Gabon

Afrika, dünyadaki toplam kara alanının % 20’si ile dünya nüfusunun % 14’üne sahip. Kıtada iki binden fazla dil konuşuluyor. Afrikalıların yarısı günde bir dolardan az bir gelirle yaşamını devam ettirmeye gayret ediyor. Buna mukabil Sahra Altı Afrika’sında 30 milyon ateşli silah var. Okur yazar oranı ise % 60. Bu kara kıtada en yaygın ölüm nedeni ise sıtma ve  AIDS.

Afrika, film yönetmenlerine ve yapımcılara hep çekici gelmiştir. Edgar Rice Burroughs’un o ünlü Tarzan filmleri, Alex Haley’in Kunta Kinte kahramanı ile ünlenen Kökler adlı romanı, Humprey Bogart ile Katherina Hepburn’u bir araya getiren “Afrika Kraliçesi” isimli film ise yandan çarklı bir vapurda geçer. Karen Blixen’in Kenya’da bir çiftlikte takma isimle kaleme aldığı “Out of Africa” romanı, Ernest Hemingway’in yine meşhur “Kilimanjaro’un Karları” adlı eseri, Ruanda’nın dağlarında sisteki gorili ile birlikte yatan Amerikalı gazeteci Sigourney Weaver, Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” isimli eseri hep dertli Afrika’yı anlatır.

Afrika’da yabani hayvan eti ticareti milyarlarca dolarlık bir pazardır. Çarşıya gelen at arabaları, belki de can çekişen timsah ve maymunlarla doludur. Çoğu yasadışı yollarla yapılan bu acımasız hasat, ormanların boşalması yabani hayvanların nesillerinin tükenmesi, ekosistemin can çekişmesi, insanların aç kalması ve farklı virüslerle karşılaşması ile sonuçlanmakta.

Evet, Afrika’nın ilginç bir coğrafyasındayım. Burası, arazisinin % 80’i orman olan, sadece 1,5 milyon nüfuslu, 50 farklı lisanın konuşulduğu, 13 adet de millî parka sahip “Gabon”.

Gabon petrolü, doğal gazı ve kereste ihracatı ile Afrika’nın en zengin ülkelerinden biri oldu. Bir rekor kırarak 42 sene devlet başkanlığı yaptıktan sonra arkasında bıraktığı büyük serveti ile bu dünyadan göç eden Omer Bongo’nun yerine oğlu Ali Bin Bongo devlet başkanı idi.

Bu coğrafyanın tarihine ana hatları ile şöyle bir göz atalım!

1471: Portekizliler ilk kez bu topraklara ayak bastı.

XVIII. ve XIX. yüzyılda ise, batılı sömürgeciler Gabon’u, fildişi ve kereste ticaretinin merkezi yaptılar.

1886: Gabon resmen Fransız sömürgesi oldu.

1960: Bağımsızlığını kazanarak küllerinden yeni bir Afrika ülkesi olarak tekrar doğdu.

Genellikle birbirine yakın ufak köylerde barınan Gabon halkı özellikle akşamları süslenip, giyinip kuşanıp sokaklara dökülüyor. Yaşam her an sokaklara taşıyor. Çamur sokaklarda rengârenk kıyafetleri, uzun küpeleri, topuklu ayakkabıları ile alımlı hanımlara hayretle seyrediyorsunuz. Belki varlıklı değiller ama mutlular. Zaten mutluluk “ufak detaylar”da gizli değil mi?

Gabon’un eko-turizme yönelme yönünde aldığı karar ile ülkede millî parklar oluşturuldu. Savan, nehir, deniz, lagün, tropik ormanları bünyesinde barındıran millî parklarda vadi gorillerini, filleri, bufaloları, su aygırlarını, çeşit çeşit yılan ve kelebekleri, maymunları, “okume” olarak bilinen kontrplak yapımında kullanılan ağaçları görmek mümkün. Ama sakın Tanzanya’da olduğu gibi sürüler halinde çok sayıda hayvan göreceğinizi sanmayın. Ormanda hayvanlar bir ses duyunca hemen içlere doğru kaçıyor. Belki de böylesi daha iyi. BBC televizyonu buradaki yaban hayatı seyircisine ulaştırmak için Loango Millî Parkı’nda bir canlı yayın kulesi bile kurmuş.

Başkent Libreville!

Serbest bırakılan kölelerin bu yöreye yerleşimi ile “Freetown” yani “Libreville” olarak anılan başkent, Fransız askerî kışlaları, Fas mimari stilindeki Merkez Camii, Som Oteli civarındaki çok geniş bir alana yayılmış halk pazarı, Jean Paul II. Caddesi üzerindeki balık lokantaları ile zengin ve fakir çelişkisinin yaşandığı ilginç bir yerleşim merkezidir. Fotoğraf çekmeye meraklı iseniz civardaki balıkçı köylerinde sabah erkenden tüm ailenin dertli melodiler eşliğinde ağ çekmelerini gözleyebilir, sonra da bir kilise okulunu ziyaret edip çikolata renkli çocuklarla aynı kare altında görünebilirsiniz. Bol bol farklı tropik meyveyi bir arada tadabilirsiniz. Yarım saat içinde yerel bir motorla yağmur ormanın kıyısında yer alan plaj ve piknik alanlarına da ulaşabilirsiniz.

Libreville’de ara sokaklarda dolaşıyorum. Dalgalar, mekânlar, gölgeler, su birikintileri, ağır kokulu çöp bidonları, gülümsemeler, okyanusun sesi, demir parmaklıklı pencereler, hepsi ama hepsi bana “yetersiz” geliyor. Çünkü ben farklılığı arıyorum.

Kötü inşa edilmiş yapıların gri ve toprak rengi sıvaları zaman içinde daha da koyulaşmış. Bazı binalar terk edilmiş, pencerelerine tahtalar çakılmış. Bina güneşe, ustalığa, anlaşmaya ve yağmura kapalı… Bir evin damlayan sularla siyahlaşmış merdivenlerine bakıyorum. Avlunun ucundan loş bir ışık sızıyor.

Libreville zenginle fakirin; mutlulukla hüznün birlikte dans ettiği bir şehir. Sizi her an kucaklamaya hazır… Onu tanımak isterseniz inanın size kendisini tüm samimiyeti ile açacaktır.

Kısa Kısa Gabon,

  • Gabon’a ayak basınca hemen bir cep telefonu edinin, hem ucuz hem de her yerde çekiyor.
  • Gabon’un Lambarane Şehrinde, 1924 yılında Nobel ödüllü hayvan hakları koruyucusu Ünlü Alman Dr. Albert Schweitzer bir hastane açmış.
  • Devlet başkanı Ali Bin Bongo’nun Amerikalı eşi Inge’nin, Kaliforniya’da ancak yiyecek yardımı ile yaşamını sürdürdüğü basında geniş yer almıştı.
  • Ogove Nehri ağzında kurulmuş Gabon’un ikinci büyük kenti Port Gentil 164 bin olan nüfusu ile önemli bir ihracat limanı ve sanayi kenti.
  • Devlet başkanının da Müslüman olması ile Gabon’da Müslüman sayısı hızla artmaktadır. Belki de Müslümanların sayısı Hıristiyanları yakın bir gelecekte geçecek gibi.  Özellikle Müslüman Nijeryalılar Gabon’a göç ediyor.
  • Başkan Ali Bongo’nun elektrik direklerinde ve panolarda bol bol kravatlı ve sakallı fotoğraflarını gördük.
  • Gabon’un turizme açılmasının yeni bir işareti olarak Transgarbon Demiryolu hattının inşaatı hızla ilerlemekte idi.  
  • Gabon’un en önemli etik grupları Fangler, güneyde ise yarısı Müslüman olan Bartular.
  • Gabon’un kendi ahalisi 600 bin civarında. Gururlu, zengin bir topluluk! Bir o kadar da komşu ülkelerden gelip bu coğrafyada çalışan işçiler var.
  • Gabon yılda 1000 ton uranyum filizi ihraç ediyor. Uranyum ve manganez cevherlerini zenginleştirme tesislerine de sahip…
  • Gabon bence henüz turizme tam hazır değil. Bir defa fiyatları “çok yüksek”. Servis sektörü de bir o kadar zayıf. Fransızca dışında lisan bilenlerin sayısı da çok az. Bir tane bile İngilizce kaynak kitap bulamıyorsunuz!
  • Shell, Gabon’da petrol üretimi ve arama çalışmalarına hızla devam ediyordu. Rabi Petrol sahasında 500 kişi çalışıyormuş. Rabi, Comba’ya 80 kilometre uzakta… Shell kendi imkânları ile bu iki yerleşim merkezine de birer havaalanı yaptırmış.
  • Loper Burnu civarında denizde bulunan petrol Gabon ekonomisinin can damarı olmuş.

FAS ve MARAKEŞ

Fas’ın tarihi ve gizemli şehri Marakeş… Evet gerçekten kızıl şehir burası. Bütün binalar açık kırmızıya boyalı.  Toprağın rengi de kırmızı. Yani boşuna kızıl şehir dememişler buraya. Burayı gördükten sonra duvarlar şehri unvanını da ekliyorum. Çünkü uzun, tarihi duvarlar sarmış dört yanı. Ayrıca şehrin tanımlanmasında ajanlar şehri ilavesi de yapabiliriz burası için.

Ülkede üç grup var burada. 1 ) Berberiler 2) Araplar 3) Saharalar (Bedeviler).

İnançlar bakımından irdelersek, bölge insanı önceleri Yahudi imiş. (Çölde yaşayan grup, çoğunluğu aynı zamanda Bedevi. Göçebe hayatı yaşıyorlar.) YahudiliktenMüslümanlığa geçen toplum burası. Dört hak mezhepten Maliki Mezhebine mensup buradaki Müslümanlar. Yusuf Bin Taşfin isimli bir kahramanları var. Önceleri komutan, sonraları kral olan. Yusuf Bin Taşfin zamanında Maliki mezhebine geçmişler. Ayrıca Fas insanının Müslüman alemi içerisinde bütün toplumlarla ve dinlerle anlaşabilen insanlar olduğunu öğrendik.

İsrailli turistler buraya gönül rahatlığı içinde gelebiliyor. Diyorlar ki, İspanya’dan Yahudiler kovulduğunda kalburüstü olanlar, sanatkar ve zenginler Osmanlı’ya gitti. Bize gelen Yahudiler adeta kalıntılarıydı. Roma’dan kovulan Vandallar da buraya göç etmiş…

Eski başkentleri, Fes şehri. Fes bölgesi geçmişte kültür, sanat ve ekonomi bakımından çok güçlüymüş.

Şehrin mimarisi çarpık değil. Yollar geniş, meydanlar büyük, yeşil alanlar çok. Binalar en fazla 3-5 kat. Daha da önemlisi yüksek bina ve gökdelen yok bu şehirde. Tebrik etmek lazım.

Şu anki Kral 2.Hasan’ın oğlu 6. Muhammed. Halk krallarını çok seviyor. Herhangi bir başarısızlıkta veya halkın sevmeyeceği bir karar veya uygulama olduğunda “Kral yapmamıştır, yanındakilerden kaynaklanıyordur” diyorlarmış. Kral eğitimli ve adaletli halkın geneline göre.

Yemekleri tipik Arap yemekleri. Yemeğe düşkün bir millet.  En önemli yemekleri de Tajin kebabı. Bizim ağız tadımıza ters düşmüyor. Ekmekleri mükemmel. Kaliteli argan yağı var burada. Turistler kapış kapış alıyor. Cilt bakımı için ve de yemek için.

Ülke insanı yüzük kullanmayı çok seviyor. Görüştüğünüz insanlar ilk önce yüzüğünüz varsa ona bakıyor. Parmağınızdaki yüzük hakkında hemen yorum yapıyorlar. Türkiye’den gümüş yüzük ithal ediyorlar. Yüzük ve takı için iyi pazar.

Asayiş problemi yok burada. İnsanlar munis, agresif değil. “Faslılar uzlaşmacıdır, kavgacı değildir ve bütün başka ülke insanlarıyla anlaşır” diyorlar.

 Bana göre; Fas, gelişebilecek bir ülke. Kralları iyi çalışıyor. Üst düzey devlet adamlarının da eğitim seviyesi çok yüksek. Çok iş imkanı var bu ülkede. 

Balık ve her türlü deniz ürünü bol ve ucuz. Balık lokantaları tercih edilebilir.

Marakeş’de fahri konsolosumuz var. Adı Mehmet P. Dalkır. Babası 1959’da veteriner olarak bu ülkeye gelen eğitimli Adanalı bir Türk. Kendisi 1963’de Fas’da dünyaya gelmiş. Her bakımdan donanımlı ve eğitimli. Ülkemiz için burada canla başla emek verenlerden. Türkiye ile irtibatını sürdürüyor. Kendisi iyi bir izlenim bıraktı bende. Ülke hakkında engin bilgisinden de istifade ettik. Balıkçılık önemli bir iş kolu Fas’ta.  Safi Limanı önemli. Ülkede tarımın %35’i Marakeş bölgesinde yapılıyor.

Marakeş Havaalanı ülkenin ikinci büyük havaalanı. Birincisi Kazablanka.  Oto plakaları Türkiye’deki uygulamaya benziyor. Mesala Marakeş’in plakası 26 ile başlıyor.  

Fas’ta nöbetçi cami uygulaması var. Namaz vaktini geçirenler için cemaatle namaz kılma camileri var.

Türk malı bu ülkede hem kaliteli hem ucuz olarak şöhret yapmış. Türkiye’yi dizilerimiz sayesinde daha yakından tanımışlar. Türkçe öğrenenler bile var. Tayyip ve Erdoğan isimleri ad olarak veriliyor. Ülkemize sempati besliyorlar. Fransızca bilmek de çok önemli bu ülkede.

Türk inşaat ve müteahhitlik firmaları çok başarılı. Doğuş Grubu, Tekfen, Yapı Merkezi, Makyol gibi şirketlerimiz önemli projelere imza atıyorlar. Mesala, Makyol burada yol ve asfaltlama işleri yapıyor. Tekfen Grubu da tren yollarının ray sistemlerini yapmış.

Bu ülkenin ekonomisini turizm ve tarım oluşturuyor. Her türlü tarım ürünü erken oluşuyor.  Argan ve zeytin yağı üretimi en önemli ekonomik faaliyetlerinden ikisi. 

Marakeş ülkenin merkezi gibi değerlendiriliyor. Her yer Marakeş’e çıkar diyorlar. Marakeş, Tanrının toprağı anlamını taşıyormuş. Üniversite sayısı çok fazla. En çok yabancı öğrenci Afrika’dan geliyormuş.

Bol tarım alanı var. Devlet tarım için çok önemli teşvikler veriyor.

Turizmi çok önemsiyorlar. Çok pahalı oteller var. Ancak 4 yıldızlı orta halli otelciliğe teşvik veriyorlar ve özendiriyorlar.

Fosfat madenciliği ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor.

