PADAUNG

Bİ SOR BAKALIM NİÇİN HALKA TAKIYORUZ?

UZUN BOYUNLU PADAUNG KADINLARI

Kızıl Karen kabilesi alt kolu olan Padaunglar, yani Shan dilinde, uzun boyunlular manasına gelen kabilede ki kadınlar neden bu halkaları takıyor. Eminim bu kadınları bilenlerin, niçin bu halkaları taktıkları konusunda da fikirleri vardır. Ama Mulo nun annesi halkayı niçin taktıklarını bakın nasıl izah etti. Az sonraaa…Mulo mu kim? O da az sonraaa J Beni bağışlayın. Bu az sonra vs bende sevmem ama asıl meseleye gelmeden bazı konulara değinmeliyim.

Artık dünyada tüm ülkeler, şehirler ve insanlar giderek bir birine benzemeye başladı. Gittiğiniz ülkelerde gördükleriniz, sizi başka bir ülkede değil de, koca bir şehrin semtleri arasında dolaşıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Yüksek binalar, otomobiller, fastfood zincirleri ve insanların kıyafetleri neredeyse bir birinin aynı. Gittiğiniz ülke toplumuna ait, etnik ve kültürel özellikler ise çoğu yerde kalmamış, kalanlarda ise folklorik bir hal almış. Demem o ki dünya yı gezerken farklı yaşamlar, evler, insanlar kültürler görme olasılığımız giderek azalıyor. Çok mu karamsarım, belki? Ama Afrika’dan, Asya ve Güney Amerika’ya kadar doğal yaşam süren bir etnik grup, kabile bu gün turistler için her gün günlük yaşamdan kesitler tiyatrosu oynuyorlar. Kabile reisi ”Bir sonraki seans, turist grubu 14.45 köyümüzde olacak, herkes hazırlansın. Cep telefonlarınızı evlerinize bırakınsın çocukların yüzlerindeki boyaları tazeleyin, kıyafetlerinizi kontrol edin ve gösteriye hazır olun…” Uzun boyunlu kadınların kabilesi olarak, ünlenen Red Karen kabilesi de bir istisna istisna değil.

Karen kabilesinin alt grubu olan ve Shan dilinde “Uzun boyun” manasına gelen Padaungların yaşadığı bir köyü rehber eşliğinde ziyaret ediyorum. Rehber köyün girişinde beni ve birkaç kurbanı daha bir köşeye sıkıştırıp, şişmiş çenesini üzerimize boşaltmaya başlıyor. Verdiği gereksiz ve köyde yaşayanları aşağılayan bilgilerle bana ”Buraya niye rehberle geldim ki, yada en azından bu rehberle ”dedirttiriyor. Rehberi atlatıp köyü gezmeye başlıyorum.  Biraz ilerde ilk karşılaştığım, şirin mi şirin işini ve o meşhur boyun halkalarını henüz kullanmaya başlamış 5 yaşlarında bir kız çocuğu oluyor. Adının Mulo olduğunu öğreniyorum. Mulo işini çok ciddiye alıyor. Herkesten önce süslenip püslenip evlerinin önündeki ahşap merdivene konuşlanmış. Beni görünce seviniyor, gülümsüyor ve şirinlikler yapmaya başlıyor. Şirinlik yapmasına hiç gerek yok aslında yeterince şirin zaten. Bol bol fotoğrafını çekip, küçük bir hediye ve bahşiş veriyorum. Mulo eline aldığı parayı kumbarasına atmaya fırsat bulamadığı için avucunu sımsıkı kapatarak bana poz vermeye devam ediyor. Sonra Mulo’ nun  annesi  ‘henüz hazırlanabilmiş olacak ki ‘ geliyor. Gülümseyip, Mulo nun yanına oturuyor. Anne ve kızın fotoğraflarını çekerken, bir taraftan da sorular soruyorum. Neden bu halkaları takıyorlar, zor olmuyor mu vs.? Derken konuşmanın bir yerinde anne ”Artık bu halkaların günümüzde pek bir  fonksiyonu ve manası kalmadı, geçine bilmek için her gün bu halkaları takıp, kendimizi sergilemek zorundayız” diyor. Donup kalıyorum. Birkaç kare fotoğraf çekip gitmek, burada ki yaşamların perde arkasını merak etmemek utandırıyor beni. Meğerse dünyaca ünlü “Zürafa boyunlu kadınların” hayatları gerçekte bir dramdan ibaretmiş. Anne üzüldüğümü anlıyor ve söyle diyor “Merak etme buraya gelmekle fotoğrafımızı çekmekle iyi ettin. Böylece bize katkıda bulunmuş oldun. Biz bundan şikâyetçi değiliz. Tek özlediğimiz kendi gerçek köylerimizde, gerçek yaşamlarımız.”diyor. Mulo’nun annesi .Burma’dan (Myanmar ) buraya Tayland’ın kuzeyine göç etmek zorunda kaldıklarında henüz 4 yaşındaymış.

PEKİ KİM BU KIZIL KAREN KABİLESİ VE PADAUNGLAR?

Long  Neck’ler veya diğer isimleriyle Padonglar, Burma‘daki (Myanmar) etnik bir grup olan Karen Kabilesi‘nin bir alt kolu. 1980’lerin sonu 1990’ların başında, Burma’daki askeri rejim çatışmaları nedeniyle birçok Karen kabilesi topraklarını terk edip, kaçmak zorunda kalmış. Boyunlarına metal halkalar takmaları ile meşhur Long  Neck‘ler de bu kabilelerden bir tanesi.

O senelerde Burma’dan Tayland’a kaçan kişi sayısının 140.000 civarında olduğu söyleniyor. Bunlardan bazıları, ülkeye yasal yollardan, bazıları ise ormanlardan geçerek kaçak olarak Tayland’a giriş yapmış. Ülkeye kaçak olarak giren Karenlerse, zor şartlarda ve zor işlerde kaçak olarak çalışıyorlar.

Karenlerin büyük bir çoğunluğu, Baan Mai Nai Soi mülteci kampında yaşıyor. Fakat boyunlarında ki halkaların ilgi çektiğini gören Tayland hükümeti kamp etrafında yapay köyler kurulmasına izi vermiş ve Taylandlı turizmciler ise bu köylere turlar düzenlemeye başlamışlar. Chiang Mai ve Chiang Rai bölgesinde bu köylerden onlarcası var. Kabile erkekleri, tarlalarda ve çeşitli işlerde çalışırken kadınlar ise oluşturulmuş bu köylere gelip, turistler için gösteriler yapıyorlar. Gösteri dediysem, yani boyunlarında ki halkaları sergiliyorlar. Ayrıca çeşitli el işçiliği hediyelik eşyaları yapıp satıyorlar.

Kadınların bu halkaları niçin taktıklarına dair birkaç söylenti var. Efsaneye göre Karenlerin ataları dişi bir ejderha ile rüzgâr tanrısından geliyor. Karen kadınlarının boyunlarını uzatma geleneği ise ejderhanın görünüşünü yansıtma çabasıymış. Kadınlar ejderhayı, erkekler rüzgârı sembolize ettiği mitolojilerinde, Bu halkaları sadece çarşamba günü doğmuş kadınlar yine sadece dolunay zamanlarında takarmış. Diğer bir bilgi ise, erkekleri köy dışına giden kabile kadınlarının vahşi hayvan saldırılarından boyunlarını korumam için bu halkaları taktıkları. Bir başka bilgide şöyle; Köle ticareti zamanında kadınların kendilerini çirkin göstermek amacıyla takıyor oldukları.

İşin aslını ise Mulo’nun annesi şöyle anlatıyor “Yaşadığımız bölgede her kabile kendisine özgü bir işaret kullanırdı. Biz 4 – 5 yaşlarından itibaren boynumuza bu pirinçten yapılma halkaları takarken, Akaa lar kulaklarına bir işaret çizer, Kayanlar ise dizlerinin altına bir obje takarlardı. Yani her kabile farklı kıyafetler ve farklı işaretler kullanarak kendini ifade ederdi” diyor. Meğer işin aslı buymuş. Nitekim Afrika’da da bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Kabileler dudaklarını kesiyor, yüzlerini boyuyor vs.

Halkalar kullanılmaya başlanıldığı 4-5 yaşından itibaren her yıl bir halka eklenerek,20 halkaya ve 12 kg ağırlığa kadar ulaşa biliyormuş. Omuzlarda aşağı doğru baskı yapan halkalar, vücudu deforme ediyor ve boynun daha uzun görünmesini sağlıyor. Kullananların çoğu ilk zamanlar zorluk yaşadıklarını boyunlarında ve çenelerinde yaraların oluştuğunu belirtiyor. Bilinenin aksine bu halkaları geceleri çıkarıyorlarmış. Son olarak bugün bu halkaları istemeyen çocuk takmaya biliyormuş.

Halen 130 bin civarında Karen mensubu Myanmar da yaşamaya devam ediyor. Burada Kuzey Tayland da yaşayanlar ise halen mülteci statüsünde. Vatandaşlık hakları yok.

