GÜNEY AMERİKA

ZAANDAM GEMİSİYLE GÜNEY AMERİKA (DÜNYANIN SONU) GEZİSİ

20 Kasım 2016’da İstanbul-Paris, Paris-Santiago aktarmalı Fransız Havayolları ile çok uzun bir uçak yolculuğu ile sabah saat 09.00’da Santiago’ya ulaştık.

18 günlük olan bu gezi benim için çok önemliydi, çünkü o 2 sihirli kelime yıllarca beni kendine çekmiştir (Mecellen Boğazı).

Otelimize yerleştikten sonra Santiago de Chile şehir turuna çıktık, şehre hâkim olan Christobal tepesinden şehri seyrettik, daha sonra Meryem Ana Kilisesi’ni ziyaret ettik. Sevgili Atatürk’ün büstünün bulunduğu parkı gezdikten sonra Şili’nin ünlü pazarlarından hediyelik eşyalar aldık ve otelimize geri döndük.

Üçüncü gün Valparaisa Limanından gemimiz denize açıldı, dördüncü günü denizde yaşadık.

Beşinci gün Puerto Montt, göller bölgesinin baş şehriydi, burada neoklasik kiliseyi ve balıkçılar rıhtımını ziyaret ettik, daha sonra Puerto Varasta Alman göçmenlerin kurduğu Frudillar kasabasını ziyaret ettik, yerel pazarlardan tahtadan yapılmış tavuk ve horoz biblolarını aldım ve onları çok sevdim.

Altıncı gün : Chacabuco

Bugün turistlerin kiraladığı minibüse 4 arkadaş dahil olduk. Simpson Parkı’nı ziyaret ediyoruz, burası Chacabuco’nun milli parkı. Park içerisindeki orijinal flora hakkında bilgi aldık daha sonra Puerto kasabasına geçtik. Domos denilen marketten hediyelik eşyalar satın aldık.

Yedinci ve sekizinci gün

Şili fiyortlarını ve Sarmiendo kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Ve Macellan Boğazı

Zaandam Amerikan gemisi ile Macellan Boğazı’nı geçiyoruz, deniz oldukça dalgalı, karşı kıyıdaki dalgaları yavaş yavaş sis örtüyor, dağların hemen hemen bütün tepeleri karlı.

Denizin yüzü yer yer beyazlaştı, dalgalar çoğalmaya başladı. Kolay değil, hayallerimin ötesinde olan ve her zaman ulaşmak istediğim o sihirli iki kelime “Macellan Boğazı”, şimdi tam oradayım, kendimi çok mutlu hissediyorum ve Allah’a şükranlarımı bildiriyorum. Bütün dünyayı gezdim ama buralara gelmeyi çok istedim, gemideki İspanyol müziği de duygularıma eşlik ediyor.


Yarın Macellan Boğazı’nı üstten seyretmek için Punto Arenas turuna çıkacağız, tepelerdeki kar ve buzulları göreceğiz, penguen barınaklarının bulunduğu sahile gidecek Macellan penguenleri denilen ve yeryüzünde sadece burada yaşayan kafaları beyaz çizgili penguenleri seyredeceğiz.

Dokuzuncu Gün

Ne yazık ki Punta Arenas’a çıkamadık, çünkü muazzam fırtına var, ama ben hiç korkmuyorum herhalde kaptan olan Alanyalı Hüseyin Dede’min kanı dolaşıyor damarlarımda. Cockburn kanalını ve daha sonra 13 Eagle kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Onuncu Gün

Glacier buzulunun yakınından geçiyoruz ve nihayet Ushuai’ya varıyoruz. Buraya “Dünyanın Sonu” da deniyor. Enfes manzaraları olan bir yer burası. Ushuai da Tierra de Fuego Doğal Parkı’nı geziyoruz. 35 dolar vererek The End of The Wrold Train (Dünyanın sonu treni ) biniyoruz. Bu tren dünyanın en güney noktasındaki tren olarak tanımlanıyor ve mahkumların treni olarak da biliniyor.

1883 yılında başkanJulio Argentino Roca cumhuriyetinin en güneyinde bir ceza kolonisi oluşturulmasını içeren teklifi sundu ve Avustralya-Sidney, Fransa’nın Yeni Kaledonya gibi benzer girişimlerdeki olumlu sonuçları örnek gösterdi.

Önceleri sivil sanatkarlar olanmahkumlar tren inşaatlarında çalıştırıldı. Daha sonra tehlikeli ve sabıkalı mahkumlara derme çatma hapishaneler yapıldı. Sonraları büyük bir hapishane inşası için kullanıldı. O inşaatlarda kullanılan trenle harikalar diyarında gezer gibi eşsiz manzaralar şelaleler ve o zaman kullanılan kesilmiş ağaçları seyrederek 7 kilometre gezdik ve sanki gezimize bu inşaatlarda çalıştırılan mahkumların ruhları da iştirak etmişti. Tren yolunun orijinal uzunluğu 25 km idi.

Onbirinci Gün

Cape Horn (Horn Burnu)

Sabaha karşı saat 5’te bizi uyandırdılar. Çok heyecanlıydım, hazırlanıp güverteye çıktık, kuvvetli bir rüzgarla birlikte yağmur vardı, gemi ok gibi sallanıyordu, sağa sola adeta yalpa vuruyordu. Uzaktan bir deniz fenerinin ışığı seçilmeye başladı, bence bu dünyanın en ucundaki fenerdi!