Gezilecek Yerleri

  • BERBERİ SARAYI: Etrafı surlarla kaplı Berberi Sarayı. Kraliyetin (hanedanın) mezarları var. Mezarları oldukça sade.  
  • PALAIS DE BAHIA (Bahiya Sarayı): Berberi kraliyet ailesinin yaşam ortamı. Muhteşem bir el işçiliği var. Anlatılmaz. Hamamlar, fiskiyeler, çiçek bahçeleri…
  • LAL PAL MAREİE (Hurma Bahçeleri): Çok büyük bir alan.
  • KUDUBİYE CAMİİ: Tipik bir Fas mimarisi ile yapılmış tarihi, büyük cami. Burada irili ufaklı bütün camiler Fas’ın geleneksel mimarisi ile yapılıyor. Yeni yapılanlar da öyle.
  • YÜZME HAVUZU:  5000 m² yekpare alanı kaplayan dünyanın en büyük yüzme havuzu. Derinliği 2 metre. Suyu da yer altından, yakındaki dağdan geliyormuş. Halen faal vaziyette. Yusuf Bin Taşfin yaptırmış. Askerlere yüzme eğitimi veriliyormuş bu havuzda.
  • JAMA EL FENNA MEYDANI: Her türlü geleneksel gösteri ve etkinliklerin bol olduğu, çok büyük turistik meydan. Müzisyenler, maymun göstericileri, zurna çalarak yılan oynatanlar hepsi burada. Geceleri kurulan, gündüzleri kaldırılan seyyar kebapçılarla dolu. Rengarenk faytonlarla şehir turu var. Hediyelik eşya satışı, alışveriş çarşıları var.
  • MAJORELLE BOTANİK BAHÇESİ VE İÇİNDEKİ BERBERİ MÜZESİ: Burada uzun süre yaşayan bir Fransız’ın satın aldığı, binalarını restore ettiği çok büyük bir alanda her türlü ağaç ve çiçeğin muhteşem buluşması. İçinden dere de geçirmişler. Titizlikle bugüne kadar da muhafaza etmişler. Çok turist çekiyor.
  • CHEZ ALİ (Çe Ali) : Geleneksel müzik ve gösteri alanı. Ülkenin hobilerini, geleneksel gösterilerini, folklorunu sergiliyorlar. At üstünde yaptıkları gösteriler seyretmeye değer. Geleneksel yemeklerini sundukları çadır restoranları var burada.
  • SAFİ ŞEHRİ: Okyanus kıyısında liman, plaj ve sayfiye şehri. Geleneksel her türlü Fas ürününü buradan temin edebilirsiniz. Balık lokantaları da meşhur. Ucuz ve bol çeşit…

Coğrafya Kaderdir

Erken yaşlarda kendi güvenli alanımın dışına çıkıp farklı coğrafyaları keşfetmeye başlamak kendimi inşa sürecindeki ilk adımları atmamı sağladı. Gittiğim farklı topraklarda en çok üzerinde durduğum konu, coğrafyanın doğası ile iletişim sonucunda ortaya çıkan inanç ve gelenekler oldu. Tarihi köklerini hâlâ devam ettiren coğrafyalarda yaşanan gerçeklikler toplumsal gelişimleri de farklı pencerelerden gözlemleme şansı verdi. Batı Afrika’ya yaptığım son seyahatim, birbiri ile çok bağımsız görünen gelenek ve ritüellerin köklerinin, esasında Dünya’nın farklı coğrafyalarında ne kadar benzer olduğunu görmemi sağladı. Eksik bilgilerle yanlış tanıdığımız Voodoo kültürü ile Asya Şamanizmi arasında bağ kurabilmek de bu yolculuğun kazanımları arasına girdi.

Batı dünyası, kurallı dinlerin dışında kalan inançların çok büyük kısmını “Şamanizm” adıyla kümelese de, doğa ile insan arasındaki iletişim binlerce farklı inanışın ortaya çıkmasına sebep olmuş. İnanç, doğanın insana bonkörlüğüne göre biçimlenmiş. Jared Diamond ve Yuval Noah Harari’nin kitaplarında da anlatılan örneklerde olduğu gibi, gelişmiş toplumlarda kendi gibiler arasında ciddi bir görev dağılımı ve anlayış olmakla beraber, kendi gibi olmayanlara saygıları azalıyor. İhtiyaç fazlasının üretildiği coğrafyalar teknolojik olarak ilerlerken, kendilerini dünyanın efendisi saymakta çekince görmüyorlar. Bu “efendi” kavramı belki bazı ilerlemeleri sağlasa da, insanın içsel yolculuğunda birçok dengesizliğin temelini oluşturuyor. Aynı durumun bizim gibi olan ve olmayanın başına gelmesi dahi olay hakkındaki değer yargılarımızı etkileyebiliyor. Afrika kıtasında ise toplumda görev alma ve birey haline geçiş sürecinde temel nokta sözlü gelenekler ile günümüze ulaşmış olan inisiyasyonlar. Ritüeller ile belki de yeniden doğan ve birey haline dönüşen insanlar fiziki yaşamlarının sonuna geldiklerinde dahi ulaştıkları yeni boyutta farklı görevi simgeliyorlar. O yüzden doğumdan ölüme ve hatta ölüm sonrasına kadar birçok farklı ritüel ile konumları belirleniyor. Diğer taraftan bizim ilkel diye adlandırdığımız bu toplumlar esasında kendileri gibi olmayanı çok daha rahat kabullenme potansiyeline sahipler. Tanrılarının ve ata ruhlarının herkesi farklı görevlendirmesi ön kabulü farklılıkları da normalleştiriyor.

ZİNDANLAR

Ali Şeriati’nin kullandığı “insanoğlunun dört zindanı” kavramı birçok seyahatimde aklıma gelir. Bunlar; doğa, toplum, tarih ve insanın bizzat kendisi… Yaşadığımız doğa ve toplumun kültür özellikleri hayatımızın niteliğini belirleyen kavramlar. İnançların ve yaşamın evriminde bile bu zindanların dışına çıkabilmek hiç kolay değil. Afrika dinlerinin güncel hali geçmişin gölgesini çok fazla hissettiriyor. Her coğrafyanın kendi zindanları var. Geçmişi ile boğuşan Afrika ise kendisine çaresizce çıkış yolu arıyor.

Birinci zindan coğrafya ile başlarsak iklim koşulları ve sıcaklık Afrika’da hayatı en fazla şekillendiren özelliklerden biri. Bulundukları enlemin sıcaklıkları bir taraftan insanların gün içerisinde daha az hareket etmelerine sebep olurken diğer taraftan da sürekli bir yiyecek kaynağı sağlıyor. Toprağı eşelediğinizde her zaman yiyecek bulma ihtimali insanların gelecek korkusuna kapılmamalarını sağlıyor. Ancak organizma zorluklar karşısında evrilen ve çözüm üreten bir doğaya sahip olduğu için belki de bu rahatlık yüzyıllar boyu sert iklim coğrafyalarında yaşayan hemcinsleri ile teknolojik farkın açılmasının da temelini oluşturmuş. Disiplin ve toplumsal bilince sahip olmadan yaşama ihtimali olmayan kuzey insanları ilerlerken doğanın belli konularda bonkör davrandığı bu kıtanın insanlarının teknolojik gelişimleri çok geride kalmış.

Tabi bunları düşünürken aklıma açlıktan ölen Afrikalılar da geliyor. İlk Etiyopya seyahatime gittiğimde beni hayrete düşüren konulardan biri ülkenin ne kadar verimli topraklara sahip olduğuydu. Erken yaşlardan aklımda kalan Live Aid konserleri ve Afrika’da açlıktan ölen insanlar olgusu benim kafamda Afrika topraklarının çorak ve üretime müsait olmadığı önyargısını oluşturmuştu. İlk başlarda anlamakta zorlandığım bu olguyu bu ülkelerde en verimli toprakların batı insanlarının ihtiyaçları için üretime ayrıldığını ve yerel halkların yaşam koşullarının günümüzün ekonomik sisteminde bir nevi kölelik şeklinde olduğunu fark ettiğim zaman anlayabildim. Tüm verimli topraklar ekonomik değeri olan ürünlere ayrılırken, doğal bitki örtüsü tahrip edildiği için en ufak bir kuraklıkta açlığa mahkûm edilen halkların değişmesi kolay olmayan bir kaderleri bulunuyor. Bazı bölgelerde kahve ve pamuk, diğerlerinde kaju fıstığı ve kakao üretimi devam ettikçe de bu acılar bitmeyecek gibi duruyor. Hollandalı Teun Van de Keuken gibi aktivistlerin bunu zamanında kamuoyuna taşımaya çalışmaları ve hatta “kölelik karşıtı” çikolata üretmeye başlamaları ( Tony’s Chocolonely) günümüzde etkin görünmese de ilerisi için ufak da olsa bir umut vadediyor.

İkinci zindanımız tarih ise en az birincisi kadar [1]önemli. Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” eserinin özünü oluşturan “neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti, Amerikalılar Avrupa’yı keşfedemedi?” sorusu Afrika’nın hikayesini de çok etkiliyor. Buğday üretimi ile başlayan süreçle birlikte Avrasya halklarının teknolojik ilerlemesi, Akdeniz çanağı ile başlayan üretim, fetih ve hükmetme süreci esasında ayrı bir yazının konusu. Ancak kendi görüşümce tarih için dönüm noktalarından biri kabul ettiğim İstanbul’un Osmanlı tarafından fethedilmesinin ertesinde Avrupa halklarının yeni ticaret yolları aramak zorunda kalmaları Afrika tarihinde de yeni bir sayfanın açılmasına sebep oluyor.

KÖLELİK

Kölelik kavramında biz Avrupa halklarını suçlasak da esasında tarım toplumuna geçişten itibaren silahlı gücü elinde bulunduran tüm hakların yaptığı bir uygulama. Ancak Amerika kıtasının keşfi ve kıtada yaşayan yerel halkların çalışma şartlarına dayanamayıp telef olmaları, Afrika topraklarından 20 milyondan fazla insanın köle olarak taşınmasına sebep olan bir dönemi başlatıyor. İlk olarak Portekizlilerin başlattığı uygulama Hollandalıların ticari zekâsı sayesinde de büyük bir gelir kaynağı haline dönüşüyor. İngilizler ve Danimarkalılar da bu sektörden büyük gelirler elde ediyorlar. Özellikle de Batı Afrika halklarının maruz kaldığı içler acısı durumun kültüre olan etkilerini de yazının ileriki bölümlerinde göreceğiz.

Diğer taraftan ise her ne kadar Avrupalıları bu konuda suçlasak da en azından topraklardaki feodal yapı ve Afrika krallarının günahları en az Avrupalılar kadar fazla. Gelişmiş ülkelerden gelen silahları kullanarak kendi egemenlik alanını güçlendirmek isteyen ve bu sistem sayesinde büyüyen krallıklar, düşmanlarına satın aldıkları silahlar ile üstünlük sağlayan ve bu gücü de yeni silahlar alabilmek amacıyla rakip toplumları köle olarak satmak için kullanana krallar sektörün büyüyerek büyük bir travma haline dönüşmesine sebep olmuş. Bunun da inanç yapısına çok ciddi etkisi olduğu hakkında bir fikrim oluştu.

ÇARESİZLİĞİN ÇARESİ

Din, teknolojik olarak geri kalmış birçok coğrafyada “çaresizliğin çaresidir”. Bazen fiziki anlam getiremedikleri kavramlara, bazen de güçlerinin değiştirmeye yetmedikleri acılara karşı sığınacak bir liman olarak görürüm. Batı Afrika Voodoo dininin bir parçası olan “Kara Büyü” ile tanıştığımda bu düşüncem daha da perçinlendi. Esasında kötü büyü ya da kara büyü diye adlandıracağımız kavramlar ve bunlardan korunmak için yapılan büyüler tüm inanç sistemlerinde mevcut. Asya şamanlarının da geçmişteki asli görevlerinden biri olan, savaşlar esnasında kara şamanın rakiplerini dize getirmek için ruhlardan yardım istemesi de benzer bir uygulama. Ya da kötü ruhlardan veya nazardan korunmak için taşınan mıuskalar birçok farklı inançta da karşımıza çıkıyor.

Ancak, Afrika’da köleliğin yaşattığı travma günümüze kadar tedavi edilmiş değil. Çaresiz kaldıkları ve güçlerinin yetmediği acılar ile baş edebilecekleri en önemli umut haline dönüşmüş. Ateşli silahlar karşısında ezildikleri, attıkları okların zırhlara etki etmediği düşmanlarını totemlerini yaparak ve totemlere acılar çektirerek yenmeyi hayal etmişler. Günümüzde de çaresiz kaldıkları acılara karşı bir sığınma yöntemi olmuş. Totemlere yapılan büyünün etki etmemesi ise bir başarısızlık değil. Karşı tarafın da koruyucu muskası olduğu için oradaki “Bokonon’un” (Afrika şamanı) gücünün koruduğuna inanıyorlar. Günümüzde Batı Afrika toplumlarında %60 üzerinde voodoo inancının (başka dine mensup olsalar da) devam ediyor olması çaresizliğin günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi.

CADILAR KÖYÜ

Yolculuğun en ilginç noktalarından birisi Burkina Faso, Togo ve Gana sınırlarına yakın, cadıların sürgüne gönderildiği köylerden birini ziyaret etmek oldu. Kendi köylerinde cadılık ile suçlananların sürgün olarak yollandığı köylerden birinde sürgün cadılar ile tanışma fırsatım da oldu. Bölgede her ne kadar birçok Bokonon gerektiğinde kara büyü yapabilme gücüne sahip olsa da, genelde toplumda ağırlığı olmayan kişiler bu konuda suçlanırsa köylerinden sürgün edilmektelermiş. Gittiğim köyün kralı ise cadıların gücünü yok etme özelliğine sahip olmasından dolayı gelenlerin gücünü tamamen yok edip burada kalmalarına izin vermekteymiş. Bunun gibi de 5 köy bulunmaktaymış.

Uygulanan ritüele göre cadı, kral ile kimsenin olmadığı bir tören alanına getiriliyor. Burada bir tavuk sunakta kurban ediliyor ve cadılıkla suçlanan kişiye kurbanın havaya atıldıktan sonra hangi şekilde yere düşeceği soruluyor. Tavuk dediği şekilde düşerse içindeki kötü ruh ortaya çıkmış oluyor. Kral kendisine hazırladığı özel bir içeceği tavuğun kanı ile karıştırarak içiriyor ve artık gücü yok olduğu için hayatının sonuna kadar o köyde sorunsuz yaşama fırsatına sahip oluyor.

Genelde bu cadıların yaşlı ve güçten düşmüş kadınlar olduğunu gözlemledim. Buraya sürgün edilme sebebini sorduğum bir cadı bana sürgün edilme sebebini de anlattı. Çok eşliliğin hala devam ettiği coğrafyada damadı kız kardeşinin kızı ile de evlenince sinirlenmiş ve lanet okumuş. Ertesi gün de damadı ölünce köy ahalisi onu cadılıkla suçlamış. Dediğine göre buradaki ritüelde masumluğu ispatlanmış. Ancak ritüel halka açık yapılmıyor ve ritüelden çıkan herkes masum olduğunun ispatlandığını söylüyormuş. Bu belki de huzur içerisinde yaşamlarını devam ettirecekleri bir imkân yaratıyor.

KRALLAR

Batı Afrika dendiği zaman ilk akla gelenlerden biri Ashanti kralları. Gana’nın büyük bir kısmını kaplayan coğrafyada yaşayan bu krallar günümüzde simgesel olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Toplamda bölgede yaşayan 300 kralın 200 tanesi de Ashantilerde.

Ancak kral konusunu biraz daha farklı irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Yol boyunca yaklaşık 15 tanesi ile karşılaşma şansımız oldu ve temel gözlemim kralların feodal beylerden veya rant odaklarından farklı olduğu şeklinde. Bir bölgedeki kral her zaman en zengin veya güçlü olduğu anlamında gelmiyor. Toplumun içerisinde kendisinden daha varlıklı insanlar olsa da herkes kendisinin simgesel konumuna saygı gösterip düzenin kurallarına tamamen uyuyorlar. Biz de her gittiğimiz köyde bu ritüele uyarak önce kralı ziyaret edip saygımızı ifade ettik ve kendisinden izin aldıktan sonra gezilerimizi gerçekleştirdik. Daha ilginç kısmı ise kralın iznini aldıktan sonra ne fotoğraf çekimi ne de iletişim konusunda kimsenin size tepki göstermemesi. Simgesel gibi gözükse de halkın bu geleneklerine çok ciddi bir şekilde bağlı olduğunun da göstergesi. Tabi bu geleneklere Avrupa’dan yansımış etkiler de mevcut. Gana tarafında gördüğümüz Ashanti krallarının en önemli simgeleri kapalı alanda dahi olsalar kafalarının üzerinde şemsiye tutulması. Muhtemelen gelenek buralara gelen İngiliz asillerinden özenerek oluşmuş.

