Guam: Biraz ABD, Biraz da Pasifik

Seul’den havalanan Kore Havayolları’nın (Korean Air) dev uçağında yüzlerce bebek ve çocukla birlikte yolculuk ediyorum. Niye bu çok çocuklu aileler Guam’a gidiyorlar, bir türlü anlamıyorum. Çocuklara çok ucuz tatil imkânı sunmuş olmalılar!

Sağım, solum, önüm, arkam hep “bebek”…

Bazıları ağlıyor, bir de üstüne berbat bir koku yayılıyor.

Uçuş 3,5 saat kadar, bu şartlarda dayanılır gibi değil…

Uçakta dolaşıyorum, her yer bebek, boş yer yok…

Uslu uslu yerime oturup, hostesi çağırıyorum.

Ben bu uçağın çocuk bahçesine dönüşeceğini bilseydim, binmezdim diyorum.

Bol çocuklu Koreli aileler genelde İngilizce anlıyor, tuhaf tuhaf bana bakıyorlar. Hem bu çocukları peydahlarken bana mı sordular?

“Ben etrafımda çok sayıda çocuk sevmem” diyorum.

Sonuç;

Beni üst kattaki çocuksuz “Business Class”a alıyorlar.

Aman, bir iltifat, bir iltifat.

Koltuğum yatağa dönüşüyor.

Guam’a girmek demek, ABD’ye ayak basmak demek… Parmak izleri, tuhaf sorular, çok sayıda doldurulacak formlar gibi…

Gece 01’de bavulum elimde dışarıya çıkabiliyorum.

Sıcak ile rutubet bir anda etrafımı sımsıkı sarıyor!

Bu adada iki önemli ABD üssü var. Deniz ve hava üssü! Elbette on binlerce de Amerikan askeri! Sadece Apra Deniz Üssü’nde 20 bin personel bulunuyormuş.

Sabah erkenden halıları lekeli, duvarları kirli sarı, yatakları yumru yumru, rutubet kokulu, ucuz otelimden kendimi dışarı atıyorum. Ufak kırmızı bir araba kiralıyorum. Markasını bana sormayın, hiç anlamam, ayrıca ilgilenmem de. 20 dolarlık benzin alıp yola koyuluyorum, ancak bir türlü Guam haritası bulamıyorum. Araba kiralayan şirketlerde harita olmalı… Yok. Aslında haritalar benzin istasyonlarında bulunur, ama bu coğrafyada o da yok! Elimde harita olmadan bu adada nasıl gezeceğim. “Jeff’s Pirates Cove” olarak anılan sanki bir müze gibi her yerde reklam edilen, içinde turistik bir dükkân bulunan pahalı bir lokantada sonunda bir harita bulabiliyorum.

Araba ile adanın çevresini, güneşin dövdüğü ovaların dalga dalga uzanan çayırlar eşliğinde ortalama üç saatte dolaştım. Elbette Amerikan üslerine giremiyorsunuz! İspanyol koloni döneminin izlerine adanın farklı noktalarında rastlamak mümkün. Yolları daha da genişletmek uğruna Hindistan cevizi ağaçları tek tek yok ediliyordu. Yolların kenarından sık sık tavuklar ve ardından da civcivler fırlıyor, o yüzden aracı çok yavaş sürüyorum.

Mariana Adaları’nın en büyüğü olan Guam’da 3 bin yıldır yerleşim varmış ama ilk ayak basan beyaz denizci ünlü Macellan… Adalılar önce Macellan ve denizcilerini dostça karşılamışlar. Bol meyve, balık ve çiçekler sunmuşlar. Hastalarına bakmışlar. Ama son gün göz koydukları geminin filikasını habersizce alıvermişler. Herhalde bu kadar hizmetlerinin bir karşılığı olmalı diye düşünmüşler. Macellan bu işe çok bozulmuş ve adanın ismini “Hırsızların Adası” (Ladrones) olarak değiştirmiş. Macellan’ın yanaştığı sahile onun adına çirkin, çimentodan bir anıt dikmişler. Daha sonra yoluna devam eden Macellan Filipinler’de yerli bir şef tarafından öldürülmüştü.

1565 yılında bu adayı İspanyollar resmen ele geçirmiş, 1669 yılından itibaren halk İspanyollar tarafından Hristiyanlığı kabul etmeye zorlanmış, 200 yıl boyunca Guam İspanya’nın bir ileri karakolu olarak görev yaptı.

1898: İspanya-ABD savaşı sonunda ada ABD yönetimine geçer.

1914: ABD bu coğrafyada bir deniz üssü açtı.

1941–1944: II. Dünya Savaşı başlarında Guam’ı bu kez Japonlar istila eder. Daha sonra şiddetli muharebeler sonrası adayı ABD geri alır.

1982: Adada bir referandum gerçekleşti, Guam özerk toprak statüsüne girdi. Adalılar ABD vatandaşlığına alındı ama Kuzey Amerika seçimlerinde oy kullanma hakkı verilmedi. Federal bölge mahkemeleri kuruldu. Guam, ABD Temsilciler Meclisi’ne iki yıl süre görev yapan bir temsilci yollama hakkına da sahip.

Adanın hemen hemen üçte birine Amerikan Üsleri kurulmuş. Yüzde 18’i ise yağmur ormanı ile kaplı. Yarım daire şeklindeki Tumon Sahili çirkin beton yığını dev otellerle dolmuş. Bilinen tüm otel zincirlerinin birer örneğini burada bulmak mümkün. Tuman Plaj Bölgesine köpek balığı giremiyormuş. Bol lokanta, kahve, lüks mağazaların zincirleri sıralanmış. Kısacası bu yörede öyle yalnız sahilin tadını çıkarmanız mümkün değil. Her yer vıcık vıcık insan dolu. Otobüs otobüs Japon ve Kore turistleri geliyor ve habire de ucuz diye alışveriş yapıyorlar.

ABD askerlerini mutlu etmek için bol sayıda bar, gece kulübü, striptiz gösterileri ve genelev var. Hatta askerlerin ellerindeki silahlarla (Magnum, M16 gibi) sanki şartmış gibi ateş etmeleri için bir “atış poligonu” bile kurulmuş. Ödenecek ücret silahın türüne göre değişiyormuş.

Guam’da hâkim kaynanasını dövmekten sanık bir adamın davasına bakıyordu:

Şahide sordu:

— Bu adamı kaynanasını döverken gördün mü?

— Gördüm efendim.

— Niye müdahale etmedin?

— Neye müdahale edeyim efendim, yardıma ihtiyacı yoktu ki, zaten kendisi rahat rahat dövüyordu…

Dünyanın en derin çukuru olarak bilinen, (ortalama 6000 metre) Challenger diğer adı ile Mariana Çukuru, Guam Adası’nın güney batısında yer alıyor. Değişik zamanlarda farklı araştırmacılar buraya inmeyi denemişler. Bu amaçla büyük masraflarla özel denizaltıları hazırlanmış. Titanik, Avatar, Terminatör (2) gibi filmlerin Kanadalı ünlü yönetmeni üç Oscar sahibi James F. Cameron, 12 ton ağırlıklı özel yapım denizaltısı (Deepsea Challenger) ile 25 Mart 2012 tarihinde Mariana Çukuru’na tek başına daldı. Üç saat kadar incelemeler gerçekleştirdi ve böylece bir rekorun da sahibi oldu. Üç boyutlu kamera ile sürekli çekimler gerçekleştirdi. Böylece “Abyss” adlı filmini çekilişinden tam 24 yıl sonra gerçekleştirmiş oldu.