O anda Jules Verne’i hatırladım, çocukluğumu, gençliğimi, fenere yüzerek gidişimi, ümitlerimi, hayallerimi, sularda kayboluşumu, sonra aydınlık sabahları, sabahla birlikte cıvıldayan kuşları, kaybettiğimi sandığım sevgili kuşlarımı, fenere varınca yakaladım. ( Not: Ortaokuldayken Jules Verne’in bütün eserlerini okudum, özellikle Dünyanın Ucundaki Fener, Balonla 5 Hafta, 80 Günde Devr-i Alem gibi. Seyahat tutkusunu bana Jules Verne aşıladı. Nur içinde yatsın.)

Onikinci Gün

Falkland Adaları ( Stanley)

Stanley, Faulkland Adaları’nın baş şehriydi. Şehrin tam ortasına Margaret Thatcher’ın büstü dikilmişti. Şehrin yere yapışmış damları renk renk olan evleri vardı. Pencereleri yerle aynı hizada olan bu evlerin görünüşleri çok orijinal ve hüzünlüydü.

Dünyanın en sonundaki bu evlerin sanki zorla güzel görünmeye çalışırmış beğenilmek istermiş gibi halleri vardı.

Evlerin neden bu kadar alçak olduğunu merak ettim, rüzgardan korunmak ve fırtınada uçmamaları için böyle yapıldığı söylendi.

Kendi kendime iyi ki buralarda yaşamıyorum.

O anda içimde ağlayan o kimsesiz öksüzü kovdum (R. Tevfik) ve hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın yazın kader bizi senden ayırmasın sevgili İstanbul, sevgili Y. Kemal diyerek avazım çıktığı kadar bağırmak istedim.

Buralara kadar gelmişken o sevgili kuşları, bu toprakların gerçek sahipleri olan penguenleri ziyaret etmeden olur mu?

Dört arkadaş taksi tuttuk, çok uzun bir yol kat ettikten sonra penguenlerin bulunduğu sahile vardık. Kuvvetli bir rüzgar vardı, kaç kere düşme tehlikesi atlattım, bu kadar kuvvetli olan rüzgar nedense yumurtalarının üstünde oturmuş olan penguenlerin tüyünü bile kıpırdatmıyordu, bu da beni çok hayrete düşürdü.

Tam da hayvanların yumurtlama mevsimiydi ve çok sinirliydiler, yanlarına yaklaştığımız zaman garip ve kuvvetli sesleriyle bizi kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar, yumurtalarını korumaya çalışıyorlardı.

Montevideo-Uruguay

Onüçüncü ve ondördüncü günü denizde seyir halinde geçirdik.

Onbeşinci Gün

Uruguay’ı 2007 yılında baştan başa Güney Amerika turunda görmüştüm. Bu seferki gelişimde buraların ne kadar güzel olduğunu daha iyi anladım.

Dünya sosyetesinin kış aylarını geçirdikleri malikaneleri, sahilleriyle ün yapmış Punta del Este şehrini, ünlü sanatçıların bazı devlet adamlarının villalarının bulunduğu yerleri gezdik. Özellikle Casa Pul’la müzesinde gördüğüm tablo beni çok etkiledi, oradan bir türlü ayrılmak sitemeydim. Tablodaki ressam Carlos Paez Vilaro, sevgili siyam kedisi ile sanki gözlerimin içine bakıyorlardı. Bu kadar canlı bir tablo görmemiştim.

Tablodaki ressam Carlos ölmüştü ama kedisi yaşıyordu, yandaki koltuğun üstünde oturuyordu. Onu uzun uzun sevdim ve o da bana geride kalmanın ne kadar acı olduğunu gözleriyle anlatmaya çalıştı.

Onaltıncı Gün Buenos Aires

Artık turumuz sona ermek üzere…

Bu turda Palermo Parkı, San Martin Alanı, eski ve yeni liman, Eva Peron’unun mezarını ziyaret ettik. Mezarlığa girişte çiçekli bir bölüm vardı. Daha sonra mezarlar sıklaşmaya ve kasvetli iç karartıcı bir hal almaya başladı.

Eva Peron’un mezarısiyah mermerden yapılmıştı, yan tarafta beyazımsı mermerden yapılmış tablosu ve hayat hikayesi bulunuyordu.

Arjantin demek “tango” demektir. Çünkü Arjantin tangonun ana vatanıdır. 2007’de yaptığım turda tango gecesine katılmıştım, ikinci kez katılmadım.

Uzun bir uçak yolculuğu ve sevgili : İstanbul

Tango’nun Ana Vatanı: Arjantin

Güney Amerika’nın, dünya ve Türk basınında en çok yer almış ve kendinden söz edilen ülkesi hangisi dense, çoğu kimse hemen “Arjantin” diyecektir. Tango’suyla, Peron’uyla ve eşi Eva’sıyla, diktatör Videlası’yla, Falkland Savaşı’yla, Maradona’sı ile ve tabii birasıyla!..

Osmanlı pasaportuyla Arjantin’e yerleşmiş olması nedeniyle “El Turco” diye anılan ve ülkemizi ziyaret eden Sabık devlet başkanı Carlos Menem ile ülkemizde de sahnelenen Andrew Llyod Webber’in Evita müzikali, Arjantin’le ülkemizi sanki daha bir yakınlaştırdı. Sonra bir bakıma Arjantin = et demektir.

