Angkor Wat

Angkor Wat

Her şey, Khmer krallarının kendilerini “tanrı” ilân etmeleriyle başlamış. Khmer halkı da, o sırada taptıkları tanrılar (Buda, Brahma, Şiva, Vişnu) ile krallarını eş tutmuş. “Tanrı, kralımızdır” düşüncesi ve “kral öldüğünde tanrı ile bir olur” inancı doğrultusunda, her kralın kendi tanrısal imgesini yansıtacak ve canlı tutacak bir eser ortaya koyması kaçınılmaz olmuş. Khmer krallarının güçlenmesi ve başkenti Angkor’a taşımaları, IX. yüzyılda olmuş. Zenginlikleri, Çin ile Hindistan arasındaki ticaret yollarında denetim sağlamalarından kaynaklanıyordu.

Dnasçı Angkor wat

            Khmerlerde yontu sanatı, Hint ve Java etkisinde de olsa, IV. yüzyıldan beri sürmekteydi. Khmer krallarının güçlenmeleri, zenginleşmeleri ile “Angkor” gelişmeye başladı. Günümüze kalan yapıların tümü tapınak. Çünkü, taşı ancak tapınaklarda, surlarda ve kale duvarlarında kullanmışlar. Diğer yapılar ise tamamen ahşap olarak inşa edilirmiş. Ve elbette  zaman içinde yok olmuşlar.  Mabetler, kralı temsil eden ve tanrının tüm simgelerinin sergilendiği “kral tanrı” kültürünün yapıları. İçlerinde kimse yaşamıyormuş.

Angkor Wat

            Arkadaşım Emel Yıldız’la (Panter Emel) “Two Brothers” (İki Kardeş) isimli bir filmin galasına gitmiştim. Terk edilmiş Angkor’da yaşayan bir anne ve iki kardeş kaplanın acıklı öyküsü idi. Tabii karşılarında tüm kötülüğü ve zalimliği ile avcıları ve insanları buluyor bu iki sevimli masum  kaplan yavrusu. Oysa ki onlar Angkor’un doğası ve kültürü o kadar güzel bir uyum sağlamışlardı ki. Filmin yarısı bile olmadan ikimizde ağlayarak sinema salonunu terk ettik.

Angkor Wat

Ta Phom’da Taş ve Ağacın Dansı Var!

            Angkor antik kentinde, Ta Prohm’un duvarların arasında dolaşırken, dev ağaç gövdeleri ve kökleri, kuş sesleri, tropikal ormanların içinde olduğunuzu bir an olsun unutturmuyor. Burada ağaçlar ile taşlar iç içe, yan yana, sanki dans ediyor, sanki bir savaş halinde. Dev ağaçların kolları tapınakları sıkı sıkıya yakalamış. Avlular ve galerilerin bir kısmı artık yol vermiyor. Burası bambaşka bir dünya. Unutmayın bu yapılar Osmanlı İmparatorluğu henüz kurulmadan, Avrupa rönesansı yaşanmadan önce inşa edildi.

Tapınak Angkor wat

            Tapınakları gezerken, satıcı çocuklar veya yerel deyişle “tapınak çocukları”, insana âdeta yapışıyorlar. Ellerinde taşıdıkları birkaç basit hatıra eşyası ya da kartpostalla sürekli peşimizdeler. Ağızlarından çıkan tek söz, “nam nam”, yani “yemek parası” istiyorlar. Yoksullukları yüreğimizi burkuyor. Ama, zaman zaman bu genç müteşebbislere kızmamak da elde değil. Tapınak yolunun bir köşesinde mayın kurbanı sanatçılardan oluşan bir orkestradan yükselen Khmer müziği sanki tarih sayfalarında esrarlı bir yolculuğa çıkıyor.

A woman Angkor Wat

Esas Mabet “Angkor Wat”

            Angkor Wat, yani önündeki suni gölü ile “Kent Mabedi”, bir mabetler topluluğu ve gerçekten orta ölçekte bir kent kadar geniş bir alana yayılıyor. Tüm bölgenin en önemli yapısı, dünyanın “sekizinci harikası” olarak adlandırılan ve Khmer mimarisinin şaheseri sayılan Angkor Wat, yeryüzünün en büyük tapınağı. Bugün, Kamboçya bayrağında bile Angkor Wat’ın beyaz silueti yer alıyor. “İnsan beyninin bugüne kadar tasarladığı en görkemli, en uyumlu yapıt” diye geçiyor kitaplarda, Angkor Wat.

