Anadolu Sevdamız

Parantez açamazsın yarınlara.

Ya gidersin adam akıllı,

her santimetre karesini duya duya,

ya seğirtir de gözün

aldırmaz yürürsün

o da yakışmaz yolcuya.

Üstünde taşıdığı kadar seni

hakkı var yolun.

Ağırlığınca basmalısın toprağa.

Yüzyıllardır ne yaşandığını

o topraklarda

hissetmelisin bir tek adımında.

Boğulmuş,

tükenmiş onca öyküyü

bırakamazsın,

bırakıp da gidemezsin yola.

Saklayan saklasın

gözümüz de,

dilimiz de durmaz bizim.

Biz, sevdalıyız Anadolu’ya.

Az yorulup

çok gitmek yazılmış ya anlımıza

duraklar dost yüreği

katığımız sözleridir onların.

Sonu olacaksa bir gün

bu yolculuğun

Biz, Anadolu’da

ve Anadolu için ölmeliyiz.

Bazen En Yakınımızdadır Güzellikler

Bir gezi anısı anlatmak benim için çok zor, çünkü ben hep gezdim; ‘işim dolayısı ile’ … Yani bir “gezgin” misali değil, yani o geziler benim anılarım değil, yaşamımın parçaları. Herhangi birini anlatmak, bir diğerine ihanet olacak kuşkusuz … Varsın bu kez ihanet edeyim.

Şöyle bir düşünüyorum, ilk hatırladığım yolculuğum nereye idi, diye … 1-ıh, çıkaramayacağım.

Belki… Evet belki, babam Armağan Şenol’un orkestrası ile Alanya Kızılkule’de konser vermeye gittiğimiz sefer olabilir; hani otobüste tam arkamdaki koltukta oturan 20 yaşındaki klavyeci “İv”e aşık (!) olduğum sefer. .. (Ben o zaman 5 yaşındaydım sanırım … )

Ya da belki 14 yaşlarında iken, İtalyan Kız Ortaokulunda okuduğum ve az buçuk da Fransızca bildiğim için, tercüman eksikliğinden dolayı bir otobüslük bir grubun başına geçtiğim sefer! Hani şu Tunus’lu rehber bozuk Fransızcası ile “nüfusun % 90’ı Müslüman ‘dır” dediğinde, “90 bin Müslüman varmış” diye tercüme edip de, doğrusunu anladığımda, yerin dibine batasım gelerek sabaha kadar uyuyamadığım gecenin geçtiği Akdeniz seyahati …

En çok deniz yolculuklarını sevdim ben. Genç kızdım, babam -biraz da şöhretim dolayısı ile, öyle her istediğim yere gitmeme izin vermezdi doğal olarak… Ama, bir gemi yolculuğu olduğunda, değil mi ki gemi ucu bucağı olan, iyi kötü beni kontrol edebileceği bir yer; göreceli bir özgürlük yaşardım… Ve bir de denizin kokusu!

Allah’ım, o ne güzel bir koku, bir duygu, bir dokudur yaşanan… Issız bucaksız görünen denizin ortasında, ceviz kabuğu misali gemiyi, hükümranlığının toprakları sayarsın, kendini evrenin hakimi gibi hissedersin …

Doğa ile bütünleşmenin zevkini, ilk gemi yolculuklarında tattım ben … Doğa karşısında duyduğum en büyük şaşkınlığı ise kendi yurdumuzda, yanı başımızdaki güzellikler karşısında yaşadım. Biraz durup düşününce de, sizlerle en çok paylaşmak istediğim anımın, bu olduğunu hissettim.

Yıl 1984, mevsim yaz. Eşim o zaman henüz nişanlım idi turist rehberi olduğu için, evlenmemize birkaç ay kala, ‘bunalım’ numarasına yatarak babamdan aldığımız mucizevi izin sonrasında, onun ülkemizde gezdirdiği bir Fransız grupla birlikte ‘Batı Anadolu Turu’na katılmıştım …

Turun başlangıcında Ankara gibi, daha önceden de görüp bildiğim yerler vardı. Orta okulda İtalyanca’nın yanı sıra, muhteşem bir öğretmen olan Leyla Cansun’dan haftada 6 saat gibi önemli bir programla, -aileden gelen kulak dolgunluğunun da katkısıyla- öğrendiğim Fransızca’yı kullanmanın keyfi ile, turistlerle gevezelik edip duruyor ve onlara bildiklerimi satıyordum. Nevşehir-Ürgüp yoluna çıktığımızda da, durum aynı idi. İçimde öyle fazla bir merak yoktu, defalarca orada burada o yörenin resimlerini görmüştüm. Kendi ülkemin topraklarında, amacı ‘sevdiğime yakın olmak’ olan bir yolculuğu sürdürüyordum.

Nazar (sevdiğim … ) ayağa kalkıp bölgeyle ve oluşumuyla ilgili bilgiler vermeye başladı. Hem ona ayıp olmasın diye, hem de anlattıkları giderek ilgimi çektiği için susup, dikkatimi söylediklerine yoğunlaştırdım.

“Bu bölgenin oluşumuna Hasandağı ve Erciyes dağlarının milyonlarca yıl öncesindeki faaliyetleri sebep olmuştur. Bu iki dağın dur durak bilmeden püskürttüğü lavlar ve küller yüzlerce kilometre karelik alana yayılarak ne bulursa yok etti ve Toros platosunu yeni bir örtüyle kapladı. Bu oluşumla ilgili tarihi hiçbir belge bulunmamıştır. Ancak Caesarıum ‘fuların (Kayseri) bastırdığı bir sikkede Erciyes lav püskürtürken görülmektedir.

Bu iki dağın kuzeyinde ve arasında kalan bölgedeki volkanik örtü; altta bazalt içeren sağlam bir kabuk ve üstünde çimentolaşmış volkan küllerinden meydana gelen düşük dirençli tüf ve kayaç oluşumlarından ibaretti.

Bitki örtüsü değişince iklim de değişti ve gece gündüz ısı farkları arttı. Bunun sonucunda bazalt kabuk yer yer çatladı. Yağmur suları çatlaklarda birikerek kabuğu, yoğunluğu daha az olan derinlere doğru oymaya başladı. Bu sular kendine bazan yatay, bazan dikey yollar buluyor, volkanik örtünün altında kalan katmanlara geçiyordu. Böylece etraflarındaki yumuşak bölgelerin oyulduğu daha yoğun oluşumlu çıkıntılar oluştu.

Bu kez sıra doğanın törpüsü rüzgâra geldi … Bölgede deli gibi esen rüzgar, bütün dik açıları törpüleyip, önüne çıkan uzantıların her tarafını perdahlı yordu … Ama yine bu deli rüzgar, sert bazalt kütlelere dişini geçiremeyince onların, altlarındaki törpülenmiş çıkıntıların üstlerinde kalmasına izin veriyor ve böylelikle şapkalı “peri bacaları” ortaya çıkıyordu … ”

Bu anlatılanlar bayağı ilgimi çekmişti, ama eninde sonunda pek çok resmini gördüğüm bir yerle ilgili bilgilerdi; yani “zarfa” değil, “mazrufa” eklemeler yapıyordu fikrimce.

Nazar konuşmasını bitirip yanıma oturdu. Akşamın ilk loşluğu çökmek üzere ve güneşle mehtap koyu bir cilveleşme içindeydi. Hani şu ışıkların nesneleri doğrudan aydınlatmadığı, kontrastların ortaya çıktığı, ideal fotoğraf çekme zamanı… “Nasıl buldun?” dedi sevgilim bana;

“Seni mi?” diye sorasım geldi, ama sormadım tabi. ( O her şeyin zamanında ve yerli yerinde olmasını sevenlerdendir, bu durumda konuyu saptırmanın lüzumu yoktu! ) “Çok ilginç” dedim ki yalan değildi… “İki-üç dakikaya kadar bir tepenin ardından virajı döner dönmez, adamların minik çığlıklarını ve tepkilerini izle bak, şaşıracaksın” dedi …

Evet! Gerçekten de şaşırdım, ama turistlerin tepkilerine değil, kendi -onların tepkilerini bastıran-çığlıklarımla karışık, gördüklerime! “Hiii… Ayyy … Vayyy … ” Çılgınlar gibi bir o cama, bir bu cama gidip gidip geldim otele varana dek ve ertesi günü iple çektiğim için uyku bile tutmadı desem yalan olmaz, çünkü akşam olmuştu ve yöre gezimiz ağzımıza bir parmak bal çaldıktan sonra ertesi güne kalmıştı.

Ah o ertesi gün ve sonrası. ..

Böyle bir kitaba para verip okuyan siz sevgili gezi dostları, aranızda Kapadokya’ya gitmemiş biri olabileceğine ihtimal vermiyorum; ama yine de şu veya bu nedenle bunu gerçekleştirememiş olanlarınız varsa eğer, lütfen her türlü projenizi rafa kaldırıp önce oraya gidin. Benim kadar uç noktalarda tepki veren, uç duygularda gezinen biri olmayabilirsiniz; ama inanın ki siz de etkileneceksiniz gördükleriniz ve dinlediklerinizden.

Fotoğraf denen şeyin yetersizliğini ilk kez orada anladım ben, ilk kez orada objektifin anlamını kavradım. Sübjektif alt yapı olmadan objektifin değersizliğini gördüm …

Başka detay vermeyeceğim, hadi ne duruyorsunuz, Kapadokya’ya, marş marş!

Gat Dedikler Nasıl Olurmuş Meğer?

Ta on ikinci yüzyıldan bu yana bilinirmiş gat. O tarihlerden kalma kitaplar var imiş, gat’ı anlatan, belirleyen. Gat yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi; ama ondan biraz şişmanca. Dalın ucuna doğru yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü-beşli. Ruhsal bozukluk için bire birdir gat. Kimi zaman savaşçılara verirler imiş yüreklendirmek için, azdırmak için! … Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz, güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta cembiye’siz olur, donsuz olur, ceketsiz olur; ama asla ve kat’a gat’sız olmaz. Yemen demek ne kahvedir ne dura’dır, ne bağdır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah ne padişah… Yemen demek gat demektir, on ikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat Kuzey Yemen’in tarihi, din’i kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilmez sanılan!