Köyden ayrılırken üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim duygular içerisindeydim. Görmeyi hayal ettiğim bu değildi…

CHITWAN

RHİNO! RHİNO!

CHITWAN MİLLİ PARKINA HOŞGELDİNİZ

Otel görevlisi ve aynı zamanda rehberimizin heyecanla  “Rhino! Rhino!” diye bağırarak, bizi çağırmasıyla kendimizi apar topar odadan dışarı attık. Rehberimiz sabahki orman yürüyüşümüzde bizim mutlaka gergedan görmemizi sağlayacağına dair söz vermişti. İşte şimdi sözünü tutmanın gururuyla “Rhino! Rhino!” yani “Gergedan! Gergedan!” bağırıyor.

Peşine takıldığımız rehberimiz bizi Narayani Rapti nehri kıyısına getirdiğinde, haberin ne kadar çabuk yayıldığını anlamış olduk, Chitwan’da ne kadar turist varsa, buranın fenomeni “Gergedan”ı görmeye gelmiş. Kalabalığın arasında yer bulup, nehirde bulunan gergedanı seyretmeye koyulduk. Gergedanın sırtı ve kafasından başka bir yeri görülmüyor. Gergedan, dakikalar sonra azcık kıpırdasa etraftan “Ooo! Vaav!” sesleri yükseliyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelmiş gergedanı izliyor, gergedan ise hiç istifini bozmadan, banyosunu yapıyor.

Birazdan güneş muhteşem bir gösteriyle veda ediyor. Zifiri karanlık ne demekmiş o zaman anlıyoruz. Yıldızlar gökyüzünde kristal avizelermişçesine yakın ve parlak. Karanlıkta floresanımsı ışıklarıyla ıpıl ıpıl ateş böceklerinin gösterisi ve türlü vahşi hayvan sesleri. Uyku vakti gelince otelimize dönüyor, sivrisinek ordusuyla birlikte yatağa giriyoruz. Neyse ki cibinliklerimiz var.

Nepal’in başkenti Katmandu’ya 160 Km mesafede olan Chitwan millî parkı, zamanında yani 1900’lü yıllarda soyluların ve sömürgeci İngilizlerin av sahasıymış. Hayvanların ve türlerinin azalmasıyla 1973 yılında buranın koruma altına alınıp millî park olmasına karar verilmiş. Hayvanlarla birlikte yaşayan halk buradan çıkartılamayınca halka “Buyrun, birlikte yaşayın, ama uslu durun!” denilerek araya sınırlar konulmuş. İnsanlara “Bu alanlara kesinlikle girmeniz yasak!” denilmiş, fakat aynı şey hayvanlara söylenememiş. Hayvanlar kafalarına göre tarlalara, kümeslere evlere izinsiz girişler yapmaya devam etmişler. Hayvanların bir kısmı kaza kurşununa kurban gitmiş(!). İnsanlardan da sınır ihlali yapanlar olmuş. Bazı insanlar da hayvanlar tarafından kazara yenmişler. Bugün bile hayvanlar tarafından kazara yenen insanlar olduğunu öğreniyoruz. Hiç şaşırmadım. Rapti nehrinde kano gezisi yaparken, etrafımızın irili ufaklı onlarca timsahla sarılı olduğunu düşününce bu bana olmayacak bir şeymiş gibi gelmedi. Kano kullananlar bize iyilik olsun diye ağzını iyice ayırmış timsahın burnunun dibine kadar yanaşmıyor mu! “Ha yendik ha yenileceğiz!” korkusu yaşıyoruz?

Kano gezisi demişken “Silk Cotton” ağacı gövdesinden yekpare olarak yapılan kano ile yaptığımız nehir gezisi pek keyifliydi. Suyun üzerinde kuğu gibi süzülürken, etrafımızda türlü vahşi hayvanlar (maymun, fil, geyik, yak vs.) üzerimizde uçuşan rengârenk kuşlar… Ki başka nerede gözünüzün önünden bir Tavus Kuşu uçarak geçer?

Bir saatlik Kano gezisi ardından iki saatlik orman yürüyüşü. Gerçek bir ormandan bahsediyoruz, her şeyiyle gerçek bir orman. Düşünün artık. Burada tasvir gücümün yetersizliğini hissediyorum. İçerisinde yüzlerce çeşit yırtıcı, memeli, otçul hayvan ve dahi kuş türü barındıran ormanı daha sonraki yazılarımda anlatacağım söz. Fakat burada gördüğüm kuş türleri dudak uçuklatacak türdendi. Bir ara Büyük Yarış isimli bir film izlemiştim. Yarışa katılanlar dünyanın dört bir yanında kuş gözlemliyor, en çok kuş gözlemleyen yarışı kazanıyordu. Burada da kuş gözlem turları yapılıyor. Nasıl ki burada şehrimizde penceremize serçe, güvercin gibi kuşlar konuyor, orada başınızın üzerinde kartallar tur atarken, pencerenizin pervazına Zümrüdüanka kuşu konabiliyor. Abarttım galiba 🙂

Chitwan’a geldiğimiz gün, henüz hiçbir yeri görmemişken, kahvaltı yaparken, penceremizin önünden dev bir filin geçmesinden anlamalıydık buranın ne denli doğa ile iç içe bir yer olduğunu. Tabii sonra alışıyor insan. Sonraki günlerde fil bizim için sokaklarda dolaşan kedi köpek gibi oldu. Yeğenim Taha ya “Taha, bak fil geçiyor!” dediğimde “Off yaa, yine mi, bi rahat bırakmıyorlar ki alış veriş yapalım!” deyince anladım durumu. Sonrasında duşumuzu bile filin sırtında, filin hortumundan fışkırttığı su ile aldık düşünün artık.  Ormanda çıktığımız fil sırtındaki yolculukta filin sırtında olduğumuzu unutturacak manzaralarla karşılaştık. Kâh nehre daldık kâh antilop sürüsü görüp üzerlerine gittik. Hatta Taha şapkasını düşürüp “Eyvah, gitti şapka!” demişken fil durumu fark edip, hortumuyla şapkayı alıp Taha’ya verdi. Yani demem o ki filmiş, maymunmuş burada sen ben gibi. Gergedan, eh işte. Burada asıl mesele Bengal Kaplanı görebilmekte. O da yerli halk için değil sen ben için. Hani küçükken derlerdi ya “Uslu bir çocuk olursan, ormanda şirinleri görebilirsin!” diye, burada da yerli halk bize “Ormanda birkaç gün geçirecek cesaretin varsa kaplan görebilirsin!” diyorlar. Sadece kaplan değil tabi, birçok vahşi hayvanı. Bizim vaktimiz yok, yoksa kim korkar ormanda bir kaç gece geçirmekten! 😉 Filmlerde bir sahne vardır ya hani. Yakılan ateşe gergedan gelir… O geldi birden aklıma…

Akşamları Tharu halkının, dans gösterileriyle vaktimizi geçirdik, gündüzleri ormanda, vahşi hayatla iç içe. En çok içimi acıtansa fil yetimhanesinde gördüğüm, zincire vurulmuş yetim filler oldu. Kıpırdayamayan fil yavruları delirmek üzere gibi geldi bana. Onun dışında her şey muhteşemdi.

Ha bir de Asya fili ile Afrika fili arasındaki farkı anlatmaya çalışan rehberimizi dinlemeyince bizi “Dinlemeyecekseniz boşuna anlatmayayım!” diye azarlaması vardı. “Etrafta bu kadar renk, koku, ağaç hayvan varken nasıl dinleyelim seni?” diyemedik. “Bak bir tavus kuşu daha uçuyor, sen de bak!” diyemedik. Özür dileyip dinliyormuş gibi yaptık.

Özetle ve şiddetle güzeldi Chitwan.

Zanzibar

HAKUNA MATATA ZANZİBAR

Swahili dilinde “Hiç sorun yok, kafana takma” gibi manalara gelen HakunaMatata’yı Zanzibarlılardan sıkça duyuyorum. Bu kelimeyi zikir gibi o kadar çok söylüyorlar ki, hakikaten hiç sorunları yokmuş gibi kafalarına hiç bir şeyi takmadan yaşıyorlar. Öyle ki “Refiki (Arkadaş) Üçüncü Dünya Savaşı çıkmış diyolar, n’apcaz ?” El cevap “HAKUNA MATATA…”

Tanzanya’nın 45 km doğusunda, Hint Okyanusu’nda bulunan adaya ulaşmak için öncelikle Tanzanya’nın başkenti Dar Es Salaam’a ulaşmanız gerekiyor. THY direk sefer düzenliyor, yaklaşık sekiz saat süren bir yolculuktan sonra Dar Es Salaam’a ulaşılıyor. Ve sonra ver elini Zanzibar.

Serengeti ovası, Kilimanjero dağı (Bu dağ Afrika da zirvesinde kar bulunan tek dağdır. 0da 10 yıla kalmadan eriyecekmiş haberiniz olsun)Viktorya Gölü (Nil’in bir kolu buradan doğar) ve Koku adası Zanzibar Tanzanya’dadır. Tüm bunları başka sayılarda anlatmak üzere “Jambo” Zanzibar diyelim. Jambo mu dedim ben? Swahili dilinde Merhaba demek. Swahili Tanzanya ve Kenya’da yaygın olarak kullanılan bir dil. İçerisinde bolca Arapça kelimenin bulunduğu dili biraz dikkatli dinlerseniz anlamanız mümkün. Ha “Arapça kelimeler ne arıyor bu Afrika dilinde?” derseniz, oralara girersek çıkamayız derim ama hadi biraz bahsedeyim.