Artık Guam’da son günüm, Seul’e dönüyorum. Seul’den sabah İstanbul’a uçacağım. Elimdeki biletin bilgisayar çıkışında uçak şirketi olarak “Sierra National Airlines” yazıyor ama kimse bu coğrafyada böyle bir havayolunun varlığını duymamış. Nasıl olur? İnternete bakıyoruz. Evet böyle bir havayolu var ama Sierre Leone’de! Eyvah, hele bu ara Sierre Leone’de Ebola salgını var! “Tamam dedim… Aldatıldık, ben Guam’da kaldım!” Ertesi sabah Seul’den THY İstanbul uçuşunu da kaçıracağım. Telaşla yarın Seul’e giden başka bir havayolu bulmaya çalışıyorum.

Neyse, sonunda gerçek ortaya çıkıyor… Bu saatte aynı uçuş numaralı özel Jet-Air’in Seul Seferi var. Rahatlıyorum!

Kısa Kısa Guam

  • Guam, Mikronezya yöresinin hayat standardı en yüksek adası. Hawaii adalarına 5 bin kilometre uzakta. Başkenti ise Hagatna.
  • Adada toplu taşımacılık yok gibi. Sanki tüm planlama özel araba üzerine düşünülmüş. Taksi de pek ucuz değil. Siz en iyisi Guam’ı tanımak için bir araba kiralayın. (günlüğü 50 USD gibi), ama adada ciddi bir trafik sorunu başlamış.
  • Uçakla adaya taşındığı sanılan bir yılan (Brown tree snake) türü düşmanı olmadığı için hızla üremiş ve adadaki yerel kuşlar ile yumurtaları yok eder olmuş. Şu anda yetkililer ne yapacağını şaşırmış durumda. Büyük bütçelerle yılanların popülasyonunu azaltmaya çalışıyorlar. İşte ekoloji ile oynamanın bir sonucu daha!
  • Bu adada diğer Pasifik adaları ve Hawaii gibi yanlış beslenme yüzünden “şişkolar” çok! Canan Karatay Hoca’ya ihtiyaçları var!
  • Guam ile Türkiye arasındaki zaman farkı tam yedi saat. Türkiye yedi saat geride! Guam yeni yılı ilk kutlayanlar arasında!
  • Adaya yılda ortalama 1,2 milyon yabancı tatil için geliyor. Bu sayının yüzde 80’ini Japonlar oluşturuyor. Daha sonra sırada Koreliler ve Ruslar geliyor.
  • Guam, Japon ve Koreliler için de ucuz bir sayfiye adası. Uçak dâhil lüks otelde tatilleri için beş günlüğüne 1500 USD ödüyorlarmış, elbette bu sırada bolca da alışveriş yapıyorlar.
  • Belli dönemde içlerindeki öldürme dürtüsünü yerine getirmeleri için avcılara izin veriliyormuş.
  • Benim Guam’da kaldığım günlerde Senato seçimleri vardı. Yollara sık sık yerleştirilmiş reklamlardan nerede ise tüm adayları ben bile iyice tanıdım. Yasama meclisi için 21 senatör seçiliyormuş. Havaalanına ismi verilen Antonio B. Won Pot, ABD Temsilciler Meclisi’ne katılan ilk Guam temsilcisi imiş. “Demokrasi Savaşçısı” olarak biliniyor.
  • Deniz kenarında keyifle çayımı içecek şirin bir kahve bulamadım, göremedim. Ama dev süpermarketlerin şişman müşterisi çoktu.
  • Okulları ziyaret ettim. Eğitim sistemi çok iyi. Çok sayıda uygulama, grup çalışmaları var. Şarkılar söyleniyor, okul gezileri gerçekleşiyor.
  • Çamarolar (Chamorros) olarak anılan yerel halk (yüzde 57), Filipinliler (yüzde 25), Endonezya ve İspanyol kökenliler bulunuyor.Elbette yüzde 15 oranında da Amerikalılar var. Çinliler ise azınlıkta!
  • 1972 yılında Guam ormanlarında 29 yıldır saklanan bir Japon askeri Çavuş Yokoi ortaya çıktı. II. Dünya Savaşı’nın bittiğinden haberi bile olmamış. Ama elindeki imkânlarla imparatorluk üniformasını bile yenilemiş. ABD, izinsiz olduğu için onu sınır dışı etmiş ama bu sadık asker Japonya’da nasıl karşılandı bilemiyorum!
  • Guam’ın önemli bir ihraç kalemi de kurutulmuş Hindistan Cevizi.
  • Guam’ın mavi, ortasında amblemi olan bir bayrağı var. Ada, bir vali tarafından yönetiliyor.
  • Saddam Hüseyin’in devrilmesinde kendisine destek veren 2500 Kuzey Iraklı Kürt ülkelerinde can emniyetleri kalmadığı için 1996 yılında ABD hükümetince Guam’a yerleştirildi.
  • Guam’da başta deprem ve tufan olmak üzere sık sık doğal afetlere rastlanılıyor.
  • Oldukça iddialı Guam Üniversitesi’nde 10 bin öğrenci okuyor. “Coal” başlıklı kitabımı bu üniversitenin kütüphanesine hediye ettim.
  • Her çarşamba başkent Hagatna’da halk pazarı kuruluyor, bitimine doğru bu pazar bir festivale dönüşüyor. Herkes yiyeceğini alıp bir köşede oturup yerel orkestra eşliğinde geleneksel dansları seyrediyor, danslara katılıyor ve eğleniyor.
  • “Âşıklar Kayalığı” olarak anılan noktadan, zorla İspanyol bir subayla evlendirilmek istenen yerli güzel bir kız aşığı ile birlikte atlayarak intihar etmiş. Adaya gelen ziyaretçileri manzarası ile ünlü bu kayalığa muhakkak götürüyorlar.
  • Guam deyince tüm Türk internet sitelerinde bu coğrafyada bugün yerli halkın haberdar olmadığı tuhaf bir gelenek karşınıza çıkıyor. Güya Guam’da bakire kızlar evlenemezmiş. Görevli bir adam köy köy gezerek evlenecek olan kızların bir ücret karşılığı kızlığını bozarmış.

Sarışın, havalı bir bayan Guam’ın geniş bir caddesinde ters yönde araba kullanırken kendisini polis durdurmuş.

—Bayan! demiş, “Hayrola, böyle nereye gidiyorsunuz? Okları görmediniz mi!”

—Ciddi misiniz? demiş sarışın güzel endişeli bir ses tonu ile,

—Bırakın okları vallahi ben Kızılderilileri bile fark etmedim!

Kolomb’ un Gemisinde Bir Türk

Amerika’nın keşfinde Türklerin ne kertede büyük bir rol oynadıklarından haberiniz var mıydı?