Soğuk su için termos çok, öyle uzunlarından değil de tencere gibi olanından, “gavur” malı, en hasından. Üç-dört tennos getirdi küçük kız. O bizim odada, nişlere sıralanmış sevimli pirinç kapların daha kötüsünden alüminyum, bunlar “tükürük hokkaları”dır. Birkaç da bardak. Avni Bey, namazını eda etti, üzeri bir avuç ateşli tömbekiliği nargilenin üzerine ustaca yerleştirdi, çekti üç-beş nefes. Tütünü de kendi yetiştiriyor Avni Bey, yani tömbeki en hasından.

Hava, odanın havası soğuk değil; ama kapı kapalı, pencereler de öyle, sıkı sıkıya! Entarili, ak entarili bir konuk geldi, başı poşulu, entarinin üzeri ceketli. Ayakkabılarını çıkardı, iri parmaklı. Ağzı altın diş dolu burnunun altından bıyık, dikine inen. “Baba Türk efendim, bu benim arkadaşım, yarbay orduda, Maşallah Maşallah ehlen ve sehlen…” Babası Türk’müş, almış anasını sonra ya ölmüş ya da dönmüş, çoluk çocuğunu San’a’da bırakıp niceleri gibi! “Ehlen ve sehlen … ” Avni Bey ise sanıyorum bizi anlatıyor, gülüyor altın dişler ve alıyor marpucu Avni Beyden çekiyor üç-beş nefes ciğerinin ta dibine dolduruyor dumanı, açıyor naylon sargıyı, çıkarıyor gat’ını, sonra başka konuklar. Gelen bir yere çöküyor, oda, yükünü aldı, herkesin elinde naylona sarılı gat! Rüya gibi insanlar, gözle görülen. Gat yaprakları yıkanmaz, niteliğini yitirir! Maşallah. Ne de çabuk atıyorlar ağızlarına? Gat yaprakları giderek azalıyor dallarda, tüm oda tam yeri, geviş getiriyor, biz dahil! Çiğnediğimizi yutmak yok, yanağın bir yerine, özellikle sol tarafa, hey gözünü sevdiğim sol, sol tarafa dolduracaksınız, çünkü ağulardan süzülme deneylere göre, sol taraf sağ taraftan daha çok alırmış! Ara sıra soldaki yaprak, giderek öğünen yaprak birikimini süzerek bir-iki yudum soğuk su içeceksiniz.

Hava giderek bozuluyor, tömbeki kokusu sardı bedenimizi. Fazla kımıldamaya da gerek yok, bir esmer genç girdi odaya, Avni Bey sevindi, bu bizim için özel olarak çağırdığı Yemen’in en usta ut çalanı, ut sanatçısı imiş … Avni Bey kalktı, dışarıdaki yüklüğün üzerinden ut kutusunu çıkardı, nakışlar içinde nefis bir ut. Bizim “Muhammet”, ut ustası naylonu çıkardı, yaprakları seçti, başladı çiğnemeye ve udu akort ederken doldu sol tarafı, bir bardak soğuk suyu da içip ve sonra yanık bir hava başladı dumanlı odada, söylerken çiğnemiyor gat’ ı, ara nağmelerde oynuyor çenesi, sonra makam değişti, bizim “baba Türk” altın dişli yarbay beyaz entarili başı poşulu ve de beli cembiyeli, bir başka konuk daha kalktılar daracık ortaya, eşikten yana, utçu da kalktı başladı ayakta çalmaya, bir yiğit hareketli oyundur başladı, ara sıra “tıs tıs”lar çekilerek, epey sürdü oyun, bir yandan çiğniyordum yeşil yaprakları, nezaret altında ve tarifle en iyi yaprakları seçerek zira yerdim başkalarının hakkı olan yaprakları da acemilikten, bir yandan ses alıyordum makineyle, ardı ardına fotoğraflar çekerek geniş açı değil, normal objektif ile, çünkü yaş elli bir edinememiştim bir geniş açı objektif, sığdırmaya çalışarak beş santimlik objektife olanı biteni enine, boyuna! …

May

May’ı Güneydoğu Anadolu’dan bilirim, sudur. Buranın may’ı da bir hoş. Kocalar çarşıdan alırlar, “bahur”u boncuk gibi sert bir şey, hafif kirli sarı. Kadınlar alınca bahur’u yakarlar, ateşi atarlar bu bahuru ateşin üzerine, yanar bahur. Sonra kadınlar da dumana büyücek bir kap tutarlar ağzı bahurdan yana, yanar bahur ve kap bahurun kokusunu ıyıce alır, sonra su koyarlar bahurlanmış kaba, bu ana kaptır. Bu kaba su döküldüğü zaman hep o bahurun, biraz gülyağını andıran, biraz karamela tadındaki hoşluğu hemen alır, bunlar önce buzdolabında, yoksa kuyularda soğutulur, sonra doldurulur termoslara… Bir gün dayanamayacak “Allah rızası için sade may, bahursuz olsun.” diyecek ve her zamanki gibi güldürecektim Avni Beyi! Ve Avni Beyin, küçük olduğu için yanımıza gelen kızı Eşine’ye seslenecektim hep, “Eşine, yallah may, amma velakin la bahur”, yani haydi Eşine su getir, ama bahursuz olsun. Benim Arapçamı anlamayan Eşine’ye, babası bir kez daha Arapça tekrar edecekti ve Eşine alışmıştı sonunda benim Arapça’ma, zeki çocuk! …

Azalıyordu yapraklar, geviş getirmeye başlayalı bir saat olmuştu, çenem yoruldi.1, ben yoğum bu işte, deyip kalktım muhabbetten, yudum ağzımı iyice ve de macunlayarak fırçayı, hanım da bıraktı hemen benden sonra, sonradan gat çiğnerlerken tanıştığımız bir konuk, Avni Beye, “Bu eşekler ne anlar gat’ tan, hiçbir şey anlamamışlar.” diyecekti kabul edecektik yakıştırdığı sıfatı!

Gatımızı konuklara ikram edip fotoğraf çektirmeye çıktık piyade. Gat faslı başlayalı altı saat olmuştu, döndüğümüzde de sürüyordu!

Oda tam deyimiyle “Tilki tuzağı” na dönüşmüştü! Bir “sevap olsun” diye, pencereyi açtım, bilmiyordum ki, bu durumda pencere açılmaz! Gözler daha bir tatlı bakışlı, vücutlar daha bir gevşemiş, o her odaya girişte ayağa fırlayan dostlar, şöyle bir kımıldıyorlar yerlerinde o kadar! Gat, etkisini gösteriyordu!

Yemen’in nüfusu kesin olarak belli değildir, yedi-sekiz milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Doğum oranı alabildiğine yüksek, binde 30-40, ölüm oranı ise binde 14! Çocuk ölüm oranının binde 120 olduğu biliniyor. Kimse doğum kontrolünden yana değil. Yani uygulaması gerekenler, dinsel bakımdan zaten olanaksız, çok kadınla evlilik ve sanırım yapacak başka işin de olmaması doğal nüfus artışını binde 25’e ulaştırıyor! Bu, gerçekte bir nüfus patlaması.

Gat çiğnedikten sonra söyleştiğimiz, iyi İngilizce bilen bir devlet memuru aydın, gat üzerine doyumsuz bir nutuk atarken şöyle diyordu:

“Gat, dünyanın en güzel şeyidir. Viski içersiniz sarhoş olursunuz, bu ve benzeri içkiler insanı saldırgan yapar, oysa gat, insana dünyayı sevdirir, insanları sevdirir, sizi güzellikten güzelliğe götürür, hiçbir zararı yoktur, en güzel duygular ruhunuzu, bedeninizi sarar, biz kimi zaman akşamları gatı, evde karımızla da çiğneriz, müzik dinleriz birlikte, güzel güzel konuşuruz ve neden saklamalı, madem ki hepsini öğrenmek istiyorsunuz, affedersiniz üç-dört kere de sevişiriz.”

Bu arkadaşın altı çocuğu vardı genç yaşında.

Burada da bizdeki gibi çok kuvvetli aşiret bağlan var, aşiretlere şeyhler hükmediyor ve bunlar ülkede önem taşıyor. Otuza yakın büyük aşiret yaşamda etkinliğini gösteriyor ve yönetimde. Kendi geleneksel düzenlerini kılı kılına uyguluyorlar, krallığın düşmesinden daha doğrusu düşürülmesinden önce bunlar İmam’a bağlıydılar, sıkı sıkıya. Ne var ki, Yemen’e hükmettiğini sanan İmam Yahya bile, zaman zaman, kendisine karşı gelmemeleri için aşiret başlarını ya da en yakınlarını, örneğin çocuğundan birisini rehin tutarmış! Aşiretler özerkliklerine son derece düşkün. Şeyhler köyleri yönetiyor, tıpkı bizde olduğu gibi! Köyde seçimler, şeyh seçimi halkın yeni şeyhe armağan vermesi için iyi bir fırsat oluyor. Herkes kendi olanaklarına göre yeni şeyhe bir şeyler sunuyor. Örneğin, koyun, inek, meyve, bal, yağ … Ancak, en önemli ve bir tek gelen armağan bir demet “gat”oluyor! Demetin büyüklüğü, verenin gönlünün ve elinin yüceliğini, bolluğunu, parasal durumunu belirliyor!

Şeyhler de uğraşırlar birbirleriyle, günü, zamanı gelende.

