından sımsıkı bağlıyorum. Çünkü artık resim çekmek, teybe kayıt yapmak olanaksız.

Bir süre sonra, çevrenin görüntüsü yeniden değişmeye başlıyor. Nehrin iki yanındaki kara kayalarda çağlayanlar beliriyor. Kayaların ürkünçlüğü yok oluyor. Tersine, öyle bir güzelleşiyor ki!… İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Bu arada çağlayanlardan nehre dökülen sular bizleri de sırılsıklam ıslatıyor.

Yolumuzun üstüne kayadan bir adacık çıkıyor. Adacığın iki yanında birer kanoluk geçit var. Tüm kanolar sıraya giriyor. Kanocular, tekneleri sırtlıyorlar. Bu geçitlerden bizleri öteye aşırıyorlar. Kano, kıl payı geçiyor bu dar yollardan, akan suyun gücüyle kayalara çarpsak, kanonun parça parça olması işten değil. Tabii bizler de nehre döküleceğiz.

Bu olasılık tüylerimi ürpertiyor. Suya düşmekten korkmuyorum da, timsah filan varsa… Sonunda dayanamayıp kanocu gence, burada timsah yaşıyor mu, diyorum. Delikanlı İngilizce anlamıyor ki!.. Bön bön yüzüme bakıyor. Herhâlde yoktur diye avutuyorum kendimi.

Adacık engelini aştıktan kısa bir süre sonra, birden Pagsanjan Şelalesi olanca görkemiyle karşımıza çıkıyor. Doğrusu ya, bu güzelliği görmek için onca çileye değer. Bir de paramız kaybolmasaydı, diye geçiriyorum. Sonra şelalenin etkisine kapılıp her şeyi unutuyorum.

Şelale yüz elli metre yüksekten, havuz gibi doğal bir çanağa dökülüyor. Kaynağı ise karşımızda dağın tepesinde.

Kaynaktan fışkıran suların bir bölüğü ise göğe püskürüyor. Şelalenin çıktığı yerde, göğe püsküren su zerrecikleri, pırıl pırıl bir bulut yumağı oluşturuyor. Bu güzelliği tam anlamıyla dile getirmek olanaksız sanırım. Ben sonradan şunları kaydetmiştim teybe: Karşımızdaki dağ düşsel bir baş. Şelale o başın görkemli saçları. Tepedeki pırıltılı bulut yumağı da baştaki taç gibi sanki…

Yol burada sona eriyor. Kanolardan iniyoruz. Herkes fotoğraf makinelerini, video kameralarını çıkarıyor. Bu görülmemiş güzelliği ölümsüzleştirmeye girişiyor.

Şelaleden dökülen sular, geldiğimiz yöne doğru akarak. Pagsanjan Nehri‘ni oluşturuyor. Şelalenin döküldüğü yer, küçük bir göl görünümünde. Gölden taşan sular, nehir yatağına gidiyor. Gölün kıyısında, bambu gövdelerinden yapılmış bir sal var. Bu salla isteyen, şelalenin tam altına kadar gidebiliyor. Kıyı ile şelalenin altındaki kayalardan birine, kalın halat gerilmiş. Salcı bu halata tutunarak, salı şelalenin altına kadar götürüyor. Aynı yöntemle geri dönüyor.

―Bunca   yol   geldikten   sonra,   şelalenin   döküldüğü   yere gitmemek olur mu?‖ diyerek kendimi ve eşimi yüreklendiriyorum. Sala biz de biniyoruz. O arada şunu gözlüyorum. Salda bizim kuşaktan tek bir yolcu yok. Çoğunluğu gençler oluşturuyor. Acaba hata mı ediyoruz, diye geçiriyorum bir an. Sal, şelaleye doğru yaklaştıkça, o güne değin hiç duymadığım coşkularla dolup taşmaya başlıyorum. Bir yandan korkular sarıyor içimi. Suların çağıltısı, gök gürlemesini andırıyor. Çok geçmeden bu gürlemenin içinde buluyoruz kendimizi. Ellerimle kulaklarımı tıkıyorum. Kulak zarlarım bıçakla kesilmiş gibi acıyor. Gözlerimi de yumuyorum. Çünkü tepeden köpürerek dökülen sular, göz kapaklarımı açmamı engelliyor.