Zanzibar İran’dan gelen Şirazlı göçmenler tarafından kurulmuş ve Farsça’da Zencilerin sahili manasına geliyor. İranlılar neden adaya gelmiş diye sormayın ama aaa! Sonraları Umman Sultanlığı kontrolüne giren ada, daha sonra Portekizlilerin kontrolüne, İngilizlerin sömürüsüne falan filan derken ancak 1964 yılında bugünkü özerklik halini almış. Ada aynı zamanda Afrika’nın ilk köle adası . Afrika’dan toplanan köleler Zanzibar’da toplanır, sonra Avrupa’ya gönderilirlermiş.

Nerede kalmıştık? Ha önce başkente sonra adaya…

Dar Es Salam’dan uçakla yada Feribotla adaya ulaşabilirsiniz. Ben feribotu tercih ediyorum. Yaklaşık iki saat sonra kalbimde heyecan, limanda “Karibu Zanzibar” ( Zanzibar’a Hoşgeldiniz) yazısı görülüyor. Öyle hemen adaya ayak basamıyorsunuz. Zanzibar Tanzanya’ya bağlı ama değil gibi yani özerk bölge. Yeni bir ülkeye giriş yapar gibi form dolduruyorum. Pasaportuma giriş mührü vuruluyor, sonra hadi bakalım gez dolaş deniyor, hızla limandan ayrılıyorum.

Zanzibar’da gezilmesi görülmesi gereken yerler, yapılması gerekenler kafamda “Önce ben, Önce Ben” diye bağrışıyorlar. Rehberim Faruk’la buluşup, Zanzibar beşibiryerdelerini sayıyorum. Baharat turu, Prison Island, Yunus Turu, Stone Town, Kırmızı Maymunlar, söyle Faruk önce hangisi?

Biraz sonra Faruk beni bir tekneye bindirip Prison Island’a doğru uğurluyor. Tekneyle 20 dakika sürecek 5 km yolumuza henüz başlamışken teknenin motoru arızalanıyor. “HakunaMatata” denilip sorun giderildikten sonra yola devam. Etrafımızda irili ufaklı birçok ada var. Üzerinde hiçbir şey olmayan sadece kumdan oluşan adayı teğet geçip yılanlı adayı seyrediyoruz. Derken Prison Island’ın kumsalını görüyorum. Gördüğüm serap mı, rüyadamıyım emin olmak için kendime birkaç hareket çekiyorum ama genede emin olamıyorum. Beynim sürekli “Bu gerçek olamayacak kadar güzel bu gerçek olamaz” diye fısıldıyor. Adaya ayak bastığım anda ayaklarım yerden kesiliyor, sanki yerçekimsiz ortamdayım. Beyaz kumdan sahil, turkuaz renkli deniz, palmiyeler tam bir ıssız ada manzarası. Bu arada ada manzaralarında ki o güzelim ağaçlar Palmiye değil, Hindistan Cevizi ağacı.

Ada eskiden kölelerin hapsedildiği yer olduğu için hapis adası adıyla anılıyor. Bugün o hapishane lüks bir otele çevrilmiş. Adadaki ilginç bir diğer şey ise Dev kaplumbağalar. Adanın orta bölümünde bulunan kaplumbağaların boyu 1 metreyi buluyor. Kafalarını kuzu başı okşar gibi okşuyoruz. Senin benim yaşımda ki bir kaplumbağa, orada yeni doğmuş bebek muamelesi görüyor. Yüz yaşında ki kaplumbağaları bakkala çekirdek almaya yolluyorlar. Düşün artık dede denecek yaştakileri.

Halen şimdi bile orası gerçekmiydi değil miydi tereddüt ediyorum? Sonra Fotoğrafları açıp bakınca biraz ikna olur gibi oluyorum. Adadan ayrılmışım, bir taksiye binmişim baharat turuna doğru yola koyulmuşum, mış muş diyorum çünkü taksiye kadarını hatırlamıyorum o kadar büyülenmişim yani.

Ada baharatlarıyla ünlü. Baharat adası olarak da biliniyor zaten ekonomiside öncelikle baharat üretimi sonra turizm.

Tur başlar başlamaz rehber elime Star Fruit’i (Yıldız Meyve) tutuşturuyor, sonra Paissan (Tutku Meyvesi) ikiside ilkkez gördüğüm tropikal meyveler. Zanzibar Tropikal meyveler açısından da çok zengin yüzlerce çeşit meyve ve meyve sularını tatmaya ve içmeye doyamıyorsunuz. Baharat turumun her adımında ilginç bir deneyim yaşıyorum. Rehber ağaçtan bir yaprak koparıp “kokla” diyor. çok bildik tanıdık bir parfümün kokusu, başka bir yaprak başka bir bildik parfümün kokusu. Yerden bir ot koparıyor Kaküla, saçma sapan bir sarmaşık gösteriyor içinde vanilya bitkisi, işte şu karabiber ağacı, bu karanfil ağacı diyor şaşa şaşa izliyorum. Dikenli bir bitkinin içini açıyor kıp kırmızı işte bu ruj hammaddesi diyor. Tarçın fidanı koparıyor kökünü kokluyorum “Viks”. Hep kötü şeyler için söylenir ama ben bu kez iyi bir şey için dillendiriyorum ” Allah ‘ım bu da mı gelecekti başıma, bu ne güzellik böyle…?”

Gelelim adanın başkenti Stone Town’a. Burası ayrı bir güzel. Afrika, Arap, İngiliz mimari karışımından oluşan yapılar, daracık sokaklar özellikle ahşap, dantel gibi işlenmiş devasa kapıları ve tabi ki FreddieMercury. Queen’in solisti FreddieMercury burada doğmuş. Doğduğu ev şuan hediyelik eşyacı.

Şehrin tamamını yürüyerek gezmek mümkün bende öyle yapıyor önüme çıkan her sokağa dalıyorum. daracık sokaklarda oynayan çocuklar, bisikletiyle süt satan mahalle sütçüsü, çamaşır yıkayan yaşlı amca ve tabiki ahşap kapılar. Sırf şehir merkezine bir hafta ayırsanız dayamazsınız deyip çok laf etmekten kurtulayım. Gezerken ara sıra hindistan cevizi, şeker kamışı ve tropik meyve suyu içiyorum. Bardağı yaklaşık 60 krş, 1 tl bile değil yani.

Şehrin aşağısında sahil kenarında ForodhanıGarden parkı var ki akşama doğru orada bir panayır kuruluyor ben diyeyim Marekeş’dekinin aynısı, sen bir sey deme ; )

Tezgahlar kuruluyor. Açık hava lokantası diyebiliriz, tahmin edin işte tezgahlarda özellikle deniz ürünleri, et ve meyveler olmak üzere her türlü yiyecek bulmak mümkün. Sebze hamur işi ve meyve yenilebilir. Ama et ve deniz ürünleri pek taze değil. Yok yok hiç taze değil. Yok direk kokmuş diyelim. Bitireyim mi yazıyı burada ha nedersiniz?

Ama Gerçekten sanatçı insanlar abanoz ağacından el işçiliğiyle yapılmış hediyelik eşyalar ve bizzat kullanılmak üzere üretilmiş meteryalleri tavsiye ederim. Kazıklasalar bile ucuz.

Beyt El Jaip yani House of Wonder yani Harika Ev ulusal müze olarak ForodhanıGarden Meynanı’nın yanında sahile karşı yükseliyor. Gezmenizi tavsiye ederim. Tavsiye edeceklerimin listesi uzayabilir, o nedenle kısa kesmek niyetindeyim. Zanzibar’a özgü helvayı tadın derim sıcak yiyin ama ben getirdim dondu yenmiyor. Yunusları görmek istiyorsanız tura erken saatlerde çıkmalısınız, kırmızı sırtlı maymunları görmek istiyorsanız, uyku saatlerine denk getirmeyin. Son olarak Zanzibar’a ne yapıp ne edip gidin.

Tuna Nehri

KARA ORMAN’DAN DOĞAN TUNA NEHRİ

Akmam dese de akıyor…

Gecenin bir yarısı, Alp Dağları arasından dolunay eşliğinde ilerliyorum. Bir ara aracı durdurup, indim. Karla kaplı dağlar, gündüze yakın bir aydınlık ve derin derin içime çektiğim taze hava. Teze ve temiz havayı içine çekmek gibisi yoktur. Yenileniyorum, tekrar araca binip İsviçre sınırına yakın Kara Orman bölgesine doğru yol alıyorum. Vakit gece yarısını çoktan geçti, dağlar arasında derin bir sessizlik ve dinginlik içersinde ilerliyorum.