Arjantin, Güney Amerika’nın güneyinde, 2,8 milyon kilometre kare yüz ölçümlü bir ülke. Bir bölümüne Mezopotamya, bir bölümüne Patagonya deniliyor. İlk yerleşim XVI. yüzyılda başlıyor. Önce Macellan, sonra İspanyollar gelmiş bu topraklara. Pampalarda kurulan büyük çiftliklere göç yüreklendirildi.

Macellan’dan sekiz yıl sonra 1536’da Mendoza, Buenos Aires’i çamur renkli bir ırmağın deltasında kurmuş. Arjantin’in yerli halkı olan Kızılderililerle uzun süre çarpışan Mendoza ülkesine geri dönmeye karar verince, Buenos Aires tam 270 yıl önemsiz bir kent olarak kalmış. Daha sonra İngilizler buraları işgale kalkışınca, Kızılderililer ile İspanyolların direnişi ile karşılaşmışlar. Ardından da İspanyollar, yoğun bir göç başlatmışlar bu topraklara.

Arjantin, 1912’ye kadar az sayıda insanın, yani sadece toprak sahibi soyluların oy kullanabildiği bir cumhuriyetmiş. 1916-1930 arasında Halver’in iktidara gelişiyle herkese seçme ve seçilme hakkı tanınmış ve Arjantin bu dönemde dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmuş. 1880 ile 1930 yılları arasında Arjantin’e Avrupa’nın birçok ülkesinden 9 milyon maceraperest insan göç etmiş.

1930’larda askerî bir darbeyle iş başından uzaklaştırılan Halver’den sonra, 1946’ya değin “askerî” bir dönem yaşanır Arjantin’de, sonra Peron cumhurbaşkanı seçilir. Peron, ilk karısı Eva Duarte’nin yardımları ile işçi ve köylünün sempatisini toplar; ama ordu ve kiliseyle arası açılır. Sonuçta, 1955 yılında Peron bir ihtilal ile devrilir. Ancak, Arjantin ekonomisi bir türlü belini doğrultamaz.

Bunun üzerine 1973 yılında Peron tekrar başa geçer; fakat bir yıl sonra ölür. Peron’un ölümünden sonra başkan yardımcısı ve onun üçüncü eşi olan Isabel Peron, batı yarım küresinde ulusal bir hükümetin başına geçen ilk kadın “başkan” unvanını alır. Ama ülkede kargaşa artınca, 1976’da kanlı bir ihtilâlle iktidardan uzaklaştırılır. Sıkıyönetim ilânı ile birlikte meclis kapatılır, General Videla cumhurbaşkanı olur. 1981’de ise cuntanın başına Galtieri getirilir. 1982’de Arjantin, Falkland Adalarını işgal edince, Galtieri’nin adı dünya basınında çok sık geçmeye başlar. Dış baskılar sonunda adalar yeniden İngilizler’e kalınca, Galtieri’nin de yıldızı söner. Sonuçta da cunta 1983 Ekim’inde dağılarak, yerini sivil yönetime bırakmak zorunda kalır.

Arjantinlilerin hemen hemen tümü Avrupalı göçmenlerin torunları; ama onları öteki Lâtin Amerikalılardan ayıran bir özellik, çoğunlukla “İspanyol” değil “İtalyan” asıllı olmaları. İtalyanları sonra Basklar, Polonyalılar, Ukraynalılar, Orta Avrupalılar, İskoçlar ve İngilizler takip ediyor.

Arjantin üzerine en güzel kitaplardan birini yazan Pierre Kalfon’un “Sıradan bir Arjantinli” tarifi ise şöyle:

“Sırasıyla bir adet geniş kalçalı Kızılderili kadın, iki İspanyol binici, üç iyice ezilmiş “Gauço” (melez), bir İngiliz seyyah, yarım baş Bask çiftçi, bir tutam zenci… Kısık ateşte 300 yıl kaynatın… Helmini dökünce, çabucak tercihen Güney İtalya’dan beş İtalyan köylü, bir Polonyalı Yahudi, dörtte üç Lübnanlı tüccar ve bütün bir Fransız fahişeyi ekleyin. Elli yıl dinlendirip öyle servis yapın.”

Hayvancılığın ekonomi bakımından önemli olduğu Arjantin’de eğer et yemediyseniz, hayatınızın yarısı gitti demektir. Lokantalarda etler birer kilo ağırlığında geliyor önünüze. Hele “Baby Beef” dedikleri 8 santim kalınlığında 15 santimetre genişliğindeki etleri bitirmek bir mucize. Etin yumuşaklığı ve lezzeti unutulur gibi değil. Bizim ineklerden biraz daha küçük boylu; ama şişman olan inekleri, lokantaların kapısına koymuşlar.

Et depoları, daha kapıdan girerken insanın gözünü doyuruyor. Evet, Arjantin’de et üretimi kişi başına yılda 82 kilogram; ama hükümet halkın sağlığı için sebze ve meyve yenilmesini teşvik ediyor. Aman aniden çok et yemeyin, gece fenalık geçirebilirsiniz.

Nüfusun üçte biri başkent ve yakın çevresinde yaşıyor. Yani Arjantin’in bir tek büyük şehri var.

Bu bilgiler, Arjantin’in öteki Güney Amerikalı ülkelere oranla ne kadar farklı bir konumu olduğunu da göstermiyor mu?