1567’de İmam Şerafettin’in oğlu Muhattar, kendilerine karşı isyan eden Havlan kabilesinden 300 kişinin ellerini ve ayaklarını kestirdi ibret olsun deyu. İsyan çıkaran Havranlılardan birisi de San’ anın Yemen kapısını yakanda Muhattar bunu yakalatır ve yine ibret olsun deyu aynı kapıya ellerinden mıhlatır, kalır isyancı orada bağıra çağıra ölür ve Muhattar, bir savaşta aldığı 2300 esirden 300’ünü öldürür ve kestirir başlarını. Yetinir mi Muhattar bununla, yetinmez ve 1000 esiri dahi bir araya toplatır, biner esterine, aralarında gezinir esirleri öldürerek ve esterinin ayaklan kan içinde kalır ve kestirir kafalarını bunların. Cem’an yekûn 1300 kelleyi geri kalan bininin eline verir, yürür bunlar altı gün ve altı gece dağlar dereler aşıp San’a’ya varırlar, bu 1300 insan kellesi oğul Muhattar tarafından baba İmam Şerafettin’e gönderilmektedir! Dolaştırılır bu kelleler üç gün üç gece San’ a sokaklarında ibret olsun deyu ve baba ile oğulun açılır arası ve sonunda Muhattar İmam olarak oturur Yemen tahtına ve kök söktürür Osmanlı ordusuna! …

Beylerbeyi Murad Paşa’yı öldürdü Muhattar, başta San’a olmak üzere ve dahi Aden’i ve dahi başka şehirleri ele geçirdi Osmanlı yönetiminde salt Zübeyt kenti kaldı ve kendisini Halife ilan etti, saldırdı Zübeyt’e; ama geri püskürtüldü! Ve Devleti Osman, Yerrien’de yeniden egemenlik sağlamak içün hemen harekete geçti. Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa ve Özdemir oğlu Osman Paşa ve Süveyş Kaptanı Kurdoğlu Hızır Paşa Yemen seferiyle görevlendirildi. Daha önce bu seferden sorumlu olan Lala Mustafa Paşa, geçinmedi Sinan Paşa ile ve alındı bu görevden ve Kanuni Sultan Süleyman oturdu tahtına döşendi bazı fermanlar, mektuplar:

” … Memleketim şarktan garba varıncaya kadardır.

Askerimden bir miktarını göndermek istersem piyade ve süvari yüz bin veyahut daha ziyadedir.

İcabında berr-ü-bahri doldurur, bir askeri bir askere ilhak ederüz. Askerimizin bir ucu Yemen’de, diğer ucu taht-ı himayemizde olan memleketlerdedir. Taç ve kuvvet ve kudret sahibi olan ekabir-i mülük biz muhalefet edecek olan kahr-ü tenkil-i şahanem havf ve dehşetinden mehabeti hüsrevaneme daima baş eğerler.

Sülale-i Seyyidülmürselinden olduğunuz ıçın hilmimiz galebe ederek saltanat-ı seniyyemizin namusuna lazım olan size avakibi iptidai bir kerre dahi ihtar ederim.

Cibale tahassun ve iltica eder de kurtulurum zumü ayn-ı muhaldir. Bu tedbire gerek cehlen ve gerek ilmen teşebbüs olunsun, her halde kendinizi tedmir demektir.

Bu ferman-ı şahanemi Mustafa Paşa’ya tevdian gönderiyorum. Özdemir Paşa’ya yardım olmak üzere 3000 piyade ve 2000 süvari dahi gönderilmiştir. Ayrıca 200 atlı ihzar ve mühimmat ve cephane ve erzak, bahren yola çıkacaktır. Daha kuvvet lazım olursa gönderilecektir.

Muhattar kabre girmezden evvel bir kerre teemmüm etsin, uykudan uyanıp ve gafletten ayrılıp saltanat-ı seniyyeme sığunur ise ancak kendi nefsine rahmedüp canını vikaye ve muhafaza eder. Devlet-i Aliyemizden her iyilik ve her bir hürmet ve riayeti görür. Dalal ve mükabere ve hayale inhimak eder isen günahın boynuna olsun … ”

Ve sınırlan Macaristan’dan Yemen’e, Volga kıyılarına Cezayir’e kadar uzayan Osmanlı Devleti’nin gölleri idi Akdeniz ve Kızıldeniz ve Fransa Kralı bile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım diliyordu, durum böyle iken asi Muhattar Sultanın fermanına, namelerine aldırış etmeyüp uğraştırmıştı Devleti yıllar yılı!. ..

Bir Konser Anısı ya da İsmail Bey diye biri

Ege tarafında bir konserdeydik, yıl 1996 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu. İki-iki buçuk saatlik konserden sonra kulise döndüm. Bu işin içinde olanlar bilirler, konserinize binlerce insan gelse bile, bunlardan çok az kısmı kulise girebilir. Kulise girebilmek için her şehirde belli kurallar geçerlidir. Bunlar yazısız kurallardır. Bu kuralları şöyle sıralayabilirim:

Şehrin emniyet müdürünün ya da valisinin çocukları olacaksınız ki, polis kordonunu rahatlıkla aşabilesiniz.

Bodyguardlardan, o andaki salon güvenliğinden sorumlu olan insanlardan birinin yakını olacaksınız.

Şehirde konseri organize edenleri yakından tanıyacaksınız ki bu hem konsere hem kulise daha rahat girmenizi sağlayacaktır. Bunlar sadece benim için değil, birçok sanatçı için geçerlidir

Bunlar yazısız kurallardır. Yani ben kulisteyken birileri kapıyı açıp girebiliyorsa ve fotoğraf çektirip imza almak istiyorsa, mutlaka bir yerden torpillidir.

Aslında ben kulise herkesin gelmesini isterim; ama ne zaman ne de mekan buna olanak vermediği için en azından gelenlerle çok yakından ilgilendiğim, kulise kim gelirse gelsin bu gelen arkadaşlarla fotoğraf çektirdiğim, ya da kaset kapaklarını imzaladığım çok iyi bilinir.

Yine böyle bir gündü, uzaktan bir genç çocuk, yanında 2-3 kız arkadaşı ile beraber havalı bir şekilde kulise girdi. O sırada kuliste birkaç yerel gazeteci, birkaç imza isteyen arkadaş, bunun yanında orkestra üyeleri bulunuyordu. Kapıyı açar açmaz, elini uzatıp bana doğru yürüyerek, “N’aber Haluk’çuğum?” diye bir girizgahla yanıma yaklaştı. İçimden o anda “Mutlaka bir arkadaşımızdır, tanışmışızdır ki bu kadar samimi davranıyor.” diyerek hemen elimi uzattım ve “Merhaba, hoş geldin.” dedim. Tanımıyordum; ama yanındaki bayanlara karşı kendisini küçük düşüm1emek için sıcak davrandım. Tam o esnada gözlerime baktı “Beni tanıdın mı?” dedi. İçimden sitem ederek “Yahu adam seni nerden tanıyayım?” dedim. Yine içimden “Biraz tanışıklık göstereyim ki, arkadaşlarının yanında bozum olmasın.” diye söylendim. Sonra da kendisine “Evet, tanıdım.” dedim. O anki zor durumundan kurtarmak içini elini sıktım. “Hayır, tanımıyorum!” desem, arkadaşlarının önünde küçük düşecekti kendince. Hani imza isteyecekler diye düşündüm ve imzalarını vereyim de bir an önce gitsinler istedim. Ben tanıdım der demez bana dönüp “Peki nereden?” demez mi? İçimden bir küfür daha bastım. “Be adam!” dedim, “Bir kere merhaba demişim, seni tanıyorum, demişim, beni niye zora sokuyorsun? Hadi beni bırak, kendini niye zora sokuyorsun? Ben ne bileyim seni nerden tanıdığımı … ” diye içimden geçirirken döndüm yine onu kurtarmak için omzuna vurdum. “Tanıdım, tabiiki konserlerden, şuradan-buradan.” dedim. Adamın peşimi bırakmaya pek niyeti yoktu. “Yok yok, nerden nerden ?” dedi. Hay Allah, dedim kendi kendime; bir taraftan diğer çocukların fotoğraflarını imzalıyorum bir taraftan da İsmail adındaki o arkadaşla ilgilenmeye çalışıyorum. “İsmail’ciğim”, dedim, “Günde iki yüz-üç yüz kişiyle karşılaşıyorum, bir gün önce ne yemek yediğimi, nerde olduğumu bile unutmuş durumdayım.’ Tumeler-mumeler, başladım İsmail’ e derdimi anlatmaya. İşimi gücümü bıraktım, varsa yoksa İsmail’le uğraşıyorum. Ama birden kuşkuyla, “Ya bu adam bu kadar ısrarlıysa, kesin ben çok ayıp ettim; çünkü bu adam benim sınıf arkadaşım, unuttuğum bir dostumun tanıdığı olabilir. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım olabilir.” diye düşünüp, İsmail’ e bir nevi özür mahiyetinde bir şeyler söyledim. “İşte, konserlerimdir İsmail’ciğim; şudur budur, öyledir böyledir, hatırlamıyor insan.” gibisinden bir sürü şeyler söyledim. Bu arada basın röportaj için bekliyor, bir sürü insan fotoğraf için, hatta İsmail’in yanındaki bayanlar da, “Yahu İsmail, bırak artık bu tanışma meselesini de fotoğraf çektirelim.” diyorlar. İsmail Nuh diyor peygamber demiyor. “Yok, yok, senin burnun büyüdü. Artık insanları tanımıyorsun.” Çok sinirlenmişti. Hata nerdeydi? Hafızamda mı, yoksa İsmail’ de mi? “İsmail’ ciğim,” dedim, “Yani bunun burun uzamasıyla ilgisi yok. Hatırlamıyorum, birçok insanla tanışıyorum. Çok insanla arkadaş oluyorum.” İsmail tekrar, “Yok, yok, benim tanıdığım Haluk Levent böyle değil.” deyince, bir zamanlar konserlerine gittiğim sanatçılar aklıma geldi. Zülfü Livan eli ‘nin kulisine bu kadar rahat girebilir miydim? Zülfü Livaneli’ye, “N’aber Zülfü, tanıdın mı beni?” deseydim benimle bu kadar ilgilenir miydi? Ya da sevdiğim başka bir sanatçı. Durdum, “İsmail ‘ciğim, nerden tanışıyoruz. Bana ne olur söyle. Kendimi affetmeyeceğim. Lütfen söyler misin nerden tanıştığımızı?” İsmail bana baktı ve “Geçen yılki Fethiye konserini hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Organizasyonla birlikte yemeğe gitmiştin hatırlıyor musun?” “Yemeğe çıktığınız yerde yan tarafta gençler bira içiyordu.” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Evet,” dedim. “O gençlerden biri bendim.” “Sana Ümit Besen ‘den bir şarkı söylemiştim arda abi, beğenmiştin.” “İşte o İsmail benim.” Dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. İçimden kendime küfür etmeye başladım. Hemen o anda gazeteci arkadaşları çağırdım. Onlara şöyle seslendim “Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, yanımda gördüğünüz İsmail’i ben geçen sene Fethiye’de tanıdım. Ve o anda bira içerken Ümit Besen şarkısı söylemiş. İşte o İsmail burada arkadaşlar. Her Allah ‘ın günü ben İsmail’i düşünüyordum,” dedim ve basın mensuplarının şaşkın bakışları altında İsmail’e döndüm. “Tanımıyorum ulan, tanımıyorum seni.” dedim. İsmail boynu bükük şekilde çekip gitti. Bunları söylediğim için kendime çok kızdım; ama beni tam tamına 40 dakika oyalamıştı İsmail. Bir sanatçının yoğunluğunu düşünmeliydi. O günden sonra çok İsmail’ler türedi. Bir kez merhabayla on yıllık arkadaş gibi, “Neden tanımadın?” sorusunu soran İsmail’ler çok oldu. Ne sanatçılar izleyenleri ne de izleyenler sanatçıları kendi komplekslerinin nesnesi yapmamalı. Doğallıkla; ama mutlaka karşılıklı saygıyla yaşanmalı her şey.