Lauchrinegen’de kalacağım otele ulaştığımda bir sürprizle karşılaşıyorum. Otelin resepsiyon bölümüne kadar giriyorum, hiçbir görevli yok. Bir o tarafa bir bu tarafa görevli birini arıyorum, ama nafile. Önceden yerim ayırtılmıştı. Bana sekiz rakamdan oluşan bir şifre ve oda numarası vermişlerdi, ve de eklemişlerdi. “Eğer saat 00:00’dan sonra otele ulaşırsan odanın kapısındaki tuşlarla sana verdiğimiz şifreyi gir. Aksi halde dışarıda kalırsın” Ve öyle de oldu, dışarıda kaldım. Avrupa genelindeki otellerin çoğunda bu uygulanıyor. Önceden rezervasyon yaptırıyorsunuz ve size verilen şifre ile otelin dış kapısını, otoparkını ve odanızı açabiliyorsunuz.

Arabayı uygun bir yere çekip, otel odasına çevirmeye çalışıyorum. Koltukları yatırıyorum, paltomu kıvırıp yastık yapıyorum ve yatıyorum. Ve fakat gözüme gelen sokak lambasının ışığına müdahale etme şansım yok. Işık o kadar kuvvetli ki sanki 30 santim tepemde bir projektör yanıyor. “Yok, uyutmayacak bu beni, off geç oldu, yarın da erken kalkacağım, dinlenmem lazım” diye sayıklarken, bir cazırtı koptu, birkaç kıvılcım ve ışık söndü. Nasıl oldu da oldu düşünecek durumda değildim, yatıp uyudum. Sabah uyandığımda hayret üstüne hayret ettim. Nasıl oldu da söndü ışık hâlâ çözebilmiş değilim.

Günün ilk ışıkları ile zinde bir şekilde uyandım. Alp Dağlarının temiz havasını tekrar tekrar içime çekip, yola koyuldum. Beni buralara getiren neden, ‘Akmam’ diyen Tuna‘nın kaynağını görmek. Almanya’nın Kara Orman bölgesinden doğan Tuna Nehri, bugün onlarca ülkeyi geçip, Sulina’dan Karadeniz’e dökülüyor. 2860 km yol kat eden, üzerinde dev gemilerin gezdiği Tuna Nehri’nin kaynağını görmeliydim ve ben de bunu yapmak üzere yol almaya devam ediyordum. Solumda İsviçre Alp Dağları, sağımda Almanya köyleri ve tarlaları, gözüm Donauqualle tabelasını arıyor. Yani Donau (Tuna), Qualle (kaynağı)

Donaueschingen tabelasını gördüğümde kaynağa yaklaştığımı anladım ve heyecanla yola devam ettim. Donaueschingen kasabası daha çok tarihî binalardan oluşan küçük bir kasaba ve ismini Tuna’dan almış. Kasabadaki sarı renk hâkimiyeti dikkatimi çekiyor. Nihayetinde ‘Donauquelle 1 km’ tabelasını görüyorum. Son bir kilometreyi de bir solukta tüketip, Tuna’nın kaynağına ulaşıyorum. O da ne? Koskoca Tuna Nehri küçük bir havuzu andıran bu yerden mi doğuyor? Buradan bir suyun çıktığı kesin. Dipten suyun çıktığını görebiliyorum. Ama üzerinde dev gemilerin gezdiği Tuna buradan mı doğuyor yani… Evet, buradan doğuyor ve yoluna devam ederken başka kaynaklardan da beslenip dev bir nehre dönüşüyor. Biz de öyle değil miyiz, “ingaaa!..” diyerek başladığımız hayata nasıl da büyüyerek devam ediyoruz?

Tuna Nehri, üzerine akan oluk oluk kandan dolayı; kızılla, kanla acıyla anılagelir. Oysa bu durum kaynağındaki berraklık temizlikle hiç uyuşmamakta… Tuna bu nedenle ‘akmam, etrafımı yıkmam’ demektedir. Ve fakat buna rağmen Tuna akmaya devam etmektedir. Alplerin beyaz karlarından gelen temiz suyuyla yıkamaktadır tüm Avrupa’yı ve Balkanları. Belki de kan ve kir kalmayıncaya kadar yıkamak istemektedir. Tuna Nehri kaynağında o kadar saf ki. Kaynağı uzun uzun seyrediyorum. Dipten gelen kabarcıklar, benim gözlerim önünden yola çıkan su, onlarca ülkeyi geçip Karadeniz’e karışacak. Kaynaktan birkaç yudum su içiyorum.

Bu kaynak uzun yıllar boyunca bölgede bulunan sarayların içme su kaynağı olarak kullanılmış. Suyun tamamı bu saraylarda kullanılmış halkın içme suyu ise başka kaynaklardan sağlanmış.

Kara Orman bölgesine yaptığım yolculuğu hedefime ulaşmış olmanın mutluluğu ile bitiriyorum. Tuna’nın doğuşuna şahit olmak güzeldi. Buralara belki yeniden gelirim belki de hatıralarımdaki yerini alır. Ama benim için asla keşfetmek bitmez. Kendi şehrimde bile olsa…

TUNA NEHRİ

Tuna Nehri, Almanya’nın güneyinde Kara Orman (Schwarzwald) bölgesinde Brege ve Brigach dağ ırmaklarının 678 metre yükseklikteki Donau-Eschingen’de (Donaueşingen) birleşmesiyle meydana gelir. Tuna kaynağı Donaueschingen kasabasından fışkırarak ufak bir kanal sayesinde Brigach Nehrine döküldüğü noktadan itibaren bu nehrin ismini Tuna diye değiştirir.

Donaueschingen’den Karadeniz’e döküldüğü Sulina limanına kadar uzunluğu 2779 km’dir. Bunun 2415 km’si üzerinde Seyrüsefer yapılmaktadır. Tuna nehri coğrafi bakımdan üçe ayrılır: kaynağından gönye’ye kadar yukarı tuna (988 km), Gönye’den Turnu Severi’ne kadar orta tuna (860 km) buradan nehir ağzı Sulina kadar aşağı tuna (931 km). Kaynağından denize döküldüğü noktaya kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkenin topraklarını kat etmektedir.

Tuna Nehri havzasının yüzölçümü 817 bin kilometre, uzunluğu 1690 km, eni ise 820 km’dir. Bu hidrografik havzada değişik uzunlukta 120 kadar ırmak ve nehir Tuna’yı beslemektedir. Bunlar arasında 500 km’den daha uzun olanlar İnn (505), Drava (894), Tisza (966), Sava (861), Morava (563), Olt (542), Siret (726) ve Prut Nehri (950)’dur.

Kenya

KAKUMALI TURKANALILAR

Kakumalı Turkanalılar Kenya’nın Kuzey Batısında Turkana Gölü çevresinde yaşamlarını sürdürüyor. Turkana gölüne ismini bu kabile vermiş. Çoğu bu bölgede olmak üzere tüm Afrika’da yaklaşık 200 bin Turkanalı var. Diğer tüm kabilelerinin tırstığı Turkanalıların hobileri arasında Uganda’da bulunan kabilelere baskınlar düzenleyip ellerindeki hayvanlara el koymak, eften püften sebeplerle onlarla çatışmaya girmek gibi asice şeyleri saymak mümkün. Kenya Devleti bile bu kabileye pek ilişmiyor.

Gök tanrıçasına inanıyorlar, tanrıça kabilenin büyücüsü vasıtasıyla kendileriyle bağ kuruyor. Kabile içerisinde keçi sayısının çokluğuna göre söz hakları var. Diğer kabilelerde ki klan olgusu yerine, Leopar ve taş olgusu var. Baba Leoparsa oğul taş, onun oğlu gene leopar oluyor. Bu ne işe yarıyor? Bir gün kabile reisi “Bütün taşlar toplansın ” şu işi yapacağız dediğinde, o işi taşlar yapıyor. Basit sazlıklardan yapılmış evlerde yaşıyorlar. Sıkı durun; Afrika’nın en saldırgan, asi, yayılmacı ve ne sömürge döneminde ne de bugün kontrol altına alınamayan kabilesi TURKANALILAR bunlar. Şaka bir yana asil ve dik duruşları nedeniyle böyle görüldüklerini düşünüyorum. Ha birde Turkanalı çocuk meselesi var ki ona bu yazımda derinlemesine değinemeyeceğim, zira konu çok derin ta 1.8 Milyon yıl öncesine dayanıyor. Özetle yaşı 11 ile 13 olduğu tahmin edilen bu çocuğun iskeleti Turkana gölü kıyısında bulunuyor. Bu konuyu başka bir yazıda etraflıca anlatmak üzere…

Bölgede yıllar önce beyaz adamın görülmesiyle kuraklığın giderek arttığına inanıyorlar. Gök gürlemesini Tanrıçaları ile şeytanın kavga etmesi olarak yorumluyorlar. Bugün su için bazı bölgelerde 20 km uzağa günlük yürümek zorunda kalan Turkanalılar, bazı bölgelerde kurumuş nehir yataklarını kazarak suya ulaşıyorlar.

