ALASKA UZAKLARA KAÇIŞ

Alaska, uzun yıllar boyunca hep düşlerimi süsledi. Benim için uzaklara bir kaçış noktasıydı. Bir şeylerden sıkılıp birilerinden uzaklaşmak, vahşi doğanın ve sert iklimin hakim olduğu bir Eskimo köyünde onlarla hayatı bir süre paylaşmak isterdim. Her ne kadar bu düşümü gerçekleştirmek için olmasa da, nihayet bu buz diyarına ulaşmıştım!

            1867’de, Abraham Lincoln döneminin ABD Dışişleri Bakanı William Seward, Alaska’yı 7 milyon 200 bin dolar karşılığında Ruslardan satın almış. Amerikan halkı, buzlarla kaplı bir araziye bu kadar para verilmesine çok sinirlenerek, ödedikleri vergilerin çarçur edildiğini söylemişler. Bu yüzden Alaska’ya “Ahmak Seward’ın Buz Kutusu” demişler. Bu yakıştırmayı yaptıktan birkaç yıl sonra, tarlayı tapuyu bırakıp, kazmayı küreği kaparak, zengin olma düşleri içinde Alaska’nın altınından sebeplenmeye giderken Seward’a şükretmişlerdir herhalde!

            Mavi ışıltılı buzlar, beyaz başlı kara kartallar, kral somonlar, kahverengi ile siyah ayılar, yemyeşil bir bitki örtüsü, geçit vermeyen ormanlar, dağlar ile  eteklerinde sakladıkları güzel göller; “doğa” kelimesinin sözlük anlamını Alaska’da bulmak mümkün. Ülke içinde karavanla seyahat etmek çok popüler. Eğer günün birinde yolunuz Alaska’ya düşerse, sizi ilk selamlayan, zirvesi bulutlarla oynaşan “Mc Kinley Dağı” olacaktır. 6193 metre yüksekliğindeki bu dağ, Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı ünvanına sahip!

            Şiddetli bir yağmur iniyor başkent Juneau’ya; tatsız bir hava. Kent merkezine yanaşıyoruz. Pasifik Okyanusu kıyısına kurulmuş kentin karayolu bağlantısı yoktu. Juneau’da oturan bir Alaskalı seyahat etmek isterse, önce feribot ya da uçakla başka bir kente gitmek zorunda. Kentin manzarası çok etkileyici, her yer yeşil, her yer ağaç. Juneau’nun karşısında kocaman bir ada var: “Douglas Adası”. Bu ada, hem köprü, hem de demiryolu ile başkente bağlanmış. Juneau, 1906’da Alaska eyaletinin başkenti olmuş. 8 bin kilometrekarelik bir alana yayılmış olan kentin nüfusu sadece 40 bin civarı

            Gastineau Irmağı, Juneau’yu doğudan batıya geçerek Gastineau Kanalı’na giriyor. Bu ırmağın oluşturduğu koya “Gold Creek” (Altın Körfez) deniyor. Koya bu adın verilmesinin bir öyküsü var: Herkesin altın aradığı dönemlerde, 1880 yılında iki uyanık maceraperest, Joe Juneau ve Richard Harris, kimsenin bakmayı akıl etmediği bu ırmağın dibine bakmışlar ve altını da  bulmuşlar. Millet dağlarda kazma kürekle altın arayadursun, iki kafadar suyun dibinden avuç avuç toplamışlar altını. Aslında bu çok nadir görülen bir jeolojik olay. 1880-1944 yılları arasında, Juneau’daki tüm altın ocaklarından 158 milyon dolar tutarında altın çıkarılmış. Ancak her geçen gün madencilik şartları ağırlaşmış,  1944 yılında altın madenciliği tamamı ile sona ermiş. Altın işi bitince, kent halkı bir süre ormancılık ile  balıkçılıkla geçinmiş, 1980’de ise  Juneau’ya gemi turizmi başlamış. Juneau, turizm anketlerinde, gezginlerin en sevdiği 10 kent arasında yer almış. Juneau’nun ilk kurulmaya başlandığı mahalle, artık tamamen dükkanlarla dolu bir turizm merkezi haline gelmiş. Burada bin bir çeşit mal satılıyor.