Şelalenin kıyısından geçip arka tarafına varıyoruz. Burası, derin bir mağara. Karanlık ve korkunç üstelik. Arkamızda tarifsiz gümbürtülerle akıp duran şelale, önümüz karanlık bir mağara. İşte o an yüreğime dayanılmaz bir sıkıntı giriyor. Sanki, şelalenin tonlarca suyu göğsümün üstüne dökülüyor. Çaresizlik içinde gözlerimi ve kulaklarımı kapatıp oradan çıkmamızı bekliyorum.

O anda, doğa güçleri karşısında, korku ve çaresizlik içinde yaşayan, atalarımızı düşünüyorum. Kim bilir zavallı insanoğlu, doğa karşısında nice açmazlara düştü. Şimdi artık, pek çok doğa gücünü denetiminde tutuyor insan. Yerkürenin bağrından fışkıran coşkun, taşkın suları barajlara tutsak ediyor. Şimşek olup ışıklar çakan, yıldırım olup düştüğü yeri yakan, doğanın elektrik gücü de artık insanın buyruğunda.

Oysa bir zamanlar, insanoğlu şimşek çakınca, korkuyla yerlere kapanmış. Onca ilkel yaşamdan sonra, insanlığın erişmiş olduğu bugünkü uygarlık düzeyi, gerçekten övünülecek bir durum. İnsan bunca yücelmişken, bir de savaştan vazgeçse!… İnsanlığın tek değişmeyen yanı bu. Ta mağaralarda ağaç kovuklarında yaşadığımız dönemlerden bu yana hep savaşmışız. Uygarlığın teknolojinin doruğuna ulaştığımız şu aşamada bile, hâlâ kıran kırana savaşmaktayız.

Sal mağaradan çıkmış, gölün ortasına doğru varmış. Benim hâlâ gözlerimle kulaklarım kapalı. Eşimin uyarısıyla gözlerimi açtığımda, coşkulu ve korkulu bir düşten uyanmış gibiydim.

Yaşamım boyunca, bu yabanıl güzelliği unutabileceğimi sanmıyorum. Dönüşte şelalenin yakınında, kıyıdan suya sarkmış bir bitkiyi kopardım. Otelde kitap arasına koyup kuruttum. Eve dönünce, ince bir naylona sarıp çalışma masamın karşısındaki cama yapıştırdım. Ona

baktıkça Pagsanjan Şelalesi, olanca görkemiyle belleğimde diriliyor.

Otele döndüğümüzde, hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz: Oda anahtarımızı veren görevli: ―Siz bu sabah bir şey kaybettiniz mi?‖ Evet. Para çantamız bulunuyor. Kahvaltı salonunda düşürmüşüz. Garsonlardan biri bulmuş. Garsona

teşekkür    ediyoruz.    Verdiğimiz    bahşişi    utanarak   alıyor. Onunla dürüstlük anısı olarak bir de fotoğraf çektiriyoruz. Manila‘da ertesi gün, dünyaca ünlü zenginlerin yaşadığı bir semti geziyoruz. Buradaki köşkler, konaklar, villalar, yüksek duvarlarla çevrili. Silahlı koruma görevlileri yanında azılı köpekler de var. Otobüs yüksek olduğu için bu görkemli evlerin bahçelerini görebiliyoruz. Resim gibi bu bahçeler. Yüzme havuzları güneş altında ışıldıyor. Her evin bahçesinde üç beş (hatta sekiz on) tane lüks araba duruyor. Hepsi de son model arabalar. Ben önce bu mahallede oturanları Manila‘da yaşayan Amerikalar filan sanıyorum. Sonradan anlıyoruz, meğer Filipinli zenginlermiş.

')}

Tsampa / Tibet

Tibet, coğrafî ve iklimsel koşulları nedeniyle tarım, hayvancılık, avcılık gibi konularda çok fazla çeşide sahip olamamış. Tahıl türleri içinde, yüksek irtifaya, soğuk iklim koşullarına ve tarıma elverişli zamanın kısa sürmesine en iyi adapte olanı arpa, ardından da buğday geliyor. Buğday, çeşitli ekmek türleri, makarna ve gözlemelerin yapımında kullanılıyor. Fakat arpa, tahılın ekmek haline dönüşmesine yardımcı olan glütenden yoksun olduğu için, ekmek yerine

‗tsampa‘ olarak değerlendiriliyor.