Aydın, Tunceli ve Dost Sidar

Zamana yenilen canlılar gibi anılar da silinmeye ve unutulmaya başlar gitgide … Zihin ekranında net beliren birçok olay, zaman içinde hayal meyal bir boyut kazanır. Ancak bazı anlar ve anılar vardır ki, yaşamınız boyunca hep sizinle birliktedirler, asla terk etmezler sızı ve zihninizi …

2000 yılının temmuz ayında ziyaretine gittiğim değerli hocam Prof. Dr. Türkan Saylan bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Tunceli’ye öğrenciler için bir gezi düzenlediğini ve istersem, benim de bu geziye katılabileceğimi söyledi. Hiç düşünmeden o an cevap verdim “evet hocam kesinlikle gitmek istiyorum.” Nihayet ülkemin hep merak ettiğim doğusunu görebilecektim.

Öncelikle gezgin ruhuna sahip bir insan, sonrasında da bir coğrafyacı olduğum için, yurdumun birçok yerini görme ve oradaki insanlarımızı tanıma fırsatı bulmuştum ama ülkemin doğusu hep ulaşılmaz bir istekmiş gibi zihnimi meşgul ediyordu. Hiç ummadığım bir anda bu isteğin gerçeğe dönüşmesi söz konusuydu. O gece saatlerce düşündüm, düşündükçe mutlu oldum.

Çünkü, yeni bir yer görmek yeni insanlar tanımaktır. Yeni insanlar tanımak ise, kişiye yeni edinimler ve yeni fikirler kazandırır. Bütün bu kazanımlar, hayata dair farklı bakış açıları ve hayatı farklı algılayış yetisi sunar.

Doğunun dertli kaderini bir yorgan gibi örtünmüş olan bu şehre dair çok şiir okumuş, çok türkü dinlemiştim. Onunla tanışmak fikri ise hep çok uzaktı bana, masal diyarları kadar uzak… Hayal ettiğim doğu ile gerçek arasındaki farkı merak ediyordum ama değişmeyecek bir gerçek vardı oraya dair, doğu hep umutluydu …

Geziye katılım ne yazık ki çok azdı, sanırım aynı gezi, Bodrum veya Antalya’ya yapılsaydı yer bulmak çok zor olurdu. Otobüsümüz hareket ettiği anda, heyecan, mutluluk, sabırsızlık gibi duyguları hat safhada yaşıyordum. Yol boyunca bıkmadan usanmadan, görmediğimi görme isteğiyle camdan dışarıya bakıyor ve sürekli hayal kuruyordum. Ne farklı renkleri barındırıyordu şu koca ülke …

Uzun bir yolculuğun ardından nihayet Tunceli ‘ye varmıştık. Bizi karşılamaya gelenlerin rehberliğinde, Tunceli ‘ye bir tepeden bakan Anadolu Öğretmen Lisesine ulaştık. Yatılı bir okul olduğu için gezi boyunca orada kalacaktık. Kısa bir tanışmanın ardından kahvaltıya indik İşin en güzel yanı bizlerin geleceğini duyan Tunceli’li öğrenci arkadaşlar yanımıza gelmişlerdi. Oh be! Sandığımdan çok daha rahat bir ortamdı. Espriler yapılıyor, sanki çok önceden tanışıyormuşuz gibi sohbetler ediliyordu. Okul bahçesine çıktığımızda Tunceli ‘nin tamamını tepeden görebiliyorduk. Alabildiğine gri çıplak dağlarla kaplıydı bu coğrafya, sonra kıvrım kıvrım akan Munzur çayı görülüyordu uzaktan.

Tunceli’nin en güzel tarafı aydın bir halka sahip olması, gençlerin hemen hemen tamamı, Türkiye’nin bir yerinde üniversite eğitimi görüyor. Tunceli okur yazar oranı bakımından da il bazında Türkiye’de birinci konumda. Doğanın ve hayatın zor şartları bu şehrin insanını eğitim için kamçılamış. Ayrıca ülkemin doğusunda hiç beklemediğim bir durum da dikkatimi çekiyor; Tunceli’ de kadın erkek ayrımı yok. Bayanlar son derece rahat, bakımlı ve kendilerini yaşamın her karesinde çok çok iyi ifade ediyorlar. Sohbetler devam ederken ufak ufak gruplara bölünüyoruz. Sessiz oturan, ancak yüzünde hep tebessüm barındıran bir arkadaşla sohbet ediyoruz. Sanki O’ nu çok önceden tanıyorum ve O’ndaki iyi niyeti hissediyorum. Gözleri kömür siyahı olan bu arkadaşta keskin bir ifade var. Biraz geçte olsa “adın ne” diye sorduğumda “Sidar” diyor, ilk defa duyduğum bu ismin anlamı sorduğumda ise “Gölgedeki serinlik ” demişti sanırım. Sidar’la sohbet etmek çok keyifli, saatler hızla ilerliyor. Akşam sohbetler ediliyor, türküler söyleniyor, sanki bu insanlarla kırk yıllık arkadaşmışız gibi.

Ertesi gün şehir merkezini gezip, Munzur çayına iniyoruz. Su gibisi yok, bir serinlik kaplıyor tenimizi. Çayın kenarında bir sürü söğüt ağacı var ve her yer yemyeşil. Munzur’un suyu buz gibi, ayağımız adeta sızlıyor bir süre sonra, ama olsun biz sandalyelerimizi suyun içine koyduk, çaylarımızı orada içiyoruz. Dinleniyoruz ve arkadaşlıklar ilerliyor.

İkamet merkezimizdeyiz, yemekler yenildi sıcak sohbetlerimiz devam ediyor. Türküler söylüyoruz ve halay çeken arkadaşları izliyoruz Tunceli’li gençler bu işte profesyonel olmuşlar. Bana da “gel” diyorlar ama ben ayak uyduramayacağımı düşündüğüm için önce kalkmıyorum, ısrar ediyorlar, ben de gönüllüyüm aslında ve katılıyorum onlara. Ne keyifli bir şey şu halay çekmek hem bağıra bağıra türküleri söylüyoruz hem de halay çekiyoruz. Müthiş bir grup dansı bu. Hem deşarj oluyorsunuz hem de dostluklarınız pekişiyor.

Yatarken düşünüyorum, hayat eğer sen de istersen ne kadar sürprizlerle dolu. Dün neredeydik, bugün neredeyiz yarın nerede olacağız.

Ertesi gün Pertek ilçesine gidiyoruz. Tunceli’nin çıplak dokusuna karşılık, Pertek bizi bir vaha gibi karşılıyor uzaklardan. Kayısı ağaçları olabildiğine bereketli, üzüm bağlan ve kavaklar ise yeşili pekiştirmiş bu şirin ilçede. Feribotla Keban barajından geçip barajın ortasında heybetle duran Selçuklu kalesini geziyoruz. Burada çok güzel bir manzara söz konusu. Birçok arkadaşla birlikte barajın ılık sularına bırakıyoruz kendimizi, sudan çıkasımız gelmiyor. Gülüyorum kendi kendime, hep ismini duyduğum ama hiç görmediğim sularda yüzüyorum şimdi, evimden yüzlerce kilometre uzakta …

Pertek’te beni hem en çok şaşırtan hem de en çok mutlu eden olay baraj sulan altında kalacak olan, Selçuklulardan kalma iki tane tarihi caminin daha yüksek yerlere taşınması oldu. Camiyi oluşturan taşların hepsinin numaralandırılarak sökülmesi ve aynı sıralamayla yeniden inşa edilmesi, tarihi değerlerimiz adına bizi çok ama çok mutlu etti. Dileriz bu hassasiyet, kaderine terk ettiğimiz bütün doğal ve tarihi değerlerimizin korunmasına örnek teşkil eder. Sonra Pertek’e geri dönüyoruz. Herkes çok misafirperver, bizlerle yürekten ilgileniyorlar ve yine aynı iyi niyetle uğurluyorlar.

Yine sabah oldu. Hep beraber Tunceli’nin tarihi çok eskiye dayanan ilçesi Pülümür’e gidiyoruz. Pülümür’ün belediye başkanı ve halkı çok sıcak. İlçeyi gezdikten sonra, çayın kenarındaki kavaklıkta piknik yapılıyor. Belediye başkanı büyük bir nezaket ve itinayla, kusursuz bir piknik tertip etmiş. Protokol yok, herkes arkadaş, davul ve zuma bile düşünülmüş. Gruplar halinde halaylar çekiliyor, dağlar sanki naralarla ve müziğin sesiyle şenleniyor Pülümür’de.

Halkla vedalaşıp otobüslere bindiğimizde, ayrılığın hüznü çöküyor üzerimize. Belki bir daha hiç göremeyeceğim insanlara el sallayarak müteşekkir gözlerle bakıyorum. Bir sonraki gün askeriyeyi ziyaret ediyoruz ve öğle yemeğini orada yiyoruz. Her masaya bizden bir arkadaşı oturtuyorlar ve böylece askerle kaynaşıyoruz. Herkes halinden memnun.

Bir sonraki gün Tunceli’nin meşhur su kaynakları olan gözelere gidiyoruz. Kayaların ve toprağın altından durmadan su kaynıyor burada, inanılmaz bir doğa orkestrası, sesler içimize neşe dağıtıyor. Bir doğa harikası olan bu gözelerden ayrılıp yine ikamet merkezimize dönüyoruz. Akşam ise Tunceli Belediyesi bize Munzur çayı kenarında bir veda yemeği düzenlemiş. Her şey o kadar güzel ki teşekkürler yetersiz kalıyor.