            Bu bölgede sık sık beyaz başlı kartallar görülüyor. Bu kartallar, suya pike yaparak somon balığı avlayan usta birer avcı. “Som balığı” da denilen somon, Alaskalılar için çok önemli. Oldukça ilginç bir balık türü olan somon, aslında bir tatlı su balığı. Soğuk, temiz ve tatlı akarsu kaynağına yakın yerlerde yumurtlar. Olgun dişi balık, önce dişleriyle yerde bir kovuk açar ve yumurtalarını bu kov içine bırakır. Sonra erkek somon gelir ve döllerini kovuğun içine bırakır. Balığın kuluçka dönemi 3 aydır. Yavru somon 2-3 yıl kadar tatlısuda yaşar. Daha sonra renk değiştirerek gümüş rengine döner doğruca  denize doğru göç eder. Üreme zamanı gelince, olağanüstü bir içgüdüyle, hep birlikte doğdukları nehrin ağzına doğru yola çıkarlar. Nehrin halicini bulurlar, akıntıya karşı yol alırlar, önlerine çıkan engelleri, şelaleleri aşar, dar geçitlerden geçerler. Bazıları atlarken ters düşer ve ölür. Dere kenarına pusu kurmuş ayılara, beyaz başlı kartallara ve insanlara yem olanlardan sonra geriye kalanlar, tüm engelleri aşmış olarak yumurtlayacakları yere ulaşırlar. Yumurtlamadan önce rengini ve şeklini yine değiştiren somon, artık ortalama 10 kilogram olmuştur; hatta 20 kilogram olanları bile vardır. Bu eziyetli yolculuktan sonra yumurtlayan somon balığı daha sonra ise ölür.

            Bir Alaskalı için somon balığı, nehirlerin tanrısıdır. Hele 40 kilogram ağırlığındaki “kral somon”u yakalamak Alaska’da tutkuların en büyüğüdür. Kral somon için yarışmalar düzenlenir, ödüller koyulur, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir. Kısacası, Alaskalı bu balığa aşıktır.

            Artık Juneau’dan, ayrılma zamanı. Ertesi sabah Skagway‘deyiz. Bu kent, bizim için iç körfezin (Inside Passage) ilk limanı. Nüfusu sadece 700 idi.. Buranın ana caddesinin adı da “Broadway”. Sabah erkenden gemimizin yanına nostaljik bir tren yanaşmış. Trenin bir kompartımanına oturuyoruz. Vagonlar bakımlı. Vagonun bir köşesinde bir sac soba bulunuyor ve borusu dışarı uzanıyor. Skagway’de hiçbir zaman altın bulunamamış, ama altına giden yolun önemli bir kapısı olmuş. Bu bölgede ilk kez 17 Ağustos 1890’da, üçkafadar, George Carmack ve Skukum Jim ile Dawson Charlie Klondike Vadisi’nin Bonanza Koyunda altınla kucaklaşmışlar. Portland adlı gemi 17 Temmuz 1897’de külçe külçe altınla dolu torbalara sahip 68 kişiyi, Skagway’den ABD’nin Seattle Limanı’na taşımış.

Elbette  Seattle’da yer yerinden oynamış. Ne de olsa, altın bu! Her dönemin rüyası! Binlerce kişi gemilerle Skagway’e varıp, oradan Bennett Gölü’ne ulaşmak için White Pass ya da Chilkoot Pass’den geçmiş. Kitaplarda eski fotoğraflar yer alıyor: Dağın yamacı boyunca, sırtları yüklü binlerce insan, at, eşek, hepsi bir kargaşa içinde dağa tırmanıyor. Yamaç boyunca hiç boşluk yok, tam “iğne atsan yere düşmez” denecek türden bir kalabalık. Soğuk ve kar, bu yolculuğun en büyük düşmanı olmuş. Fotoğraflarda, donarak ölmüş, yerlerde sıralanmış insanlar var. Ayrıca 3 bin at ölmüş yollarda. Bu “altına hücum” yolculuğuna ünlü yazar Jack London da katılmış. O, altın bulamamış, ama San Francisco’ya döndüğünde, bu yolculukta yaşadıklarını öykülere dökmüş ve ünü yakalamış.

            Skagway’de “Red Onion Saloon” adlı bir bar var. İki katlı; alt katı meyhane, üst kat ise genelev! Üst kattaki iki pencereden kırmızı ışık sızıyor ve perdelerin arasından, müşteri bekleyen şapkalı ve aşırı makyajlı kadınlar görünmekte. Üç sokak ötede bir başka bar var. Adı: “Mascot Saloon”. Tezgahın arkasında babacan bir barmen içki servisi yapıyor. Kendimi bir Western filminin setinde gibi hissediyorum. Skagway Müzesi’nin binası da dikkati çeken yapılardan. Binanın ön tarafı, binanın üzerine çakılmış kalem gibi yuvarlak ahşap elemanlardan oluşuyor… İsterseniz, bölgeye özgü atlarla bir Skagway turuna da çıkabilirsiniz!