Bu soruyu soruyorum; çünkü Ankara Halkevi Mecmuası “Ülkü”nün Temmuz 1934 sayısında, Miralay (Albay) Abdurrahman imzasıyla yayımlanan bir yazının başlığı “Amerika’nın Keşfinde Türklerin Hizmeti”dir…

Miralay Abdurrahman Bey’in anlattığına göre, Kristof Kolomb 1492 yılında Kraliçe Isabella’nın buyruğuyla bu seyahate çıkmaya hazırlanırken, mürettebat bulmada ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır. Durum Kraliçe’ye bildirilmiş, o da ceza evlerindeki hükümlülerin affedilmesini, mürettebat olarak onlardan yararlanılmasını buyurmuştur. Bu sırada “hal ve etvan” ( durumu ve tavırları H.Y.) ve bilhassa sözleri calib-i dikkat (dikkat çekici H.Y.) birisi Kolomp (Miralay Abdurrahman Bey, ‘Kolomb’u ‘p’ ile yazıyor!) için mürettebat yazan komite katibine müracaatla, kendisinin de sefer-i bahriye iştirak (deniz seferine katılmak H.Y.) arzusunda olduğunu ve fakat evvelemirde behemehal amiral ile görüşmek ihtiyacında olduğunu” bildirmiştir. Mürettebat kayıt görevlileri “Rodrigo namını taşıdığı anlaşılan bu garip adama” Kristof Kolomb’u görmesine gerek olmadığını söylemişler; ama dinletememişlerdir. Sonunda, Miralay Abdurrahman Bey’in deyişiyle “Vaki ısrar üzerine mülakat vuku bulmuş.”, Amiral Kolomb, Rodrigo ile görüştürülmüştür.

Kolomb ile Rodrigo’nun bu özel görüşme sırasında ne konuştukları bilinmiyor. Bu görüşmenin esrarı, 1924 yılında, o tarihe kadar “meçhul kalmış iken Paris Kütüphane-i Mill’i’sinde (Paris Ulusal Kitaplığında H.Y.) her nasılsa ele geçirilen” Kolomb’un anıları ise “kısmen” aydınlanabilmiştir!

Miralay Abdurrahman Bey, okurların heyecanını daha arttırmak için reklamcıların “teaser” dedikleri bir yönteme başvuruyor ve “Biz bu esrarı hemen bu satırlarda yazacak değiliz.” diyor; ama hemen arkasından şunu da eklemeyi ihmal etmiyor: “Bu mülakattan sonra Kolomb’un meçhuliyet manaları akan çehresinde beşaşet çizgileri ve sanki kendisince malum bir kıt’a gibi hal ve etvarında itimat asarı görülmeye başlamıştır.”

Gemiler denize açıldıktan sonraki günlerde, esrarengiz Rodrigo’nun alicengiz hünerleri yavaş yavaş ortaya çıkar. Haftalar geçtiği halde karanın görünmemesi, (bu arada “görülmedik dalgaların cesameti ve dehşeti”) iki defa isyan çıkmasına yol açar. Miralay Abdurrahman Bey, Rodrigo’nun bu isyanlara katılmak şöyle dursun, tam tersine, çok kesin bir dille, karanın yakında görüleceğini söylediğini bildiriyor. Bu arada seferin altmış beşinci gününe gelinmiştir. O gün, nihayet karanın göründüğü konusunda işaret verilmiş, mürettebat “Ulu Tanrı ‘ya hamdı senalar ederken Rodrigo ortaya çıkarak görünenin kara olmadığını söylemiştir. Elbette Rodrigo’nun iddiası doğru çıkmış ve görünenin kara değil, siyah bir bulut parçası olduğu anlaşılmıştır. Bravo Rodrigo ! …

Ama neyleyelim ki, iki ayı aşkın bir süredir sefer halinde olan gemilerde (bu arada Amiral sefinesinde) “müthiş bir isyan” zuhur eder! Kolomb, mürettebatı yatıştırmak isterse de, gemiciler ona “taşlar ve ağaçlarla” saldırırlar. Kolomb, endişeli ve mütereddit, ne yapacağını kara kara düşünmek üzere kamarasına çekilmişken Rodrigo, güneşten “irtifa” (yükseklik H.Y.) aldıktan sonra amiralin yanına gider. Yirmi dakika sonra Kolomb, Miralay Abdurrahman Bey’in ifadesiyle “itminanbahş bir çehreyle” (kendine güvenen bir yüzle H. Y.) mürettebata, “karanın üç gün sonra görüneceğini” müjdeler…

Haydi, bir tahminde bulunun bakalım! Evet, haklısınız. Kara, Kolomb’un müjdelediği gibi, tastamam

üç gün sonra görünmüştür! Ve elbette karayı ilk gören de Rodrigo’dan başkası değildir …

Gelgelelim Kolomb, karayı ilk görene verilmesi vaat edilmiş olan 10 bin altını Rodrigo’ya vermemiştir. Miralay Abdurrahman Bey’in bu işe fena halde içerlediği anlaşılıyor: “İsyan müşkülatından kurtardığından ve tarih sayfalarına ‘Yeni Dünya’ kaşifliğini kazandırdığından dolayı Kristof Kolomb, Rodrigo’ya yalnız hükümdarların mükafatını değil, aynı zamanda kendi parasından bile vermek lazım gelirken, bunlardan çekinmesini bir türlü tarihler halledememişler ve Kolomb hasis bir zat olmadığına göre, neden dolayı bu küçüklüğü irtikap ettiğine akıl erdirememişlerdir.”

Peki, şimdi soralım: Kristof Kolomb bu mükafatı niçin Rodrigo’ya vermedi?

Miralay Abdurrahman Bey, bu sorunun yanıtının Fransız kaptan Charcot’nun 1928 yılında yayımlanan “Christophe Colombe vu parun Marin” (“Bir Denizci Gözüyle Kristof Kolomb”) adlı kitabında verildiğini bildiriyor bize. Charcort’ya göre, Kolomb, Rodrigo için “Bu zat, adi bir tayfa olmayıp, Müslüman bahriyesine mensup idi. Gizli din ve nam taşıyordu. Buna benden başka kimse vakıf değildi. Binaenaleyh, yenidünya keşfi şerefini resmen bir Müslüman’a vermek istemediğimden mev’ud (vaat edilmiş H.Y.) mükafatı kendisine teslim etmedim.” demiştir. ..

Diyelim ki; Rodrigo, “gizli bir din taşıyan” bir Müslüman’ dı. Kabul de, “Türk” olduğu nereden belli peki?