Gece ise yalnız kalmayı tercih ediyorum. Bir banka oturup Tunceli’ den gökyüzüne bakıyorum, çünkü bu oradaki son gecemiz. Fark ediyorum ki “Yaşamın anlamı, yaşadığın müddetçe hayatı paylaşmak, hep farklı yerlerde hep farklı kültürlerle ama hep paylaşmak”. Sonra insanın bulunduğu yer neresi olursa olsun orayı eğlenceli kılmanın kişinin kendi elinde olduğunu anlıyorum. Sidar’la fikirlerimiz ve dostluk anlayışımız müthiş örtüşüyor. Gezinin en büyük kazanımını, ömür boyu sürmesini dilediğim bir dostluğun doğması olarak görüyorum.

Garip bir hüzünle uyanıyorum. Zira bugün diğer günlerden farklı olarak geri dönüş günümüz. Herkeste biraz hüzün var.

Oradan ayrılırken tarif edemediğim bir ruh hali içindeyim. İnsanlıklarına, misafirperverliklerine, dostluklarına ve eğitim aşklarına hayran kaldığım bu efsunlu memleket, yaşadığım sürece hep bu haliyle kalacak zihnimde …

Yaz Sinemaları

beyaz perdenin sarmaşığı ufkuma dolanmıştı bir kez

nereye gitsem bir sinema kapısı bulurdum bakılacak afişler

gördüğüm, görmediğim, göreceğim hayatımızı benzetmeye çalıştığımız filmler

Malatya‘ya dayımlara gitmiştik. Sümerbank evleri… Kayısı ağaçları… Yaz bahçeleri… Derin gölgeler… Basma buğusunda kaybolan kadınlar… Ağaçlar arasında bir görünüp, bir duyulan uzak kahkahalar…

Bütün gün ağaçlardaydım.

Orada kendi derinliğine batan yazları tanıdım.

Dalların arasından görünen dünyanın sonsuz olanakları, eşyanın ve zamanın başka boyutlarıydı; sanki ağaçlara değil, içimde bir yerlere çıkıyordum.

O ağaçlarda, o kayısıları yiyor; filmlerden ödünç yerleri düşlüyordum. Bir yanda dalından meyve koparmanın şimdiki zamanı; öte yanda geleceğin düşler imparatorluğuna çıkılan seferler. Hem sonuna kadar orada, o yazın anısında duruyor hem başka yerde olmanın serüvenlerine yazılıyordum. Daha

o zamanlar, bir yere gitmek yetmiyordu bana; gittiğim yerlerden de gidiyordum.

O günlerden kalma olgun bir kayısının tadı hâlâ ağzımda. Bütün gün ağaçlarda, filmlerde, romanlarda yaşıyordum.

ömrün kimi duraklarında ne kadar çağırsa da imkânsız

çocukluğun dallarına asılı kalmış ufuklar dönüp baktığımız yerden geriye kaybolur

ağaçlar arasında bir görünüp bir duyulur

uzak, basma buğusunda kahkahalar

anlarız kocaman adamlar olduk

bir şeyler kazandık, bir şeyler yitirdik orada nelerdi şimdi pek ayıramasak da

biz indik

bir şey kaldı ağaçlarda

Çarşı içinde

Her harfi ayrı renkte yazılmış “Renk” Sineması

oysa siyah-beyaz filmler zamanı bu tenha özlem

Sinemanın girişindeki sonbaharı bekleyen afişleri ezberlemiştim.   Biliyordum   ―Gelecek   Program‖ların   birine yetişemeyecektim. Yalnızca bir tatildi şimdiki zaman. Kim

bilir nereye, ne zaman saklanmıştı bu afişlerin gizlediği filmler.

Ama duyduğum sızı bundan öte bir şeydi.

Sonradan ad ararken bir zamanlar bizi niye derinleştirdiğini bilmediğimiz anılara, bir pus belirir, kendi kartlarımızla yalnızca kendimizin açabileceği falda belki sahiden öyleydi, belki biraz yakıştırma:

Sanki başlangıcını bildiğim; ama artık

olamayacağım zamanlara değin bir ıskalama duygusu; kaçırılmış fırsatlar, teğetlerde yitmiş olanaklar kıstırıyordu beni afişlerin önünde duyduğum sızıda

Bir yeni yetmenin sinema tutkusu içimin yumağında bir var oluş sorununa dönüşüyordu usulca,

usulca anlam değiştiriyordu afişler bir başka zaman boyutunda

Ne zaman o yazın anısı düşse, geceleri

günebakan çaldığımız bahçeler ve orada görmediğim filmler gelir aklıma. Hep düşünürüm “Bu filmi orada mı görmüştüm?” Kendime kurduğum bir tuzak oysa Bizden çalınanlara karşı

korur bizleri Sahte Hatıra

simli gecelerin çekirge çocukları! günebakan hırsızları!

bahçe duvarlarında oturur, çekirdek çitleyip, filmler anlatırdık birbirimize

geceye karışmış ağaçlar, evler

kararmış bahçelerde günün tüten buğusu

sönmüş pencerelerden çağrılırdık birer birer filmin sonuna kalan her zaman birkaç kişi Kim bilir belki her zaman birkaç kişi için Anıların yıkık duvarlarında oturur

böyle bir yaz korosu

Ne zaman o yazın anısı düşse, bunları düşünürüm ilkin

Sonra ansızın Balıkesir‟de yediğim bir tokat Malatya‟yla birleşir.

Nedendir gizli kareler arasında bilinmez ilişkiler Nedendir içimizi büyüten

alaca bilmeceler

Bir 29 Ekim Bayramı, İstiklal Marşı okunurken, olduğum yere çakılacağım yerde, usulca kayıp annemin elinden, bakılacak afişler bulmuşum meydan kenarında. Annem deliler gibi aramaya başlamış beni, polisler önünü kesmiş, marş sürerken annem devlet ile benim aramda kalmış, sonra öteki yüzünde gezindiğim afişlerin üzerinden Balıkesir Meydanı‘na bir tokatla düşmüşüm.

Nedense bu iki olay birbiriyle birleşir Sanki ben o ağaçlardan indikten sonra o tokadı yemişim ağaç, bahçe, çarşı, mektep, sinema arasında hazırlandığımız dünya

büyüdük asrî zamanların hayal ve hayat kurslarındabüyüdük her şehrin gurbeti olan sinemalarda Malatya‟daki ağaçları, Balıkesir meydanına bağlayan şeyi pek anlamasak da.

Kıran Mahallesi İnsanlarım

Bu şehir… Bu kendini seven, bu kendine küs…  Dağları insan sever… İnsan dağa küs… Zap Suyu, cana Azrail kadar yakın… Konuşmaz… Billur…

Vatan Dağı Kıran Mahallesi‘nin duvarı. Eteğinde mezarlık. Sabah mezarlığa konuyor önce… Ne çok mezarlık, bu küçük şehirde? Gerdanların göğüslerde susması… Ne çok acı, bu mezarlık şehirde?

Kıran     Mahallesi      güneşi      sevmez.      Ağaçsızdır.

Durmadan toz üretir toprak yolları. Ölebildiğine toz.

Xemê Teyze, Mela‘dan önce uyanır her sabah. Ve herkesler Mela‘nın sesiyle… Allahüekber…

Ben uyanırım. Annemden sonra. Annemin adı Dado. Rehevza Yenge oğlunun tuvaletten çıkmasını bekler oğluna kızmadan. Hep gerektiğinden önce ya da sonra kızan annelerin yurdu.

Xıngil, Sıddık amcanın en büyük kızı. Kıvır saçları kırgın. Çıkık kalçası öfkeli. Daha altıncı ayında yaşamının, havaya atmış dayısı, tutamamış… Bana sorsan benzemez kalçası kalçama, herkesler topal diyor… Önce topal diyor, sonra acıyorlar… Belki acımak için topal diyorlar.

―Ben  evlenemem.  Kim  ister  beni?  Olsa  olsa  kör  bir Şavatalı… Yol bilmeyen köylere götürecekler beni… Ama ben isterim yakışıklı olsun. Sarı saçlı, gözleri mavi. Sanki sinema…‖

Xıngil güzel beştaş oynar. Ve ancak beştaşta herkesi yenince, herkeslerin ona topal demesi ertelenmiyor. Adı Zehra. Kalçası çıkık. Bu yüzden Xıngil.

Xemê Teyze, Türkçe bilmez. Radyo dinlemez. Film dinlemez, bakar. Üzülür o filmin, o acıklı sahnesinde. Çünkü kavuşamaz âşıklar… Anlaşılır bu sözsüz kısımlar… Xemê Teyzenin kendi diliyle ağlayacağı film henüz yapılmadı… Avucu terler… Kocası öleli yüz yıl oldu. Evlendiği gün beklemeye başlamıştı ölümünü… Kur‘an‘ı ezbere bilirdi kocası. Adı Müftü‘ydü. Müftülükle ilgisi yok. Burada adı Müdür olanlar var çünkü. Müftü, adı yüzünden ezberlemek zorunda kaldı Kur‘an‘ı.

Musa Amca YSE‘de çalışıyor ya, yüzünü ısrarla yıkaması rastlantı değil. Yeni müdür tırnak kontrolü bile yapıyor. Evimize gelip kontrol ediyorlar her bir şeyimizi… Olsun, misafire kötü söz söylenmez.

Ben, yatakla sonu belli, sonu kesin ve şimdi ne olacaksız bir serüven yaşıyorum. Uyumakla uyanmak yarışıyor. Uyanmak kazanıyor.

Bu kendine kızgın, devlete küs şehrin, bu kuru, bu ağaçsız, bu kırgın mahallesi, bir dilsiz sabaha daha başlıyor devlet  gözetiminde.  Ki  devlet,  üstünde  ―GİRİLMEZ‖  yazan bir kapı…

Spéde…

Yeni araba yapmışım telden. Ford. Biz kamyonlara özeniyoruz burada. Koca kocaman. Ve ki Gudo gelmeden Heci Mehmed‘in tarlasına, Nazo binmeden naylon çiçekli bisikletine, Qopo gıcıklık yapmadan bana, arabamın ne güzelliği olabilir? Arabamın neresi Ford? Neresi tel? Gudo…

Uzun öykülü çocuğu mahallemizin. Hepimizin en iyi arkadaşı. Kuşatanla vurur sığırcığı, sığırcık ölür. Her attığını vurur o. Ziriç toplar, eritir satar. Kurşun da diyorlarmış. Her çocuk zanaatının en güzelini Gudo yapar. Sağ elinin serçe parmağı kırık. Ne komik, en iyi o vuruyor serçeleri. Ve annesi yatar kara yollarının altındaki mezarlıkta. Nüfus memuruna sorsan; adı Mehmet Salih. Annesi Gudo dermiş ona. Mezar taşı, al aydınlık hüzün. Azize Yılmaz… Ruhuna Fatiha.