GELENEKLER VE İNİSİYASYON

Kabile toplumlarında birey haline dönüşebilmek için kadın ve erkek herkesin belli bir ritüele göre inisiye edilmesi bölgede sürekli karşımıza çıktı. Bireyler toplumun bir parçası olmak için önce bir eğitimden geçiyor ve hazır olduklarında bir ritüel gerçekleştiriliyor. Kadınlarda ve erkeklerde sünnet çok yaygın uygulanmakta ama kadın sünneti geleneğini bitirmek için yoğun bir çaba harcanıyor. Ancak coğrafyayı görünce sünnetin sebebini görebiliyorsunuz. Bizim açımızdan kabul edilmez olsa da sıcak iklim ve teknolojinin olmadığı coğrafyada kadınların zevk alma duyularının yok edilmesi bir nevi doğum kontrolü olarak görülmüş. Farklı meşgalelerin olmadığı ortamda çocuk ortalaması çok yüksek.

Doğada yaşamak, yiyecek bulmak ve gerektiğinde savaşmak zorunda olan erkeklerin inisiyasyon sürecinde fiziksel acıya dayanıklılık öne çıkmakta. Vücutlarının acıya dayanıklı olması ve zorluklar karşısında şikâyet etmiyor olmaları en önemli erdemlerden biri olarak kabul ediliyor. Dışardan biri dahi olsanız aralarında iken fiziki bir acıya karşı vereceğiniz tepki, sizin dışlanmanıza sebep olabiliyor. Erkekler evli olsalar dahi inisiye olmadan toplum içinde görev alamıyorlar veya kendi evlerini kuramıyorlar. Kabilesine göre değişmekle beraber her kabilede süreç esnasındaki çırakları ve üstatları üzerlerindeki simgelerden ayırt edebiliyorsunuz. Örneğin ziyaret ettiğimiz Taneka köyünde inisiyasyon sürecindeki gençlerin saçları topuz yapılmıştı ve üstatların saçları kazınmıştı. Kadınlar ise birçok bölgede inisiyasyon dönemini ormanda bir ay kadar yalnız kalarak geçiriyorlar. Çırılçıplak ormana gidip hayatlarını idame ettirmeyi sağladıktan sonra da toplum içine ergenliğe geçmiş olarak kabul ediliyorlar. Tamberma ve Betamaribe kabilelerinde kadınların simgesel başlıkları dikkat çekiciydi. Hayvan boynuzu takılmış olan başlıkları sadece inisiye olan kadınlar takabilmekteler.

CENAZE

Beni o bölgede en çok etkileyen konulardan biri de yaşama ve ölüme bakışları oldu. Bölgeye yapılan bir seyahat esnasında Ashanti cenazesine denk gelmek özellikle Akdeniz çanağının kültürüne sahip insanlar için ilk başta anlaşılmaz gelebilir. Ölen bir insan ardından biz ağıtlar yakar ve büyük acılar yaşarken Afrika insanı bunu büyük bir kutlama haline dönüştürebiliyor.

Bence bu hayata bakış ile alakalı. Mezopotamya kökenli din ve kültürlerin bize öğrettiği bu dünyanın bizim için yaratılmış ve bizim de bu dünyayı yönetmek için yaratıldığımız inancı ve dünyaya hâkim olan gelişmiş teknolojimiz, şehir insanlarının kendini her şeyi yönetebilen bir canlı türü olarak kabul etmesine sebep olmuş.  Hayata ve doğaya hükmedebilme uğraşımızın içinde kendimizi en güçsüz ve başarısız hissettiğimiz olgu ise “ölüm”. Birçoğumuz hastalıklar sonucunda yakınlarımızı kaybettiğimizde giden kişiye olan özlemin haricinde kendimizi başarısız hissederiz. Kazanmak üzerine kurulu hayat düzenimizde ölüme karşı çaresiz kalmak hayata karşı kaybetmenin başarısızlığıdır. Birçok Afrika toplumlarında ise yaşam ve ölüm bir döngünün parçası olduğu için ölüm bir yenilgi olarak kabul edilmez ve yeni bir sürecin başlangıcıdır. Cenaze törenleri de yolculuğa uğurlama kutlamasıdır.

Gana geleneklerine göre esas cenaze töreni toprağa verilme esnasında değil, ruhun ata yurduna varmasından sonra gerçekleşiyor. Bedenin ölümünden sonra ruhun çıktığı seyahat eğer erdemleri yeterli ise ata yurdunda sona eriyor. Bokononlar ata yurduna varışın haberini aldıktan sonra da aile bu yolculuğu kutlamak için büyük bir davet düzenliyor. Günler önceden sokaklara ilan asarak ve büyük bir davet vererek ruhun huzura ulaşmasının kutlamasını herkes ile birlikte yapıyorlar.

Nijerya kökenli Yorba kabilesi ise atalar ile bağlantıyı cenaze ertesinde belli dönemlerde esrime yaşayan şamanların yaptığı “Egun Egun” dansçıları ile sağlıyor. Moğolistan’da yaşadığım kara şaman ayinlerini anımsatan bu ritüel esnasında dansçılar atalardan gelen mesajları köyün halkına iletiyorlar. Dansçılara dokunmanın tabu sayıldığı bu ayin esnasında bilinçdışı, ruhların yönlendirmesiyle hareket eden şamanların halk ile temasını engellemek ile görevli gençler teması engelliyor. Bizim tek yabancı olarak katıldığımız ayinde ise hem dansçılar hem de halk biz yokmuşuz gibi davranarak ataları ile bağlantıyı kurdular.

Ritüeller aynı zamanda eğitim amaçlı da olabiliyor. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesinde bulunan “Gelede” dansı çağlar boyu evrimleşmiş ve halkı eğitmeye adanmış bir ritüel. Efsaneye göre kendilerine çok kötü davranılan Yoruba köyü kadınlarına, tanrılar erkeklerini terk edip gitmeyi salık veriyor. Erkekler köye döndüklerinde ise eşlerini yerlerinde bulamıyorlar. Belli bir süre yalnız yaşadıktan sonra hatalarının farkına varıyor ve tanrılardan yardım istiyorlar. Tanrılar, kadınların kendilerini kabul etmeyeceği için kıyafet değiştirip maske takarak ve kadınsı davranarak mesajlarını iletip özür dilemelerini salık veriyorlar. Bu şekilde alınan olumlu sonuçtan sonra da halka doğru mesajları iletmek için çağlar boyu devam eden bir gelenek haline geliyor. Her zaman erkeklerin yaptığı ama kadınsı davranışlar ile mesajı maskelerle ilettikleri bu dans ülkenin en bilinen geleneği olmuş. 

Benim için en hüzünlü anılar kıyıya yaklaştıkça karşıma çıkmaya başladı. Nokwe Gölü’nde geçmişte kölelikten kaçanların sazların üzerinde kurduğu ve sonradan otuz bin kişilik bir nüfusa ulaşan Ganvie Köyü, birçok farklı kabileden kölelikten kaçmaya çalışan özgür ruhlu Afrikalılar tarafından kurulmuş. Kıyıya geldiğinizde karşılaştığınız Ouidah şehri ise kölelerin Afrika’yı hayatlarında son kez gördüğü noktalardan biri. Kölelik yolunun sonunda dönüşü olmayan limanda yapılan ritüel ise tamamen anıları yok etmek ve özlem duymamak için Afrika’yı unutmak üzerineymiş…

Toplumun kuralları birçok konuda hayatı düzenlese de yüzyılların getirdikleri alışkanlıklar günümüzde Afrika haklarının üçüncü zindanı olmuş durumda. Son yüzyıllarda sürekli Avrupa toplumlarının boyunduruğu altında yaşamanın getirdiği ve esasında kendi özlerinden gelmeyen birçok kural da barındırıyorlar. Beni en çok rahatsız eden konulardan biri de, gittiğimiz yerlerde halkın kendisini beyazlara karşı zayıf ve güçsüz hissetmesi oldu. Geleneklerinin içine nüfus etmiş olan kölecilik ve sömürge dünyasının adetleri kilit noktalarda karşımıza hep çıkıyor ve topluma yararlı bir sebep için çıkan geleneklerin bile zararlı hale dönüşmesine zarar veriyor.

Yüzyıllar boyu ezilmiş olmanın getirdiği travmayı atlatmaları ne yazık ki kolay olmayacak. Birçok yerde insanlarla konuşurken hitap olarak kullandıkları “boss” kelimesini “brother” şeklinde düzeltmek zorunda kalmam bile benim için insani olarak bir utanç oldu. Batı Afrika coğrafyasının yüzyıllar boyu yaşadığı acılar ve kanıksanmış ezilmişlik duygusunu aşmadan bu toprakların insanlarının eşit şartlarda yaşamasının çok kolay olmayacağı aşikâr. Gelişmiş ülkelerde yaşayan “beyaz” halkların alışkın oldukları ekonomik şartların devam etmesi için ne yazık ki dünyanın büyük bir kısmı eziyet çekmek durumunda. Onların acılarının sebeplerinin bizim konforumuz olduğunu içten içe bilsek de hep başka bahaneleri ortaya sürmeyi tercih ediyoruz.

İnsanın en büyük zindanı kendisidir. Yaptığım birçok yolculuk esnasında ise Dünya’yı tanımak için çıktığımı sanırken, esasında kendimi tanımaya başladığımı fark ettim. Gittiğim coğrafyaları kendi değerlerimle yargılamadan, onların penceresinden görebilmek için her zaman uğraşıyorum. Yerel inanışlar üzerinden kültürleri gözlemlemeye çalışırken de insanın doğası hakkında birçok farklı bilgi ile karşılaştım. Her karşılaştığım toplumun düzenini en çok etkileyen konulardan biri nüfusun yoğunluğu oldu. Az insanın yaşadığı klanlarda doğa ile iletişim tabanlı şamanik inanışlar çok daha saf hali ile karşıma çıkarken, nüfusun arttığı coğrafyalarda kurallı dinlerin siyasal ve ekonomik etkileri ile hayatın her alanında karşılaştım.

Diğer taraftan en ufak sayıda insanların yaşadığı köylerde bile birey olma sürecinin ritüeller ile aşama aşama yapıldığını görmek heyecan vericiydi. Biz şehirli insanların eğitimsiz görüp aşağıladığı bu halkların binyıllardır süregelen kadim gelenekler vasıtasıyla eğitildiğine şahit oldum. İlk doğdukları günden bir sonraki evre olan ölüme kadar tüm yaşam süreçlerinde vakti geldiğinde toplumun ileri gelenleri tarafından kademe kademe verilen bu bilgiler hem insan yaşamının hem de düzenin günümüze kadar ulaşmasına katkı sağlamış. Hazmedilerek elde edilen bilgiler ve bir “mantra” gibi tekrarlandıkça özümsenen gelenekler halkların huzur içerisinde yaşamasını sağlamakta.

Yolculuklar devam ediyor ve kendimi tanıma sürecim de hayat boyu devam edecek. İnsanlara göstermek için organize ettiğim seyahatlerde esasında en çok öğrenen ben oluyorum. Bazen bir coğrafyaya defalarca gittikten sonra dahi o zamana kadar fark etmediğim bir noktayı bana gösteriyor ve her yolculuk beni değiştiriyor. Karşılaştığım farklı durumlar karşısında bazen kendimden beklemediğim tepkiler dahi veriyorum. Bu ya içimden gelen bir durum ya da daha büyük ihtimalle yolun bana kazandırdıkları sayesinde oluyor. Yollarda gördüklerim de kendimi inşa etmeme katkı sağlıyor…

Ekvator Ginesi’ne Ulaşmak Pek Kolay Değil !

Afrika kıtasının 54 ülkesi var. Hepsine gitmiştim ama Ekvator Ginesi’nin başkentinin bulunduğu Bioko Adasına ayak basmamıştım.

Bioko Adası sadece 70 kilometre uzunluğunda. İkibin kilometre kare ve Kamerun kıyılarına sadece 32 kilometre uzaklıkta ! 

Malabo’ya THY uçmadığı için Addis Ababa aktarmalı Etiyopya havayollarından bilet alıyorum. Diğer bir alternatif ise Fas Havayolları.

Etiyopya Havayolları Afrika’nın en geniş uçuş ağına sahip havayolu bir de üstüne Star Alliance üyesi. Nispeten ekonomik bir havayolu ve vallahi sistemini de iyi kurmuş. Tüm yolcularını sabahın 6’sında Addis Ababa’da toplayıp sonra 08.30’dan sonra her 10 dakikada bir Sahraaltı Afrika ülkelerinin hemen her başkentine sıra ile uçak kaldırıyor.

İstanbul Addis Ababa yolculuğu 6 saat, bu uçuş pek rahat geçmedi ama Addis Ababa – Malabo uçuşunda 4 saat uçağın arkasında  üç kişilik yerde güzelce uyudum. Ne de olsa uçak yeni idi. Sonra …… kalan yolcular Kamerun’un başkenti Doula’ya devam ediyor.

Gelelim vizeye: Ekvator Ginesi henüz turizme tam açılmadığı için vize konusunda gayet titizler. Ankara’daki gayet modern Büyükelçiliklerinden alınıyor. Bir aylık vize 125 Avro. Hiç de ucuz değil !

Ben Fahri Konsolos olmama ve değerli üyemiz ve Ankara temsilcimiz Mete Darcan elçiliğe iki defa gitmesine rağmen vizeyi alırken zorlandık, işin ilginç yanı uçmayı planladığım gün verdikleri bir aylık vize bitiyordu. Mecburen ceza ödeyip uçak biletimi vizeye göre değiştirdim.

Neyse pasaportumu daha uçağın kapısında kontrol edip beni içeriye kabul ettiler. Hemen bir taksi ile Büyükelçiliğimizin geçici olarak görev yaptığı  Malabo Hilton’a gidiyorum.

Malabo’da otel fiyatları cidden uçmuş. Hilton da gecesi 285 Avro ile başlıyor. Ama pazarlığa açıklarmış. Neyini pazarlık edececeksiniz ki ?  Elçiliğimizin elemanı İsmail bana kentin dışına doğru ucuz bir otel (Hotel Mc) bulmuş., gecesi 50 dolar ama inanın oda çok  dar. Bir yere çarpmadan yana dönerek bile yürümek bile zor. İki defa düştüm.  Aynen mezara benziyor, internet de  yok. Geceleri yakındaki bulunan diskodan gelen müzik ve bağrışmalarla uyumak da zor. İlaç alıp yatıyorum. Sabah zaten kahvaltı yok, dolmuşa atlayıp oranın en şık yeri olan ve interneti bulunan bir Fransız kahvesinde kahvemi içip hemen çalışmaya başlıyorum.

Bioko Adası Hindistan’ı bulmak için yelken açan Ferna’o do Po’ tarafından 1472 yılında bulunmuş. Geçen zaman içinde adı değişerek sonunda “Bioko” olmuş.

Ekvator Ginesi, Afrika’nın nüfusu en az olan ülkesi. Anakara’da Rio Muni bölgesindeki en büyük şehri Bata. Başkent 6 ay Bata ve altı ay ise adadaki Malabo oluyor.  

Tam 190 yıl İspanyol sömürgesi olduktan sonra 12 Ekim 1968’de bağımsızlığına kavuşmuş. İlk Devlet Başkanı Francisco Macias Nguema söylenenlere göre tam 11 yıl ülkeyi zorbalıkla yönetmiş. Sonuçta 3 Ağustos 1979’ta “özgürlük darbesi” olarak bilinen bir hareket ile yeğeni Mbasogo yönetimi ele geçirmiş ve kendi askerleri red edince Fas’dan gelen infaz ekibi ancak Nguema’yı kurşuna dizmiş. 