Gelelim benim Turkanalılar ile karşılaşmama. Nairobi’den 2 saatlik bir uçak yolculukla Lodwar’a oradan adı yol olan ama benim yola hiç benzetemediğim bir arazinden 3 saatlik bir kara yolculuğu ile Kakuma’ya ulaşıyorum. Birleşmiş Milletlerin mülteci kampının da bulunduğu Kakuma, Kenyalıların bile unuttuğu, BM’nin dünya da yaşanması en zor bölgelerden ilan ettiği bir yer. Akşam saat 22 civarında ulaştığım Kakuma’da konaklayacak bir yer olmadığı için 85 km ötede bulunan Lokichoggio’ya gidiyorum. Boynu boncuklu kadınlar kabilesi olarak namlarını duyduğum Turkanalılar ile haşır neşir olma düşüyle uykuya dalıyorum.

Ah nereden bilebilirdim bunlar Afika’nın en savaşçı, gözü pek kabilesi. Daha önceleri Masaililerle ahbaplık etmişliğim oldu. Bir Masailiye “Bi fotonuzu çekebilir miyim?” diye sorduğumda aldığım cevap genelde “Parasını ver çek gardaş, nasıl poz vermemi istersin, dur şu cep telimi saklayayım da öyle çek” derdi.

Sabah boyunlarında rengârenk 5 kg ağırlığında boncukları ve geleneksel kıyafetleriyle Turkanalı Kadınları görür görmez, fotoğraflarını çekmek için hamle yapıyorum. Karşı hamle gecikmiyor, kadınlar kendilerine silah doğrultmuşum gibi tepki veriyor ve hep bir ağızdan garip bir ses çıkarıyorlar. Kabilenin ellerinde asa ve minik oturakları bulunan erkekleri, asalarını yere sertçe vurarak uyarı atışı yapıp üzerime yürüyorlar. Turist sevmez bu kabileye içten içe saygı duyuyorum. Diğer kabileler gibi turistin oyuncağı olmamışlar. Para pul teklif etseniz de durum değişmiyor. Asla sizinle muhatap olmak istemiyorlar ve sizinde ne işiniz varsa görüp bölgelerini terk etmenizi istiyorlar.

Asaletlerine vurgun onlarla iletişim kurmanın yollarını arıyorum. Çoğu fakir, gerçekten açlık sınırında yaşam süren insanlar. Buna rağmen erkekler başlarında keçeden yapılmışa benzer, yeşil bir şapka, ellerinde asalar, küçük oturaklarıyla ve de geleneksel kıyafetleriyle Arz-ı Endam ediyorlar.

Kadınlar geleneksel kıyafetlerinin yanı sıra, 7 den 70 e boyundaki boncukları ile oradan oraya dolaşıyorlar. Oradan oraya dolaşıyorlar dediğime bakmayın. İşçi karıncalar gibi oradan oraya giderken gördüğümüz bu insanlar, ya su için ya hayvanları için yada başka bir haklı gerekçeyle her gün kilometrelerce yol kat ediyorlar.

Erkeklerin uzun boyları dikkatimi çekiyor. Ellerinde asa ve oturulan kısmı 15 ila 20 Cm Olan deri bir tutacak la sürekli yanlarında taşıdıkları oturakları var. Saçları mutlaka özenle kesilmiş ya bir şapka yada bir tüğ iliştirilmiş ,Yorulduklarında ellerinde taşıdıkları küçük oturaklarına oturup soluklanıyorlar. Bende denedim (Oturağı) ki oturulan kısmı 10 cm ye 5 cm kadar, yerden yüksekliği de olsa olsa 8 cm, hayret verecek derecede rahat. Evde ki koltuğumdan bile rahat bulduğum bu oturağı, allem ettim gallem ettim edinip eve getirdim. Şimdi zaman zaman ona oturup seyrediyorum televizyonu.

Demek ki neymiş? Tüm bunlar olduğuna göre iletişim kurmanın yollarını arama etabını atlamış iletişime geçmişim Turkanalılarla. Bakınız Resimlere… Nasıl mı oldu? Allah yardım etti diyelim.

Ciddi birkaç laf etmek gerekirse, Turkanalılar, su için hayvanları için şunun için veya bunun için kilometrelerce yol kat etmek zorundalar. Gene tüm bunlar için sık çatışmalar yaşanıyor. Anlatmaya gücümün yetmediği bir zorlukta yaşamları var. Tüm bunlara rağmen bir Turkanalıyı gördüğünüzde imreniyorsunuz. Gayet onurlu ve dimdik durmaktan geri durmuyorlar. Zaman zaman onları sefil halde görmüyor değilim. Kendi yaptıkları içkiyi içip sarhoş olmuş, yada dere yatağında kazdığı çukura eğilmiş çamurlu suyu içmeye çalışan Turkanalı yada kesilmiş bir devenin neresi olduğu belli olmayan et demeye bin şahidin bile yetmeyeceği toz toprak içinde ki 50 gr et benzeri şeyi toplamaya çalışan Turkanalıları görüyorum. Ama aynı adam yada kadın pazarda karşınıza asilzade edasıyla çıkıveriyor ve pek de yakışıyor.

Bu arada Turkana bölgesi arkeolojik bulgulara göre insan ırkının doğduğu ve yayıldığı yer olarak da biliniyor. Turkana Gölü civarı Fosil açısından zengin bir bölge. Bu ilginç coğrafya yı keşfetmeniz dileğiyle hoşçakalın.

Aşkabat

AK ŞEHİR AŞKABAT

Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat gerçektende ak yani beyazlara bürünmüş bir şehir. Türkmenistan’ın Rusya dan ayrılmasından sonra baştan başa yenilenmeye başlayan şehirde, yapılan tüm binalar beyaz mermerle kaplanıyor. Aşkabat da ne yöne baksanız görkemli beyaz binalar görüyorsunuz. Bu nedenle şehrin sloganı “Ak şehir Aşkabat”

Altı milyon ülke nüfusun 1,5 milyonunun yaşadığı Aşkabat gezilmesi kolay bir şehir. Geniş caddeleri, içinde yeşil alanları, havuzları,sanatçı anıtlarının bulunduğu parklar o kadar düzenli inşa edilmiş ki kaybolmanız olası değil.

Aşkabat’ı gezmeye şehrin önemli binalarının bulunduğu Ali Şir Nevai caddesinden başlayabilirsiniz. Beyaz, kubbeli ve sütunlu binalardan oluşan cadde de gezerken kendinizi bazen eski Roma da, bazense Babil uygarlığında hissedeceksiniz.

Türkmenistan halıları dünyaca meşhurdur ve eyaletlere özgü halı motifleri bayraklarında yer alır. Halı o kadar önemlidir ki özel Halı Bakanlığı bile vardır. Aynı önem Ahal Teke atları içinde geçerlidir ve ülkede birde At Bakanlığı bulunur. Bu nedenle Aşkabat’ta ki halı müzesini mutlaka görmelisiniz. Ülkenin çeşitli yörelerinde dokunmuş halıların yanı sıra, Dünya’nın en büyük halısı olarak Guınnes rekorlar kitabına girmiş halıda bu müzede bulunur. Sonrasında değeri milyon dolarlarla ifade edilen atları görmeye at haralarının yolunu tutmalısınız. Halılarında, atlarında ülke dışına çıkartılmaları yasakmış. Ancak atlar güzellik yarışmaları sebebiyle zaman zaman ülke dışına çıkarılıyorlarmış.

Aşkabat ta pazarlar çok renkli. Özellikle dünya’nın en büyük açık hava pazarı olan gerçekten çölde kurulan çöl pazarını mutlaka gezmelisiniz. Yok un yok olduğu pazarda iğneden ipliğe ne ararsanız bulmanız mümkün. Genelde Rus ve Çin mallarının satıldığı pazarda Türkmenistan’a özgü eşyalarda bulmanız mümkün. Özellikle yün çorap patik, keçeden nazar için yapılmış bileklikler ve geleneksel kıyafetler.

Aşkabat’ın en büyük camii Türkmenbaşı’nın ruhu camisi de gezmenizi önereceğim yerlerden. Eski devlet başkanı Türkmenbaşı’nın türbe sininde bulunduğu caminin minarelerinde ve iç kubbe kenarlarında Türkmenbaşı’nın söylediği özlü sözler işlenmiş.

Şehirde onlarca yeşil alan ve park var. Fakat içlerinden bir tanesi Aşkabatlılar için önemli. Millet parkına gelin, damat ve yakınları düğünden önce mutlaka uğruyor, fotoğraf çektiriyorlar. Gelin 40 kg ağırlıktaki gelinliğiyle damatla parkı geziyor. Şansınız varsa özellikle Çarşamba günleri yapılan bir düğüne denk gelirsiniz.

Birde şehrin 10 km uzağında serhat yoluna gitmenizi tavsiye edebilirim. Biri 7 km diğeri 32 km uzunluğundaki sağlık yolu görülmeye değer. Binlerce basamaktan oluşan Çin Seddi gibi bir yol. Aşkabatlılar hafta sonlarında bu yola spor yapmaya gidiyorlar.