Miralay Abdurrahman Bey, buraya kadar belki de doğru yanları olabileceğini düşündüğümüz açıklamalarına, bu defa akıllara seza bir yenisini ekliyor. Bakınız, şöyle:

İspanyol donanmasının ilk defa yanaştığı adaya Kolomb ‘San Salvador’ adını vermiştir. Ama adının yerlileri ‘San Salvador’ yerine ‘Guvani Hani’ adını kullanmaktadırlar. Tarihçi J.Harisse(?) ise bu adın ‘Guvan’ ve ‘Hani’ anlamına gelen iki sözcükten oluştuğunu öne sürmektedir. Ona göre, amiral gemisinde Rodrigo’nun bazı arkadaşları da vardır ve bunlardan birinin adı da ‘Yuvan’dır (Johann, loannis?). Kara ilk defa göründüğünde bu arkadaşlarından biri direkte bulunan ‘Yuvan’a Türkçe olarak “Yuvan (kara nerede), hani?” demiş, doğallıkla bu sözlerden bir şey anlamayan İspanyollar da Ada’ya “Guvan (Yuvan) hani” denildiğini sanarak bu adı San Salvador yerine kullanmaya başlamışlardır! …

Miralay Abdurrahman Bey, yazısını şöyle bitiriyor:

“Muhakkak olan bir şey varsa, o da Amerika keşfinde Kolomp’a Türk zabitleri, suret-i katiyete rehberlik etmişlerdir. Makalemizde ismi çok geçen Rodrigo, işte bu cesur adamların başları ve belki de gemi süvarisidir. Fakat teessüfle itiraf ederiz ki, bugün ne Rodrigo’nun asıl adını ve ne de Amerika’ya düşen Türk gemisinin ismini yazmaktan çok uzak bulunuyoruz.”

Bu makalenin yazıldığı tarih 1934 yılıdır ve okullarda yavaş yavaş tahtalara göç yollan haritaları asılmaya, Ankara köylerinde antropometri çalışmaları yapılmaya başlanmış; ilk insanın “Türk” olduğu ispatlanmış; “elektrik” sözcüğünün “yaltınk”tan geldiği gözler önüne serilmiştir. Elbette Amerika da Türkler tarafından keşfedilecek, “San Salvador”un asıl adı “Guvan Hani” olduğu(!) kanıtlanacaktır!..

Burada insanın aklına bir soru geliyor: Sakın Rodrigo, hazır Amerika’ya ayak basmışken bir koşu “Niagara” şelalelerine kadar gitmiş ve “ne yaygara!..” diyerek şelaleye de bu adı vermiş olmasın?

ABD

ABD’de, 11 Eylül’de İkiz Kuleler Bombalanırken Oradaydım

Güya Amerika’ya çalım atıyorum oturuşumla… Arkada görülen ikiz kuleler bu kareden 21 saat sonra yerle bir oldu.

UNUTULMAZ BİR GEZİ ANISI…

Her şey ne güzeldi bir gün önce…

New York’un gözde bölgesi, devasa binaların bulunduğu Manhattan’da saatlerce gezinmiş, ünlü İkiz Kuleler’e çıkmış, orada fotoğraflama işi yapan Türk firmasının genç elemanlarıyla memleket hasreti gidermiştik.

Dahası, iyi dekore edilmiş bir lokantaya gitmiştik. Yemeğimizi bitirmek üzereyken yaşlıca garson güzel bir Türkçe ile “Erzurum Kadayıf Dolması yaptık ister misiniz?” diye sormaz mı? Şaka sandık önce,  sonra açıkladı.  Garson aslında lokantanın ortağı imiş ve Anadolu’dan yıllar önce göç eden Ermeni vatandaşlarımızdanmış. Adını çok duyduğum ama Türkiye’de yemek kısmet olmayan Kadayıf Dolması’nı ilk kez New York’ta, o lokantada tatmış oldum böylece.

11 Eylül 2001… Sakin, güneşli bir New York sabahı… Günlerden Cuma…

Türkiye’de ikindi, ABD’de kahvaltı vakti… Türkiye bizden yedi saat önde.

15 günlük ABD seyahatimizin son günü. Akşama dönüş biletlerimiz okeyli. Üç arkadaşız.

Kaldığımız Hilton Oteli World Trade Center’e, yani Dünya Ticaret Merkezi’ne, yani İkiz Kuleler’e birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde.

Odamızın bulunduğu 32. kattan tek başıma inmek için asansöre bindiğimde herkesin merakla asansördeki televizyona baktığını gördüm. Bir gün önce ziyaret ettiğimiz, hatta giriş biletini anı diye sakladığım İkiz Kulelerden biri alevler içinde…

Yangın çıktığını düşündüm ilk anda ama ekranın altında uçak çarptı diye yazıyordu. Lobiye indiğimde az sayıda insanın TV’deki kule yangınını izlediğini gördüm. Televizyona göz atanlar daha sonra yavaş hareketlerle dışarı çıkıyor ya da kahvaltı salonuna yöneliyorlar.

Ünlü 5. Caddeyi geçerek Broadway’e yöneldim ben de. Niyetim İkiz Kuleler’e doğru yürümek. Bu arada Amerika hatırası olabilecek birkaç küçük hediyelik şeyler de alırım diye geçti aklımdan. Caddelerde ambulans ve dev itfaiye araçlarının canhıraş sirenlerini duymasam yangını unuttum gitti. Zaten etrafındaki insanlar da pek ilgilenmiyor yangınla, herkes işinde gücünde, günlük hareketlerini tekrarlıyor.

Hatta vitrinleri televizyonla dolu dükkân sahibi bile televizyona veya az ilerdeki İkiz Kulelere değil elindeki gazeteye bakıyor.

O arada İkiz Kuleler’in önüne bir hayli yaklaştım. O da ne, ikinci kule de vuruluyor uçakla! Kocaman duman bulutları yükseliyor gökyüzüne. Derken gökyüzünden yağmura benzeyen, siyah kül tanecikleri inmeye başlıyor… Havada akaryakıt kokusuna benzer kötü bir koku… Nedense patlama sesi öyle yeri göğü inletmedi.  70 – 80 katlı gökdelen ormanı yüzünden belki. “Yoksa bütün bunlar film sahnesi mi?” dedim kendi kendime. Hollywoodçulardan her şey beklenir…

Olaydan ancak saatler sonra anlaşıldı işin gerçeği ve boyutu. Bütün televizyonlar “Attack to teh USA… Act of war… A second Pearl Harbor” türü alt yazılar geçmeye başladı.

Bir ara Başkan W. Bush geldi ekranlara. Yağdı gürledi ama ilerleyen saatlerde güvenlik gerekçesiyle gizlendiği söylendi.

Daha dün son katına kadar çıktığımız, kafesinde limonlu çay içtiğimiz 110 katlı, güç ve ABD ihtişamının simgesi dev kuleler toz toprak altındaydı şimdi. Büyük bir panik hâkimdi koca Amerika devletine. Bütün otobanlar, köprüler, tüneller, havaalanları, metro hatları kapandı; kredi kartları kullanımdan kaldırıldı… Telefon konuşmaları önce aksadı, sonra hepten yok oldu…

Kim bilir Türkiye’de nasıl merak ediyorlardı bizi! Tüm uçak seferleri süresiz iptal edilmişti ve biz bugün ülkemizde dönemeyecektik. Bırakan ülkemize dönmeyi, Manhattan denilen bu adadan başka bir yere gidemeyecek, kimse de bize gelemeyecekti.

Akşamdan sonra halk kiliselere doluşmaya başladı. Her yarım kilometrede bir karşımıza çıkan görkemli kiliseler dolup taşıyordu şimdi… Binlerce mum ışığının pırıltıları dışarıdan bile belli oluyordu. Otomobillerine, işyerine, evlerine ABD bayrağı asanların haddi hesabı yoktu.