İspanya’ya kaliteli “kakao” satan Ekvator Ginesi, 1992 yılında kıyılarında petrolün bulunması ile hızla kabuğundan sıyrıldı. Petrol Malabo kıyılarında sıralanan petrol platformlarından çıkarılıyor. Rafineri de var, benzin ile metanol elde ediliyor. Ancak denizden çıktığı için maliyeti yüksek. Petrol fiyatları düşünce burada faaliyet gösteren bazı şirketler üretimi durdurmuş.

Gelirinin hemen hemen yüzde doksanı petrolden geliyor. Ge- Petrol isimli bir de petrol şirketleri var.

Daha önce deniz yolu ile bir darbe teşebbüsü olduğu için büyük teknelerle balıkçılık yasaklanmış. Sınırlı olsa da tarım yapılıyor. Özellikle muz ve mango bol ve ucuz.

Afrika daima farklıdır, renklidir, coşkuludur. Diğer kıtalara hiç ama hiç benzemez. Yeşilin her tonuna rastlanır. Yıllardır büyük atalarının beyaz adamlarca aldatılmasının öfkesini taşır. Ama yine de beyaz adama karşı genelde saygılıdır.

Malabo sokaklarında amaçsız dolaşıyorum. Fakir mahallelerde çürüyen mukavva kokusu etrafa yayılıyor ve açan güneş yeni ümitler saçıyor. Rıhtıma iniyorum. Çarşaf gibi suya mavi-mavi kırmızı- kırmızı, sarı – sarı boyalı evlerin gölgesi düşmüş. Derin suyun dibine bakıyorum her yer sessiz. Yıllar yılı acı çekmiş,  köle olarak pazarlanırken aileleri parçalanmış, siyah insanları düşünüyorum. Yüreğime sanki iğneler batmış gibi sızlıyor, Hayaller, idealler,  bazı  anlamlar  suyun dibine doğru birer birer yok oluyor. Bugün de buranın kaymağını aslında Çin ile ticarette başarılı Lübnanlılar yemekte.  Hep lüks yerlerde onları rastlıyorsunuz.

Kısa Kısa Ekvator Ginesi ve Malabo !

  • Hayat bu coğrafyada hiç de ucuz değil,  dolmuş bile 2 dolar. Kahve ortalama 5 dolar.
  • Yollar çift şeritli ve ileriye dönük geniş planlanmış. Yeni yerleşim Sipopo’nun geniş bulvarları boyunca şık bakanlık binaları sıralanmış, banka,  petrol şirketleri, adalet sarayı, sigorta merkezleri yanında kongre merkezi dikkati çekiyor.
  • Malabo’da şık bir ortamda rahatça bir kahve içip internete bağlanacağınız “Deli de France” ile rıhtıma yakın “La Luna” lokantası var.
  • Luba (San Carlos eski adı) adanın ikinci büyük kenti. Plajları ile ünlü, Malabo’dan iki saat uzaklıkta.
  • Sokakta dert anlatmak inanın çok zor. Kimse İngilizce bilmiyor, doğrusu sizi anlamak için pek de gayret de sarf etmiyorlar. 
  • Lüks araçlar, etrafı yüksek duvarlarla çevirili lüks villalarla gecekondular ile fakirlik iç içe.
  • Büyükelçiliğimiz Hilton Malabo Otelde görevini sürdürüyordu. Büyükelçimiz değerli Şebnem Cenk Hanım Büyükelçiler toplantısı dolayısıyla ile Ankara’da idi. (Ağustos 2019) Geçici görev yapan değerli diplomat Mehmet Türkay ile becerikli yerel eleman Ismael Nchaso sağolsunlar beni yalnız bırakmadılar. Yakında elçiliğimiz kiralık bir binada hizmet vermeye devam edecek.
  • Eski FETÖ okulu bugün öğrencilere Türkiye Maarif Koleji olarak hizmet veriyor. Uğradım, modern bir bina. Türkçe hocası dışında öğretmenlerinin çoğu yerli imiş. 
  • İspanyollar bence  bu ufak ülkeyi sahipleniyor. İspanyol işadamları, gezginler ve öğrencilere sık sık rastladım.
  • Malabo ayrıca çok önemli bir liman, deniz doldurularak liman genişletilmiş.
  • Başkan Mbasogo 1979  yılından beri Ekvator Ginesi’ni yönetiyor. ABD yönetimi ile özellikle petrol işbirliği nedeniyle arası çok iyiymiş.
  • Basın genellikle devlet kontrolünde !
  • Anakara’nın 600 kilometre güney batısında yine Ektavor Ginesi’ne ait 17 kilometrekare alanında ada var. “Annobon” ama şu anda pek turistik değil. 
  • Ekvator Ginesi halkının % 90’ı Katolik. Unutmayın bu ülke 190 yıl Katolik dininin en önemli temsilcisi İspanya’nın toprağı imiş. Başkanlık Sarayının karşısındaki Santa Isabel Katedrali’nin yapımı tam 20 yıl sürmüş. Dışarıdan azametli bir bina, ne de olsa yerli halkı etkilemek gerekirdi. Neo Gotik üslubunda göz alıcı uzun kemerler ve 40 metre yüksekliğindeki ilginç iki kulesi hemen dikkati çekiyor. Katedralin önündeki fıskiyeli havuzun etrafında neşe ile top oynayan çocuklar zaman zaman serinlemek için suya atlamayı da ihmal etmiyor.
  • Nüfusun % 3 ile % 5’i arası Müslüman toplumu genellikle anakarada yaşayan Nijerya kökenli Fang Kabilesi.
  • Resmi lisanı İspanyolca olan Afrika’daki “tek ülke”. Aynı zamanda İspanyolca konuşan ülkeler arasında da en ufağı. Halkı Portekizce ama bilhassa da Fransızca da  biliyor. En yaygın yerel lisan ise “Fang”
  • Bu coğrafyada kredi kartı kullanımı gayet sınırlı. En iyisi siz yanınıza nakit alın, elbette lüks otellerde kredi kartı geçerli.
  • Santa Isabel Havalimanı kente sadece 3 kilometre uzaklıkta. Hele Hilton Oteli hemen havalimanının yanında. Çinlilerin yaptığı yeni havalimanı da Ekim (2019) de açılacakmış. Ayrıca Bata ile geleceğin başkenti Ciblo’ya da havalimanlarını Çinliler inşa ediyordu.
  • Ekvator Ginesi aslında ekvator üzerinde “değil”. Zaten eski adı “İspanyol Ginesi” imiş. Tropik bir iklime sahip yıl boyunca sıcaklık 25 – 26oC,  rutubet insanı zaman zaman rahatsız ediyor.
  • Her Afrika ülkesi gibi Ekvator Ginesi’ne giderken sarı humma aşısı öneriliyor. Zaten bir defalık bu aşıyı olursanız en az 10 yıl  geçerli. Sıtma konusunda önceden ilaç almanızı hiç önermem. Yutacağınız her ilaç,  safra kese ve karaciğerinize çok zararlı. Zaten sıtmayı önleyici etkisi de sınırlı. Sadece titreme, yüksek ateş gibi sıtma belirtilerini dikkatli takip edin ve zamanında şüphelenip sıtma savaş kliniğine müracaat edin. Hemen parmaktan kan alıp, anlıyorlar. Sadece geç kalmaktan korkun.
  • Başkent Malabo’nun ana atarı okyanus ve liman boyunca devam eden Avenida de la Independencia !
  • Milli Park içinde Pico Basile, Pico Malabo ve Loreto ile Lago krater gölleri yürüyüş ve doğa sevenleri bekliyor. Bu yöre 50’nin üstünde bitki çeşidine de ev sahipliği yapıyor. Bilhassa ülkenin sembolü dev Ceiba Ağaçları görmeye değer. Yağmursuz dönemlerde binlerce kelebek iki yüze yakın kuş türüne rastlamak mümkün.
  • Bioko Adasının güneyindeki Moka Köyünde adanın doğal varlıklarını gelecek kuşaklara ulaştırmak amacı ile İspanyol bir ailenin Bask mimarisinde yaptırdığı bir bina bünyesinde “Yaban Hayatını Araştırma Merkezi” kurulmuş. Moka Köyü ve civarı ayrıca bir tarım merkezi. Köyün civarında iki bin yıllık Bubi krallarına ait mezarlar bulunuyor.
  • Güneydeki Ureca Plajının siyah kumlarına deniz kaplumbağaları yumurtalarını bırakıyor.
  • Ekvator Ginesi mutfağı yerli ile İspanyol karışımı ama öyle tipik değil.
  • Malabo’da Ekvator Ginesi Üniversitesi bulunuyor. Oraya “Coal” adlı eserimi hediye ettim.
  • Özellikle sabah güneş doğarken ve akşam batarken Malabo’nun ufkundaki iki dağ ziyaretçilere net ve etkileyici bir görüntü sunuyor.
  • Bir ara süpermarkete uğradım vallahi şaşırdım tüm alışveriş arabaları dolu ve içerisini çılgınca sürekli satın alan halk doldurmuş.
  • Kızları ve hanımları çok bakımlı ve makyajlı tüm Afrika’da olduğu gibi saç bakımına çok önem veriyorlar. Zaten her köşede bir berber dükkanı var.
  • Bir yabancı olarak soru sorunca önce size ters bir tavır takınıyorlar ama gülümser ve biraz da sabrederseniz hemen tavırları değişiyor.
  • Genellikle televizyonda İspanyol ile Fransız kanalları gösteriliyor.
  • Ekvator Ginesi 2011 yılında Afrika Birliği Zirvesi ve 2012 yılında Gabon’la beraber Afrika Uluslararası futbol şampiyonasına ev sahipliği yapmış.
  • Ekvator Ginesi, para birimi olarak Çad, Gabon, Kamerun, Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti ile beraber Orta Afrika Frangı (CFA) kullanıyor. (1 Euro = 655 CFA idi.) (Ağustos 2019)
  • Özellikle yüksek kesimlerdeki çok kaliteli kakao üretimi kabileler arası rekabet yüzünden sekteye uğramış.
  • Komşusu Gabon’da da petrol bulundu. Ayrıca Gabon başta altın olmak üzere  minerallerce çok zengin. Muhtemelen Ekvator Ginesi’nde de bu mineraller var !
  • Summa Türk şirketi bu coğrafyada çok başarılı kutlarım. Sipopo modern yerleşiminde Kongre Merkezi ve AVM yapmış. Gerçi AVM şu an faal değil, çünkü konumu yanlış seçilmiş.
  • Ayrıca Sippo – Sofitel otelini bilhassa plajı ve konumu açısından tavsiye ederim. Kumlu plajı ve denizi yanında bir de özel adası var.
  • Sipopo yolu üzerinde gelecek konuklar için yanyana 52 villa yaptırılmış. Sayın Tayyip Bey 2014 yılında buraya geldiğinde bunların birinde kalmış.
  • Ekvator Ginesi’nin sembolü bayrağında bulunan dev ağaç “Ceiba” (kapok ağacı) vallahi tropik ormanlarda bulunan bir ağaç Dev gövdeli Ceiba Ağacı mayalardan başlayarak dünyanın her yerinde saygı görmüş. Allaha ulaşmanın yolunun Ceiba ağacının tepesinden geçtiğine inanılırmış. Şemsiye şeklinde olduğu için her türlü fırtınaya dayanmakta. Ekvator civarında tropikal ormanlarda görülür. Ekvator Ginesi Havayolunun adı da “Ceiba’dır”.
  • Bata ile Malabo arasında günde 3 sefer var, gidiş – dönüş uçak ücreti ortalama 120 dolar.
  • Malabo Hilton Oteli’nde elçiliğimizin desteği ile bir basın toplantısı yaptık. Ekvator Ginesi Milli televizyonu üç defa gösterdi.
  • Kaldığım otelin altında 7 masalı bir lokanta vardı. Masalar devamlı kurulu bekliyor hatta her masadaki vazolara orkide bile koymuşlardı. Vallahi dört gün kaldım, sık sık otele girdim, çıktım bir müşteri bile görmedim. Menüye baktım çok pahalı, otelin yeri hiç merkezi değil, mutfağı zaten dökülüyor, personeli suratsız mı suratsız. Niye müşteriler gelsinler ki? Bakalım acaba bu boş masaları hazır tutmaya ne kadar süre devam edecekler

Ekvator Ginesi bölümünü Afrika’nın çilekeş annelerine yazılmış bir metinle bitiriyorum.

ANNEME ! 
Zenci kadın, Afrikalı kadın, seni düşünüyorum, annem e y …
Ey Dâman, annem hey, sırtında sen taşıdın beni, sen emzirdin, ilk
adımlarımı sen attırdın, ilkin sen açtın gözlerimi yeryüzünün olağanüstülüklerine,
seni düşünüyorum…
Tarlaların kadını, ırmakların kadını, büyük ırmağın kadını, sen hey,
annem, seni düşünüyorum…
Ey Dâman, annem hey, gözyaşlarımı sen kurulardın, sen coştururdun
yüreğimi, sen katlanırdın yaramazlıklarıma sabırla, çocukken yanında
olmaktan hoşlanırdım, şimdi bile yanında bulunmaktan nasıl da
hoşlanacaktım!
Arı kadın, duru kadın, tevekküllü kadın, sen ey, annem, seni düşünüyorum…
Ey Dâman, büyük demirciler ailesinin Dâman’ı, büyük demirciler
ailesinin Dâman’ı, usum, düşüncem hep seninle ilgileniyor, her adımda,
senin düşünmen eşlik ediyor bana. Ey D âman, annem, şimdi bile, içtenliğinle,
sıcaklığınla olmaktan. Nasıl hoşlanacaktım, çocukken yanında
olmaktan…
Zenci kadın, Afrikalı kadın, sen ey, annem, sağol; benim için yaptığın
her şey için sağol, oğlun ne uzak sana, ne yakın sana oğlun!
Camaralaye (d. 1928), Türkçesi: İshak Yetiş

Kara Afrika’daki Beyaz Leke: Tanzanya

            Yüzyıllarca köle ticaretinin temel malzemesini oluşturduktan sonra, batılı sömürgeci güçlerin pazarlık konusu olan; 120 farklı kabileden gelen; 120 farklı dil konuşan; bir o kadar da farklı inanç, kültür ve birikimin sahibi yüz ölçümü olarak Türkiye’den daha büyük bir ülkedeyiz. Günümüzde Svahili dili (Svahili “sahilli” demek) tüm bu farklı kabilelerin ortak dili olarak kabul ediliyor. Bu dilin %10’unu Farsça ve Arapça kelimeler oluşturuyor; ayrıca “kibrit”, “baba”, “büyükbaba” gibi Orta Asya kökenli Türkçe kelimelere de rastlanıyor.

            XIII. yüzyıla dek Pers, Arap, Mısır, Hint ve Çinli tacirlere; XV. yüzyılda Portekizlilere; XVIII. yüzyılda köle ticareti ile ve sömürgecilik alanında tarih sahnesinde az gördüğümüz Almanlara; son olarak da I. Dünya Savaşı’nda Almanya kaybedince burayı istila eden İngilizlere karşı direnen bir ulus, Tanzanya!

Doğu Afrika’nın bir kıyı ülkesi olan Tanzanya topraklarının büyük bir bölümü ova ve plâtolardan oluşuyor. On iki adet millî parkı var ve av hayvanlarını koruma bölgesi olarak ayrılmış alanların toplamı 23560 kilometrekareyi buluyor. Afrika’nın üç büyük ırmağı olan Nil, Kongo ve Zambezi, Tanzanya topraklarında doğuyor.

            1978 yılında Uganda ile sınır anlaşmazlığı yüzünden çıkan savaşı Tanzanya kazanınca İdi Amin’in yıldızı sönmüş. Tanzanya birlikleri, İdi Amin’in devrilmesinden sonra Uganda topraklarından çekilmişler.

Tanzanya, Afrika Birliği ve barışı için bu kıt’ada en fazla çabayı harcayan ülke olarak dikkat çekti. İlk devlet başkanları Julius Nyrere liderliğinde, kendi kendine yetme ilkesine göre sosyalist bir yönetimle kalkınmaya çalışan Tanzanya’ya, Nyrere, Afrikalı olmanın gururunu da aşılamaya gayret etti.