Buenos Aires’in çevresinde Arjantin’in yüreği olan “pampalar” uzanıyor ve bu otlaklar yüz ölçümünün %20’sini kaplıyor. Pampalarda odaklaşan tarım, ülke ekonomisinin temelini oluşturuyor. Tarım, ülkenin dış satımında %90’lık bir paya sahip. Besicilik ise en önemli sektör. Bu sektör Arjantin’i dünyanın en büyük et dış satımcılarından biri yapmış durumda. Bağcılık ve şarapçılık konusunda da iddialı bir ülke.

Bir zamanlar enflasyonun en korkunç boyutlarda kendini gösterdiği Arjantin 1992 yılı başında Austral’den dört sıfır atıp para birimini peso’ya çevirdi. Yaşanan ekonomik sıkıntılar yüzünden (1 USD = 1 peso) uygulamasından da 2001 yılında vazgeçiliyor.

“Arjantinlinin biri Buenos Aires’in halk pazarından aldığı tişörtü çocuğuna giydirmiş. Bir süre yürüdükten sonra yağmur başlamış. Islanan tişört çekmiş, Düttürü Leyla’nın giysisine dönmüş çocuğun üzerinde. Çocuğunun elinden tutan adam yeniden aynı dükkâna getirmiş. Satıcının yanına yaklaşmış ve tişörtü işaret etmiş:

– Tanıdın mı?

Satıcı pişkin:

– Maşallah, maşallah! Ne de çabuk büyümüş, delikanlı olmuş maşallah!… ”

Buenos Aires: Güney Amerika’nın Paris’i

İspanyolcada “hoş rüzgar” anlamına gelen Buenos Aires, Avrupalı görünümüyle Güney Amerika’nın en büyük ve en önemli kenti. River Plate isimli 4 bin 410 kilometre uzunluğundaki nehrin, Rio De La Plata adı verilen denizden 200 kilometre içerdeki deltasında kurulmuştur.

Pampaların başkenti Buenos Aires mimarî yönden çok farklı dümdüz bir kent. Klasik, barok, art novo, rokoko, koloniyel ve belle-epoque yapılar, iki katlı İngiliz köy evleri, beton yüksek apartmanlar, çelik ve cam kaplı modern gökdelenler, hepsi yan yana aynı caddede sıralanıyor. Mimarîdeki bu kargaşayı parklar, sokaklar ve caddeler dengeliyor. Tüm sokaklar birbirine paralel veya birbirini dik olarak kesiyor. Kentin bir ucundan başlayan sokak, diğer ucunda bitiyor. Buenos Aires’in sokaklarından her an insan taşıyor, müzik taşıyor. Gecenin üçünde-dördünde bile trafik sıkışabiliyor.

Trafik deyince, yine ilk kez gördüğüm bir uygulamayı anlatmak istiyorum: Otomobilini park etmek isteyen, öne ve arkaya birkaç tampon darbesiyle öndeki on arabayı ve arkadaki on arabayı iterek kendine park yeri açıyor. Kimse el frenini çekmiyor. Bu ülkede park ederken değil, doludizgin yaşarken de “fren” kullanan pek yok!

“Portenus” yani “liman sakinlerinin” başkenti Buenos Aires’de her şey çok büyük boyutlarda. 1830’lu yıllarda  buraya gelen ünlü bilim adamı Darwin, o günün 60 bin nüfusu için fazlası ile büyük bulduğu Buenos Aires’i kitaplarında bu yönüyle anlatacaktı.

Ünlü sanatçı Rodin, Buenos Aires’i çok severmiş ve sık sık ziyaret edermiş. Meşhur “Düşünen Adam” heykelinin bir tanesini bu kente hediye etmiş. Diğer iki heykelden biri Paris’te, diğeri ise New York Metropolitan Müzesi’nde.

Buenos Aires yemyeşil bir kent. Şehir içinde büyük bir alanı kaplayan polo ve at yarışlarının yapıldığı, gölleri ile Palermo Parkı heykellerle donatılmış. Boş zaman bulursanız dünyanın en büyüğü olarak anılan tarihî Colon Tiyatrosu içinde bir tur atıp, atölyelerini, sahnesini, salonunu ve sahne kıyafetlerini şöyle bir hayranlıkla seyredin, derim.

“Plaza De Mayo” yani “Mayıs Alanı” çok ama çok ünlü. İspanyol döneminin hükümet binası bugünün tarih müzesi “Metropolitan”, katedral, alımlı sarışın Eva Peron’un balkonunda ateşli konuşmalar yaptığı ve halka seslendiği ünlü Pembe Saray, hep bu alanda. Arjantin’de iç savaş esnasında taraflarından birisinin bayrağı kırmızı, diğerinin ise beyaz olduğundan, sarayın rengi için bir türlü anlaşamamışlar, sonunda binayı “pembeye” boyamışlar. Bugün de devlet başkanının çalışma odaları burada bulunmaktadır.

Mayıs Alanı’nın ortasındaki dökme demir çeşmeli havuzun çevresi, beyaz tebeşirle çizilmiş insan siluetleriyle dolu. Arjantinli anneler, ortadan kaybolan ve yıllardır haber alamadıkları çocukları için hâlâ her perşembe günü saat 13’te burada toplanıyorlar. Bu, bana bir dönem Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanan “Cumartesi Anneleri”ni hatırlattı.