Angkor Wat

            Yapımında, Mısır Piramitleri’nden daha çok taş kullanılmış ve taşların her santimetrekaresi kabartmalarla işlenmiş. Tapınağı çok uzaklardan bile görebiliyorsunuz. Göğe yükselen, lotus çiçeği biçiminde, her birinin yüksekliği 55 metre olan tam  5 kule… Yaklaşmak için, tapınağı çevreleyen ve bir dönemde içinde timsahların cirit attığı yapay gölü, gölün üzerindeki dört köprüden birini, köprülerin sonundaki kapıları, kapıların ardındaki duvarları ve duvarları izleyen galerileri geçmeniz gerekiyor. Bunca engeli aşmayı başardıysanız, bir öneri: Sakın kaybolmayın! Ömrünüzün kalan kısmını 82 hektarlık bir alanı kaplayan bu küçük kentte geçirmek zorunda kalabilirsiniz. İçin için bu türden senaryolar yazarak gezinirken, “Aslında çok da fena olmazdı” diyorum kendi kendime. Angkor Wat’ın, bir kilometre boyunca uzanan ön ve arka galerileri, insanda garip bir “sonsuzluk duygusu” uyandırıyor. Modern dünyanın, yalnızca yaşadığı yeri değil, iç dünyasını bile daralttığı insanlardan biri olarak, bu duygunun tatlı ürpertisini duyuyorum tenimde. Bir ara bahçeye çıkıyorum. Çimlerin üstünde turuncu giysili rahip diz çökmüş. Hindistan cevizi ağaçları hırsla göğe doğru yükseliyor.

Kamboçya

            II. Suryavarman döneminde yapımına başlanan ve 40 yıl süren bu muazzam tapınağın içinde ilerledikçe yükseliyorsunuz. Yükseldikçe yeni koridorlar, yeni heykeller, başka kabartmalar keşfediyorsunuz. Yapıdaki her şey simetrik. Sağda ne varsa solda da aynısını, önde ne varsa arkada da aynısını görüyorsunuz. Aralarında içten bir uyum var. Beş kulenin ortasındaki en yüksek kule, Hindu dininde dünyanın merkezi sayılan Meru Dağı‘nı, kulenin çevresindeki duvarlar ise Meru Dağı’nı çevreleyen dağları temsil ediyor. Geçip geldiğim suni göl, dünyanın sonundaki okyanuslar gibi. Ama, buraya damgasını vuran “Apsara”lar, yani “Tanrı katının kutsal dansçı kızları”. Tam 2 bin apsana figürü sayılmış. Üstleri çıplak, altlarında bir “sarong” sarılı, iri göğüslü, incecik belli dansçı kızlar.

Angkor wat

            Katolik yazar, şair Paul Claudel, Apsaraların figürleriyle bezeli Angkor Wat’la ilgili izlenimlerini şöyle dile getirmiş: “Bugüne kadar gördüğüm en günahkâr, en lânetli yer. Orası şeytanın egemenliğinde. Hasta oldum. Midem bulandı.” Claudel, Angkor Wat’ın, lotus çiçeğini örnek alan ve Meru Dağı’nı simgeleyen kulelerini de “ananasa” benzetmiş! Oysa, ünlü heykeltraş Rodin, her fırsatta Apsaraların resmini çizmekten, onları yüceltmekten geri kalmamış.

            Angkor Wat’a girişte, duvar boyunca bir kabartma var: Ünlü Hint destanı “Ramayana” resmedilmiş. Efsane, kısaca şöyle: Kral Rama‘nın karısı Sri Lanka’ya kaçırılır. Kral Rama, ormanlar kralı maymundan yardım ister. Tanrı Şiva’yı uçuran, yarı kuş, yarı insan “Garuda” da yardıma hazırdır. Uzun savaşlar sonucunda, Kral Rama, maymunların yardımı ile karısını kurtarır. Destanın, ormanlar kralı Tarzan’ın öyküsüyle ilginç bir benzerliği var, değil mi?

            VII Jayavaram,  dönemi Khmer İmparatorluğu’nun en parlak zamanıymış, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman dönemi gibi. Bu dönemde sınırlar genişlemiş, ülkenin her köşesine mabetler, hastaneler, kervansaraylar yapılmış. Ülkenin sınırları Çin’in bir bölümünü, Vietnam, Laos, Tayland ve Malezya’ya kadar uzanmış. Ayrıca, Hindu dini ile Budizm arasında bir seçim yapma durumuna gelen kral, akılcı bir yaklaşımla her iki dini de birleştirici bir politika izlemiş.  Sonuçta Budizm onun zamanında kabul edilmiş.