Bizi hava alanında bir Müslüman hanım karşılıyor. Adı; Nur! Gece geç olduğu için doğru otele gidiyoruz. Ertesi günün şeker bayramı olup olmayacağı daha açıklanmamış; çünkü, “ayın durumuna” göre karar o akşam verilecekmiş. Sonuçta o sabah bayram ilan edilmiyor!

            Ertesi sabah otelde buluşup bir kez daha hava alanına doğru yola çıkıyoruz. Bu kez yerel  Tanzanya Hava Yolları ile uçuyoruz. Beklentilerin aksine uçak zamanında kalkıp bizi bir saat sonra Kilimanjaro Hava Alanı’na indiriyor.     

            Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı “Beyaz Aydınlık” olarak anılan Kilimanjaro  bütün heybeti ile karşımızda; hissediyoruz… Evet, 5895 metre yüksekliğindeki Kilimanjaro’yu yakınımızda olmasına rağmen sis yüzünden göremiyoruz. Hani, ünlü İngiltere kraliçesi Victoria’nın 1886’da bir incelik gösterip Alman prensi Wilhem Kaiser’e armağan ettiği ünlü Kilimanjaro Dağı. Ernest Hemingway’in romanına konu olan karlara artık evrensel ısınma nedeniyle rastlanmıyor.

            Uzun ve yorucu bir araba yolculuğu başlıyor. Çukurlarla dolu yol çok sarsıyor. Ee, ne de olsa safari yolu. Hedef: Ngorongoro Millî Parkı! Kırmızı elbiseleri, ince vücutları, uzun kulakları ve ellerinde mızraklarıyla yol boyunca gördüğümüz Masai kabilesinin üyelerinin fotoğraflarını çekemiyoruz. Çünkü muhakkak para istiyorlar verilmezse epey agresif oluyorlar.

            Gece geç saatte, dağların üzerine kurulmuş otelimize varıyoruz. Sabahleyin otelin her köşesinden krater gölü etrafındaki sulak ve bataklık arazi bir rüya gibi gözler önüne seriliyor.

            Denizden 2400 metre yükseklikte yer alan otelimizde kahvaltı ettikten sonra, krater gölüne inmek üzere üç cipe taksim oluyoruz. Göl kenarına varınca hayvanlar âlemi ile karşı karşıya geliyoruz. Bu plâto 25 bine yakın hayvanı barındırıyormuş. Hava kesesi sayesinde Suudi Arabistan’dan buraya göç edebilen bir leylek türü; çenesi en kuvvetli hayvan unvanını elinde tutan, yediği kemikleri hazmetmek için midesini çamurla dolduran yuvarlak kulaklı sırtlanlar; ufak, sevimli, tavşan ile fare avlayan çakallar. Savanda şemsiye ağaçlarının altında ve göl kıyısında daha kimlere rastlamıyoruz ki!

            Natron Gölü’nde flamingolar; çeşit çeşit gazeller; göç eden binlerce yaban öküzü; onlara eşlik eden “pijamalı at” yani zebralar; geceleri ot yiyen ve gündüzleri tenleri ince olduğu için suda tembelce, saatlerce korkusuz yatan geniş burunlu, 3 – 4 tonluk su aygırları (hippo); kurnaz tilkiler; dişisini kıskanmayan tek hayvan olduğu kabul edilen yaban domuzları; çok çeşitli kuşlar, akbabalar, maymunlar; iyi göremeyen, fakat iyi koklayan, otçul ve maalesef boynuzu yüzünden insanlar tarafından insafsızca avlanan, dolayısıyla soyu hızla azalan “siyah gergedanlar.”

            Gergedanın koca bir kafası ve bazılarının tek, bazılarının da çift boynuzu var. Derisi kalın ama tüysüz. Bu yüzden güneşe karşı hassas ve sık sık suya girmek veya çamura batmak zorunda kalıyor. İki tür gergedan var, ot yiyen ve yaprak yiyen. Ot yiyenin ağzı düz ve geniş, yaprak yiyenin ise ağzı sivri ve dar. Gergedanın boyu 2 metreyi, ağırlığı ise 2 tonu geçebiliyor.

             Serengeti Parkı’na doğru uzun bir yolculuk başlıyor. Sallana sallana ilerlerken, sağımız ve solumuz yine hayvanlarla dolu! Çünkü dünyanın hayvan açısından en zengin parkı Serengeti’ye girmiş durumdayız. Serengeti Ulusal Parkı, 14 bin kilometre karelik bir alan içinde sadece 1500’e yakın kuş türünü barındırıyor. Dört dişi, iki erkek aslan ve yavruları, bir zebra ve yaban öküzünü afiyetle yiyorlar. Bir sırtlan arabanın önünden atlıyor. Açık havada gün batıyor. Ülkemizde beton yığınları yüzünden hasret olduğumuz gün batımını, tüm güzelliği ile burada yaşıyoruz.

            “Serengeti” ismi Masai dilinde yer alan “siringet” kelimesinden türemiş. Siringet, “sonsuz düzlük” demekmiş. Bu parkta 3 milyon büyük hayvan bulunuyor. Ama unutmayalım ki bu hayvanlar belli zamanlarda göç ediyorlar. Bu göçün amacı da taze ot ve suya ulaşmak!

            Sonunda Seronedo Safari Oteli’ne varıyoruz. Otel odasında masamın üstüne konulmuş bir kâğıtta bu Lodge’a zaman zaman aslanların, sırtlanların girdiği yazılı. Keşke gelseler de yıllar sonra anlatacağımız bir macera yaşasak.

            Sabah erkenden bir safari daha yapıyoruz. Doğrusu rastladığımız hayvan çeşidi bakımından bir gün öncesi kadar verimli değil. Gri – siyah iri sekreter kuşları; koca bir beneği olan iri bir geyik çeşidi olan “Topi”; çizgisiz geyikler; impalalar; nehirdeki ufak timsahlar; sosis ağaçları; tekrar tembel yatan aslanlar (zaten günde ancak 2 saat hareket ederlermiş); dünyanın uçamayan en büyük kuşu olan devekuşu; siyah suratlı maymunlar; 800 – 900 kilogram ağırlığındaki bufalolar; uçsuz bucaksız sürüler halinde hareket eden siyah yaban öküzleri; hızları saatte 45 kilometreyi ve boyları 5 metreyi aşan zarif ve asil zürafalar…

            Savanlık boyunca sık sık kırmızı tepeler hâlinde termit (dev karınca) yuvaları da dikkati çekiyor. Bu arada size ufak bir sır da veriyorum: Tanzanya’da Serengeti Parkı’nın hayvan trafiği açısından en ilginç ayları mart, mayıs ve haziran imiş. Yol boyunca çok sayıda zebra ile yaban öküzlerini, hatta gazelleri bir arada görüyoruz. Meğerse zebra, dişleri ile çimin üst kısmını, arkadaşı yaban öküzü ise alt kısmını yermiş. Ayrıca iyi işiten, iyi hisseden, kuyruğu örgülü zebra, bir tehlike anında sevgili arkadaşları yaban öküzlerini de uyarırmış. Artık böyle “dostluklar” kaldı mı?

            İki zürafayı kavga ederken hiç gördünüz mü? Yan yana durup, sıra ile birbirlerine kafa ile vuruyorlar. Ama vuruşları da kendileri gibi nazik ve sessiz!

            Yollarda Masai Kabilesinin ince, uzun, kırmızılar içinde, “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte” tanımına uymayan güzel insanlarını görüyoruz. Ancak, bu arada fakirlik ve işsizlik kendini gösteriyor. Kendi kendime soruyorum; acaba Afrika, hiçbir zaman Afrikalı’nın oldu mu?    Evet, Masai Halkı, sabahları kuşlarla uyanan ormanın sesi, gölgesi ve kokusu! Çocukları kadar yakından tanıdıkları hayvanların dünyası ile iç içe yaşıyorlar. Kendileri için çok önemli olan ineklerinin atar damarına girerek kan içen Masai halkı, gerçekten de çok farklı. Sütü kesilmesin diye inek sidiğini süte ekleyen, her gün tarlada çalışan ve akşamları başları üstünde taşıdıkları 30 – 40 kilogram su güğümleri ve yemek pişirmek için kullandıkları odun yığınları ile geri dönen vefakâr Masai kadını da bu farklı atmosferi bizlere yaşatıyor.

            Açık kırmızı renkli giysileri ile uzaktan bile seçilen, askerlik yapmayı reddeden asil,  savaşçı ve gururlu insanlar, Masailer. Hâlâ eski geleneklerine göre yaşıyorlar. Bu geleneklere göre bir erkek 10 kadınla evlenebilir ve ilk eşi, diğer eşleri seçermiş. Her kadın kendi evini yaparmış, su ve yiyecek bulmak için sürekli hareket etmek zorundalar. Senede bir gün kız ve erkek çocukları için sünnet töreni düzenlenir. Kızların sünnet sırasında klitorisi alındığı için onların seks zevki de bu arada kaybolmakta, aslında elbette tehlikeli bir operasyon. Erkeklerin ise penisi kısalır. Sünnet olan kız veya erkek, yüzünü beyaza boyayıp, siyah giysiler giyer.

            Masai çocuğu doğar doğmaz kulak memeleri hemen kesilirmiş ve zaman içinde kulak memelerinin ucu omuza kadar sarkar. Masailer makyaja ve süse çok meraklıdırlar. Sarkık kulaklarına yuvarlak halkalar takarlar. Uzun boylu, güzel bir ırk olan ve her türlü medeniyeti reddeden Masailerin delikanlıları, bir kız istemek için bir aslan öldürmek zorundaymış. Allahtan artık bu avcılık uygulamasını kaldırmışlar. Yoksa aslanların soyları tükenirdi.

            Lunaparktaki aynalar bazen büyültür, bazen küçültür, bazen ise yamultur. Elbette olduğu gibi gösterdiği de olur. Afrika’da insanı, hayvanı, bitkisi ve ekosistemi ile oluşan bu harika uyumu tüm gerçekleri ile yaşamak gerekir.

Cebelitarık’ta Rüzgâra Karşı

MARRAKECH MOROCCO – APR 28 2016: Tourists walking through the souks of the old medina of Marrakesh.

Rüzgâr, önüne katıp sürükleyeceği bir şeyler arıyor. Güverteye çıkmaya cesaret edebilenler ancak demirlere tutunarak ayakta durabiliyor.

Atlas Okyanusu‘nda rahata alışmış rüzgâr, Cebelitarık‘ta sıkışınca uçar adım Akdeniz‘e koşuyor.

Fas Denizyolları‘nın ―Bismillah‖ adlı feribotuyla İspanya‘nın Algeciras Limanı‘ndan 15-20 dakika önce ayrıldık. Fas‟ın Tanca kentine gidiyorum. Yolcuların yüzde 90‘ı Avrupa‘nın çeşitli ülkelerinde çalışan Faslı gurbetçiler. Özel araçlarıyla İspanya‘nın güneyine kadar inip feribotla ülkelerine gidiyorlar. Araçların üzeri tepeleme bavul yüklü. İçinde de arka koltuklar sökülmüş, çuval, bohça doldurulmuş…

Feribota yolcu olarak binmek kolay. Ancak arabalı gurbetçi olunca günlerce sıra bekleniyor.

Feribottakilerin yüzünde günler süren çileli bekleyişin ardından ülkelerine, yakınlarına kavuşma özleminin mermere kazınmış izleri var.

Erkekler bir bir tuvalete gidip tıraş oluyor. Parlayıp gelenlere arkadaşları alkış tutuyor. Yolcu salonunda karşılaştıkça sanki büyük bir sürprizmiş gibi, ―Oooo!…‖ deyip el sıkışıyor, öpüşüyorlar. Kiminin elinde sprey, ilk karşılaştıklarının yüzüne püskürtüp basıyorlar kahkahayı…

Kadınlar, üçlü beşli gruplar hâlinde sohbette. Giysileri çeşit çeşit. Kimi renkli çarşafa sarınmış, kimi saçını güzelce tarayıp plastik tokalar takmış…

Çocuklar şaşkın… Avazı çıktığı kadar ağlayanlar, kaçıp kovalamaca oynayanlar… Birlikte yolculuk ettiğim bu insanlar, Fas‘ta hemen herkesin imrenerek baktığı mutlu azınlığı oluşturuyor. Pek çok Faslı‘nın düşü bir yolunu bulup Avrupa‘ya gidebilmek. Tüm malı, hatta canı pahasına…

Sohbet ettiğim Faslıların anlattıkları inanılır gibi değildi. Cebelitarık, bugüne dek Avrupa kıyısına ulaşma umuduyla kaçak, güvensiz teknelerle yola çıkan binlerce Faslı‘ya mezar olmuş.

Binlercesi ölümden son anda kurtulmuş. Ama yine de bu yolu denemekten vazgeçmemiş.

Salondan tekrar güverteye çıktım.

Cebelitarık‘ın iki yakasını rahatlıkla görebiliyorum. İspanya tarafında dağlar eğimli yükseliyor, Fas tarafı dik. Her iki tarafta tepeler çıplak, kayalar denize bıçak gibi iniyor.

Coğrafya birbirine çok benziyor; ama güneyde doğan Afrikalı, kuzeyde doğan Avrupalı…

Bir Faslı için ilk hedef kuzeye ulaşmak… Kuzey; ekmek, iş, para demek.

Cebelitarık adını, yarımadayı fetheden Tarık bin Ziyad‘dan alıyor. Akdeniz‘e inen, coğrafya kitaplarından tanıdığımız vahşî kayalığın adı Tarık Dağı (Cebel Tarık).

Cebelitarık Boğazı‘nın Avrupa kıyısı İspanya ile İngiltere arasında yıllar süren çekişmelere neden oldu. Bugün Cebelitarık Limanı‘nın yönetimi İngiltere‘nin atadığı bir valinin elinde.

İspanya da ―Avrupa yakası olmadı, Afrika yakası olsun‖ deyip, Cebelitarık‘ın karşısındaki Septe‘yi kontrolü altında tutuyor.

İki saatlik yolculuktan sonra Tanca göründü.

Dağların eteğinde beyaz bir kent.

Kente adım attığımda dikkatimi ilk çeken şey ―Fransızca‖. Her tabelada Arapça‘nın altında Fransızca da yazılı.

İlk trenle Casablanca‘ya gideceğim. Bileti alıp, kent turuna çıktım…

Yol işaretlerinde, özel bürolarda, devlet dairelerinde, her yerde, Arapça‘nın altında Fransızca.

Ali Baba Restoranı…

Tren istasyonunun karşısı, kahve, seyyar satıcı ve kebapçılarla dolu. Arada bir tabela dikkatimi çekti. Ali Baba… Bir restoran. Tepesinde yuvarlak, Ali Baba yazılı. İçeri girdim. Adana kebap, hazır köfte, şiş, pide vs. var. Önce sahibini sordum. Orta yaşlı, beyaz saçlı, şişmanca biri geldi. Bir Lübnanlı. Arkadaşıyla birlikte açmışlar. Sonra o gitmiş. Lübnan‘da ―Ali Baba‖ kebapçı zincirleri varmış. Burada da açmışlar. Türkiye‘den geldiğimi, Anadolu‘da da ―Ali Baba‖ diye başlayan pek çok şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Sohbetimizi duyan bir Faslı yanımıza yaklaştı. Adı Abdullah… 70 Hollanda‘da çalışıyormuş. Türkiye‘den geldiğimi söyleyince, kendisi sanki Hollanda kraliyet ailesindenmiş gibi başını salladı. Sonra şu saptamayı yaptı:

– Avrupa‘da Türklerin işi zor.