Ancak beş gün sonra normal hayata dönüldü. Biz de beş gün sonra gidebildik havaalanına.

Biraz korkmuş, biraz fanatik Amerikalılar tarafından suçlanma endişesi yaşamış ama “Bin yılın terörü” denilen olayın tam yerinde, birebir tarihi tanığı olmuştum.

Her dil, her renk, her kültür: NEW YORK


Hayatım boyunca birçok ülke ve şehir gezmiştim. Hepsinin arasında “Paris ilk aşkım” derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı : New York

ABD’nin batı sahillerini gezmeme rağmen New York’u görmediğim için hep bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyordum. Hani güzel bir yemek yersiniz, yanında harika yıllanmış bir şarap içersiniz, servisi de lezzeti de beğenmenize rağmen yemeği tatlı ile sonlandırmadığınızdan bir eksiklik hissedersiniz ya; ilk Amerika seyahatim sonrası böyle bir eksiklik hissetmiştim. “New York’u görmezsem kendimi Amerika’yı görmüş saymam” diyordum. Kızımın New York’ta okumasını fırsat bilip, kendisini ziyaret etme maksadıyla NY seyahatimizin hazırlıklarına başladık.

Bir haziran sabahı Atatürk Havaalanı’ndan yola çıktık. 10 saatlik uçuş süresinin farkına varmadan JFK Havaalanı’na indik. İlk durağımız kızımın Manhattan’ın Astoria kısmındaki Ditmars semtindeki evi oldu. Tipik, iki katlı adeta bir villayı andıran ev, bahçesi ve sokağı gece karanlığında bile çok sevimli görünmüştü gözüme. NY’un birçok semtleri bazı gruplar tarafından parsellenmiştir. Burası da Yunan mahallesiydi.

Ertesi gün kahvaltı için vakit kaybetmek istemeyip hemen yola koyulduk. Metroya giderken yol üstündeki geleneksel ‘bagel’cılardan birine uğrayıp kendimize kahvaltılık bageller hazırlattık. Açma büyüklüğünde ama daha kalın ve sert bir hamurdan yapılmış, simitten yumuşak, yuvarlak ekmeklerin içine aklınıza gelecek krem peynir ile karıştırılmış ve hazırlanmış harçları (Somonlu, tonlu, yumurtalı, zeytinli, şokellalı vs) sürüp veriyorlar. Koydukları malzemelerde inanılmaz bol. Anlayacağınız verdiğiniz paranın hakkını alıyor ve doyuyorsunuz.

İlk hedefimiz şehrin kalbi sayılan, tüm turistlerin mutlaka uğradıkları Times Square oldu. Metrodan çıkar çıkmaz bir renk ve ışık cümbüşü insanı karşılıyor. Bir sürü tanıdık markanın yanı sıra yerel markalardan oluşan mağazalar büyük ve görkemli bir şekilde sizleri içeriye davet ediyor. Bu davetler kimi zaman kapıdaki çığırtkan güzel manken kızlarla ya da albenili vitrinlerle oluyor.

Önce bagel’larımızı yemek için meydanın trafiğe kapalı bölümündeki masalardan birine oturduk. Bir taraftan yiyor bir taraftan caddeyi, insanları, mağazaları inceleyip beynime not etmeye çalışıyordum.


Son lokmamızı bitirir bitirmez turumuza Times Square’deki meşhur merdivenlerinde fotoğraf çektirerek başladık. Burada tur firmalarının görevlileri adım başı sizi çevirip şehir turu yapmak isteyip istemediğinizi soruyorlar. Bu firmalar çift katlı otobüslerle en kolay şekilde ister tüm NY ister bazı bölgeleri kapsayan muhtelif alternatifler sunuyorlar. Şayet sizi gezdirecek bir tanıdığınız yoksa bu otobüslerden üç günlük tur almak çok ideal olacaktır. Üç günlük tur için ödeyeceğiniz yaklaşık 150$ ile Özgürlük Heykeli’nden Birleşmiş Milletler binasına kadar, geniş çaplı bir şehir turu yapma olanağı bulursunuz. İlk başta pahalı gibi gözükse de üç günde neredeyse her tarafa gitmesinden dolayı aslında çok ideal ve ucuz olduğunu anlayacaksınız.

Kızım Melis’in yanı sıra New Jersey’de yaşayan yeğenimiz Emi de şehir turumuza katılmak için bizle buluştu. Gezerken NY Kütüphanesi’ni gördük. Eski bir Yunan tapınağı gibi yüksek kolonlu girişi ile bir müzeyi andıran binanın duvar ve tavanları bizi büyüledi. İçeridekilerin kimi araştırma yapıyor, kimi bilgi topluyor, kimi de ders çalışıyordu.

Yemek vaktinde 13 Universty Platz adresindeki ‘Va Piano’yu tercih ettik. Farklı servis şekli ile çok hoşumuza gitti. Yemek sonrası tatlı hakkımızı 14 Broadway adresindeki Max Brannerden yana kullandık. Daha önce New York’a gelen tanıdıklarımızın anlata anlata bitiremediği bir pastane… Zaten girmeden önünde en az yirmi dakika beklediğiniz kuyruk da buranın ne kadar revaçta olduğunu gösteriyordu. Max Branner’ın özellikle çikolatalı pizzası ve tatlıları çok meşhur. Üç ayrı çeşit tatlı ısmarlayıp paylaşarak yedik. Saatlerce gezmekten duyduğumuz yorgunluğu atabilmek için biraz oturmak istedik ancak ne mümkün, tatlıyı bitirir bitirmez hesabı burnunuza dayıyorlar.

Sonraki hedefimiz Broadway Caddesi’ni gezmekti ancak burada caddeler o kadar uzun ki birkaç kere gezmekle bitecek gibi değil. Bostancı’dan Kadıköy’e kadar uzanan bir Bağdat Caddesi, Taksim’den Levent’e kadar giden bir Cumhuriyet Caddesi düşünün. Ve caddenin sağlı sollu kaldırımları dünyaca tanınmış markalarından oluşan mağazalar, gökdelenler, cafe ve restoranlarla dolu. Hangi birini gezeceğinize ve bakacağınıza şaşırıyorsunuz.

New York beş adadan meydana gelmiş bir şehir. Adaların en önemlisi, şehrin merkezi Manhattan. Manhattan dışında Bronx, Queens, Brooklyn ve Staten Island, New York’u oluşturan ilçeler. Dünyanın en kozmopolit kenti New York’un nüfusunun yüzde 40’ı başka ülke doğumlu. Bu nedenle İtalyan, Çin, Yahudi, Yunan ve Harlem gibi mahalleler mevcut. Büyük caddelerde sağlı sollu yer alan gökdelenlerin her biri ayrı bir mimari şaheser.

Empire State Building New York’un simgesi. 381 metre yüksekliğindeki binanın 86. katından gece ve gündüz muhteşem bir şehir manzarası görülüyor. The Flat Iron Building 1902 yılında dünyanın ilk gökdeleni olarak inşa edilen, değişik mimarisiyle ilgi çeken bir bina. Baktığınızda gerçekten bir ütüyü andırıyor. Chrysler Buildingise Chrysler firmanın merkezi olarak yapıldıysa da hiç bir zaman bu amaçla kullanılmamış.