Uzun süren askerî rejim dönemlerinde kaybolan 9 bine yakın kayıp Arjantinlinin arkasında bıraktığı binlerce anne, baba, eş ve çocuk var. 1976-1983 yılları arasında Videla, Viola, Galtieri ve Bignore dönemlerinde ortadan kaybolanlara ait tüm iddialar değerlendirildiğinde, kayıplar 30 bine ulaşıyor. Bu yıllar arasında yeri gizli tutulan 300’e yakın ceza evi vardı. Askerî rejim karşıtı yüzlerce insanın uçak ve helikoptere bindirilip, canlı canlı havadan Plata Nehri’ne atıldığı anlatılıyor. Ceza evinde doğup, anneleri ölen çocukların büyük bölümünü, çocuğu olmayan subaylar evlat edinmişler.

O günlerde olduğu gibi bugün de çocukları kaybolmuş(!) anneler; eşleri, yakınları kaybolmuş(!) kadınlar bu meydana geliyorlar. O zamanlar, ellerinde kaybolanların fotoğrafları, başlarında beyaz baş örtüleri ve yüreklerinde umutla her gün gelirlermiş… Şimdilerde artık yalnız haftanın bir günü, perşembeleri geliyorlar. Başlarında yine baş örtüleri var; ama çocuklarını, yakınlarını bulma umutları artık “yok”. Şimdi, yaşanılanlar unutulmasın, herkes bilsin, sorumluluktan herkes payını alsın diye geliyorlar. Çünkü içlerinden birinin dediği gibi “Bu kentte olup bitenden yaşayan herkes “sorumlu”. Kimse bilmiyordum, görmedim, duymadım diyemez.”

Parlamento Alanı, Parlamento Binası ve Parlamento Anıtı ile barok, rokoko karışımı süslemelerin tam bir cümbüşü. Corienthes Bulvarı ise Buenos Aires’in Broad-way’i; neon ışıkları, sinema ve tiyatroları ile çok hareketli. Tucuman Sokağı’nda ise çok büyük kitap ve müzik dükkânları sıralanmakta. Yani burada eski ve yeninin hoş bir uyumu var. Dünyanın en geniş caddesi olarak anılan (144 metre) ortasından koca bir Obelisk bulunan ünlü 9 Temmuz Bulvarı’ndan muhakkak geçeceksinizdir.

San Telmo’daki antika pazarı, kente gelen herkesi kendine çekiyor. Gerçek antikaların satıldığı, canlı heykellerin objektiflere poz verdiği, kuklaların oynatıldığı, çalgıcıların müziklerini, özellikle Pazar günleri “tango” sokak dansçılarının da danslarını sergilediği, köyden kente göçün izlerini taşıyan hüzünlü ve hareketli bir yer San Telmo. San Telmo alçak sarmaşıklı binaları, yosun tutmuş tuğlaları, demir parmaklıklı balkonları ve gösterilerin tüm hızı ile devam ettiği Dorrego meydanı ile eminim sizi memnun edecektir.

Arjantin; deri eşya, timsah ve yılan derisi, ayakkabı, çanta imalâtında dünyanın en iyilerinden kabul ediliyor. Ayrıca, Buenos Aires sokaklarında ve özellikle Florida Caddesi’nde dünyanın ünlü mağazalarının şubelerini görmek mümkün. Kent gezisinin ilginç bir durağı olan Rocalette ise lüks lokantalar, butikler, barlar ve sanat galerileri ile dolu.

Eva Peron: Bir Efsane

Eva Duerte, 7 Mayıs 1919’da küçük bir taşra kasabasında, bir çiftçinin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. 1940-43 yılları arasında Buenos Aires’te radyo ve film dünyasında hızla yükselir. Bu arada, Albay Peron’la evlenen Eva, kocasının cumhurbaşkanı olması nedeni ile siyasette etkin bir rol oynar. Sağlık ve çalışma bakanı olarak çalışan Maria Eva Peron, işçi ücretlerinin artırılmasında etkin olur.

Eva Peron Vakfını kurar, çok sayıda hastane, kimsesizler yurdu ve huzur evi yaptırır, kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesinde etkili olur. Kendisine “Evita” olarak hitap edilmesini ister. Ancak, onu sevenler kadar, sevmeyenlerin varlığı da bir gerçekti. Otuz üç yaşında, 1952 yılında kanserden öldüğünde, sokakları dolduran kalabalık yüzünden iki bin kişi yaralanmıştı. Raçoleta Mezarlığı’nda her biri birer tarihsel anıt olan değeri 50 bin USD’yi bulan aile mezarları arasında yer alan, sürekli taze çiçeklerle süslenen kabrini, ülkeye gelen turistlerle birlikte kendisini seven Arjantinlilerde sık sık ziyaret ediyor.

Eva’nın ortalıktan esrarengiz bir şekilde yok olan kemikleri ancak 20 yıl sonra bir istisna olarak (asil bir aileden olmadığı için) buraya kaldırıldı.

Buenos Airesliler, Yunan tarzı kolonlarla süslenmiş bu ünlü mezarlık için şöyle diyorlar. “Ömür boyu lüks içinde yaşamak, Raçoleta mezarlığında gömülü olmaktan daha ucuzdur”

Delta ve bir Alman Zırhlısı

Buenos Aires yakınındaki El-Pazo Irmağı’nın deltasında bir gezinti yaptık. Akarsu alabildiğine yayılmış, çok geniş bir delta. Ortada adacıklar var. Kıyı boyunca uzanan ve birbiri ile yarışan görkemli villâlar yapılmış. Bu deltada geçmişte meydana gelen ilginç bir olay, bugün hâlâ insanların belleğinde yaşıyor.