Pek çok Türk arkadaşı varmış. Türkler iyi dostmuş; ama aralarında kötüleri de çokmuş. Dikkatli olmak gerekiyormuş. ―Kısacası‖ deyip ekledi:

– Her Türk, Türk değildir…

Sözü Fransızca‘ya getirdim. Her Arapça yazının yanında Fransızcasının nedenini sordum. İki sözcükle yetindi:

– Onunla büyüdük…

Fransa, bu yüzyılın başında İspanya ile girdiği, ―Fas‘a hâkim olma‖ savaşımını kazandı ve 1956 yılına dek etkinliğini sürdürdü. XX. yüzyılın ilk yarısı Fas için, ―Fransa‘ya karşı bağımsızlığını kazanma‖ savaşımlarıyla dolu… Kuzey Afrika ülkelerindeki Fransız etkisini okumuştum; ama yüz yüze gelmenin öğreticiliği ayrı…

Tanca, Fas için önemli bir liman kenti. Uzun yıllar Avrupa ülkeleri arasında paylaşılamamıştı. 1923 yılından 1956 yılına dek uluslararası şehir statüsünde kaldı. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika, Hollanda, İsveç ve ABD temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından yönetildi. Ulusal kurtuluş savaşını veremeyenin kentlerini böyle yönetirler… Tanca kentinin adına, ünlü gezgin İbn Battuta‘nın yaşam öyküsünde rastlamıştım. Orta Çağ‘ın en tanınmış Arap gezginlerinden olan İbn Battuta, 1304 yılında bu kentte doğmuş. Yirmi bir yaşında ilk gezisine çıkmış. 71 Tunus, Trablusgarp üzerinden Mısır, Suudi Arabistan. Mısır‘a ulaştığında içindeki gezi duygusu dayanılmaz bir hâl almış. Ve şu kararı almış: ―Yaşam boyu yeryüzünü gezme ve hiçbir yoldan iki defa geçmeme…‖ Anadolu‘yu da dolaşan Battuta, Orta Çağ koşullarında 120 bin kilometre yol aştı. Uzmanların karşılaştırmalarından ortaya çıktı ki, Battuta‘nın verdiği bilgilerin çok büyük bir dilimi doğru… Gece yarısına doğru tren istasyonuna gittim. Rabat, Casablanca yönüne gidecek tren henüz perona yanaşmamış; ama ortalıkta garip bir hareketlilik var. Üstü başı yırtık, bol pantolonlu gençler sürekli bir yerlere koli, çuval taşıyorlar. Görevliye trenin ne zaman geleceğini sordum. Başıyla, ―Keyfine bak, daha var‖ anlamında hareketler yaptı. Tren, kalkacağı saatten yarım saat sonra perona yanaştı. Bir grup yolcuyla birlikte içeri daldım. Git, git, boş yer yok… Meğer yolun yabancısı olmayan uyanık Faslılar, trenin bulunduğu yeri öğrenir, yanaşmadan yerleşirmiş… Sadece kendileri olsa sorun yok. Her birinin koliler, çuvallar dolusu yükü var. Koltukların altı bir yana üstü de dolu. Kimi yolcular, 3 kişilik koltuğu boydan boya işgal etmiş. Kolilerin üzerine de uzanmış yatıyor. Kimse bir şey demesin diye de, ―derin uykudaymış‖ görüntüsü veriyor. Birkaç dakika önce kan ter içinde trene binenler, şimdi saatlerdir derin uykuda gibi… Kolilerin az olduğu bir koltukta, birkaç koliyi rastgele başka köşelere yerleştirip kendime yer açtım. Rahatsız gibi görünen; ama hoş bir yolculuk başladı… Kentin ölü ışıkları, 72 5-10 dakikada kayboldu. Karanlığın ötesinde Casablanca‘ya ulaşma özlemi parlıyor.

Casablanca: Beyaz Evin Değişmeyen Adı…

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Casablanca‘ya indim. Yoksa burası Afyon mu? İlk bakışta tipik bir Orta Anadolu kenti havası var.

Tren istasyonunun binası da öyle. Eski ve yüksek tavanlı bir yapı. Fransız izleri dikkati çekiyor.

Beni Casablanca‘ya çeken, filmiydi. ―Rick‘in Barı‖.

Filmi kaç kez izlediğimi hiç anımsamıyorum. Savaşın ve aşkın kural tanımazlığı…

Rick‘in barını bulacağım. Bar sandalyelerinde oturup, zaman dilimlerine inat, 1940‘larla 1990‘lar arasında gidip geleceğim…

İki katlı, kirli beyaz, küçük pencereli yapıların arasında telaşsız dolaştım. Sokaklar ve evler, Casablanca filminin çekildiği 1942 yılının izlerini taşıyor. O günden bu yana belki de hiç tamir, boya görmemiş yapılar…

Sanki köşe başından bir Fransız askeri çıkıverecek. Her şey tamam, ama Rick‘in barı nerede?

Sokakta İngilizce bilen birisini bulmak güç. İngilizce sorulara düzgün bir şekilde Fransızca karşılık veriliyor.

Yabancı dil eşittir Fransızca…

İnsan görüntüleri değişik bir yelpaze. Bol kesimli, kirli giysiler, takım elbiseli eli çantalılar, renkli çarşaflarla her yanını örtmüş kadınlar, arada bir etekli genç kızlar…

Casablanca, İspanyolca ―beyaz ev‖ anlamına geliyor. XV. yüzyılda buradaki Berberî köyünü yıkan Portekizliler, ―beyaz ev‖ anlamına gelen Casa Branca‘yı kurmuşlar. İspanyol tacirler etkin olmaya başlayınca adın anlamını bozmadan İspanyolcaya çevirmişler.

XX. yüzyılın başında etkin olan Fransızlar ise yine anlamı değiştirmeden ―Maison Blanche‖ demişler.

Şimdi Faslılar da beyaz evin Arapçasını kullanıyor, Darü‘1-Beyza… Kent hep ad değiştiriyor; ama anlam değiştirmiyor…

Sonunda İngilizce bilen bir Faslı ile karşılaştım. Ayaküstü tanışmadan sonra, Casablanca filminin unutulmaz sahnelerine mekân olan barın yerini bildiğini söyledi.

Birlikte gideceğiz; ama bir şartla…

Kendisine bir paket Marlboro sigarası alırsam!

Hemen yanımızdaki seyyar satıcıya seslendim. Durdurdu. O, kötü Marlboro sigarası satıyormuş. ―Amerikan‖ olanından istiyor. Pazar yerinde tanıdığı bir marketten seyyar satıcının iki katı dirhem ödeyerek Marlboro‘yu aldık. Yola koyulduk. Eski Kent‘teyiz. Batı, kuzey ve güney kesimleri modern binalarla dolu.

Eski Kent aynen korunmuş.

Rick’in Barı: Tekrar Çal Adanalı…

Ulusal Birlik Alanı‘na geldik. Karşımızda beş yıldızlı bir otel. Hyatt Regency…

Ana girişin hemen yanında Ingrid Bergman ve Humprey Bogart‘ın filmdeki görüntülerinden kopya edilmiş ışıklı bir tabela…

Barın iki girişi var. Biri dışarıdan, ötekisi resepsiyondan. İç kapıdan içeri girdim…

Garsonlar, Bogart‘ın filmdeki giysilerini kuşanmış. Başlarında yine Bogart‘ın giydiği tipte şapka, müşterileri karşılıyorlar.

Faslılar, Bogart‘a ne kadar benzerse o kadar benzetilmiş.

Otelden girişin hemen solunda Bogart‘ın ağzında sigara, elinde tabanca, büyük bir fotoğrafı asılı, altında piyano var.

Önde yuvarlak masalar, ahşap dekorasyon, uzun bir bar, duvarlarda yüze yakın Casablanca filmi fotoğrafı. Boy boy, değişik çerçevelerde.

Rick‘in barı bu düzenlemeyle 1985 yılından beri müşterileri ağırlıyor. Konukların çoğu turist. Oturmadan önce ellerinde fotoğraf makinesi çevreyi dolaşıyorlar. Elli yaşın üzerindekiler film afişlerinin önünde daha uzun duruyor. Çoğunun yüzünde ekşi bir tebessüm… Yıllar canlanıyor olmalı..

Ben de uzun bir tur attıktan sonra bara oturdum. Barın tepesindeki ahşap bölmeler de filmden anılarla dolu.

Akşam saat 7:00…

Müşteriler bastırmadan garsonlarla bir süre sohbet ettim. Yaptıkları işten, turistlerin ilgisinden son derece hoşnutlar. İngilizce bileni, şapkasını geri atıp, Bogart kadar ünlü olduğunu söyledi.

Barın altından bir albüm çıkardı. Turistler onlarla fotoğraf çektiriyormuş. Bazıları da bir baskısını kendilerine gönderiyormuş. En çok Japonlar buna meraklıymış.

Albüm, çekik gözlü kızlarla dolu.

Garsonların anlattığına göre, buraya otel inşa edilirken eski yapıların tümü yıkılmış. Tabii filme sahne olan bina da. 75 Ama filmin dünya çapında tanındığını ve unutulmadığını dikkate alan otel yöneticileri, Rick‘in Barı‘nın benzerini yapmışlar.

Filmin 1942 yılında bir pazartesi günü gösterime girmesi nedeniyle de her pazartesi akşamını filmin müziklerine ve sahnelerine ayırmışlar. Pazartesi günleri garsonlar, Bogart gibi giyiniyor ve piyanoda sadece filmin müzikleri çalınıyormuş.

Bakmışlar ki, bu çok müşteri çekiyor. Her gece Casablanca‘yı oynamaya karar vermişler.

Film, garsonlara defalarca gösterilmiş. Hareketlerini, yüz ifadelerini olabildiğince Bogart‘a benzetmeleri sağlanmış.

Memleket Ne Hâlde?

Barın konuklarını en çok film müzikleri etkiliyor.

Saat 8:00‘de piyano başladı. Masalardaki gürültü azaldı. Duvardaki resimleri birbirine gösterip hareketli bir şeyler anlatmalar kesildi. Gözler piyanonun başına geçen, iri yarı, esmer, bıyıklı müzisyene çevrildi…

Müzisyen, müşterilerin tepkilerini ezberlemiş. Ne çalarsa nasıl karşılanacağını çok iyi biliyor. Filmin unutulmaz parçası ―As time goes by‖a başlarken gözleriyle masaların arasında gezindi. Tüm salonu taradı.

Parça bitti, içten alkışlar, fısıldaşmalar, kadehten bir yudum daha çekmeler… Müzisyen yeni bir parçaya başladı. Salona az önce giren turistler, koltuklarına yerleştikten hemen sonra bir peçeteye, ―As time goes by‖ yazıp bıraktılar. Müşterilere içki yetiştirmeye çalışan garsonlarla konuşmak 76 artık olanaksız. Kafamda filmi en son izlediğim, Beyoğlu sineması, kulağımda piyanistin sesi, baktığım her yerde filmden kesintiler…

Piyanist bir saat sonra ara verdi.

Ne yapıp edip, fazla rahatsız edici olmadan, birkaç dakika bile olsa piyanistle konuşmak istiyorum.

Piyanosunun başından kalktı, bara doğru yürüdü. Tam yanımdan geçerken, ―Bir dakika!‖ deyip İngilizce derdimi anlatmaya çalıştım:

– Türkiye‘den geldim. Gazeteciyim. Mümkünse biraz konuşabilir miyiz?

Donuk donuk yüzüme baktı.

Rahatsız oldum. Acaba yine Fransızca duvarına mı çarptım? Sanmam, söylediği parçaların tümü İngilizce…

Yineledim:

– Özür dilerim. Belki yorgunsunuz. Belki ikinci bölüm için hazırlanacaksınız. Ama fazla zamanınızı almak da istemem…

Nihayet ağzını açtı:

―Memlekette hâller nasıl?‖ Türkçe konuşuyor… Aman Tanrı‘m!… Bu kez ben donakaldım. – So… What… Yani Türk müsünüz?

―He ya!… Nasıldır memleket, anlat biraz?…‖ Garsonlar, barın etrafındakiler bizi izliyor. Ben şaşkınlığımı üzerimden atamadan, yanıma oturdu. Sıcak bir sohbete başladık:

– Türkiye‘nin neresindensiniz?

―Adanalı‘yım…‖ 77 – Buraya nasıl geldiniz?

―Küçük yaşta Adana‘dan Beyrut‘a gelmişiz. Evde uzun bir süre Türkçe konuşuldu. Beyrut o zamanlar Beyrut‘tu. Bir Fransız‘dan piyano dersi aldım. Sonra Paris‘e gittim.‖

– Şarkı da söylüyorsunuz…

―Ohooo… 15 dilde gece yaparım…‖

– Hangi dillerde?

―Doç, İngilizce, Hollandez, Felemenkçe, Tagalog (Filipinler‟de konuşuluyor), Türkçe, Grek, Arapça, Fransız, Midilez dilleri (Orta Doğu), başka Yurap (Avrupa) dilleri… Gerisini aklıma gelince söylerim…‖

– Casablanca nasıl oldu?

―Ben burayı, tropikal, ağaçlar falan sandım. Daş, doprak… Abu Dabi Hilton‘daydım. Uluslararası şirketler organize ediyor bu işi. Çağırdılar, geldim.‖

– Casablanca filminin müziklerini her gece çalmak ilginç olsa gerek. Müşteriler sizden defalarca istiyor…

―He ya… Gızdır gızdır ye…‖

Adana şivesini aynen koruyup 15 dilde ―gece yapmayı‖ beceren Sıraç Korun‘la yarım saate yakın sohbet ettim. Bana bir kartını verdi. Birkaç telefon silinmiş, yerine yenileri yazılmış… ―Saat geldi‖ deyip yeniden piyanonun başına geçti.

Bir bardak su içti. Ardından defterini karıştırmaya başladı.

Rick‘in barı… Filmin müziklerini bir Adanalı‘dan dinleme keyfiyle karışık şaşkınlık…

Garsonlar bana daha farklı davranıyor. Biri önüme bir bardak bira koyup gülümsedi:

– Gratis (bedava).

Az önce yaşadıklarımı içimde yeniden yeniden canlandırırken piyanodan tanıdık bir melodi yükseldi. Ardından Sıraç‘ın sesi:

―Duydum ki unutmuşsun, gözlerimin rengini/Yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara/Bir zamanlar sevgiyle ateşlenen başımı/dizlerinin yerine dayasaydım taşlara…‖

Turistler şaşkın:

– Bu parça filmde var mıydı?

Bense mest… Bir dikişte bardağın dibini buldum…

KENYA

KENYA’ DA MASAİ MARA’ YA VE MASAİ KÖYLERİNE YEREL OLANAKLARI KULLANARAK NASIL GİDİLİR?

Afrika’ daki doğal koruma alanlarından en ünlülerinden olan Masai Mara’ ya ve civardaki Masai Kabilesi’ ninin yaşadıkları köylere karayolu ile ulaşım oldukça zordur. Bu nedenle çoğu safari sever uçakla ya da arazi aracı ile ulaşımı içinde olan paket turlar ile safariye çıkar. Zorunlu kalmadıkça bu tür turlardan uzak durmayı tercih eden ben Nairobi’ den yola çıkıp Masai Kabilesi’ nin yaşadığı köylere ve Masai Mara’ ya yerel taşıtları kullanarak giderek iyi bir deneyim yaşadım.

Kisimu’ dan Başlayan Yolculuk:

Elimde ayrıntılı bir Kenya haritası ile yoldayım. Viktoria Gölü’ nün hemen kıyısında bulunan Kisimu Kenya’nın üçüncü büyük kenti ve Başkan Obama’ nın babasının memleketi. Nairobi gibi rakım yüksek olmadığı için havası oldukça sıcak. Kisimu’ da pazarlıkla 16 dolara Viktoria Gölü’ nde yaptığım 2 saatlik tekne turu ve tekne ile ulaşılan balıkçı köylerini ziyaret ilginçti. Akvaryumlarda özenle beslenen çiklit balıkları afiyetle sofra balığı olarak tüketiliyor. Köydeki sokak lokantasında kızarmış çiklit balığı, yanında domates ve doğu Afrika’ nın ünlü yiyeceği ugali ile birlikte 200 şiling (Yaklaşık 4 TL).