            Sırada Haines var. Chilkate Irmağı’nın körfeze döküldüğü yerde kurulmuş olan Haines’te 2 bin kişi yaşıyordu. Aslında ilk temeli 1903’te askeri üs olarak atılmış ve adına “Fort Seward” denmiş. Haines de diğer yöreler gibi “altına hücum” yıllarında önemli bir merkez olmuş. 1920’de altın ocakları kapanmış, 1944 yılında da askeri üs!

            Alaska’nın şahdamarı bir petrol boru hattı. Yapımı 9 yıl süren bu hat, ülkenin kuzeyinde çıkan petrolü en güneydeki Valdez Kentinde bulunan rafineriye kadar taşıyor. Yol boyunca bazen yolun sağından, bazen solundan ilerleyen bu hat Alaska ekonomisinin en önemli kaynağı. Unutmadan hemen ekleyelim; kayıt yaptıran her Alaska vatandaşı, devletten yılda ortalama 1200 dolar petrol geliri payı alıyor. Ne güzel değil mi? Ayrıca, Alaska’da 65 yaşına gelen herkes vergi muafiyetine girip ve emekli oluyor.

            Alaska’da 1973’ten beri yapılan geleneksel ve ünlü bir yarış var. Parkur hayli uzun: Başkent Anchorage’dan başlayıp ülkeyi baştan başa katettikten sonra, Bering Boğazı’nın kıyısında bulunan None’da sona eriyor. Bu yol aslında altın arayıcılarının, buldukları altını limana ulaştırmak için kullandıkları zorlu bir yolmuş. Bu tarihi yolculuk 1973’te, 20’şer köpeğin çektiği kızakların amansız yarışına dönüşmüş. 1678 kilometre süren bu zorlu mücadelenin birincisi, Alaska’nın halk kahramanı ilan ediliyor. 1995’te, Doug Swingley adlı bir yarışmacı, bu yolu 9 gün 5 saat 42 dakika 19 saniyede katederek yarış tarihinin rekorunu kırmıştı.

            Gemimizin güvertesinden mavinin ve yeşilin tonlarından oluşan renk cümbüşünü, fiyordları, koyları, adaları ve kanalları seyretmek gerçekten büyük bir zevk. Ketchikan‘a programlanan saatten çok önce varıyoruz. Kentin karayolu bağlantısı yoktu ancak deniz ve havayoluyla gidiliyor. Ketchikan, Revilla Adası’nın batı kıyısında, Ketchikan Irmağı’nın denize döküldüğü ağzının iki yakası üzerinde 1886’da kurulmuş, daha sonra büyümüş. Revilla Adası, Alaska’nın hatta ABD’nin en geniş ormanı olan, 16 milyon hektarlık Togass Ormanı’nın güneyinde yer alıyor. Ketchikan’ın kelime anlamı “Kartal Kanatlı Nehir”miş. Koya dökülen şelaleler kartal kanadını andırdığı için bu adı vermişler. Kentin değişik ünvanları var: “Alaska’nın İlk Kenti”, “Totem Kenti”, “Yağmurun Başkenti”, “Dünyanın Kral Somon Merkezi” ve hatta Ruslara göre “Pasifik’in Paris’i”.

            Ketchikan, önceleri tahta platform ve yollar üzerine kurulmuş bir kasabaymış. Sokak sayısı artınca, kasabayı kent statüsüne koymuşlar. Kent halkı yıllardır somon balığı avlayarak sağlıyor geçimini. Somon balığı ticareti ilk olarak burada başlamış ardından gelişmiş. Ancak 1970’ten sonra aşırı ve bilinçsiz avlanma nedeniyle balık sayısı azalmış ve yöredeki konserve fabrikaları sırayla kapanmaya başlamış.