Sonrasında nerelerini gezeceğinizi Ak Şehir Aşkabat size söyleyecektir. Şehre varıp ben geldim demeniz yeterli…

MUTLAKA YAPIN

Halı müzesini mutlaka gezmelisiniz

Dünyanın en büyük pazarı olan çöl pazarını mutlaka görmelisiniz

Türkmen pilavını mutlaka tatmalısınız.

Türkmen kavununun lezzetini denemelisiniz.

Ali Şir Nevai caddesini boydan boya geçmelisiniz.

Ahal Teke cinsi Atlarını mümkün olursa görmeden dönmemelisiniz.

Pazarda keçeden nazar yapılmış geleneksel bilekliklerden almalısınız. Tabi vazgeçilmez takke ve yün çoraplardan.

Serhat yolu denilen sağlık yoluna gidin.

NOT:

Türkmen halıları meşhur olmasına rağmen ülkeden çıkartılması yasak. Hatta gümrük sonrası havaalanında satılan halılarda bile sorun çıkabiliyor.

Ülkede çok fazla kutlama ve bayram var. Kavun bayramı gibi ilginç bayramlar var.

Benzin belli bir litreye kadar ücretsiz. Sonrasında da çok ucuz. Aynı şey doğalgaz, elektrik ve su içinde geçerli. Bu nedenle Türkmenistan da bunların ücretsiz olduğu kulaktan kulağa yayıla gelir.

Günlüğü 30 dolara şoförü ile birlikte bir araç kiralayabilirsiniz. Yada yoldan geçen herhangi bir araca el kaldırıp gideceğiniz yere bir ücret belirleyerek gidebilirsiniz.

Oteller fiyatlarına rağmen kötü. 70 dolara kalacağınız bir otel yıldızsız bile olabiliyor. İyi otellerde Fiyatlar yüksek. Orta Asya’nın tek yedi yıldızlı oteli Aşkabat’ta bulunuyor. Geceliği 500 Euro dan başlıyor.

YEMEK

Birkaç Türk lokantasının dışında lokanta denilebilecek yerler yok. Genelde pazarlarda yada mahalle aralarında tezgahlarda çeşitli börekler satılıyor.

v

Scheveningen

AZ BİLİNEN HOLLANDALI: SCHEVENİNGEN

Scheveningen, Atlantik okyanusu kıyısında şirin bir Hollanda kasabası. Tipik sahil bölgelerinde ne varsa (güneş hariç) burada da var. Tüm Hollanda da ve hatta Avrupa da olduğu gibi burada da güneş, yazın bile yüzünü bin bir naz ile gösteriyor. Scheveningen Hollanda’nın az bilinen yerlerinden biri olsa da, buranın nefis balık restoranlarının namını bilenlerin uğrak noktası olmuş.

Benim buraya geliş sebebim de küçük bir balık restoranı olan Atlantik balık restoranında Lekkerbek yemek. Lekkerbek: mevsimine göre değişik balıklardan hazırlanan, kılçığından ayrılmış balığın, süt, su, un ve çeşitli baharatlar ile yoğrulup, yağda kızartılmasıyla hazırlanan nefis bir balık yemeği. Yanında değişik soslarla servis edilen Lekkerbek’i yemek için onca yolu kat etmeye değer. Dışı hamur ile kaplanmış balığı afiyetle yiyorum. Etrafımdakilerin daha çok Haring balığı yemeyi tercih etmesi beni şaşırtmıyor. Tüm Hollanda da fenomen olmuş Haring sezonunu kraliçe tarafından 08.06.2018 da açıldı. Sezon açılışında Haring yeme yarışmasında aşırı Haring yemekten birkaç kişinin hastanelik olduğunu duyuyorum.

Restorandan çıkıp sahil boyu uzanan caddede yürüyorum. Solumda Atlantik okyanusu ve okyanusta sörf yapanlar, plaj, restoranlar, cafeler. Sağımda denize çekilmiş set ve o setin ardından görülen oteller evler. Kulağıma onlarca davulun sesi geliyor. Yaklaştığımda görüyorum ki Hollandalılar ve turistlerden oluşan bir gurup Afrika’ya özgü davul çalıyorlar. Öğreniyorum ki burası bir ‘Terapi cafe’ymiş. Bende bir davul alıp dalıyorum aralarına, başlıyorum terapiye. Bana iyi geliyor ama grubun diğer üyelerine iyi geldiğini sanmıyorum. Burada sadece müzik terapisi yapılmıyor. Resim ve el işi terapileri de yanımızda devam ediyor.

Biraz ileride Museum Beelden aan Zee scheveningen görüyorum. Görmemek ne mümkün Müzenin girişinde bronzdan yapılmış dev bir heykel Haring yiyor. Ayrıca onlarca tematik heykelcikte müze’nin girişine yerleştirilmiş. Yani bildiğin karikatürlük olaylar bronz heykelcikler vasıtası ile canlandırılmış. Birinde dar ağacında boğazında ip ile bir mahkum, hüküm kağıdını gardiyanın elinden çekiyor. Diğerinde üç beş fare bir aslanı yakalamış o tasvir ediliyor.

Nasıl geçtiğini fark edemediğim zaman günü akşama çevirirken, rengi kahverengiye kaçan Atlantik okyanusunun üzerine güneşin kızıllığı vuruyor.

SCHEVENİNGEN

Amsterdam’a 60 km uzaklıkta den Haag’ a 5km uzaklıkta Den Haag a bağlı Scheveningen Atlantik oktanusu kıyısında yer alıyor.

KONAKLAMA

Hollanda’nın en gözde otelleri Scheveningen’de bulunur. Pansiyondan, Beş yıldızlı otellere kadar çok seçenekli konaklama imkânınız var. Ayrıca Scveningen’in Den haag’a (Lahey) 5 km mesafede olması konaklama açısından avantaj sağlar. Den haag da daha uygun konaklama imkânınız olabilir.

Fiyat aralığı: 25 Euro ila 200 Euro arası (Gecelik) ve isteğe göre artan fiyatlarda özel konaklama seçenekleri var.

YEMEK

Balık ve Fast Food tan başka pek fazla seçenek yok diyebiliriz. Ama balık çeşitlerini gördükten sonrada başka bir şey yemek isteyeceğinizi sanmayın.

Fiyatlar verilen hizmete göre oldukça uygun diyebiliriz. Porsiyonlar doyurucu ve (Yediğiniz yere göre) 10 Euro ile 50 Euro arası.

HARİNG BALIĞI

Neredeyse Hollanda nın milli yemeği haline gelmiş Haring (Ringa)Balığını özetle şöyle tarif edebiliriz. Yağsız edilen balık yakalandıktan sonra bol tuz ile fıçılara salamura edilir. Her sene Haziran ayının ilk haftasında Kraiçe tarafından sezon açılışı yapılır ve ilk fıçı açık artırmayla satılır. Bir sezon önce salamura edilen balıklar, Hollanda’nın dört bir köşesinde, balıkçı dükkanlarında, restoranlarda ve sokak arabalarında bulunabilir ve isteğe göre ekmek arası, soğan ve tatlı turşu ile servis yapılır. Üzerine doğranmış soğanı serperek çiğ olarak yemek daha çok tercih ediliyor.

Kraliçe tarafından Haziran ayının ilk haftasında yapılan sezon açılışı bazen balığın yağsız olması nedeniyle, iki hafta kadar ertelenebiliyormuş. Bu yıl 08.06.2018’da sezon açıldı.

İsfahan

TÜM ŞEHİR SANKİ MÜZE İSFAHAN

İran ı gezmeye İsfahan’dan başlamaya karar veriyorum. Başkent Tahran dan uçakla 45 dakikalık bir yolculuk sonrası İsfahan a ulaşıyorum .Bir taksiye biniyor ve beni İmam meydanına yakın bir otele götürmesini söylüyorum. Meydana 150 metre uzaklıktaki bir otele yerleşiyorum. Otel işlemlerimi alel acele yaptırıp, kendimi İmam meydanına yani Nakşi Cihan meydanına atıyorum. Çünkü İsfahan “Nısf-ı cihan”sa yani evrenin yarısı ise bu meydanda “Nısf-ı İsfahan” dır.

Meydanı hayran hayran gezerken Hüseyin ile tanışıyorum. Hüseyin beni işyerinde çaya davet ediyor.

Kakuleli, safranlı çay sohbetinde Hüseyin Türkiye sevgisinden ve Türk arkadaşlarından bahsediyor. Gönüllü bir turizm elçisi gibi onlara nasıl yardım ettiğinden bahsediyor. Bana da yardım etmesini istiyorum,”hay hay”diyor. Daha ne isterim ki

NAKŞ-I CİHAN MEYDANI

Bu meydan dünyanın 2. Büyük meydanı olarak bilinmektedir. Boyu 500 metre, eni 160 metre kadardır. 1612 yapılan meydanın etrafında kapalı çarşı bulunur. Meydan ın güney ucunda İmam Cami, batısında Ali Kapu sarayı (eski devlet binası) onun tam karşısında Lütfullah Mescidi bulunur. Meydan aynı zaman da UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer almıştır. Meydanı ve etrafında ki çarşıları gezmenin en güzel zamanı ikindiden sonra ve akşam saatleridir. Akşam saatlerinde bu meydanlardaki atmosfer tipik bir şark gecesini yansıtıyor ve insanı büyülüyor.