Kisimu’ dan Kisi’ ye:

Kenya’ da şehirler küçüldükçe yoksulluk artıyor, güvenlik sorunu ise azalıyor. Küçük şehirler ve köylerde insanları cana yakın ve yardımsever buldum. Bu nedenle kendimi güvende hissederek yalnız olduğum halde büyük bir cesaretle yoluma devam ediyorum.

Kisimu’ daki bir günün ardından akşamüzeri otel bulabileceğim söylenen daha güneydeki Kisi kentine gitmek üzere yola çıktım. Amacım Kisi’ de geceyi geçirmek, sabah

yola devam etmekti. Bindiğim araç yolcular tamamlanınca hareket eden ve insanların sıkışarak oturduğu eski bir minibüs. Minübüslerin eskiliği sıkışıklığı ve içindeki kötü kokutan çok rahatsız edici en kötü şey oldukça yüksek sesle müzik çalınıyor olması. Yol dar ve kötü bir asfalt. Tek kişilik ön koltukta birlikte oturmak zorunda kaldığım kişi Türk alfabesinde kaç harf olduğunu sorunca Türkçe’ mizdeki noktalı harflerden haberdar olduğunu anladım. Doktorasını yapmakta olan Paul gelecek yıl Kenya’ da bir yılda doktora bitiren yaklaşık beş kişiden biri olacakmış. İşte bir Afrika gerçeği daha. Doktora çalışmalarında kullandığı Türkiye’ nin 2001 krizinden kurtulması ve ilerlemesi ile ilgili bir araştırma raporunu gösterince şaşırdım doğrusu.

Masai Mara’ ya gitmek için haritaya göre Kilgoris denen kasabaya gitmem gerekiyordu. Paul bana çalıştığı şirketin aracı ile yakıt parasını vermem koşulu ile beni Kilgoris’ e götürebileceği söyledi. Paul’ un teklifinin aslında bana daha pahalıya mal olacağını bildiğim halde işimi kolaylaştıracağını düşündüğüm için kabul ettim. Kisi kenti yaklaşık yüz bin kadar kişinin yaşadığı küçük bir kent. Biraz dağlık bir yöre ama iklim yine sıcak. Küçük şehirler daha bakımsız ve pis Kenya’ da. İnsanlar da öyle. Ama kaldığım Dallas Otel temiz sayılırdı.

Kisi’ den Sonra Kilgoris ve Masai Kabilesi Bölgesi’ ne Doğru Gerçek Yolculuk Başlıyor:

Kisi Kenti ve çevresindeki yaşayan kabilenin ve konuştukları dilin adı Kisi. Yolda bizimle birlikte gelen Paul’ un arkadaşı Milly Kisi kabilesinden olduğundan söz ederek geçtiğimiz köylerde gözlemlediğimiz geleneksel Kisi kabile yaşamını anlatıyor. Kisi’ ler Masailerden farklı olarak çağdaş yaşama ayak uydurmuş, geleneksel yaşamdan uzaklaşmışlar. Yuvarlık formlu 20 – 30 m2 büyüklüğündeki tek göz odalı evler eskiden çamurdan yapılırken şimdi tuğladan çatı örtüsü ise ot yerine modern malzemelerden yapılmaya başlanmış. Kisi kabilesi genelde tarımla uğraşıyorlar. Köylerde dağınık bir yerleşim var ve çoğu yer ekili dikili alan. Bu kadar tarım yapılan bir ülkede hala açlık sorunun varlığından söz edilmesi ilginç doğrusu.

Birbuçuk saatlik yolculuk sonunda yaklaşık beş ile on bin kadar nüfusun yaşadığını tahmin ettiğim oldukça bakımsız ve pis bir yer olan Kilkoris’ e varıyoruz. Geleneksel kıyafetleri ile Masai insanlarını görmeye başladım Buraya yaklaşırken Milly bana artık Kisi kabilesinin bölgesinin bittiğini ve Masai kabilesinin yerleşim yerlerinin başladığını söyledi. Masai kabilesi genellikle hayvancılıkla uğraşan, tarım yapmayan ve geleneklerini en çok sürdüren kabileymiş Kenya’ da. Gerçek bir Afrika ve gerçek yoksulluk karşıma çıkmaya başladı bu bölgede. Amacım Masai Mara’ ya mümkün olduğu kadar yaklaşmak ve geleneksel yaşamı sürdüren Masai Köylülerine ulaşmak.

Artık minibüs yok ve küçük binek otomobiller ile yolculuk ediyoruz. Bindiğimiz Toyota Corolla tipi aracın ön koltuklarında dört kişi, arka koltuklarında ise yine dört kişi oturuyor. Şoför kedi kodluğuna bir kişi daha oturtuyor. İnanılır gibi değil. Sekiz kişiyi tamamlayan araç hareket ediyor. Ben son gelen sekizinci olduğum için boş kalan ön koltukta oturan kişinin yanına oturdum ve kapıya adeta yapıştım. Arabanın bagajına diğer yüklerin arasına sırt çantamı zar zor sığdırdıktan sonra yola koyulduk. Artık asfalt bitti ve inanılmaz bozuk bir toprak yoldayız. Yolun ne kadar kötü olduğunu anlatmak olanaksız çünkü artık Türkiye’ de böyle yollar sadece orman içlerinde falan kalmış durumda. Yağmurun aşındırdığı yerlerde artık kocaman kayaların ortaya çıktığı, yer yer derin çukurların oluştuğu, çamurlu yerlerde yoldan geçen ağır vasıtaların içine düşen küçük araçların bir daha çıkamayacağı kadar derin izler bıraktığı berbat bir yol.

İçinde bulunduğumuz binek otomobilin muhtemelen özel bir teknik ile altının iyice yükseltildiğini tahmin ediyorum. Çünkü bildiğimiz otomobillerle öyle bir yolda gidilemez. Yolun kötülüğüne karşın araçtaki insanlar bir o kadar sevimli. Bana çok ilgi gösterdiler ve oldukça fazla yardımcı oldular. Her sorduğum soruya iyiniyet ve samimiyetle yanıt buldum.

Yolumuz Masai Mara’ nın hemen kuzey sınırına paralel devam ederek yol üzerindeki köylere uğrayıp Mararianta Köyü’ nde son bulacakmış.Gittikçe güneye iniyoruz ve Masai Mara’ ya yaklaşıyoruz. Artık yolda başıboş zebralara falan rastlamaya başlayınca Afrika nın az insan yaşayan bir bölgesinde olduğumu fark ettim. Yaklaşık bir iki saatlik sallantılı bir yolculuktan sonra Lilgorian adındaki bir başka büyük köye geldik Burası yerden bitme barakalarda küçük dükkanların olduğu büyükçe bir köy görünümünde. Saat öğle sıralarıydı. Şoförümüz yaklaşık 20 dakika kadar bekledi burada. Arabadan inenler oldu, binenler de oldu. Araç hareket ettiğinde ön koltukta artık üç kişi kalmış ve biraz rahatlamıştık. Giderken yol kenarları rengarenk kıyafetlerle dolu insanlarla doluydu. Elimde hiç bırakmadığım ve yedek pillerini hiç eksik etmediğim fotoğraf makinem var ve her şeyim ama her şeyim resmini çekmek istiyorum. Bu bozuk yollara alışık şoförümüz iyi bir insan ve bana yardımcı olmaya çalıyor. Masai Mara’ ya yaklaştığımızda beni çadır kamplarının olduğu bölgede bırakmasını söylüyorum. Tamam diyor ama nasıl bir yerle karşılacağımı ben de bilmiyorum.

Araçtaki diğer kişilerde sohbete katılıyorlar. Kimisi geleneksel kıyafetli kimisi değil. Ama hepsini cana yakın buldum. Hepsi Masai kabilesindenmiş. Kenya’ da bizdeki hemşehricilik gibi kabilecilik olduğunu öğreniyorum.

Sağlamlığında artık şüphe duymadığım aracımızın içindekiler bazen kendi aralarında İngilizce yi bırakıp kendi yerel dillerinde konuşmaya başlıyorlar. Fakat hepsi devletin resmi dili olan İngilizce biliyor. Okula gidip gitmediklerini soruyorum, peç çoğu hiç okula gitmemiş. Okula gidenlerin İngilizce leri daha iyi durumda.

Her geçilen büyük köyde onlarca dakika duruyor aracımız. İnenler ve binenler oluyor. Köylerde iniyor ve etrafı dolaşıyorum. Kisi’ ye yakın yerlerde Kisi kabilesinin bölgesinde yuvarlak olan evler Masai Kabilesinin olduğu bölgeye gelince köşeli olmaya başladı. Büyük ev yapma olanağı olsa da insanlarda belli ki küçük ev kültürü olduğu için evler hep küçük ve muhtemelen tek oda ya da iki minicik odadan ibaret. Çocukların ilgisini çekiyorum belli ki. Hepsi yanıma geliyorlar. Belki de pek çoğu hayatlarında ilk defa beyazla karşılaşıyorlar. Yolda gelirken Paul bana bakıp “muzungu” diye seslenen çocukların annelerinin yanına

gidince bugün beyaz adam gördüklerini söyleyeceklerini söylemişti. “Muzungu” yerel dillerinde “beyaz adam” demekmiş. Kenya’ nın bu bölgesi belli ki yabancıya, özellik de beyaza pek alışkın değil. Bilindik turistlerin pek uğramak istemeyecekleri yerler buralar. Köylerde yemek yiyecek yer yok, gecelemek için de otel yok. Aracın şoförüne konaklayacak kamp bulamazsak beni Kisi’ ye geri kaça götürürsün diye sorduğumda “100 dolar” cevabı karşısında içim rahat.

Yarım saate yakın beklediğimiz Kavai adlı köyden yola çıkmak üzereyiz. Şoför etrafta dağınık haldeki yolcularına eliyle işaret etti ve herkes toplandı. Geleneksel kıyafetli insanlara yol kenarlarında daha sık rastlamaya başladım. İşte gerçek Afrika burası. Yabancının ayak basmadığı, nüfusun az, doğal yaşamın çok olduğu, hala ilkelliğin ve geleneksel yaşamın hüküm sürdüğü bozulmamış Afrika. Kadınlar rengarenk kıyafetler içinde, hem erkeklerin hem de kadınların kulak memelerinde kocaman delikler ve bu deliklere asılı duran boncuklu küpeler var.

Yağmur sularından oluk oluk aşınmış yerlerden geçerken iyice yavaşlıyor sürücümüz. Uzakta geniş bir ova görünüyor gibi. Yaklaştıkça uçsuz bucaksız bir düzlük karşıladı bizi. İşte Masai Mara… Harika bir manzara karşımızda. Sonu görünmeyen toprak rengi bir deniz gibi.

Elimdeki ayrıntılı haritada çadır kamplarının yerleri belli. Buraya gelirken bölgeyi böyle hayal etmemiştim. Kampların bir arada olduğu toplu bir turistik bölge ile karşılaşacağımı sanırken yanılmışım. Çünkü kamplar birbirinden ayrık ve uzak. Bir kamptan diğer kampa yürüyerek gitmek imkansız.

Masai Mara doğal koruma alanı alabildiğine büyük karşımızda boylu boyunca yatarken, tepelerin yamaçlarından doğru devam eden yol boyu aracımız ilerliyor. Karşımıza çıkan ilk kampta indirmediler beni çünkü bu kampın pahalı olduğu söylendi. Belli ki Masari Mara’ nın hemen yanından geçen bu kötü yol sayesinde bu bölgede yer yer çadır kampları oluşmuş turistler için. Sonraki kampın kapısında durdu aracımız. Etrafı duvarlarla çevrili büyük bir alanın içinde kamp. Alalona Safari Clup adı. Dışından bakınca içinde çadır falan gözükmüyor ağaçlardan. Kapıdaki bekçi aracın içinden inen bir beyaz görünce şaşırdı belli ki. Gittim yanına konuştum, “müdüre sormadan alamam içeri” dedi. İçeriden gelsin talimatını alınca araçla birlikte kampa girdik. Ağaçların içinde oldukça bakımlı ve temiz bir yer. Beni karşılayan temiz giyimli güleryüzlü iki görevlinin sordukları ilk şey buraya nasıl geldiğim oldu. Belli ki kapıdan gelen ziyaretçiye alışık değiller. Çünkü müşterileri hep programlı turla gelirlermiş. Önce Nairobi’ deki merkeze sormaları gerektiğini, bu gece grup gelmeyecekse beni alabileceklerini söylediler. Bu arada beni lobiye aldılar ve oturmam için yer gösterdiler. Hemen yanımızdan Mara Nehri’nde öbek öbek su aygırları bir araya toplanmışlar. Etrafta yemek yiyen tek tük beyaz turistler bu manzara eşliğinde. Nairobi’ den çıktığımdan beri belki de ilk gördüğüm beyaz insanlardı bunlar. Küçük nehrin karşısı çok sık olmayan çeşit çeşit ağaçlarla kaplı.. Burada kalmak çok keyif verir insana diye düşünerek fiyatları sordum görevliye. Buranın 5 yıldızlı bir kamp olduğunu, yüksek sezonda zaman zaman 700 dolara kadar fiyatların çıktığını fakat düşük sezon olduğu için safariler ve yemekler dahil 190 dolara kalabileceğimi söylediler. Bir safari için bu kadar para ödemek gelmedi içimden ama yine de pazarlık yaptım 150 dolar olur dediler. Bu akşam ve sabah olmak üzere iki defa da beni safariye çıkaracaklarını ve nehrin kenarındaki çadırlardan birini bana vereceklerini söylediler. Teşekkür ederek ayrıldım, fakat aklım da kalmadı değil. Amacım başka kamplara da bakmak. Bu arada dışarıda bir araba dolusu insan beni bekliyordu. Yoldaki başka bir kampın önünde durduk fakat kapıdaki görevli müdürün burada olmadığını ve müdüre sormadan dışarıdan kimseyi içeri alamayacağı belirtti. Diğer kamplar ise aracımızın gittiği yol güzergahından farklı yerlerde belli.

Yol boyunca center dedikleri merkezi köyler dışındaki köylerin tamamı etrafı çalı örtülü çitle çevrili tipik masai köyleri. Elektrik dahil hiçbir modern altyapının bulunmadığı bu köylerdeki halkın tamamı geleneksel Masai kabilesinin kıyafetini giyiyor. Kulağından onlarca

delik ve onlarca renkli renkli boncuklardan yapılmış küpeler aşağıya doğru sarkıyor. Masailerin çoğu uzun ince kapkara. Erkeklerin elinde kocaman asalar var. Sanki canlı bir belgesel izliyor gibiyim. Kapılarında kilit olmayan eğilerek girilen evlerin içleri hemen hemen eşyasız. Tuvalet ve banyo diye bir kavram yok.

Yoldan bizden başka araç geçmiyor. Özel araç diye bir şey yok. Bazıları İngilizce bildiği için konuşma fırsatım oluyor. Hayvanları olduğunu, fakat yağmur son yılda az yağdığı için ot sıkıntısı çektiklerini, hayvanların bir kısmının telef olduğunu söylüyorlar. İnsanlar medeniyetten uzaklar ama mutlular. Hayattan beklentileri az ve yüzleri gülüyor.

Son durak olan Mararianta Köyünde alışveriş mümkün ama dükkan bile diyemeyeceğimiz birkaç barakada çok az şey satılıyor. Center dedikleri merkezi köylerden biri burası. Birkaç muzla açlığımı bastırıyorum. İnsanlar meraklı gözlerle bana bakıyorlar. Çocuklar yanına geliyor, onlara çantamda bulunan Türkiye’ den getirdiğim zor zamanlar için sakladığım çikolatalardan veriyorum. Sevinçle koşarak uzaklaşıyorlar.