  • Dört yıl önce sustu annem.
  • Öldü mü yani?
  • Sustu! Elleri yüzümü okşadığı zaman kulaklarım ısınırdı. Sesim seslerin en güzeliydi, elleri yüzümü dolaştığı zaman. Çar sal beri nûhe… Sustu.
  • Öldü mü yani?

Şimdiki annesi üvey. Annesi anne değil. Jınbab.

Babanın karısı yani. O kadar.

Qopo‘nun bir kolu ötekinden kısa. Bana sorsan benzemez kolu benimkine, herkesler Qopo diyor… Çolak… Asıl adı Rahmi. Kötü çocuk. Yoksulluk, kirden asıl rengini yitirmiş bir beyaz gömlek.

Zap Suyu‘na balığa gitmek, Kıran Mahallesi çocuklarının en sıradan eğlencesi. Kıran Mahallesi büyüklerine kalsa, en sıradan yasak. Çünkü suları taşar ve ağıta boğar şehri Zap. Bu yüzden dövdü babam beni.

Dövsün babam beni. Dövsün annem. Gudo‘nun annesi dövemez kimseyi. Dövmeye de susmuş. Azize adlı mezar taşı aklını susmuş. Gudo‘nun bir yanı hep solgun. Belki bu yüzden en iyi o vuruyor serçeleri, sığırcıkları…

Belki bu yüzden en çok onun şişiyor pazuları. Belki bu yüzden en büyüğü onun organı.

Katramas deresine yüzmeye gidilir. Baharları boğulur, yazın yüzeriz. Katramas deresi iyi bir arkadaş sayılmaz baharda. Ama yazın hepimizin en güzel ablası. Ablaların en kötü yanı evlenmeleri. Katramas‘ın evliliği zararsız. Zap‘la evli. Bizi de idare ediyor. Yazın serinletiyor, boğuyor baharda.

Beni Yıloko diye seviyor Remziye Teyze.

Bir sabah, kimse uyanmadan daha, kimsenin bölünmemişken yumuşacık düşleri, gördüm onu… Kastankatı karabasandı. Ellerini göğe açmış:

  • Xudê… Xudê…

Bağırıyordu… Çocuğu olmuyordu. İstiyordu ki bebeği uyandırsın onu gece yarısı. Bağırıyordu gökyüzüne. Allah‘tan Allah‘ın gökyüzünde olduğu rivayet.

  • Xudê… Xudê…

Beni, Yıloko Yıloko, diye seviyor.

Remziye Teyze‘nin kocası iğneci Memet. Dua etmez.

Bu yüzden ağlayamaz da.

Evimizin damı toprak. Kavak ağaçlarının hükmettiği bahçemizin ortasında Remziye Teyze. Simli fistanında gözyaşları.

  • Xudê… Xudê…

Geceleri Vatan Dağı‘na çıktığımız zaman (ve ki en çabuk Gudo tırmanırdı tepeye), ışıklara bakardık. Işıklar ipuçlarıydı şehrin. Uzaktan… Çok uzaktan, iki lüks göz kırpardı. Bay Köyü… Ondan sonrası Beytüşşebap… Sonrası Irak. Birbirine karışır tavuklarımızla horozlarımız.

Geceleri Vatan Dağı, kendinden ürken bir gölge. Üstünde asker kireciyle          ―ÖNCE      VATAN‖      yazıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Geceleri yazmıyor.Heci Mehmed‘in tarlasında açık hava işemeleri. Ne güzel, rüzgârın olmadık yerlere esmesi. Sopasıyla kovalardı bizi Heci. Tarlasındaki otları ezerdik. Tarlasında ot yoktu. Yüzüne vurmazdık bu gerçeği. Kaçardık.

Kıran Mahallesi, Kıran türküleri gibi aç, susuz, yeşilsiz.Kocaman, büsbüyük… En ejderha binasıydı mahallenin ve şehrin… O kapalı, o konuşmayan, o kötü, o topal, o Qupo, o Qıngil, o acımaksız CEZAEVİ… Ne kadar uzundu Xudê… Ne kadar devletti!

HAKKÂRİ        KAPALI         CEZAEVİ,         Kıran

Mahallesi‘ndeydi..

  • Xudê… Xudê…

Ne büyük esirlik, bu küçük şehirde?

Sümbül Dağı‘nın dibinde bir kaynayan su… Buz… Dilin en güzel türkülerinin üstüne kurulan rakı sofraları… Her çeşme doğal anason ortamı bu şehirde… Kimse karşı değil rakının TEKEL‘ine.

Buralarda araba çeşidi o kadar azdır ki, her birini sesinden tanırız.

Korkuyu kokusundan… O kadar çoktur ki… Ne çok korku, bu küçük dünyada?

Bu, kendine küs, dağlarından alacaklı şehir… Ve Kıran Mahallesi‘nde mezarlık, mapushane…

Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık…İnsan kendine iltica edebilir mi? Xudê… Xudê…

Bir Turne Anısı

Daha çok 1960‘lı, 1970‘li yıllarda iki üç ay süren uzun Anadolu turnelerine çıkardım. Her turne, benim için büyük maceraların yaşandığı dönemlerdi. O zamanki turnelerde organizatör bir turne kadrosu oluşturur, kadrodaki bütün solistlere, sunuculara, animatörlere, sihirbazlara, jonklörlere ve müzisyenlere daha doğrusu her kim varsa hepsine büyük bir otobüs tahsis edilirdi. Hatta ses düzenini, enstrümanları, enstrüman anfikatörlerini ve kostüm torbaları yani aklınıza gelen gelmeyen ne varsa bu otobüse yerleştirilirdi. Organizatörümüz de bizzat şoför mahalline, en yakın koltuklara da yardımcıları oturduktan sonra hep beraber

―hayırlar‖ dileyerek turne yollarına düşerdik.

İşin seyahat etme zevkini bir yana koyarsak aslında çok yorucu ve meşakkatli bir işti bu turneler. İlk günlerde herkesin enerji stokları yerindedir bu nedenle otobüste her koltukta coşkulu sohbetler, zaman zaman birlikte şarkı türkü söylemeler, espriler ve şakalar havalarda uçuşur. Bazen yörenin ünlü restoranlarında molalar verilir köfteyse köfte, balıksa balık, tandırsa tandır yenir, çaylar içilir. Münasip bir alan bulunursa maçlar bile yapılırdı. Yaz turnelerinde ise serin ağaç gölgesinde uyunurdu.

Aslında turne demek bir bakıma matine, suare, yol, biraz şaka ve tabii aşırı yorgunluk demektir. Organizatörler para kaybı olur diye çok nadir olarak istirahat günleri koyarlardı. Ben genelde en çok yorulan kişi olmam nedeniyle turne mukavelesine istirahat günleri koydurmayı ihmal etmezdim. Günde, matine ve suare olarak toplam 4 saat şarkı söylemem gerekiyordu.

Ekseriyetle turnelere kendi özel arabam ve özel şoförlerimle katılırdım; zaman zaman turne otobüsünden ayrılır, arabamla turneye devam ederdim. Bunu da arabamda ezberlemek istediğim yeni şarkıları dinlemek ya da sekreterlerimle yeni kararlar almak için yapardım. Yaşama özgürce bir bakışım olmuştur hep. Zaman zaman arabamı tenha yerlerde durdurur, muhtelif hedeflere tabancalarımla atış talimleri yapardım. Geniş bir tabanca koleksiyonum vardı. Hobilerimden birisi de buydu. Yalnız bu turnelerde yaşadıklarımı kaleme alsam inanın kocaman bir kitap olur.

Bir kış turnesiydi. Karlı bir günde Pülümür Dağları‟nı geçmiş, Zigana‘ya doğru yol almaktaydık. Bu süre içinde arabanın iki stepnesi de patlamıştı. Oldukça uzun bir rampada zincirli olarak yol almaktaydık. Rampa öylesine buzlanmıştı ki zincir bile işe yaramaz hâle gelmişti. Arabanın arkası sağa sola savrulmaya başladı. Arkamızdan yüklü birkaç kamyon ağır ağır gelmekteydi. Bütün çabalarıma rağmen Ford Galaxy, 8 silindirli ve iki tonluk arabam patinaj yaptı ve sonunda ister istemez durdu. Ben durunca arkadaki kamyonlar da durmak zorunda kaldı. Kamyonların şoförleri ve muavinleri ellerinde levyeler ve sopalarla avaz avaz bağırarak ve küfürler savurarak üstümüze doğru gelmeye başladılar.    Sekreterlerimden    bir    tanesi    her    zaman bir―cephanelik‖   gibi   gezerdi.   Yaptırdığı   özel   yeleğin   her tarafında tabancalar, kesici aletler, patlayıcı malzemeler taşıyordu. Ben hemen iki tabancayı kemerime yerleştirdim ceketimin önünü açtım ve arabadan çıktım. Sekreterim de öbür  kapıdan  çıktı;  kendisi  gözü  pek,  son derece  cesur bir hanımdı, âdeta bir komandoydu. O da benim gibi Ferhat Özsert hocadan karate eğitimi almıştı. Çok güzel bir hanım olmasına rağmen belalı ve sert bakışları vardı. Özel yeleğindeki görüntü ise sahiden ürkütücüydü. Üstümüze gelen adamlarla aramız iyice kapanmaya başlamıştı ama alaca karanlık olduğu için üstümüzdeki silahları henüz fark etmemişlerdi. Adamlar bize altı yedi metre kala silahları fark ettiler. Fark eder etmez şöyle bir durdular. Ellerindeki levyeleri, sopaları aşağı indirdiler; küfürler, naralar kesildi birden. Tatlı sert bir üslupla konuşmaya başladılar. Ben de kendilerine  ―Bunu  isteyerek  mi  yaptık?  Bütün  önlemlere rağmen maalesef tırmanamadık‖ dedim. Eğer silahlarımız olmasaydı, büyük bir ihtimalle bizi öldürebilirlerdi. O zamanlar turnelerin böyle azizlikleri de vardı. Sonra bu kişilerle arabaları hareket ettirebilmek için iş birliğine bile girdik. Arabamızın arka tekerinin önüne şoför arkadaşların vermiş oldukları çuvalları koyduk ve aracımızı hareket ettirdik ve hiç durmadan yola devam ettik.