Ertesi gün biraz dinlenmiş şekilde tekrar yola koyulduk. Times Square’den başlayıp caddeleri parsellemeye başladık. İlginç heykel ve büstlerin önünde resimler çektirdik. Öğlen yemeği tercihimizi Amsterdam Av’daki Sumsum’da falafel yiyerek kullandık.

Lezzetli falafelerin İsrail’deki orijinallerinden hiçbir farkı yoktu. Yemek sonrası Central Park’a yöneldik. Parka, Beatles grubunun efsanevi gitaristi John Lennon’un anısına yere çiniden anıt yapılıp çiçekler konan kapıdan giriş yaptık. Park, bisiklete binenler, koşarak, yürüyerek spor yapanlar, faytonla gezenlerle doluydu. New York’taki bu parklar adeta koca gökdelenler arasında çöldeki vaha gibi. İnsanlar her santiminden yararlanmaya çalışıyorlar. Central Park’ta ayrıca yapay göller, köprüler, hayvanat bahçesi, anıtlar, oyun alanları, açık hava tiyatrosu, kafeterya, yürüyüş alanları bulunuyor. İlginç bir bilgi daha vereyim. Parklarda, açık hava alanı olmasına rağmen sigara ve içki içmek yasak.

Parkta gezinip temiz havayı ciğerlerimize çektik. Puerto Rico’luların akın akın ellerinde bayraklar geçit alanına gidişini görünce onlara takıldık. İnsanlar, polis kordonu nezaretinde inanılmaz bir düzen içinde hareket ediyorlar. Amerika’da her şey düzenli, programlı, her şey kurallar dâhilinde işliyor. İnsanlar özgür. Kimse kimseye karışmıyor ancak kimse de sizin hakkınıza tecavüz etmeye yeltenmiyor bile. Çünkü bunun cezası ağır. İstediğin gibi yiyor içiyor yüksek sesle konuşabiliyorsun. Karşındakini rahatsız etmedikten sonra tüm haklarını sonuna kadar kullanabilirsin.

İnsanlar çalışkan, vazifelerini iyi biliyor ve yapıyorlar. Çalışırken herkes güler yüzlü; kimisi şarkı mırıldanıyor servis yaparken. Her milletten adam var; Uzakdoğulu, Güney Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı… Bu yüzden moda diye bir şey yok. Herkes istediğini giyiyor. Etnik kökeni giysisine doğal olarak yansıyor.

Pazartesi sabahı Çin mahallesine yöneldik. China Town, Canal Caddesi’nden Pell Caddesine, Americans Avenue’den Bowery’e uzanıyor. Metrodan iner inmez adeta Uzakdoğu şehirlerinden birine geldiğinizi sanıyorsunuz. Balıkçıları, marketleri, sıkı pazarlık yapan satıcıları, Çin tarzı mimarisi ile adeta Uzakdoğu’dasınız. Sokakları gezdik, tapınaklarına girdik, marketlerinde Uzakdoğu’ya özel bitkilerini ve yiyeceklerini inceledik

Buradan haritayı takip ederek Little Italyye geldik. Aniden dekorun değiştiği bir tiyatrodaydık sanki. Yeşil-kırmızı-beyaz renkli bayrakları, kapısında içeri davet eden garsonları ile bu kez adeta İtalya’daydık. Klasik İtalyan curcunası, neşeli ve bağıra bağıra konuşan insanlar. Napoli’de misiniz Amerika’da mı anlayamıyorsunuz.

Sonraki durağımız Soho oldu. Soho, günümüzde moda ve sanat merkezi. Sanat galerileri ve pahalı butiklerle çok şık bir yöre. Gezinmeye devam edip Greenwich Village bölgesine geldik. Sanatçıların, öğrencilerin, göçmenlerin yaşadığı bohem semt, kahve, restoran, mağaza ve gece kulüplerinin bulunduğu canlı bir merkez.

Öğleden sonra ABD’nin simgelerinden olan Özgürlük Anıtı’nı görmek için Staten Island’a gittik. Özgürlük Anıtı 1886’da yapılmış. Battery Park’taki South Ferry iskelesinden gemiler yarım saatte bir ücretsiz kalkıyor. Anıtı uzaktan, geminin içinden kare kare fotoğrafladık. Gidişi-dönüşü ile yaklaşık bir saatlik deniz havası aldık.

Dönüşte rotamızı Wall Street’e çevirdik. İş ve finans merkezi olan Wall Street’te, borsa ile merkez bankası binaları bulunuyor. Doların üzerinde resmi bulunan George Washingtonun heykeli önünde resim çektirdik.

Ertesi gün şehrin simgelerinden olan Brooklyn Köprüsü ve Brooklyn bölgesini gezmeye karar verdik. Metro ile City Hall yani belediye nikâhlarının kıyıldığı muhteşem binanın önüne geldik. Bu meydandan yürüyerek Brooklyn Köprüsü’ne ilerledik. Brooklyn Köprüsü İstanbul’daki köprülerden biraz farklı. Trafik köprünün sağından ve solundan akıyor. Halk ise köprünün ortasından, yayalara yapılan ahşap yol üzerinde yürüyorlar. Köprü üstünde bisiklet yolu olduğu gibi, spor amaçlı koşan insanlar da vardı.


Sonra Brooklyn bölgesini gezmeye başladık. Burası genellikle zencilerle, dinci Yahudilerin yerleşim bölgesi. Çevrede Yahudilikle ilgili obje, kitap, CD satan birkaç hediyelik eşya mağazası ile dini eğitim veren yeşivaları gezme fırsatı buldum. Yahudilerin sokaklarını, evlerini, giyimlerini gördükten sonra Kudüs’te miyim, NY’de mi hayretler içinde kaldım. Buradan sahile inip Brooklyn’den Manhattan manzarası izledik. Gökdelenleri ile Manhattan manzara gerçekten bir fotoğraf gibi gözüküyordu.

Ertesi sabah yani cumartesi günü Brooklynde Botanik Garden’ı gezmeye gittik. Çocukların her fırsatta gelip gezdikleri bir bahçeymiş. Havuzu, değişik çiçek ve ağaçları, büyüklüğü ile gerçekten gezilmeye değer bir bahçe.

Şehirde gün batımı en güzel Battery Park’taki marinadan izlenir diyenlerin sözüne uyarak bu güzel manzarayı görmek için Manhattan’ın en alt burnundaki marinaya yöneldik. Battery Park’ı deniz kenarından gezerek karşımızdaki New Jersey’i izleyerek marinaya geldik. Tıklım tıklım dolu cafelerine oturabilmek için ismimizi sıraya yazdırdık.15-20 dakika bekledikten sonra bize oturacağımız yeri gösterdiler. Önce ‘happy hour’ sonrasında da saatlerde ufak ufak aperatif yiyeceklerle uzun keyifli bir gece geçirdik.