1.Dünya Savaşı’nın hızla dünyanın her yanına yayıldığı dönemde Almanlar, düşman donanmalarını alt etmek amacıyla Atlas ve Hint Okyanusu’na korsan filolar ve cep denizaltıları gönderiyor. Bunlar ticaret gemilerini izleyip onları insafsızca batırıyorlardı. Bu korsan zırhlıların en ünlülerinden biri “Admiral Graf Von Spee”; geminin komutanı da Amiral Hans Landgsdorff idi. Bu ünlü denizci, I. Dünya Savaşı’na katılarak birçok başarı elde etmiş, Alman Filosu Başkomutanlığı Kurmay Başkanlığı’na dek yükselmiş.

Ünlü komutan korsan zırhlısıyla okyanuslarda kol gezerken, bir İngiliz ticaret filosunu sıkıştırıyor ve dokuz gemi batırmayı başarıyor. Ancak, üç İngiliz zırhlısı Landgsdorff’un peşine düşüyor. Yara alan Alman zırhlısı, düşmanlarını atlatmak amacı ile Plata Irmağı’nın deltasına giriyor. Burası tarafsız bölge olduğundan, İngiliz zırhlıları içeri girmeyip deltanın denize açıldığı yerde demirliyorlar ve Alman zırhlısını ablukaya alıyorlar.

Uruguay yönetimi kendisine 48 saat onarım izni veriyor. Kapana kısılan gururlu komutan, verilen sürenin bitmesine yakın asker ve subaylarını son kez toplayıp, onlara hizmetinden dolayı teşekkür ediyor ve hepsini karaya çıkartıp gemisinin su kapaklarını açıyor. Bir süre sonra zırhlısı ile birlikte deltanın derinliklerinde yok oluyor. Teslim olmak yerine ölümü seçen insanlar, hele böyle bir de trajik öykü yazarlarsa, yıllar sonra hâlâ hatırlanıyorlar. Bu olay da, bunun bir örneği işte.

O Koca Çiftlikler

Buenos Aires’e gelen turistleri, kentten pek de uzakta olmayan çiftliklere götürürler. Siyah pantolonlu, siyah çizmeli ve siyah şapkalı, beyaz gömlekli, bellerinde kalın geniş bir kemer, kemerlerin üstünde zımbalanmış metal paralarla “gaucho”lar, bu çiftlikte sizi genellikle bayraklarla karşılar.

Dizi dizi ızgaralar üstünde öksüzü bile doyuracak kadar et, tavuk, hindi, sucuk, sakatat, kaburga pişmektedir. İsteyen ata biner, isteyen gösterileri seyreder. Beyaz ve siyah benekli ve besili inekler etrafta sallana sallana dolaşmaktadır. Yemekten sonra yine bir tango seyredip 50 kilometre uzaktaki başkent Buenos Aires’e dönebilirsiniz.

Tango: Sokağın Felsefesi

Arjantin’de bir de müzik olgusu var ki, ulusal bir tavra dönüşmüş. Şöyle de denilebilir: Anglosakson kültürüne Brezilya samba; Jamaika kalipso; Arjantin ise tango ile karşı çıkmış. Hepsi de tam birer baş kaldırı müziği aslında; ama mükemmel bir estetikle bütünleşmiş.

Tango’nun tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Tango önce Buenos Aires’ten kendine özgü argo bir dille bezenmiş olarak doğuyor. O dönemde buna “Lunfargo” adı veriliyor. İtalyanca, Fransızca ve Almanca sözcüklerin karışımıyla ve bazen de uydurma sözcüklerle oluşan bir dilmiş bu. Oldukça küfürlü bir dil…

Pansiyonlarında yasalara aykırı işlerin döndüğü, sokaklarında şarap ve şeker kamışı rakılarının içilip kavgaların yapıldığı kenar mahallelerin dili. Hatta anneler ve babalar sokaklarda tango sözlerini duymasınlar diye çocuklarının kulaklarını pamukla tıkarlarmış.

Sonra bir dönem geliyor, tangoda argo yasaklanıyor. Mesafe tanımadığı, eller, vücutlar, yanaklar, kalçalar ve bacaklar dans sırasında yapıştığı ve zaman zaman kadın kadına veya erkek erkeğe dans edildiği için “ahlâksızlık” diye kilise de karşı çıkıyor tangoya…

Halbuki tango, yaşamın ta kendisi Arjantinliler için. Örneğin ayakkabı tamircisi, kapıcı, işportacı, genelev patronu için bile tango yazılmış. Tangoyu çalanlar, söyleyenler ve dans edenler, bu müziğin kendilerini anlattığına tüm içtenlikleriyle inanırlar. Tango umutsuz aşkları, ölümsüz sevgileri anlatır.

Aslında tango; “Hüzünlü bir düşüncenin dans biçiminde kendini ifadesidir.” desek yanlış olmaz. Erkek hiçbir zaman gülmez, asık suratlıdır; çünkü tangoda yaşamın kokusu vardır; ama ölümün tadını da taşır. Kısaca tango “sokağın felsefesi”dir.