Bir defasında da Zigana‘nın çok zorlu virajlarından birinde sol arka lastiğimiz de patladı. Hiç stepnemiz de kalmamıştı. Zaten çok dar olan yolda güçlükle arabayı en sağa çektik. Hepimiz arabadan indik. Kara kara düşünmeye başladık Allah‘tan bir şişirme pompamız vardı. Denemek için lastiği pompayla şişirdik, boşa bir çaba içinde olduğumuzu lastik hızla ve sesli olarak hava kaçırmaya başlayınca anladık. Lastiği tamir etmek gibi bir şansımız da olmadığı için durum cidden ümitsizdi. Birdenbire aklıma yeni bir fikir geldi. Yolda süzme bal almıştık arabanın bagajında duruyordu. Bal kavanozunu bagajdan çıkardık ve patlak dubleks lastiğin jantla lastik arasından bütün balı lastiğin içine akıttık balın lastiğin iç yüzeyine iyice dağılması için de yavaş yavaş tekeri çevirmeye başladık, balın iyice lastiğin iç yüzeyine sıvandığını anlayınca başladık lastiği pompayla tekrar şişirmeye. Lastiğin hiç hava kaçırmadığını görünce hep beraber sevinç çığlıkları attık. Böylece Trabzon konserine yetişememe riskini de atlatmış olduk. Turne boyunca o lastik hiç patlamadı. Turne sonrasında da o lastiği değiştirmedim. Turne anısı olarak ballı lastikle tekrar yeni bir turneye çıktık. Hangi şehirde olduğunu söylemek istemediğim bir başka olay oldu. Konserden sonra otele geçtik. Arabayı otelin civarında bir yere park etmiştim. Sabahleyin organizatör tarafından otel kapılarımız tıktıklanarak uyandırıldık. Acele kahvaltımızı yapıp bir başka şehirdeki matineye yetişmek için arabamızın başına geldiğimizde arabamın dört lastiğinin jantlarıyla beraber alınmış yani çalınmış olduğunu gördük. İnanılmaz bir olaydı bu. Allah‘tan turne otobüsümüz henüz hareket etmemişti. Hemen arabanın başında iki yardımcı arkadaşımı bıraktım; biri arabayı bekleyecekti, diğeri Ankara‘ya gidip dört lastik ve jant alacaktı. Onlar bu işi tamamlayana kadar ben de otobüsle yola devam ettim. Böylesine keyif kaçırıcı olayı günlerce aramızda konuştuk. Bu arada en çok üzüldüğüm şey, ballı lastiğimin çalınmış olmasıydı. Zira o benim uğur lastiğimdi.

')}

Gaziantep

ALTIN KIZLAR ANTEP’TE

Anne bu sene doğumgünü hediyesi ne istersin? -Beni Zeugma’ya götürün. -İyi de ayaklarım ağrıyor diyorsun, nasıl gezeceksin. -Çingene kızı görmek istiyorum, yürürüm ben! Annem ilerlemiş yaşına rağmen kararlı! -O zaman gideceğiz, ablam ve komşun da gelsin mi? -Gelsin tabii!

Nerde kalınır? Hışvahan mı? O da ne? Pamuk kozası demek mi? Hımm demek çarşıya yakın, kaleye karşı. Hotel görevlisi Mahmut Atçı anlatıyor Hışvahanın restorasyon öncesini gösteren resmi önünde. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde buranın adı geçiyor. Gaziantep’in en eski hanı olanHışvahan’ın diğer adı Lala Mustafa Paşa Hanı.

1563-77 arasında Paşa’nın Halep ve Şam Beylerbeyliği görevinde bulunduğu yıllarda yapılmış bir külliyenin parçası. Susamhanede tahin elde edilirmiş. Mescidi ise bugüne kalmamış. Paşa hamamı hotelin arkasında ve bugün hamam müzesi. Hotelin yemek salonu develerin bağlandığı yer. Mimar Mahmut Anlar restore etmiş İpek Yolu şehri Gaziantep’e yakışan kervansarayı. Mallarını kapının önüne koyup odalarında konaklarlarmış. Gece yemeği için de bu hoteli öneriyorlar. Develi kebabdan küşlemeye, gavurdağından humusa yerken lokantanın içinde bulunan eski fırında da pide pişiyor. Yalnız lokantaya girerken azıcık ürperiyoruz! Neden mi? Zira lokantanın bar kısmının tabanı kırılmaz camdan. Ya kırılırsa? Camın altı ise Selçuklulardan kalma bina, ee camın üstüde Osmanlıdan tabii. Han avlusuna konmuş rahat koltuklarda mı dibek kahvemizi içsek yoksa bir zamanlar malların konduğu bugün bakırcılık sanatıyla yapılmış puf ve sehpalarda mı?

Bu kadar yemekten sonra yapılacak en güzel şey kale ve camiileri ışıklandırılmış olarak görmek için bir yürüyüş yapmak. Gün içinde Koçak’da bol fıstıklı burma ve havuç yediğimizi de söylemiş miydim? Ardındanda Seddar’da iki farklı renk kahvenin fincanda pişirilip getirildiği kahveden içip mideyi bastırdığımızı? Yarın sabah ilk hedefimiz Zekeriya Usta’da katmer. Öğleye kadar bitiyormuş. Metanet’te Beyran çorbası mı? Kimbilir belki de kahvaltı yerine onu içeriz sabah 5:30’da.

Ertesi sabah evdeki hesap çarşıya uymadı tabii. Sabah biraz geç kalkınca hotelin bakır tepsilerde sunduğu zahterli, Gaziantep peynirli, elma, şalgam reçelli kahvaltısını alıyoruz. Keyfimize diyecek yok di mi anne?

Hışvahan’ın karşısındaki kalenin önünde de cam zeminli bir teras var. Aşağıya baktığınızda yerin altındaki yapıları görüyorsunuz. Kale MS2-4.yüzyıllarda Romalılarca yapılmış ve burdaki buluntular 6000 yıl önceye Kalkotik döneme kadar gidiyor. Bugün görülen 12 burca karşı Evliya Çelebi 36 burçtan bahsetmekte. Kale çevresinde, eni 30 m, derinliği ise 10 m. olan bir hendek bulunmakta ve kaleye geçiş ise köprü ile sağlanmaktaydı. Yapılan kazılarda çok sayıda Bizans, erken İslam dönemi ve Osmanlı eserleri bulunmuş. Gaziantep’in dünyanın en eski sürekli yaşanmış şehirlerinden biri olduğunu düşününce buna şaşırmamak gerek.

Gaziantep’i Romalılar Antiochia ad Taurum diye çağırmış. LatinceToroslar‘ın karşısındaki Antakya” anlamına geliyor. Daha sonra şehri ele geçirenAraplar şehre Ayıntap demiş. Ayıntap adının kökenine ilişkin hikayeler çok…

Hitit dilinde “han toprağı” anlamına gelen “Hantap”tan türemiştir. Ayıntap, Farsça pınarı bol , Arapça pınarın gözü anlamına gelir. Ayıntap, adını eskiden bu yörede yaşamış bir kral olan Ayni’den almıştır. Hiçbirinin doğruluğu kanıtlanmamıştır.

Şehir, Hz.İsa’nın havarilerinden Yuhanna’nın Hristiyanlığı yaymak için seçtiği merkezlerden biridir. MS 395 yılında Bizans’ın eline geçen kent, MS 636 yılında halife Ömer Bin Hattab’ca İslamiyeti yaymak için alınır ve halkı İslamiyet’i kabul eder. 1516’da Yavuz’un Mercidabık zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı olur. 1921’de Fransızlara karşı Antep savunmasından sonra çıkarılan bir yasa ile Antep’e Gazi unvanı verilir.

Zeugma ilk durak! Dünyada ustasının (Zosimos) imzasını attığı tek mozaikler burada bulunmuş. Zeugma ne demek mi? Köprü. Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator, M.Ö. 300’de Fırat’ın geçit veren bir yerine Selevkeia Euphrates şehrini kurduktan sonra nehrin karşı tarafına da karısı Apama için bir şehir kurmuş, arasına da Zeugma yani köprü yaptırmış. Komajen krallığının en zengin dört şehrinden biri olan şehir M.Ö. 31’de Roma’ya bağlanmış ve adı “Zeugma” olarak değiştirilmiş. MS 2.yüzyılda Sasaniler şehri yıkıp yakmış. Daha sonraki dönemlerde Fırat üstündeki bağlantı noktası Birecik’e kayınca önemini yitirmiş. 15.yüzyılda buraya Türk kavimleri gelip harabeleri görünce Saba Melikesi Belkıs’ın şehrine benzetmiş ve bu adla anmışlar.

Zeugma’da evler öyle detaylıymış ki! Heykelli avlularında bir havuz bulunurmuş, yerler mitolojik konulardaki mozaikler, duvarlar ise fresklerle süslüymüş. Med yolunun üstünde olan bu şehir 80bin nüfusuyla, 20bin dönümlük arazisiyle Roma’nın Doğu’daki en büyük şehriymiş.

Zeugma’da bulunan 100bin bullalar (Mühür Baskı) sonucu Türkiye bir dünya rekoru kazanmış. Şehrin tepesinde kader ve tarih tanrıçası Tike’ye adanmış tapınak varmış ve şehri koruyacağına inanılırmış. Tike bir elinde çarkıfelek, diğerinde boynuz tutarak resmedilir. Roma döneminde Tike, Fortuna adını almış ve MS2.yüzyılda şehir zenginleşmiş. Çarkıfelek sembolü mozaiklerde sık sık görülmektedir. Fırat nehir tanrısı anne ve babası da sıkca mozaiklerde resmedilmiş. Afroditin doğuşu veya Europa’nın kaçırılışı gibi konular da mozaiklerde görülebilir.

Zeugma’nın MS2 ve 3.yüzyıla ait mozaiklerinde dünyanın hiçbir yerinde işlenmeyen konular da işlenmiş. Yürüyen heykeller yapabilen mitolojik karakter Pasiphae Daidalos ve mitolojik rahip Kalkhas’ın kızkardeşi Theonoe bu konulardan bazılarıdır. Mozaikler, Fırat’dan toplanan ya da şehrin etrafındaki ocaklardan çıkarılan renkli doğal taşlarla yapılmış ve ara rengi oluşturmak içinse renkli cam testeralar kullanılmış.