Meydanın her köşesi ve bucağı sürprizlerle dolu ve cıvıl cıvıl. İki dolar karşılığı meydanda faytonla bir tura atıyorum. Fayton turumdan sonra yürüyerek dolaşmaya çıktığım meydanda resim yapan üniversiteli gençleri görüyorum. Her biri meydanın bir köşesine oturmuş çalışmasını yapıyor. Bende aralarında dolaşıp, “O ne yapıyor? Bu ne yapmış, Şu ne yapacak “diye hayran hayran bakıyorum. Bakmakla kalmayıp resimleri elime alıp, meydanın hangi köşesini yapmışsa oraya doğru tutup” Hımmm güzel olmuş” falan da diyorum. Tabi onları rahatsız ettiğimi düşünmeden. Sağ olsunlar bana güler yüz ve sabırla karşılık veriyorlar.

Sonra ki günlerde meydanın aynı bölgesin de başka başka öğrencilerinde çalışmalar yaptığına şahit oluyorum. Onların da aralarında dolaşıyor, sorular soruyor, hatta hatta bir tanesine kara kalem resmimizi çizdiriyorum. Beni kırmıyor yaklaşık yarım saat sürecek karakalem çalışmasına başlıyor. Öğretmeni yanıma gelip “acemi bir talebeye resmini çizdiriyorsun” diyor. Öğrenci bana “kıpırdama” diyor. Üç beş kez yırtılıp baştan başlanan çalışma sonunda bitiyor.

Meydanda sadece resim yapan öğrenciler yok. Fotoğraf çekenlerde var. Onlarda meydanın orasının burasının resmini çekip kendilerini geliştiriyorlar.

Mimarlık okuyanlarsa meydanda ölçümler yapıyor, alet ve edevatlarını kullanmayı öğreniyorlar

Bu arada gene meydanın en güzel zamanı gelip çatıyor. Akşam ezanı ile birlikte meydan masalımsı bir atmosfere bürünüyor. Işıklar kandil misali yanarken, havuzundan gelen su sesi terapi gibi. Üzerime müthiş bir dinginlik çöküyor ve bu manzara günün tüm yorgunluğunu alıp götürüyor.

Meydan bu saatlerde bir başka güzel…

İMAM CAMİİ

Mescid-i İmam ya da İmam Camii Nakş-ı Cihan meydanının güney kısmında bulunan akıllara zarar bir cami. Her ne kadar dışından ihtişamlı görülse de, caminin içerisine girene kadar ihtişamın bu boyutlarda olduğunu ben de bilmiyordum.

Camii 1. Şah Abbas Tarafından 18 yıllık bir çalışma sonucunda 1629 yılında tamamlanabilmiş. Kapısı 30 metre yükseklikte, 54 metre ana kubbesiyle tüm İran’ın en etkileyici yapılarından birisi. İçi ve dışı İsfahan a özgü mavi çinilerle kaplanmış ve yerlerde mermer kullanılmış.

Buradaki akustik o kadar mükemmeldir ki, küçük bir fısıltının bile ne kadar çok yankılandığını duyabiliyorum. Kubbenin tam altına geldiğim de burada ki sesin ne denli etkileyici bir biçimde yankılandığını duymak beni şaşırttı.

Etkilenerek gezdiğim caminin avlusunun bir köşesinde çizim yapan öğrencileri görünce yanlarına gidiyor ve duvarlarda ki çini detaylarını çalıştıklarını görüyorum. Biraz sonra hocaları gelip, öğrencilerin çizimlerini kontrol ediyor. Bize desenlerin manaları ile ilgili bilgi veriyor. Meğerse çinilerde ki her desen ve figürün manası varmış. Şahın gülü olarak adlandırılan bir desen, bereket temsili nar, üzüm çiçekler ve daha niceleri…

Kendimi camii atmosferine o kadar kaptırmışım ki vakit akıp gitmiş. Buna rağmen buradan ayrılmak istemiyorum. Çünkü burada güneş ışığının geliş açısına göre atmosfer her daim başkalaşıyor ve ışığın çinilerdeki yansıması beni adeta hipnoz edip, kendine bağımlı hale getiriyor. Çıkmak istediğimizde kapının çoktan kapandığını görüyorum. Bekçi “yapacak bir şey yok sabaha kadar buradasınız” desede Türkçe konuşan bir asker “Şaka şaka buyurun çıkın deyip” kapıyı açıyor. Kapıdan çıkarken içimden “keşke “ kalsaydım “diye geçirmiyor değildim.

KAJU KÖPRÜSÜ

m Günlerdir Nakş-ı Cihan meydanı etrafında gezip duruyordum. Bugün meydanın çekiminden kurtulmaya karar veriyor ve İsfahan’da bir tur a çıkmaya karar veriyorum. İlk olarak İsfahan ın en güzel köprüsü olarak kabul edilen Kaju köprüsüne gitmeye karar veriyorum. Gayet yeşil ve dingin caddelerden geçerek Zayende nehri üzerinde kurulmuş Kaju köprüsüne ulaşıyorum

İki kattan oluşan köprünün tam ortasında(her iki tarafa da bakan) Şah ın nehri seyretme yerleri var.

Köprü,aynı zamanda nehrin akışını düzenleyen bir barajdır. Yapılış tarihi 1650 civarıdır. Ayakları arasındaki baraj kapakları kapatıldığında su seviyesi yükseliyor ve bir göl oluşturuyordu. Köprü olunca, nehre doğru uzanan taş merdivenler yapılmıştır. Kemerlerin dış yüzeyi renkli kiremitlerle süslenmiştir. II. Şah Abbas’ın yaptırdığı köprünün 1873’te onarıldığı tahmin edilmektedir.

Köprüye’den kuş kalesine giderken,yolda İran-Irak savaşında Şehit olanların ebedi istirahatgahı gülistan şehitliğine uğruyorum. Yıllarca süren ve milyonlarca insanın hayatına malolan anlamsız savaşın ardında ne kadar çok acılar bıraktığına şahit olarak şehitlikten ayrılıyorum.

KUŞ KALESİ

Kus kalesi ya da sarayı diyebileceğimiz bu yerin geçmişi 400 yıl öncesine kadar dayanıyor. Özetle burası Haber güvercinlerinin ana istasyonu. Şah döneminde dünyanın dört bir yanına haber götüren güvercinler buradan yola çıkıyor ve buraya dönüyorlarmış. Haber güvercinlerini o dönemde tüm devletler kulandı ama onlara böyle bir yer yaptılar mı bilmem?

Bu etkileyici yapı gene bir o kadar etkileyici güvercinler için yapılmış. Çünkü bu güvercinler günde 160 km yol kat edebiliyor ve 2000 km uzaklığa mesaj iletip geriye dönebiliyorlar. Özel bir eğitimden geçen güvercinlerin, soyundan gelen güvercinlerde haberci güvercin olarak kullanılıyormuş.

Kuş kalesinin yapısı o kadar hassas düşünülerek yapılmış ki, yaz kış ısı dengesinden tutunda hava dolaşımına kadar her şey olması gerektiği gibi. Samanlı çamurdan duvarların bir santimi bile israf edilmeden kullanılmış. Toplanan kuş dışkıları ise tarlalarında kullanılmak üzere çiftçilere veriliyormuş.

SİESEPOL KÖPRÜSÜ

Zayende nehri üzerinde kurulmuş, Farsçası 33 sütunlu manasına gelen Siesepol köprüsüne ulaştığımızda, nehrin en önemli köprülerinden birini daha görmüş oluyoruz. 1602 yılında yapılmış köprü bugün İsfahan ın simgelerinden biridir.

1 Şah Abbas tarafından yaptırılan köprü 300 metre uzunluğunda 14 metre genişliğindedir. Köprü günümüzde araç trafiğine kapalıdır. Zamanında ise Kaju köprüsünün aksine savaş araçlarının geçmesi için yapılmıştır.

Nehrin kıyısında kuşları besleyen çocuğu bir süre izliyorum. Ardından kıyıda piknik yapan bir aile beni çaya davet ediyor. Davetlerine icabet ediyorum. Yorgunluğumu attıktan sonra İsfahan’da görülecek yerler listesinden Siesepol u silerek oradan ayrılıyorum. Fakat yeniden gelinecek yerler listesine eklemeyi de unutmuyorum.

SALLANAN MİNARE

Şehrin biraz dışında ki sallanan minarelere ulaştığımda kafamdan halen “bu minareler gerçekten sallanıyor mu sorusu geçiyordu? Neyse ki bunu birazdan görecektim.

Kaladin mahallesinde bulunan küp şeklindeki yapı 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah adlı bir dervişin türbesiymiş. Bir rivayete göre mühendistik hatası nedeni ile minareler sallanmaktadır. Diğer bir rivayet ise Sasaniler üstün bir teknoloji ile depremde zarar görmesin, dünya döndükçe ayakta kalsın diye bu şekilde yapılmış.

Eskiden isteyen herkes çıkıp minareyi sallayabiliyorken bugün saat başı müezzin çıkıp birkaç dakika minareyi sallıyor bilenlerde gelip seyrediyor.