Arjantin’de tango insanların iç dünyasında duygu fırtınaları yaratıp, onları yönlendirip yaşamlarına anlam verir. Genelde, erkekler dökümlü bir pantolon, bez kaplı bir ayakkabı, yakası açık gömlek giyer ve eşarp takarlar. Kadının kusursuz vücudunu, belin ve bacakların kıvraklığını gösteren yırtmaçlı siyah bir elbise kavrar.

Tangonun dört temel enstrümanı vardır: Piyano, bandoneon, viyolin ve kontrabas. Bunlar mutlaka olacaktır. Ancak, tango aslında bandoneon’dur derler. Akordeondan çok farklı bir müzik aleti bu. 1830’lu yıllarda Almanya’nın Bavyera bölgesinde cenaze törenlerinde çalınmak üzere imâl edilmiş. Tüm dünyadan milyonlarca insan; müzikleri, aletleri, felsefeleri, yaşam tarzları acı ve sevinçleri ile Arjantin’e göç ederlerken bandoneonu getirmişler yanlarında.

İspanyolca konuşup, kendisini İngiliz sanan İtalyanlar, yani bugünün Arjantinlileri, göç ederek geldikleri yerde umduklarını bulamayınca, acılarını, düş kırıklıklarını “tango” ile anlatmışlar.

Açıp kaparken farklı ses çıkaran 71 tane tuşu ve bir metreye kadar uzayan bir kutusu olan bandoneonun, tahtadan olduğu için son derece dramatik, tatlı ve lirik bir sesi vardır. Arjantin’in çok sevilen şairi Julien Conteya, bir şiirinde bandoneonu “yüz kör kuşun şarkı söylediği bir kafestir” biçiminde tanımlıyor.

Ama Arjantin’de yasaklanan tango Avrupa’ya giden bazı müzisyenlerin çabalarıyla, kendini tüm dünyada kabul ettirmiş zamanla. Bir de Gardel var tabii. 1890’da doğan Fransız göçmeni Carlos Gardel, bir çamaşırcının oğlu olarak Buenos Aires kentinin yıkık dökük evleri arasında büyümüş. Usuhuai’de bir süre hapiste yatmış. Nedeni bir sır.

Gardel duygulu sesi ile yoksulluğu bastırır. Tango’yu tüm Latin Amerika’ya, Avrupa’ya ve Holywood aracılığı ile dünyanın her yanına yayıyor. 1935 yılında Kolombiya’da genç yaşında esrarengiz bir uçak kazasında ölmesine rağmen, Frank Sinatra ve Beatles’dan sonra, dünyada plâğı en fazla satılan şarkıcı unvanına sahip. Gandel’in ölümü ile Arjantin’de milli yas ilan edilmiştir. Characita Mezarlığı’nda tangonun ilahı Gandel’in elinde sigara tutan heykeli kendisini ziyarete gelen hayranlarına gülümser. Bu arada kısa bir not: Uruguaylılar da sahte oturma iznini bu ülkede aldığı için Carlos Gandel’e sahip çıkmıştır.

İtalyan asıllı Amerikan vatandaşı Rudolf Valentino da, filmlerinde kendine özgü stili ile tangonun yayılmasında çok etkili olmuş.

Ünlü tango hocası Milena Plebs, bu dans için şunları söylüyor:

“Tango, iletişimi sağlayan bir dil. Bu dil sonsuza dek çoğaltabileceğiniz tümcelerden oluşuyor. Her tümcenin anahtar sözcükleri var. Sözcükleri erkek saptıyor. Ama, kadının da sözcükleri bilmesi gerekir ki, tümceyi tamamlayabilsin. Erkeğin egemenliğini kabul ederek, o dili kullanabilsin…”

Buenos Aires’e gelen turistler, muhakkak bir “tango gösterisine” götürülüyorlar. Gece kulüplerinde bir saat tango dinletiyorlar. Şarkı aralarında çiftlerin bir mizansen çerçevesinde öfke ve ihtiras dolu danslarını seyrediyorsunuz.

Ertesi gün şehir turunda, tangonun doğduğu limandaki “La Boca” yani “Gemiciler Mahallesi” geziliyor. Efsaneleri dillerden düşmeyen kabadayıların, küçük fahişelerin, nice umutların kırıldığı batakhanelerden artık iz kalmamış. “Gölgemin bile sahibi yok” diyen ünlü şair Borges’in kör olmadan önce isimlendirdiği “serseri sokaklar yolu” artık yok. Artık bu limana ne gemi yanaşıyor ne de limandan bir gemi kalkıyor. Ama La Boca tüm güzelliği ve canlılığı ile tangolu yılları yansıtmakta. 1890–1977 yılları arasında yaşamış olan ressam Benito Q Martin sayesinde bu bölge çehre değiştirmiş. İki ya da üç katlı, tahta ve tenekeden yapılmış bu evlerin dış duvarları, ressam Martin’in ricası ile canlı ve değişik renklerle boyanmış. Zaten zamanında bu evler tersanelerden çalınan veya artan rengarenk gemi boyaları ile boyanmıştı. İnsan renk patlaması ile kendini sanki bir tiyatro dekoru içinde sanıyor.