            Bayon’da, VII. Jayavaram‘ın yaptırdığı çok sayıdaki mabetlerden biri, 700×800 metre boyutlarında, sonsuz bir huzur içinde gülümseyen dudaklara sahip bir yüzle karşılıyor sizi. Kral VII. Jayavaram‘ın yüzü bu. Ama, aynı zamanda Buda’nın ve Brahma’nın da yüzüne benziyor. Jayavaram, Buda ya da Brahma, dağın eteğinde duran her kimse, bana bakıyor ve zavallı ölümlü ben ufaldığımı hissediyorum! Mabedin içinde, bir sağa, bir sola koşuyorum. Dağın dört cephesinde de aynı yüz! Dört bir yana, hep aynı gülümseyişle bakıyor. Bu gördüğüm yüz öyle etkileyiciydi ki, hangi duvara, kayaya baksam hep o yüzü görüyorum. Hayır, değil. Dört yana bakan dört yüzün sağında, solunda ve altında aynı yüzün binlerce küçük kopyası var. İnsan, bu tapınakta saatlerce kalabilir ve bu yüzleri inceleyerek tarihin sayfaları arasında kaybolabilir. Sonra beş başlı su yılanı “Naga” var. Her bir başı kobra başı. Vücudu ise uzayıp gidiyor.

Bu kadar ülke ve ören sahası gezdim, burası kadar etkileyici bir başka antik kent görmedim. Kırk altı kilometre uzaktan getirilen taşların, her santimetrekaresine kabartmalar işlenmiş. Galeriler, arka arkaya dizilmiş. Tam ortasına bir Buda heykeli yerleştirilmiş. Mabetlere uzun bir yol boyunca gidiliyor. Sağda ve solda 54’er adet ilâh ve şeytan heykelleri var. “Ölümsüzlük suyu” için halatı çekmeye devam ediyorlar.

            Khmer Krallığı, XV. yüzyılda Siyam’ın saldırılarıyla zayıflar. Taylar, önce Khmerlerin dillere destan su yollarını, barajlarını ele geçirip tarıma el koyarlar. Böylece kıtlık baş gösterir. Phnom Penh yeni başkent olurken, 100 yıl süren savaş ve kıtlık sonucunda, Angkor tamamen terk edilerek 400 yıl sürecek bir sessizliğe bürünür. Bu 400 yıl, Angkor kentinin doğayla savaşına sahne olur. Ancak, Angkor için hiç de olumlu sonuçlanacak bir savaş değildir bu! Orman büyüyerek, 235 kilometrekarelik bir alanı kaplayan antik kenti örter. Sonuçta, Angkor kaybolur. Ağaçların kökleri, toprağa ve suya ulaşmak amacıyla mabetleri, dev heykelleri ortadan ikiye, hatta üçe böler. Bütün bunların sonucunda, antik kentle orman iç içe geçerek büyüleyici bir manzara oluşturur. Postmodern şehir plânlamacıları Angkor’u mutlaka görmeliler.

            Khmerlerin lideri General Pol Pot, Angkor’u görüp, “İnsanlarımız bunu gerçekleştirdiyse, daha ne mucizeler yaratabilir” diyerek, milleti çiftçi olmaya zorlamış, dil bilen, aydın olan Kamboçyalıların hepsini öldürtmüştü. Pierre Loti, burada 3 gün kalmış, “Angkor’a Yolculuk” adlı kitabında (1912), buradaki büyülü havayı anlata anlata bitirememiş ve Fransızlara, “Elinizi ayağınızı çekin buradan” demiştir.

            Bu yüzyılın başından beri, Angkor’a her gelen, çalıp çırptı. Koca tapınakları götüremedikleri için heykelleri, heykeller büyük geldiğinde başlarını ayırıp götürdüler. Fransa müzeleri Angkor yapıtlarıyla dolu. Ama, bu hırsızlıkların en ünlüsü, Fransız düşünür, yazar, sanat aşığı, sanat eleştirmeni Andre Malraux ’nunki. Hatta Fransa’da kültür bakanı bile olan Malraux, Angkor’a, 22 yaşındayken karısıyla birlikte gelmişti. Kazı çalışmalarında bulunmak için de izni vardı. “Kadınlar Tapınağı” diye bilinen ve kadınlara adanmış tapınaktan çıkardığı dev parçaları güzelce Phnom Penh’e taşıdı. Bu parçalar birleştirildiğinde tapınağa adını veren kadın heykellerinden biri çıkıyordu ortaya. Ancak, bu heykeli gemiye yükletirken yakalandı, tutuklandı, yargılandı ve hapse mahkûm oldu. Fransa’ya dönen karısı, Fransa tarafından Kamboçya’ya politik baskı yaptırarak Malraux‘yu serbest bıraktırdı.

            Evet, Angkor Wat şüphesiz tüm gezdiğim ören sahalarının en muhteşemi ve etkileyicisi. Her geçen günde daha fazla meraklıyı kendine çekiyor. Tamamen farklı bir dünyaya merhaba diyoruz. Hani burayı görmeden “ölmeyin” diyebilirim.