Amerika ile ilgili olarak New Orleans müziği ile Harlem’de kilisede adeta bir caz konseri gibi yapılan cenazeleri çok merak ederdim. New York’un fakir mahallelerinde sokakta basketbol oynayan çocukların NBA yıldızları haline gelişlerini de filmlerde çok izlemişizdir. Tüm bunlardan dolayı Harlem’i görmek istedim. Bizimkiler önce tedirgin oldularsa da istemeye istemeye Harlem’e gitmeyi kabul ettiler. Hiç de söylendiği gibi tedirgin olunacak bir yer değil. Parkları, bahçeleri, marketleri, binaları fakir semt ya da varoş görünümünde değil. Harlem insanları yollarda hiç de gözünüze sizi taciz eder gibi ya da sataşmak için bakmıyor. Amerikan filmlerinde burası hep varoş, serseri insanlarla dolu bir semt olarak tanıtıldı nedense.

Harlem, Afrika’dan göç edenlerin ve Amerikalı Afrikalıların semti. Burada cadde isimleri bile farklı. Örneğin 6th Avenue, Malcolm X Boulevard diye biliniyor. Pazar sabahları ve çarşamba günleri giderseniz kilise müziği dinleyebilirsiniz. Central Park’ın kuzeybatı köşesinden bölgeye girdik. Morningside Park’ta rugby oynayan insanları görünce hem parkı geçmek hem de onları izlemek için yanlarından geçtik. Sokakta kendi aralarında oynamalarına rağmen, bizim mahalle futbolu gibi, onlar da seyredenlerin tezahüratları ile kıran kırana mücadele ediyorlar, spor yapıp stres atıyorlardı. Parkın diğer tarafından bayağı dik bir yokuş ve merdiven tırmanıp şu an için dünyanın en büyük kilisesi denilen kiliseyi görmeye gittik. Hakikatten büyük olsa da bana dünyanın en büyük kilisesi gibi gelmedi.

Pazartesi ünlü Birleşmiş Milletler (BM) binasını ziyarete etmeye karar verdik. Ancak bu sefer etrafı görmek istediğimiz için metro yerine otobüsü tercih ettik. Binanın önünce tüm dünya ülkeleri bayrakları göndere çekilmişti. Binanın içini gezmek serbest ancak toplantı salonlarını rehber eşliğinde turla geziyorsunuz. Yaklaşık bir saat süren turda, BM Güvenlik Konseyi’nin toplantı salonu ve işlevini, BM Genel Kurul salonu, misafir bölümünü, basın ve gazeteciler bölümünü gezdik. Türk delegelerinin oturduğu sıraları fotoğrafladık.

Çıkışta filmlere konu olan tatlıları ile meşhur Serendipityye gittik. Normal bir insanın tek başına yiyemeyeceği büyüklükte tatlılardan farklı lezzette üç tane sipariş verdik. Beş kişi nefes almadan yedik. Çikolatası, dondurması, içindeki keki, sosu, kreması ile tek kelime ile harika idi hepsi.

Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar mı idi gezdiğin yerler NY ta. Tabi ki değil Brodway de müzikal izledik,Bir kaç müze gezdik,5.caddede meşhur mağazalara girdik alış verişler yaptık,damak çatlatan sokak lezzedtlerinden tattık,Bryan Park ta sere serpe oturup dinlendik,Empaire State gibi yüksek binaların çatılarına çıkıp NY u tepeden izledik,Madison Sq Garden e gidip basketball izlemek istedik, Central Stationu gezip Amerikanın dört bir tarafına kalkan trenleri gördük,sırf gezmek ve denemek olsun diye Otobüse bindik,Metroya binip farklı duraklarda inip caddeleri karış karış adımladık. Buraları sizleri fazla sıkmamak adına detaylı anlatmadım.

Son gün öğlene kadar NY sokaklarına veda edip JFK Havaalanı’nın yolunu tuttuk. Bunca ülke bunca şehir gezmiştim. Hepsinin arasında Paris ilk aşkım derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı New York.

Bir Tutkudur Seyahat…


Amerika’nın sayfiye şehri : Miami

Filmlerde gördüğümüz, sahilde koşan-spor yapan gençlerin görüntüleriyle dolu, uçsuz bucaksız mavi denizin bembeyaz kumlarla buluştuğu, sakin ve kaliteli bir hayatın yaşandığı bir şehir Miami..

Bazı şehirlere planlı programlı gidersiniz; merak eder görmeyi çok istersiniz. Ancak bazı şehirler vardır ki oraya gitmeniz istem dışı yapılan bir seyahattir; örneğin fuar, iş seyahati yahut bir konser daveti gibi yapılan yolculuklardır. Programınızda değildir ama birden kendinizi o şehirde bulursunuz. Ya da bazı şehirler istediğiniz hedefe ulaşmak için basamak yapıp uğradığınız şehirlerdir. Miami seyahatimiz de işte böyle basamak yapıp gittiğimiz bir şehirdi. Karayip adalarına cruise ile yapmayı planladığımız tur için Miami’ye gitmemiz şarttı çünkü gemi bu şehirden kalkıyordu. Biz de bu durumu fırsat bilip, geminin hareket gününden 1-2 gün evvelden Miami’ye giderek bu şehri de ziyaret listemize katmaya karar verdik.

Her zaman olduğu gibi nereleri gezebilirim, burayı kendi gözlerimle nasıl keşfedebilirim diye düşünürken Miami’de yaşayan bir arkadaşıma danışmaya karar verdim. Gidişimden önce kendisine Miami’yi nasıl en kolay ve en rahat gezebileceğimi, nereleri görmem gerektiğini soran bir mail attığımda bütün bu bilgilere ihtiyacımın olmadığını, gelip beni otelden alıp gezdirebileceğini söylediğinde çok sevindim. Ama sizin böyle bir arkadaşınız yoksa tavsiye edeceğim, hop on-hop off diye bilinen, baştan başa Miami’nin turistik yerlerini gezdiren, çift katlı turist otobüsü ile bir tur almanız; sonrasında da sahilden kalkan botlara binip Miami’yi bu kez de denizden izlemeniz olacaktır.

Tur sonrası dikkatinizi çeken veya geçerken beğendiğiniz yerlere daha sonra kendi imkânlarınızla tekrar gidip, buralarda bir şeyler yiyip içip, çevreyi gözlemlemeniz bence Miami’yi tanıyıp gezmek için ideal olacaktır.

Otelimiz Day’s Thunderbird Resort, Miami’nin en uzun caddelerinden biri olan Collins Avenue üzerindeydi. Otel, gerek Miami Down Town’a gerek trafiğe kapalı alışveriş bölgesine, gerekse Aventura Mall’a yakın oluşu ile de çok merkezi sayılacak bir yerde. Ayrıca otelin önünde boydan boya denize girilebilecek bir sahili de bulunuyor.

Odalara yerleştikten sonra akşam yemeğine kadar olan zamanda otelin çevresini tanıma amaçlı ufak bir tura çıktık. Otelin civarında birçok kategoride başka oteller, neredeyse birkaç kilometre uzunluğundaki bir şeritte alışverişe için mağazalar, marketler, cafeler yer alıyor. Dönüşte akşam yemeği için otelin restoranına rezervasyon yapmaya gittim. Yirmi altı kişi olduğumuzdan bir arada oturmak, birlikte yemek zor olsa da Türk pratik zekası ile onu da halettik.