Sokaklarını da ünlü tangocuların heykelleri süslüyor. Göçmen kenti Buenos Aires’in kozmopolit ruhundan çıkan tango, yüz yıldır acıyı, isyanı, düş kırıklığını, öfkeyi anlatmış. Ne “opera” gibi ehlîleşmiş, ne de “pop” gibi geçici. Arjantin unutulsa bile, bazı değişikliklere uğramış biçimiyle başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyada yılların ötesine esmeye devam edecek sert bir rüzgârdır Tango…

Kısa Kısa Arjantin

  • Eğer Buenos Aires’de illaki bir müzeye gideyim derseniz tercihiniz “ Museo Nacional de Bellas Artes” olsun. Avrupalı ustalardan Renoir, Rodin, Monet, Toulouse, Lautrec, Goya, Gauguin ve Van Gogh’u içeren on bin parçalık bir koleksiyon sizi bekliyor.
  • Arjantinliler “Fakland Adaları”na ısrarla “Islas Malvinas” olarak isimlendiriyorlar. Sakın ha bu ülkede adalara “Fakland” demeyin.
  • Arjantinliler pek kavga etmezler! Rahatlar, yavaşlar ve sakinler. Güzel, alımlı ve zevkli giyiniyorlar. Ateşli ve tutkulular. Lüksü seviyorlar. Evde yemek yeme kültürleri yok. Her akşam lokantadalar.
  • Belediye başkanı Torcuato de Alvear 1882 yılında güneyin Paris’i olarak görmek istediği Buenos Aires’de fakir mahalleleri silip süpürerek büyük bulvarlar, caddeler meydana getirmiş. Mayıs Meydanında hala telgraf ve telefon tellerini yerinde görünce kendi başına hepsini söküp atmış. Yani bu kent için o yıllarda epey para harcamış.
  • Buenos Aires’in en tipik ağaçları Osmanlının da sembolü olan “çınar ağaçları” ile “arbol borracio” yani “sarhoş ağaç”. Sarhoş ağaç iri ve bodur gövdeli ve dalları şemsiye gibi yerlere değiyor.
  • Arjantin, Şili gibi önemli bir şarap ülkesi. Kırmızı şarabı daha da ünlü. Bilhassa “Mendoza” etiketini arayın.
  • Tabi bir de eşsiz “mate” çayı var. Paraguay’da yetişen bir otun kaynatılması ile hazırlanıyor. Bu çay gümüş ya da tahta bir kapta uzun bir süre kalabiliyor. Arjantinliler bu kapları yanlarından hiç ayırmıyor. Sokakta, işte, nerede olursa olsun matelerini yudumlamaya bayılıyorlar. Yoksul yerli halk ve köleler yıllarca bu mate ile avunmuşlar.
  • Arjantin’de “cortado” yani az sütlü orta sertlikte kahve ısmarlanır. Oturduğunuz masanın siyah mermer kaplı yüzeyine, önce gümüş şık bir peçetelik, ardından bir bardak soda, minik metal bir tabakta üç acıbadem kurabiyesi ve sonunda küçük bir bardakla kahve ile gümüş bir sütlük konur.
  • Arjantin’in dünyaca ünlü şairi “Jorge Luis Borges” (1899–1986) başkentin Palermo Viejo mahallesinde doğmuş. Evi zamana yenilmiş ama şiirleri dilden dile dolaşıyor. İşte “Borges” ve ona göre “zaman”;

Zaman benim yaratılış maddemdir.

Zaman beni aşındıran bir nehirdir,

ama o nehir benim.

Zaman beni parçalayan bir kaplandır,

ama o kaplan benim.

Zaman beni bitiren bir ateştir,

ama o ateş benim.

  • Buenos Aires’de denize girmek imkânsız. Denize girmek isteyen ya 500 kilometre güneye yani Mar del Plato’ya ya da Kuzeye Uruguay’daki Punto del Este’ye kadar gitmelidir.
  • Arjantin’de hamburger istenildiğinde önünüze Osmanlı tuğlası gibi kalın bir et geliyor. Yemek kültürlerinin bir numaralı düşmanı ABD’li Mc Donald’s eminim ki bundan 12 adet hamburger çıkartır. Neyse İstanbul’da 22 adet Mc Donald’s kepenk indirdi ya! Ne güzel!
  • Arjantin’de “İspanyolca” konuşuluyor. Gerçi Arjantinliler telaffuzlarıyla biraz farklı bir dil yaratmışlar ama olsun. İspanyolca 30 tam ülkenin resmi dili. Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği beş resmi dilden biri. Maalesef ülkemizde bu dilin ne kadar önemli olduğu henüz kavranamadı. Gençler hemen İspanyolca öğrenin!
  • Arjantinliler de İspanyollar gibi “bingo” oynamayı çok seviyor. Bingo salonlarının önünde uzun kuyruklar oluşuyor.
  • “Soğancık” lakaplı kısa boylu Maradona, hızlı deparı, ayağını raket gibi kullanması ve çalımları ile tüm dünyada büyük ün yaptı. Ancak 1991 yılında FIFA kanında kokain bulunca 15 ay futboldan uzaklaştırılmıştı. Skandallarının sonu gelmedi. Hastanelerde tedavi gördü. Ama resimleri, heykelleri, formaları ile gene de Arjantin’de her yerde o var.

Buenos Aires’e gelip de başta Borges olmak üzere ünlü edebiyatçıların uğrak yeri Kristal aynaları, mermer masaları, duvarlarındaki soluk fotoğrafları ile Turtoni Cafe’de kahve yudumlamadan, soluklanmadan bu kenti terk edemezsiniz.