Arpa  unu,  koyu  bir  hamur  veya  sulu  lapa  hâlinde

―tsampa‖ olarak  veya ―chang‖ adı  verilen arpa birası olarak tüketiliyor. Tabii ki chang‘ı da denemiştim; ama içkiyle arası pek hoş olmayan biri olarak pek becerememiştim. Tibet‘e ve Himalayalar‘ın eteklerine yaptığım farklı ziyaretler sırasında, yöre halkının en temel besini olan tsampa‘yı defalarca tatma şansım oldu. Her seferinde de büyük bir keyif ve lezzet duydum. Yalnızca damak tadı olarak değil, aynı zamanda eski bir kültürün kendine özgü değerlerinden birini yaşıyor olmanın verdiği hazzı da yaşadım. Misafir olduğum pek çok manastırda ve evde, odun ateşinde hazırlanmış tereyağlı siyah çayın ardından, mutlaka tsampa da ikram edilirdi. Elle yemeye alışkın  olmadığım  için, eğer mümkünse,   genellikle

kaşıkla yemeyi tercih ederdim Bugün bile evimde bir kavanoz tsampa bulunur.

Özel kaplarda taşınan tsampa, tereyağlı çay ile karıştırılarak servis edilir. Küçük, yuvarlak kaplarda yavaş yavaş ilave edilen çayla çevrilerek ve çok hoş bir beceri ile parmakla ezilerek macun hâline getirilir. Elle yenir ve sonra gerekirse tekrar aynı seremoni ile hazırlanır.

Son derece besleyici ve güçlü bir besin olan tsampa, özellikle Himalayaların yüksek, soğuk ve sert koşulları için çok uygun bir gıda. Kendine özgü lezzeti ve pratikliğiyle Tibetli‘nin günlük hayatında önemli bir yeri var. Elbette ki Himalaya halklarının tek besini tsampa değil. Bizdeki mantıya  benzer,  içi  etle  doldurulmuş  ―momo‖,  sadece  iç ekmekten oluşan, yani kızarmış dış kısmı olmayan haşlanmış hamur ekmekler, pirinç, küçük dere balıkları, patatesin değişik çeşitleri, özellikle küçük tatlı patatesler, kurutulmuş yak eti ve kurutulmuş yak peyniri ki yemekte en zorlandığım şeylerden biriydi. Sindirebilmek için önce 1–2 saat çiğnemek gerekiyor, zaten bu yüzden de çocuklara sert bir tatlı niyetine veriliyormuş. Tibet mutfağında elbette ki Çin‘in etkisini görmek de kaçınılmaz.

Tsampanın bir besin olmasının yanı sıra bir başka kullanımı daha var; dinsel seremoniler. Tibetliler, Pujha törenlerinde ve bazı dinsel kutlamalarda, tsampayı havaya atarak tanrılara sunuyorlar. Bu uygulamanın ne kadar zamandır yapıldığı yazılı kaynaklardan tam olarak anlaşılmıyor; ancak Budizm‘in Tibet‘e girmesinden çok daha önceye dek gittiği düşünülüyor. Eski Tibet‘in ruhçuluğa dayalı dinsel yapısında, sahip olunan besinlerin bir kısmının tanrılara    sunulduğu     biliniyor.     Özellikle    ―Bön    Dini‖ yaygınlaştıkça, tsampanın havaya atılması seremonilerinin de giderek yayıldığını görüyoruz. VII. yüzyıldan itibaren kralların taç giyme törenlerinde ve bakanların atanmasında, resmî evlilik törenlerinde mutluluk ve refah göstergesi olarak tsampanın havaya savrulması seremonisini görüyoruz. XIII. yüzyıla gelindiğinde, Tibetli‘nin hayatındaki önemli olayların hemen hepsinde bu uygulamaya rastlanıyor.