Bugün Zeugma’nın %30’u baraj yapımı sonucu sular altında kalmıştır. Zeugma müzesindeki Romalılar için en önemli tanrılardan biri olan Ares’in (Mars) heykeli, 1.50 metre boyunda ve bronzdandır ve dünya sanat tarihi açısından çok önemlidir. Ares bereketi ve gücü simgeler. Gözleri altın kakma, ifadesi sinirli ve vücudunda mükemmel uyum vardır. Tomurcuklu dal tutar bir elinde ve bu yüzden dünyadaki diğer Mars heykellerinden farklıdır. Bu dal, Zeugmalıların barış yanlısı karakterinin bir göstergesi olarak yorumlanmaktadır.

Çingene mozaiğine bu ad, başındaki eşarbı ve iri küpeleriyle çingene kızlarını anımsattığı için verilmiş. Karanlık bir salonda sergilenen bu kız siz nereye giderseniz gözleriyle sizi takip ediyor. Unutmayın ki Mona Lisa ancak 1300 sene sonra bunu başarabilmiş.

Gaziantep Arkeoloji müzesi de Hitit, Roma sanatını, Roma İmparatorluğunda doğumda ve kanamayı durdurmak için damarı sıkıştırmak için kullanılan tıbbi aletleri ve Zeugma’da çıkan mühürleri görmek için mutlaka gidilmesi gereken bir müze.

Ağız ne demek bilin bakalım? Dana doğduktan sonra annesinden gelen ilk sütmüş. Hala bakkaliyelerde satılmakta. Emine Göğüş Mutfak Müzesinde Gaziantep mutfağını ve kültürünü görmek için görülmesi gereken diğer müzelerden. Annemi bıraksam Mutfak Müzesindeki yemek derslerine katılıp sertifika da alacak. Kuru havası da ağrılarına iyi geldi zaten…

Doğa ve tarih bir arada : Cumalıkızık – Trilye

Şehir havasından uzaklaşmak isteyen ancak ‘fazla vaktim de yok’ diyenler… Doğayı ve doğallığı yaşamak isteyenler… Eskiyi, tarihi hissetmek isteyenler… İşte Marmara’nın şirin köyleri, mavi ile yeşilin iç içe geçtiği Cumalıkızık ve Trilye.


Benim gibi gezgin ruha sahip kişiler bilir; gezi programsız yaşamak, adeta bir kurdun elmayı kemirdiği gibi içimi kemirir durur. “Nereye gitsek? Yeni nereleri keşfetsek?” düşüncesi aklımdan hiç çıkmaz. Televizyondaki gezi programlarını yakından takip eder, gezi dergilerini ya da gazetelerdeki seyahat eklerini didik didik eder dururum.

Gezi grubumuzla baş başa verip miskinlikten sıyrılmak için kendimize yeni bir hedef tespit ettik: Bursa ilinin Mudanya ilçesine bağlı şirin köyleri, Cumalıkızık ve Trilye. Yapılan ön çalışmalar, araştırmalar ve hazırlıklar sonrası, ılık bir bahar döneminde gitmeye karar verdik. Daha önceki seyahatlerimizde bizlerle birlikte olan arkadaşlarımıza da programı haber verdiğimizde, 25 kişilik kadromuz tamamlanmış oldu.

ÜÇ SAATLİK YOLCULUKLA CUMALIKIZIK

Hareket günü sabah saat 06.00’da Mecidiyeköy’den, 6.30’da da Göztepe’den arkadaşları alıp yola çıktık. Eskihisar’dan arabalı vapur ile Topçular’a geçip Yalova üzerinden Bursa’ya vardık. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuktan sonra, Cumalıkızık’a vardık.

Aracımızı otoparka bıraktıktan sonra köyün içinden geçerek, televizyondaki ‘Kınalı Kar’ dizisinin çekildiği Bulanlar Konak’ta sabah köy kahvaltımızı yaptık. Köy yeri olduğundan domates, salatalık ve biberler, adeta tarladan direkt sofraya gelmiş gibi taptaze idi. Tereyağında yapılan sahanda yumurtaların lezzeti nefisti. Kaymak, bal ve reçeller ev yapımı idi. Demli çay tavşan kanı, köy ekmeği kızarmış geldi. Sabah güneşi oturduğumuz bahçeyi aydınlatırken içimizi de ısıtıyordu. Keyifli yenen kahvaltı sonrası yürüyerek köyü gezdik, fotoğraflar çektik. İlkokul yıllarında kitaplarda okuduğumuz köy yeri; kerpiç evleri, içinden akan deresi, hayvanları, ağaçları, kuş sesleri, traktörleri ile gözümün önünde capcanlı duruyordu.

Köyün içinden geçip yürüyerek Cin Aralığı denen yere geldik. Daracık, ancak bir insanın zar zor geçebileceği genişlikte, yaklaşık 15-20 metre uzunluğundaki geçitten geçerken, fotoğraflar çekip muhtelif hayaller kurup senaryolar yazdık, çok eğlendik. Buradan köyün tepelerine doğru giden yüksek bir yerine tırmanıp, Gül Bahçesi isimli yerde bir kahve molası verdik. Kimimiz köy halkının bahçelerindeki dutlardan, kimimiz incirlerden almıştık. Kahvelerimiz gelene kadar ağaçların altında, tahta iskemle ve masalarda oturup dut ve incirleri yedik. Bu taze lezzetlerin yanında ağaç dallarının arasından süzülen güneşin sıcaklığı içimiz kıpır kıpır etmiş, bizlere eşsiz bir keyif yaşatıyordu.

Burada kahvelerimizi yudumlarken rehberimizden köyün tarihçesini dinledik. Yaklaşık 1300’lü yıllarda kurulan köyün ismini kurucusu Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey vermiş. Osman Bey’in bu köyü bir cuma günü kurduğundan dolayı Cumalıkızık olduğu rivayeti var. Başka bir rivayet ise, yakın köylerde oturanların cuma namazı için buraya gelmesinden dolayı köye bu ismi verdiği yönünde…

Bu şirinlik muskası köye adım attığınız anda hiç bilmediğiniz ve hiç görmediğiniz bir masal evinin içinde dolanıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz.

RUM KÖYÜ TRİLYE

Saat öğlen 1 olmuş, Trilye’ye doğru yol alma zamanı gelmişti. Yavaş yavaş otobüsümüze doğru harekete geçtik. Sabah mahmurluğunu atmış, lezzetli kahvaltı sonrası karnımız doymuş, keyifli içilen kahve sonrası Trilye’ye doğru giderken otobüsün içinde şarkılar, fıkralar, espriler havada uçuşuyordu. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuk sonrası Mudanya’nın şirin beldesi Trilye’ye varmıştık.

Aracımız bizi, Marmara Denizinin, Mudanya Körfezini tepeden gören, harika manzarasını izleyebileceğimiz bir noktada indirdi. Trilye’nin ismini, Rumca “üç aziz” anlamına gelen ya da barbunya balığı demek olan ‘Trigliya’dan aldığı rivayet ediliyor.

Trilye’nin ilginç bir hikâyesi var. Aforoz edilen üç papaz bu köye gönderilmiş. Burada kendi okullarını açıp kendileri gibi düşünen insanlar yetiştirmeye başlamışlar. Eski zamanların zengin Rum köyleri arasında geçen Trilye tarihi binalar açısından da oldukça zengin bir köy. Gezilecek yerler arasında, Kemerli Kilise, Dündar Evi, Taş Mektep, Fatih Camii, Medikion Manastırı, Peleke Manastırı ve Avlulu Hamam bulunuyor.

Bulunduğumuz tepeden sahile doğru inerken bahsettiğim bu yerlerin bazılarını görme fırsatı bulduk; fotoğraflayıp anılarımızı ölümsüzleştirdik.

Tarihi kayıtlara göre Trilye’de 1908 yılında toplam 820 hane varmış. 19. yüzyıl sonlarında ise beldede 109 Türk ve 3.657 Rum’un yaşadığı söyleniyor. Tarihi Misyalılar, Traklar, Antik Romalılar ve Bizanslılara uzanan Trilye’de tarihi yapılar bugün dahi ayakta durmakta. 1330’dan itibaren Osmanlı egemenliğine giren beldenin adı 1963’de ‘Zeytinbağı’ olarak değiştirilse de 2011 yılında tekrar eski ismi iade edilmiş. Bugün beldede hiç Rum yaşamıyor. Yunanistan’da kurulmuş aynı isimli kardeş kasaba Trilye’de yaşayanlar turistik amaçla beldeye sık sık geliyormuş.

Cumbalı Rum evleri, eski dökük ama bir o kadar da sevimli dükkanlarla çevrili çarşısından dolaşırken zeytin, zeytinyağı, sabun ve hediyelik eşya satan dükkanlarından alışveriş yapma fırsatı da bulduk. Bu yörenin zeytin ağaçları ve zeytinleri çok ünlü. Çarşıdaki ekmek ve pasta fırınlarında satılan, bir Yunan – Rum spesiyalitesi olan, Selanik Kurabiyesi tattık ve çok lezzetli bulduk. Selanik Kurabiyesinin yanı sıra yine burada yapılan Kuluri Simidini de tatmanızı öneririm.

Saat 3 gibi, öğlen yemeğimizi yemek için sahildeki Mahur Restaurant’ta yerimiz ayrılmıştı. Üç – dört çeşit meze, salata ve balıktan oluşan menümüzü rakı ile şenlendirdik. Yemeğin ortalarına doğru gelen, yörenin sazları eşliğindeki fasıl başlayınca harika geçen gezimiz ve yemeğimiz daha da güzelleşti. Bu keyifli yemeğinde bitiminde, saat 7’ye doğru dönüşe geçtik.

Çocukluğumuzda anlatılan bir köy yeri Cumalıkızık. Mahalle dokusunu kaybetmemiş ve bölgenin güzelliğine güzellik, rengine renk katan Trilye. Mavisi ayrı güzel, yeşili apayrı. Havası baş döndürecek kadar temiz. Yeter ki keşfetmek isteyin..

Bir Tutkudur Seyahat…