Vakit gelip te minareler sallandığında sok üstüne çok yaşıyorum. Minareler gerçekten sallanıyooo

Nihayetinde Müezzin her saat başı tekrarladığı bu kısa gösteriyi el sallayarak sonlandırıyor. Binlerce seferdir yıkılmadan sallan minarenin bu seferde yıkılmadan kalmasına sevinerek orjınal adı ile Munar Junbar dan ayrılıyorum.

ZURHANE

İran da geçmişi 2000 yıl öncesine dayanan sporun yapıldığı yerdir Zurhane. Mahalle arasında küçük bir Zurhane ye gidiyorum. Şeyh Ali beni kapıda karşılıyor. Ben duvarda ki resimleri incelerken Şeyh kah flüt çalıyor kah sıcak su içiyor, kah bizimle şakalaşıyor. Spor u yapmak için gelenler üstlerini değişip, ısınma hareketlerine başlıyorlar. Bir genç Hz Ali’nin Hayber kalesinin kapısını sökmesini temsil ettiğini söylediği kapı ile çalışıyor. Şeyh yanına gelip Hz. Ali’ye methiyeler söyleyerek onu çalıştırıyor.

Herkes tamam olunca Şeyh kürsüsüne çıkıyor ve spor yaparken sadece İran ın , Hz Ali nin ve de Hz Hüseyin nin konuşulduğu spor başlıyor. Genelde yaşlıların yaptığı bu spor yeni yeni gençler arasında da yayılmaya başlamış.

Birçok ritüelin ve sembolün olduğu sporun ritmi giderek artıyor. Kah semazen gibi dönülüyor, kah mil denilen tahta lavuklar havalara fırlatılıyor, kah şebbade denilen demir ziller şıngırdatılıyor.

Yaklaşık bir saat süren bu ritüelden bende çok etkileniyorum ve “iyi ki de gelmişim “diyerek zurhane den ayrılıyorum.

İsfahan’da ki son gecemi de böylece tamamlıyor, sabahın erken saatlerinde şehirden ayrılıyorum.

BİR KAÇ ŞEY

İsfahan da da tüm İran da olduğu gibi yabancılar için ayrı fiyat uygulaması var. Oteller, lokantalar, taksiler ve müze girişlerinde bile yabancılar için ücretlendirme farklı. Özellikle Lokantalarda bu fark çok belirgin. İranlıların yediği bir yemeğe siz en az üç kat fazla fiyat ödüyorsunuz buda Avrupa da bir lokantada yemek yemekle aynı fiyata geliyor.

Zaten kebap ve türevlerinden başka yemek seçeneğiniz yok sayılır. Yağsız pilav la sunulan kebapların yanında Çal denilen gazlı ayranı tavsiye edebiliriz.Sulu yemek olarak sadece Abguş var. Et, patates, havuç vb sebzelerin özel bir kapta kömür ateşiyle haşlanmasıyla yapılan yemek kendi usulünce yeniyor.

Vasa Müzesi

BAMBAŞKA BİR MÜZE ; VASA MÜZESİ

17. yüzyılda batmış, Vasa isimli bir savaş gemisinin, yıllar sonra yeniden tek parça halinde çıkarılıp sergilendiği İhtişamlı müze, Stocholm’un Djurgarden adasındadır.

Müze gezmeyi severim birçok ilginç müze görme fırsatım oldu ama Vasa müzesi En ilginçlerinden biriydi. Devasa geminin tek parça halinde sergilendiği müze gerçekten gezdiğinize değecek bir yer.

10 Ağustos 1628 tarihinde büyük bir savaş gemisi Stockholm limanından ayrılmak üzere yelken açmış. Henüz yeni inşa edilmiş olan bu gemiye tahtda ki Vasa soyunun arması olan Vasa adı verilmiş. Gelgelelim henüz limandan ayrılırken fırtınaya tutulur ve batar. 150 tayfasından 30 u kurtulamaz ve gemi ile birlikte sulara gömülür. Vasa’nın tekrar gün ışığını görmesi için 333 yıl geçer. Onu yeniden keşfeden (6 yıllık bir arama sonucunda 1956 da) Özel araştırmacı Anders Franzen olur.

Kendi zamanının en büyüğü olan Vasa, Stockholm’de Hollandalı gemi yapımcısı Henrik Hybertsson’un nezaretinde 400 kişilik marangozlar, heykeltıraşlar, boyacılar, camcılar, demirciler, yelken yapımcıları Vasa’nın yapımında çalışmışlar. Yapımı iki yıl sürmüş ve nihayetinde 1200 Ton ağırlığında devasa bir gemi ortaya çıkmış. Çıkmış çıkmasına da Kral bordoda olması gerekenden fazla top ‘un gemiye yerleştirilmesini isteyince olan olmuş ve geminin üst kısmı olması gerekenden ağır olduğu için akıbeti böyle olmuş. İsveç ‘in baş düşmanı Polonya’ya karşı savaşmak üzere yapılan geminin kaderinde, ismine açılmış bol ziyaretçisi olan müzede sergilenmek varmış.

Vasa 24 Nisan 1961 de uzun bir çalışmanın ardından su yüzeyine çıkarıldı. Yap boz gibi tüm parçaları birleştirildi. Yedi yüzden fazla ağaç heykel elden geöirildi. Bir savaş gemisi değil yüzen bir sarayı andıran Vasa büyük bir özenle bugünkü halini aldı. Halen özel karışımlarla korunan Vasa bügüne kadar 28 Milyon kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Müzede geminin yanı sıra gemiden çıkan ve her birinin ilginç hikâyesi olan eşyalarda sergilenmekte. Bunlar arasında tayfaların kemikleri de bulunuyor.

Stockholm limanının giriş ağzında, henüz bir mil bile gidemeden batan gemi, Bu yönüyle az da olsa Titanic’e benziyor. İlk sefer, ihtişam vs.

Vasa’nın su yüzüne çıkarılmasıyla birlikte, binlerce dönemsel eşyada bulunmuş olmuş. Dolayısıyla Dönemin denizciliği ve yaşam hakkında bilgilere de ulaşılmış olmuş.

Vel hasıl yolunuz İsveç ‘e Stockholm ‘e düşerse mutlaka görün derim Vasa gemisini, müzesini, gemi müzesini…

Kömür Müzesi

BERİNGEN KÖMÜR MÜZESİ

Belçika denilince bugün pek çoğumuzun aklına çikolata, waffle, AB başkentliği gelse de, Belçika’yı Belçika yapan kömür madenleridir.

Bugün Belçika’da yeraltında halen kömür olmasına rağmen, çalışan tek bir kömür madeni yoktur. Madenlerin tamamı 1989 kapatılmış, çoğu maden ocağı da ibreti alem için müzeye dönüştürülmüş.

Ben Beringen’de bulunan Türkçesi “Arkadaşlar” anlamına gelen kömür madeni müzesini gezdim. 1907’de maden çıkartılmaya başlanmış madende, başlangıçta gayet ilkel yöntemlerle kömür çıkartılmış. Sonraları yöntem hızla geliştirilerek modernleşmiş. Önceleri atla çıkartılan kömür, maden kapanmadan önce gayet yüksek teknoloji kullanmış. Son kömür vagonu, 1989 yılında gün yüzüne çıkan maden, bugün ilgi gören bir müzeye dönüşmüş. Müzede neler var derseniz? Kömür madeni çalışırken kullanılan her şey olduğu gibi bırakılmış. Raylar vagonlar, asansör, acil yardım telefonları hepsi orijinal yerlerinde duruyor. Hatta öyle ki madenden çıkan curuftan oluşmuş bir dağ bile olduğu yerde duruyor.

Belçika, 1960’lı yıllarda bu madenlerde çalıştırmak için Türkleri işe almış. Belçika’ya çalışmaya giden 1. ve 2. nesil Türklerin neredeyse tamamı bu madenlerde çalışmış. Bugün müzenin soyunma ve duş bölümlerinde o Türklerin resimleri ve hangi yıllar arasında o madende çalıştıkları asılıdır.

Belçika’da bulunan madenlerde kazalar yok denecek kadar azdı. Bazı madenler 88 yıldır hiç kaza olmamasıyla övünüyordu. Peki Belçika bugün bu madenleri niçin çalıştırmıyor? Çünkü şehirlerinin altı oyuldu da ondan. Şaka gibi gözükse de gerçek olan bu.Neredeyse her şehrinde kömür madeni olan Belçika’nın altı ciddi derecede oyulmuştu.Bunun sonucunda Belçika maden ocaklarını kapattı ve ileri teknolojiyi kullanarak kendine yeni enerji kaynakları üretti.

Müzeyi büyük bir keyifle gezdim. Beringen Arkadaşlar Kömür Madeninden çıkarılan son kömürden yapılmış, kömürden anahtarlığımı da alıp müzeden ayrılım.

Bugün şunu diliyorum. Bizim de madenlerimizde gerekli teknolojiler kullanılsın ve gerekli güvenlik önlemleri alınsın ki biz de yıllarca facia yaşanmamasıyla övünelim. Ya da madenlerimiz müze olsun.