Özellikle yeni yıl kutlamalarında önemli bir yeri var. İki kişi arasında uğurlu olduğuna inanılan bir diyalog yaşanıyor. Sunumu yapacak olan ilk kişi avucuna aldığı tsampayı ―Tashi Delek!‖ diye bağırarak havaya atıyor.

İkinci kişi de, aşağıdaki dizeyi söylüyor:

“Tashi Delek, iyi şans ve iyi sağlık. Değişmeyen mutluluğa ulaş,

ve o hep artsın.”

Bu anlamıyla, havaya tsampa atmak, hem kendiniz hem başkaları için iyi şeyler dilemenin ve bütün zorlukların üstesinden gelmenin ―hoş‖ bir gösterimi.

Aynı uygulamayı, Himalaya Dağı‘na tırmanış öncesi yaptığımız Pujha töreninde de gözlemledim. Bütün dağcılar bir araya gelip avuçlarındaki tsampayı 3 kez havaya fırlatıyorlar. Bu, dağcıların, o tırmanışın sağlıklı geçmesi için tanrılara bir sunumu. Aynı zamanda, tsampanın beyaz ununu birbirimizin omuzlarından, saçlarından aşağıya döküyorduk. Bunun anlamı da, her birimizin bu tırmanışı sağ salim atlatıp, ileride saçları beyazlamış yaşlı insanlar olacak kadar yaşamamız. Tanrılardan uzun bir ömür dilemenin bundan daha güzel ve doğal bir benzetimi olabilir mi? Dilerim tüm dağcılar, omuzlarından dökülen ―tsampa‖ misali beyaz saçlarına aynada bakabilirler…

')}

Kendine Özgü Ülke: Nepal

Nihayet beklenen gün gelmişti…

Beni Bangkok‘tan Kathmandu‘ya taşıyan uçaktaydım. Everest‘in, Himalayalar‘ın ülkesi Nepal nasıl bir ülkeydi? Çiçek   çocukların,   ―68   Kuşağı‖nın,   dağcıların   düşlerini süsleyen Nepal gerçekten de bir ―hayal‖ ülkesi miydi acaba?

Uçak Kathmandu‘ya yaklaştıkça heyecanım da doruk noktasına ulaşmaktaydı. Kısa bir süre sonra, bir akademik sene misafir profesör olarak ders vereceğim Kathmandu‘ya varacaktık. Ve nihayet Kathmandu gözüktü uçağın penceresinden. Yere yaklaştıkça heyecanım artmakta idi. Aşağıda kocaman bir yeşil vadiye yayılmış, oyuncak bir şehir vardı âdeta. Bir başkent düşününce aklıma gelen devasa binalar yerine, kırmızı tuğlalarla yapılmış, en fazla üç katlı, bir yarısı da yarım kalmış binalar vardı. Yemyeşil bir vadi, yemyeşil tepeler ve kırmızı evler daha yere inmeden bu şehre sempati duymamı sağlamışlardı.

Havaalanına inince “Küçük Hanım Avrupa‟da” filmleri geldi aklıma. Hani o zamanlar uçağa yürüyerek gider hatta uçağın kapısından sizi uğurlamaya gelenlere el sallardınız. Burada da uçağa yürüyerek gidip geliyorsunuz.

Beni karşılamaya Kathmandu Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi dekanı gelmişti. Nasıl havadan gördüğüm şehir başka bir başkente benzemiyorsa bu dekan da bizim alıştığımız koyu renk takım elbiseli ciddi dekanlara benzemiyordu. Başında beyaz bir kasket, beyaz bir gömlek, beyaz keten pantolon ve beyaz spor ayakkabılar giyiyordu, bir bakıma maç yapmaya giden afacan çocuklar gibi bir hâli vardı. Neden sonra öğrendim ki annesi ya da babası ölen erkek evlat bir yıl boyunca sadece beyazlar giymek zorundaydı ve saçı da sıfır numarala kesilmiş olmalıydı. O da bembeyaz olabilmek için böyle bir kıyafet seçmiş ve saçsız kafasını da beyaz kasketle saklayabilmişti.