            Bölgede çıkarılan “mavi topaz” da ünlü. Kentin en güzel yeri “Historical Creek Street”. Bu sokakta, ırmağın iki tarafına dizilmiş ahşap evlerin görüntüsü sahide çok etkileyici. Evlerin önünden de ahşap bir yol geçiyor. Trafiğe kapalı olan bu yol, ırmağa çakılmış ahşap direklerin üstüne kurulmuş. Ahşap yolun girişinde filizi renge boyanmış bir ev dikkati çekiyor: “Doll’s House”. Dolly, şen ve şuh bir kadınmış ve bir genelev işletiyormuş. Yardımseverliği ve cömertliği sayesinde yöre halkının sevgisini kazanmış. 1875 yılında, 73 yaşında ölünce, evi yıkılmış. Sözünü ettiğim ev ise, 1919 yılında Dolly’nin anısına inşa edilmiş. Evi gezmek kadınlara da, erkeklere de serbest. Evin kapısında Dolly’i temsil eden bir sarışın duruyor. Para karşılığı onunla fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Parayı elden almıyor, bacağındaki lastik banda sıkıştırıyorsunuz!

            Ketchikan, Alaska’da yerli halkın en fazla olduğu bölge. Tlingit, Haida, Tsimshian ve daha birçok kabile burada yerleşmiş. Bu yüzden totemlerin en fazla bulunduğu yer de Ketchikan. Birçok kişi, totemlerin ibadet etmek amacıyla yapıldığını zanneder, ama bu yanlış bir kanı. Yerli halk totemleri üç nedenle yapmış: Bir olayın anısına, bir kişiye ithaf etmek için veya bir efsaneyi anlatmak için. Totemler, “Yaşam Ağacı” denen kırmızı bir ağaçtan yapılıyor.

Bu ağaç güneşli bölgelerde 200 yılda gelişiyor. Ama güneş görmeyen Alaska’da bu süre tam dört katı; 800 yıl! Bu ağacın yerli halk için özel bir önemi var. Totem dışında; ip, çanta, giysi, ilaç, şapka ve daha birçok şey yapıyorlar bu ağaçtan. Bu yüzden adı “yaşam ağacı”. Totemler yapıldıktan sonra üç ana renk kullanarak boyanıyor: Kırmızı, siyah ve mavi-yeşil. Tüm boyalar doğadan elde ediliyor: Siyah, kömürden; kırmızı, demir oksitten; mavi-yeşil ise bakır oksitten. Zımpara da doğadan: Köpekbalığı Derisi. Milli Park’ta birçok totem var, hepsi de ayrı bir olayı simgeliyor. Park içinde bir de totem atölyesi var. Atölye de bir yerli yeni bir totem üzerinde çalışıyor. Bazı zengin ve meraklı Amerikalılar bu atölyeden bir totem satın alıp bahçelerine dikiyorlarmış. Eskiden yerli kültürünün bir parçası olan totemler, yavaş yavaş birer turistik eşyaya dönüşüyor.

            Ketchikan’da tarihi bir yerli köyü var: “Saxman Native Village”. Buraya ilk olarak, 1880’li yıllarda Tlingit Kabilesi yerleşmiş. 1884 yılında Samuel Saxman adlı bir misyoner önderliğinde bir köy kurulmuş. Daha sonra da köye bir okul ve bir de  kilise inşa edilmiş. Tabii dünyanın her yerinde, her zaman olduğu gibi, kendininkinden başka hiçbir ırkın, dinin ve kültürün yaşamasına tahammülü olmayan “beyaz adam” yine yapacağını yapmış; 1930’da köy halkını dağıtıp, değişik yerlere sürmüş! Nedir bu yerlilerin “beyazlar”dan çektiği! Daha sonra Tlingitlerin bir bölümü buraya dönmüş. Hala yaşam mücadelesi veriyorlar.

Bu köyde, büyük bir alanda 15 kadar totem var. Dünyanın en büyük totem koleksiyonu! Kalın ve uzun sedir ağacından yapılmış totemlerin üzerinde, yukarıdan aşağıya doğru yazılmış yazılar var. İnsan, kuş, balık ve değişik hayvan figürlerinden oluşan bir alfabeyle yazılan bu yazıların herbirinde değişik konular işleniyormuş. Konularıysa iyilik-kötülük, doğum-ölüm, neşe-keder, mutluluk-mutsuzluk, zafer-yenilgi, gençlik-ihtiyarlık, hastalık-sağlık gibi karşıt kavramlar.

            Eskiden doğayla iç içe huzur içinde yaşayan yerli halkın, modern dünyanın 09:00-18:00 arası acımasız çalışma temposuna ayak uydurduğu söylenemez. Üstelik onlara para da mutluluk getirmiyor. Ne yazık ki, eskiden doğayla iç içe yaşayan yerli halk, artık alkolizmin, uyuşturucunun ve kumarın eşiğine gelmiş. Hergün içiyorlar ve giderek daha da dibe batıyorlar.

Ne yazık ki, devir “beyaz adam”ın devri…