Şabat akşamları, nerede olursak olalım imkânları zorlar, Kiduş yapmaya çalışırız. Miami’deki ilk gecemiz de Şabat’a denk geldi. Fikir ve düşüncelerin, özgürce yaşandığı bir ülkenin güzel bir şehrinde İstanbul’dan yanımızda getirdiğimiz kaşar şarap ile harika bir Kiduş söyleyip yemeğimize başladık. Yol yorgunu olduğumuzdan, yemek sonrası da bir program yapmadan, yemeği alabildiğine uzatıp çok geç olmadan odalarımıza çekildik.

FİLMLERDEKİ SAHİLLER

Miami’deki ilk sabahımıza, Amerikalılar gibi bagel yiyip kahve içerek başladık. Kahvaltı sonrası dedesi Türkiye’den Arjantin’e göç eden, kendisi de evlendikten sonra Miami’ye yerleşen sevgili dostum Diego Benbasat, 1966 model üstü açık bir kaplumbağa Volkswagen ile bizi almaya geldi. Miami şehir turumuza cruise’ların kalktığı liman semti Fort Laudardale sahilleri ile bu bölgenin şehir merkezine giderek başladık. Collins Avenue’yü baştan başa geçip Fort Laudardele sahillerini vardığımızda yavaş yavaş Miami’de olduğumuzun sinyallerini almaya başladım. Miami’de geçen birçok dizi ya da filmde bu sahillerde koşan, spor ve yürüyüş yapan insan manzaraları görürüz. Bu tablo şimdi canlı olarak yol boyunca yanımızda duruyordu.

Deniz ve sahili gören bir cafe olan Casablanca Cafe’de mola verdik. Bar-mitsva kursu için çocuklarını sinagoga götüren, dostumun eşi Gaby’yi de almak için Avanture semtinde bulunan Netive Ezra Sinagoguna gittik. Şanslı idik; o sabah sinagogda yapılan bir bar-mitsva’nın yemek daveti ile her Şabat dua sonrası verilen rutin seuda’ya denk gelmiştik. Bu vesile ile sinagogu gezme, görme ve bilgi alma fırsatımız doğdu. Sefarad Ortodoks bir Sinagog’du. Şabat Kiduş’u tınıları hiç de kulağıma yabancı gelmemişti.

Sinagogun ardından küçük bir Miami turuna yöneldik. North Miami, Miami Beach, Sought Beach, Washington Av, Little Haiti, Little Havana gibi Miami’nin seçkin semtlerini üstü açık arabamızla geçerken antika arabalara meraklı Amerikalılar geçtiğimiz yerlerde bizlere el sallayıp korna çalarak selamladılar. Diego bizi sokakları ve duvarları açık hava galerisini andıran Wynwodd bölgesi ile burada bulunan Wynwodd Sanat Merkezine götürdü. Harika boyanmış duvarlar, müthiş süslenmiş avlular, resim ve heykellerin her birinin ayrı köşeyi hareketlendirdiği pasajları gezdik.

Saat 2 gibi bu semte bulunan Casa Pansa adındaki bir İtalyan restoranında girdik. Öğlen yemeğimiz için menüdeki farklı şeyleri ortaya sipariş verip hepsinden tadımlık aldık. Yemek sonrası tatlı ve kahvelerimizi içmek için trafiğe kapalı alan olan Lincon Road’a yürüdük. Birçok tanınmış markaların dizildiği mağazaların, cafe ve restoranların yan yana yer aldığı, hareketli ve çok neşeli bir cadde. Espressodan daha sert bir kahve olan Küba kahvesini bu cadde üzerindeki bir cafe’de ısmarlayıp tattık.

SAKİN ŞEHİR, KALİTELİ YAŞAM

Market, pazar, cafe ve restoranların bulunduğu, trafiğe kapalı bu yerler, insanları incelemek, yaşam ve kültürleri hakkında bilgi edinmek için bence çok uygun yerlerdir. Gözlemlediğim kadarı ile burası New York gibi çok kozmopolit değil. Amerika’nın birçok şehrinde olduğu gibi elbette ki burada da çok farklı ülke ve kültürden insanlar olsa da şehir daha sakin, insanlar daha bakımlı ve kaliteli, yaşam daha huzurlu. Başlıkta da belirtiğim gibi iklimi kuzey ülke ve şehirlerde yaşayanlar için sayfiye yeri gibi. Kışı soğuk geçiren birçok Kanadalı, New Yorklu ve diğer kuzey şehirlerinin zenginleri burayı kış aylarında kendilerine mekân tutmuşlar. Birçok zenginin yaşadığı Star Island ve Fisher Island gibi semtler iki katlı villalar, deniz kenarındaki yalılarla dolu. Hemen hemen hepsinin önünde çok şık ve pahalı tekneler park etmiş durumda. Evlerin dış girişleri yemyeşil ağaçlar, palmiyeler, sarmaşık çitlerle duvar örmüş gibiler. Buradaki sokaklar ufak birkaç köprü ile ana caddelere bağlanıyorlar. Zenginliğin tavan yaptığı bu bölgeden bu kez Las Olas yani ‘Dalgalar’ denilen yerden geçerek Ocean Drive denilen sahile geldik. Hayalimdeki Miami ile bir kez daha burada karşılaştım. Bir tarafta uçsuz bucaksız bembeyaz kumları ile sahil, hemen yanı başında üzerinde paten kayan, kaykay yapan gençler… Kimisi üstü çıplak koşu yapan, kimileri müziğin ritmine kendilerini kaptırıp olduğu yerde dans eden insanlar. Yolun karşısında da otel, cafe ve restoranlar… Hepsi dolu, hepsinde ayrı bir müzik sesi, hepsinde farklı bir görüntü. Bir ses ve renk cümbüşü hakim etrafa. Versace’nin butik otel ve restoranı önünde fotoğraf çektirdik. Fiyatları görünce sadece kapısında fotoğraf çektirmenin daha uygun olacağını düşündük. Ocean Drive caddesini o kadar beğendik ki akşam yemeği için arkadaşlara burayı önermeye karar verdik. Otelden kiraladığımız bir otobüs ile 26 kişi, saat’8 de akşam yemeği yemek için tekrar Ocean Drive’a geldik. Çok keyifli, neşeli biraz da maceralı bir akşam yemeği sonrası yoğun ve yorucu geçen bir günü sonlandırmanın rahatlığı ile gece yarısına doğru otelimize geri döndük.

Sabah erken uyandık; o gün gemiye binecektik. Oteli terk edeceğimiz öğle saatlerine kadar vaktimizi değerlendirmek için ayaküstü kahvaltı edip otelin karşısında bulunan bulvarı baştan başa geçip birkaç market, eczane, hediyelik eşya dükkânı dolaştık. Şansımıza marketlerin birinde kaşer bölüm bulunca sosis vs. gibi İstanbul’da pek bulamadığımız malzemelerden uygun fiyata alıp fırsatını yakaladık. İki gece – iki gün gibi kısa bir zaman zarfında yeni bir şehri tanımanın keyfi ile bizleri Karayiplere götürecek gemimize doğru yol aldık.

Bir Tutkudur Seyahat…