Dekan ile üniversitenin misafirhanesine gittik. Bahçe içinde, yine kırmızı tuğladan yapılmış iki katlı cici bir evdi. Biraz şehri gezdikten sonra yeni yuvama geri döndüm. Misafirhaneden sorumlu Nobaraç ve eşi Şörmila, akşam yemeğini hazırlamışlardı bile. Nobaraç büyük bir gururla

―Yemeği   Şörmila   hazırladı,   nasıl   beğendiniz   mi?‖   diye yemek boyunca en az beş kez sordu. Bu sevimli aileyi unutmam hiç mümkün değil. Gündüzleri bitkisel ilaçlar yapan bir firmada çalışan Nobaraç, akşamları ve hafta sonu karısına yardımcı oluyor, özellikle ağır iş olan el de çamaşır yıkamayı cumartesi günleri kendisi yapıyordu.

Sabahları evden çıkıyor caddenin köşesinde üniversitenin servis arabasını bekliyordum. Şehrin 28 kilometre dışında olan üniversiteye gitmek için ikinci bir yol da halk otobüslerine binmekti.

Her iki ulaşım şekli de Nepal‘deki yaşam hakkında bilgilenmenizi sağlıyor. Okul servisinde yolculuk eden arkadaşlarım sürekli birbirleriyle şakalaşıyor ve  hiç durmadan kendi dillerinde konuşuyorlardı. Zaman zaman bu durumdan eğleniyor, kimi zamanda bunalıyordum.

Halk otobüsü ise başka bir âlemdi; yabancı olduğunuz için sürekli dikkat üzerinizde oluyor ve ilk fırsatta sizinle konuşmaya çalışıyorlar. Kısa zamanda öyle ahbaplıklar oluşuyor ki sizden adres alıp en azından mektupla haberleşmek istiyorlar. Bazı günler, bu deneyimleri yaşayabilmek için özellikle halk otobüsüyle giderdim. Halk otobüsünde bir zevkim daha vardı; camı açar, kolumu pervaza yerleştirir, yanıma aldığım kabuklu fıstık -bizimkiler kadar büyük değil ama çok lezzetli- ve de su yerine mandalina yer, kabuklarını da doğal gübre olsun diye camdan tarlalara atardım. Yine böyle bir gün yanımda oturan iki kız kardeşe de mandalina ikram ettim. Çok sevindiler. Bir ahbaplık, bir ahbaplık. Allah‘tan Kathmandu‘da herkes az veya çok İngilizce konuşabiliyor.

Benim ineceğim üniversite durağından bir önceki durak olan Banepa‘da otobüsler uzun bekleme yapıyorlardı. Bu fırsattan istifade kız kardeşler hemen otobüsten atlayıp bana hediye olarak kumaş mendil aldılar. İşte Nepal‘de her an, her yerde rastlayabileceğiniz insan sıcaklığına güzel bir örnek. Hayvanlarla da yakın ―olmak‖ içten bile değil.

Kathmandu Üniversitesi otobüs durağından 2 kilometre içeriye inşa edilmişti. Yine böyle otobüsle okula gidip, duraktan üniversiteye yürüdüğüm sıcak günlerden birinde yolun ortasında güneşlenmekte olan bir yılanla karşılaşma şerefine nail oldum. Allah‘tan yılan kılını bile kıpırdatmadı.

O zamanlar, özel bir vakıf üniversitesi olan Kathmandu Üniversitesi, kampusuna yeni taşınmıştı.  Ve 1995 yılının Ağustos ayında üniversitenin açılış törenine katıldım. Tahtın varisi Prensin de bulunduğu görkemli bir tören yapıldı. Üniversite bazı zengin iş adamlarının ve Norveç, Japonya gibi yabancı ülkelerin bağışlarıyla inşa edilmişti. Arazinin doğal yapısı bozulmadan Norveçli bir mimar tarafından tasarlanmıştı. Benim ders verdiğim binaya merdivenlerle iniliyordu. Kütüphane ve idari binalar ise bir tepedeydi. Kafeteryaya gidebilmek için bulunduğum yerden bir tepeye tırmanıp, tekrar uzun bir yürüyüş sonrası oldukça çukur bir bölgeye inmem gerekiyordu. Bu yolculukta, yanımda öğlen yemeği olarak ―muz sandviçi‖ -2 dilim ekmek arası 2 yerli muz- götürdüğüm çok oluyordu. Limonlu çay, öğretim elemanlarına ücretsizdi. Zil yerine İngiliz usulü çan çalan odacı, teneffüslerde devamlı tüm hocalara çay servisi yapıyordu. Okulda benim dışımda; Avustralya, İngiltere, Amerika, Norveç, Almanya ve Hindistan‘dan yabancı hocalar vardı. Amerikalı hoca üniversitenin bulunduğu Dhulikhel‘de ev tutmuş ve bütün ailesini de getirmişti. Çocuklarını da deneyim kazanmaları için mahalle ilkokuluna gönderiyorlardı. Bu Amerikalı hoca, okulun bilgisayar sistemini kurdu. Yıllar içinde kampus çok gelişti. Her ziyaret edişimde Rektör Bay Sharma, en küçük odasına kadar tüm binalardaki odaları bana büyük bir gururla gösteriyor.

Halk otobüslerindeki bir özelliği daha anlatmadan geçemeyeceğim; Eğer iki veya daha çok arkadaş otobüste sohbet ediyorlarsa, çevredekilerde sizi dinlemekten hatta kendi görüşlerini belirtmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. İnsanlar birbirleriyle her şeyi paylaşmaya o kadar açıklar ki…

Bir seferinde yine Banepa‘dan Kathmandu‘ya dönecektik. Araştırmama yardımcı olan gençlerle beraber havanın kararmaya başladığı bir saatte farklı bir otobüse bindik. Bu otobüs Tibet‘ten geliyordu ve içi çekik gözlü Tibetliler ve çok sayıda tavukla doluydu. Otobüsün koridoru hasırdan yapılmış tavuk kafesleriyle kapanmıştı. Ben ve asistanım Saçi en öne oturduk. İlk bindiğimizde otobüsün ne kadar dolu olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmadığından koridora doğru eğilip arkama baktım. Gördüğüm manzara o kadar hoştu ki, bu gizli bakışları Kathmandu‘ya gidene kadar en az 5-6 kez tekrarladım. Arkama dönüp koridordan geriye baktığımda tüm sıralardaki Tibetliler de başlarını koridora doğru uzatıp renkli tavuk kafesleri üzerinden çekik gözleriyle beni görmeye çalışıyorlardı. O anlardan birini fotoğraflayabilmeyi çok isterdim.

Ayrıca Kathmandu‘dan üniversiteye giden yol o kadar güzel, yemyeşil bir doğanın içinden geçiyordu ki, her seferinde bu güzellikleri görebilme fırsatı tanıdığı için Tanrı‘ya şükrediyordum. Havanın açık olduğu günlerde hem kampusten hem yolculuk boyunca Himalayalar‘ı da izleyebiliyordum.

Yazın pirinç, kışın buğday ekilen, doğayla uyumlu insanların kat kat elleriyle oluşturdukları taraçalar doğal güzellikleri daha da zenginleştiriyordu.

Kathmandu denilince aklımıza sadece Nepal‘in başkenti gelir. Hâlbuki Kathmandu Vadisi‘nde üç ayrı şehir vardır:

  • Kathmandu başka bir deyişle ―tahta tapınaklar şehri‖ diğer adı ise ―Kantipur‖.
    • Patan –Güzel Sanatlar Şehri– diğer adı ise ―Lalitpur‖
    • ―Bhaktapur‖  –kendini  dine  adamışların  şehri–  diğer adı ise ―Badgaon‖

Bu üç şehrin de saray meydanları birer sanat harikasıdır. Nepal küçük krallıklar hâlindeyken, her üç şehrin kralı birbirleriyle rekabete girişmiş, kendi şehirlerini en güzel yapabilmek için âdeta yarışmışlardır. Bu şehir meydanlarında yürürken âdeta bir zaman tüneline girer, Orta Çağ‘a geri dönersiniz. Zaten Nepal, Kathmandu Vadisinde 20 kilometre çapında bir alan içerisinde UNESCO tarafından dünya kültür mirası ilan edilmiş yedi ayrı grup esere sahip nadir ülkelerden birisidir. Değinmiş olduğumuz üç şehrin saray meydanları dışındaki diğer kültür mirasları şunlardır:

  • Swayambhu Stupa – 2500 yıllık en önemli Budist tapınağı
    • Bouddhanath Stupa – vadinin en büyük Budist tapınağı
    • Changu Narayan Tapınağı – Kathmandu‘nun 12 kilometre doğusunda Tanrı Vişnu‘ya adanmış en güzel ve en eski biçimde Hindu tapınak örneği
    • Pashupatinath Tapınağı – Hinduların Mekke‘si, Tanrı Şiva‘ya adanmış ve ölülerin yakıldığı Hindu tapınağı.

Coğrafi farklılıklar Nepal‘e gelen turistlere çeşitli aktiviteler sunmaktadır. Dağlarda muhteşem trekking, Himalayalar‘dan gelen nehirlerde de her yaş grubunun yapabileceği rafting imkânları bulunmaktadır. Terai bölgesindeki Bengal ormanlarında vahşi yaşam denenebilir, fillerle ve ciplerle safari yapabilir, nehirlerde kano gezintisi sırasında kuş çeşitlerini izleyebilirsiniz. Bu bölgedeki

―Chitwan   Millî   Parkı,   dünya   kültür   mirası   olarak   ilan edilmiştir ve tek boynuzlu gergedan gibi bazı hayvan türleri sadece bu parkta görülebilmektedir.

Dünyanın en yüksek tepesi Everest ile en alçak yarığı Kali-Gandhaki‘ye sahip olan Nepal, tabiatının sağladığı güzellikler ve çeşitliliğinin yanı sıra kültürel açıdan da büyük bir zenginliğe sahiptir. İki bin beş yüz sene önce Buda bu topraklarda doğmuştur. Dünyanın en eski dinlerinden olan Budizm ve Hinduizm bu ülkede büyük bir uyum içinde yan yana yaşamaktadır. Kırk etnik grup ve yaşayan yetmiş dili ile Nepal son derce renkli bir mozaik sergilemektedir. Son iki yüz senede hiçbir ülke ile savaşmamış Nepal‘in tarih kitaplarında  ―düşman  ülke‖  diye  bir  kavram  yoktur.  Herkes sizi    ―namaste‖    diye    güler    yüzle    selamlar.    Doğanın güzelliklerine, barışçıl güzel insanların eklendiği Nepal‘de ayrıca çok zengin bir kültür birikimi vardır. El sanatlarının, tahta oymacılığının çok geliştiği Nepal‘de yüzyıllar öncesine yolculuk yapıp, tarihin derinliklerine gömülürsünüz.

Nepalliler, doğaları gereği arkadaş canlısı ve misafirperverdir. Özellikle turistlere büyük ilgi gösterirler. Bununla beraber sizden bazı beklentileri de vardır.

  • Hindu ve Budist tapınaklarına girdiğinizde saygı gereği olarak pabuçlarınızı çıkarmanız gerekir.
  • Bazı Hindu tapınakları, Hindu olmayanların ziyaretine açık değildir. Girebilmeniz söz konusu olduğunda ise üzerinizde hiçbir deri eşya bulunmamalıdır.
  • Hem Hindu hem Budist tapınakları geleneksel olarak saat yönünde dolaşarak ziyaret edilir.
  • Nepalli hanımlar elinizi sıkmaz ise şaşırmamalısınız. Çünkü özellikle hanımlar için selamlama biçimi ellerinin avuç içlerini dua eder gibi önlerinde birleştirerek sadece ―namaste‖ demektir.

Dünyanın çatısı, barış havarisi Buda‘nın doğum yeri, doğanın yemyeşil, insanlarının ise güleç, yaşayan tanrıça Kumari‘nin tüm ziyaretçilerini saygı ile selamladığı XX. yüzyılın âdeta bir masal ülkesi Nepal.

İnsan sayısından çok tanrıları, ev sayısından çok tapınakları ve bir yıldaki gün sayısından çok bayramları olan
başka bir ülke tanıyor musunuz? Nepal, belki de şu anda yeryüzünün geleneklerine sıkı sıkıya bağlı en ilginç ülkesi. Çağımızın küreselleşme değişim hızından pek fazla nasibini almadan bu gizemli, kendine özgü ülkeyi bir an önce ziyaret etmenizi hararetle tavsiye ederim.

')}