Araç yolcu alıp geri Kilgoris’ e gidecek. Yarım saatten fazla bekledik köyde. Biraz etrafı dolaştım, insanlar sıcakkanlı. Küçük Masai köylerinde evler geleneksel duvarlardan yapılmış burada çağdaşlıkla birlikte briket tuğla dizmek gibi kolaylık ama eksik bırakıldığı için çirkinlik gelmiş. Etraf ve insanlar oldukça pis görünüyor. Fotoğraf çekilmesin kimse sesini çıkarmadığı için bol bol çekiyorum.

Güneşin feri sönmeye başlayınca akşamın hızla geldiği aklıma geliyor. Daha geceleyecek yerim dahi yok. Daha fazla zaman kaybetmeden dönüş yolunda uğradığım Alalona Kampında kalmaya karar veriyorum.

Pahalı turların gecelediği yer olduğun düşündüğüm Alalona Safari Clup gerçekten harika bir yer. Bana Mara Nehrinin kenarında kocaman bir çadır verdiler. İçi beş yıldızlı otel odası konforunda. Dışarıyı ve dışarıda gelirken gördüğüm köyleri ve insanların içler acısı durumunu görünce böyle bir çadır bana çok fazla dedim içimden. Bölgede elektrik yok ama jeneratör ve güneş enerjisi ile kamp aydınlatılıyor. Nehirden alınan su bulanıklığı giderilip musluklardan akıyor sorun yok. İnternet bile var inanılmaz. Etraf tam bir doğal hayat. Regarenk kuşlar ve kelebekler etrafta uçuşuyor, yemek yerken yanına kadar geliyor. Nehrin karşı kıyısında babun maymunları doğal ortamlarında ağaçtan ağaca atlıyor ve ses çıkartıyor. Safari turları dışında sadece jip ve profesyonel sürücü olmadan kampın dışına çıkmaya izin vermiyorlar. O akşam hava kararana kadar ve sabah 6 da uyanarak iki tur safariye çıktım. Safariler ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniş. Masai Mara aynı zamanda çok fazla belgesel çekilen bir yer olduğu için bitki örtüsü ve arazi yapısı tanıdık gelebilir ve burayı gördükten sonra televizyonda izlenilen belgesellerin büyüsü bozulabilir.

Kampta bir gün kaldım. Ertesi gün öğleden sonra ayrıldım. Farklı bir güzergah takip ederek Nairobi’ ye gitmek istiyorum aslında ama olanak yokmuş. Nairobi ile bulunduğumuz bölge arasında Narok diye bir kasaba var, haritaya göre. Narok a doğrudan ulaşabilirsem yolu epey kısaltmış olacağım fakat Narok’ a araç yokmuş. Bu durumda yine Kilgoris ve Kisi üzerinden, yani geldiğim yolu takip ederek kavis çizen uzun yolu takip ederek gitmek gerekiyor. Binmek istemediğim Nairobi’ ye giden küçük uçakların fiyatının 140 dolar olduğunu öğreniyorum.

Kendisinin gerçek bir masai olduğunu söyleyen beni Safari’ ye çıkartan jip şoförü Daniel’ den etraftaki köylerden birine daha götürmesini rica ettim. Daniel’ in rehberliğinden ayrıntılı bir köy gezisinde yeni şeyler öğrendim. Keşke köyün içinde uyumak için temiz bir yer olsa da gece kalsam diyorum ama eminim bir yabancının orada gecelemesine izin vermeyebilirler.

Dönüş Zamanı:

Kamptaki yöneticiler başıboş vaziyette gelen bir beyaz turiste şaşırdıkların ilk sordukları şey nasıl geldiğim olmuştu. Nasıl geldiğimi anlatınca şaşırarak nasıl döneceğimi sormuşlardı. Yerel imkanları kullanarak döneceğimi bilen kamp yöneticileri jip sürücüsü Daniel’ e yol üstündeki ilk köye kadar beni götürmesini söylediler. Yol üstünde ne zaman geleceği belli olmayan araç beklemek zor olacağı için bu davranışlarına sevindim. Daniel’ in götürdüğü köyde bir saatlik bir beklemeden sonra ilk gelen araca bindirdi. Araç Lilgorian üzerinden Kilgoris e gidiyor. Kilgoris e akşam saatlerinde varabilirsek, oradan Kisi’ ye yani otel bulabileceğim en yakın kente minübüs bulabileceğimi düşünüyorum. Aksilik olmadı ve saat 18 gibi Kilgoris e vardık. Yollara yine her zamanki gibi bozuk denemez, rezalet denir. Masai Kabilesinin yaşadığı bölgenin en büyük yerleşim yeri olan Kilgoris’ e Masailerin başkenti diyorlar. Çünkü Kenya da her kabile kendi içinde bir devlet gibi. Hepsinin ayrı bir dili ve yaşam biçimi var. Kilkoris te bütün evler tek katlı ve yerden bitme. Büyükçü bir köyü andırıyor. Sanıyorum burada otel yok. Etraf yeşillik, yollar tamamen toprak.

İçi inanılmaz pis ve kötü kokulu bir minibüs ile Kisi ye yola çıkıyoruz. Yanımda oturan adamın üzeri leke içinde bir gömleği ve rengi atmış pis bir ceketi var. Ellerinin kiri, siyah renkten dolayı belli olmuyor. Bir kişilik yere iki kişi oturarak tasarruf yapılan bu ülkede insan yaşamına değer verilmiyor. Hiçbir şey için güvenlik önlemi alınmamış. Bir müddet minibüs ün kapısında açık durumda bir çocuk asılarak gitti, kimse bir şey demiyor. Şoför bile aldırış etmiyor.

Kisi’ ye vardığımızda saat geç ama eski kaldığım oteli biliyorum. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan dışarı çıkamadığım için minübüsçüye ücretini vererek otele kadar beni götürmesini istedim. Nihayet küçük ve ilkel de olsa iyi kötü bir şehirdeyim artık.

Nairobi’ ye kadar olan yolu biliyorum. En azından bundan sonraki yol kötü de olsa asfalt kaplama.

Nyiragongo Yanardağı

NYIRAGONGO YANARDAĞI : Şeytanla Randevu *

* Şeytanla Randevu ( Les rendez-vous du diable ) ünlü Fransız yanardağ bilimcisi ve yer bilimci Haroun TAZIEFF’in (1914-1998) Nyirangongo yanardağı ile ilgili yazdığı eserinin adı.

Nyiragongo Yanardağı, Demokratik Kongo Cumhuriyetinin Virunga Milli Parkı içinde yer alan Afrika’nın en hareketli yanardağıdır. En hareketli olmasının yanında dünyanın en tehlikeli 5 yanardağından da biridir…En son 17 Ocak 2002’deki patlamada 2800 m. yüksekliğe ulaşan lavlar 147 kişinin ölümüne sebep olmuştur. 2016 yılında da bir büyük püskürme yaşanmıştır.

Kim bilir beni de buralara çeken bu tehlikeli güzellik midir acaba?

2016 yılının Ocak ayında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin batı ve orta kesimlerini gezerken, Eylül 2016’da tekrar lav püskürteceğini bilmeden 2017’de bu muhteşem volkanı görmeye geleceğimizin planlarını yapmaya başlamıştık bile…

Virunga sıradağlarındaki 8 yanardağ arasında en aktif olanı ve en görülesi olanı…Hani diyorlar ya ölmeden görülmesi gereken yerler; işte görülmezse olmazların en önemlilerinden biri: Nyiragongo Yanardağı… Unesco Dünya Mirası listesindeki bu doğa harikası, muhteşemliğinin yanında bir o kadar da ürkütücü.. Çocukluğumuzda hayal ettiğimiz cehennem çukuru var ya. Galiba orada…

İstanbul’dan direkt uçuşla Ruada’nın başkenti Kigali’ye inişimizle başlayan gezimiz bu bölgeyi gezdikten sonra kara yolu ile Kongo DC’nin Ruanda sınırındaki şehri Goma ile devam ediyor. Bu gezide görmek istediğimiz tüm yerlerin organizasyonunu Kinshasa’dan yerel bir turizm şirketi yaptı. Bu geziye yerel güvenilir bir firmadan destek almadan katılmak tehlikeli olabilir.

Goma;  Kivu Gölünün kıyısındaki bu sevimli tatil kasabası tadındaki şehre gelmemizin sebebi Virunga Ulusal Parkı içinde Gümüş Sırtlı Dağ Gorilleri ile tanışmak ve patlamalarının uzaydan bile görüldüğü Nyiragongo ateş gölüne yolculuk yapmaktı. Tabii bu gezinin en meşakkatli olan tarafı da 3470 m olan Nyiragongo Volkanının kraterine tırmanmaktı. Bu tırmanışın sıradan bir trekking olmadığını da burada belirtmek isterim.

27.06.2017 işte büyük gün. Sabahın ilk ışıklarında bindiğimiz jeeplerle Goma-Kibati’den geçerek saat 9.00 gibi Kibumba’ya varıyoruz. Kratere çıkmak için buluşma noktasındayız.

Yükseklik 1994 metre. Burada bize bir bilgilendirme toplantısı yapılıyor. Ve ardından yolculuğumuz başlıyor.

Saat yerel saatle tam 10.20. Grubumuz 11 kişi. Avustralya’lı, İtalyan, Belçikalı, İsveçli ve biz Türklerden oluşan harika bir grubuz. Yanımızda 6 korucu (ranger) ve 6 taşıyıcıdan (portör) oluşan görevli bir ekip var. Koruculardan ikisi silahlı. Şunu da unutmamak lazım ki 7800 kilometrekarelik Virunga Ulusal Parkı içinde bu bölge Kongo DC’nin en tehlikeli askeri merkezlerinden biri. Son 10 yılda bu bölgede 160’dan fazla korucu öldürülmüş. Bunları hiç ama hiç düşünmeyelim, gezimizin keyfini çıkaralım. Çünkü Virunga Ulusal Parkının gözbebeğindeyiz…

1994 metreden başlayan yolculuğumuzda ormanın derinliklerinde ilerliyoruz. Müthiş bir fauna. Ağaçlar, sarmaşıklar. Çiçekler, böcekler, bize eşlik eden beyaz, turuncu ve siyah kelebekler… Harika bir doğa ile iç içeyiz. Orman güvenli. En azından kendimizi iki silahlı korucunun bizi koruyor olması sebebiyle güvende hissediyoruz.

50 dakika sonra 2252 metredeyiz. Görevli artık her 250 metrede bir dinlenme vereceğimizi söylüyor. Biraz dinlendikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Artık, patladığında acımasızca lavlarını dağın eteklerine yollayan bu gizemli volkanın izlerini hissetmeye başlıyoruz. İrili ufaklı siyah, gri, kahverengi küçük volkan taşları ayaklarımızın altından kaymaya başlıyor.

12:30’da ikinci dinlenme noktasındayız. 2525 m. Artık tırmanışımız daha zorlaşmaya başladı. Hava ısındı. Ağaçlar yerini daha bodur yeşilliklere bıraktı. En önemlisi de artık akan lavların granit gibi donup şekillendiği ve tırmanışın zorlaştığı bölgeye geldik. Bazı gezginler eşyalarını kendileri taşımayı tercih ediyorlar fakat kolay değil. Tabii benim bir portörüm var. Hem eşyalarımı taşıyor, hem de kötü tırmanış noktalarında bana yardımcı oluyor. Portörler bizim çantalarımızın yanında grubun tüm yiyecek içecek ihtiyacını da taşıyorlar. Çünkü kraterin tepesinde akşam yemeği yenecek ve konaklayacağız.

Saat 13.40 ve 2760 metredeyiz. Güneş artık iyice yakmaya başladı. Çok zorlu bir tırmanış. Arkamızı döndüğümüzde küçük kraterle göz göze geliyoruz. Harika bir manzara..

15.49… Yolumuza devam ediyoruz. Karşımızda Nyirangongo volkanını görüyoruz ama hala çok uzaklarda sanki. Grupta kopmalar başladı. İster istemez daha yorgunuz ve hızımız giderek yavaşlıyor. 3000 metrelerdeyiz. Öyle güzel bir bitki örtüsü var ki inanılmaz. Bu cehennemden hayat fışkırıyor. Bereketli küllerin yeryüzüne dağılmasıyla muhteşem güzellikte çiçekli bitkiler, yeşil yapraklı bitkiler boy gösteriyor. İnanılmaz güzel renklerde ve kokularda. Neyse ki bu dağda yırtıcı hayvanlar yaşamıyor.

16.44… Güneş kayboldu. Hava birden soğumaya başladı. Hepimiz kış moduna geçtik. Kalın kapüşonlu montlarımızı giyiyoruz. Kıyafet çok önemli gece kraterde ısı sıfırın altına bile düşebiliyor.

16.50… Kraterin tepesine çıkmadan önceki ilk kulübe. İçinde tuvaleti de var. Burada da bir mola veriyoruz. İşte canımıza okuyacak olan son 400 metredeyiz. Başımı yukarı kaldırdığımda kraterin kenarını ve sıralanmış kabinleri görebiliyorum. Ama artık yol çok dik ve tamamen volkanik kayalardan oluşmuş, sıkı bir tırmanış gerektiriyor.

Saat 17.47 mutlu son. Kraterin tepesindeyim..

Bir an kendimi çığlık atarken yakalıyorum… Muhteşem bir görüntü 700 metre derinliğinde, 600 metre çapında bir ateş gölü. Dünyanın en büyük lav gölü.

Dünyanın fokurdayan kalbi. Sadece 16 km aşağıdan yükseliyor lavlar. Magmaya en yakın yer. Sanki güneş yüzeyi gibi devamlı alevler fışkırıyor. Ve o patlamaların sıcaklığını 700 metre yukardan yüzünüzde hissediyorsunuz. Bambaşka bir duygu. Bu sırada güneş de batıyor. Güneşin kızıllığı ile volkanın tüten dumanları ve kızıllığı birbirine karışıyor…

Bu muhteşem güzelliği ancak yaşadığınız zaman bana hak verebilirsiniz. Saatlerce bakmaya doyamayacağınız bir dünya harikası. Görevliler siz bu güzelliği bir de gece görün diyorlar. Bu arada aç kurtlar gibi de acıkmış durumdayız. Kabinlerden birinde aşçımız yemeklerimizi pişiriyor.

Bir kabinde 5 kişi yemek yiyoruz. Ortada bir odun ateşi yanıyor. Dışarısı çok soğuk. Tabii yemeklerimizi bitirir bitirmez derhal volkanı seyretmek için dışarı fırlıyoruz. Bu güzelliğin gecesini gündüzünü beynimize kazımalıyız… Gerçekten gece de bir bambaşka güzel. Alevlerin kızıllığı tüm gökyüzünü ve krater çukurunu sarmış durumda.

Uzun bir zaman bu akıl almaz doğa güzelliğini seyrettikten sonra oksijen azlığı ve  bütün günün de yorgunluğu ile bitap düşüyoruz ve uyku tulumlarımızı alarak kabinlerimize çekiliyoruz..

Şimdi sıra sabah güneşin doğuşunu seyretmekte..

Sabah oldukça erken kalkıyoruz, bizim için hazırlanmış olan güzel bir kahvaltı yapıyoruz… Son defa bu güzelliklere bakarak volkana veda ediyoruz. İnişimiz tabi ki çıkışımızdan çok daha kolay oluyor.

20 kadar aktif volkan ziyaret ettim ama hiçbiri beni bu kadar etkilememişti. Belki hayatım boyunca bir daha hiç yaşayamayacağım bir deneyime tanıklık ettiğim için çok mutluyum…

Etiyopya

AFRİKA’NIN YENİ ÇİÇEĞİ “ADDİS ABABA“

Her zaman açlık, kuraklık, hastalık, iç savaş ve isyanlarla tanıdığımız Afrika kıtasının en önemli ülkelerinden biri olan eski adı ile Habeşistan şimdiki ismiyle Etiopya’nın başkenti Addis Ababa‘ya yolculuk etmek üzere THY’nin bir İstanbul akşamı adlı programına konuk olarak kaligrafi ve kanun Sanatçısı Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz ile birlikte Atatürk havalimanında buluşuyoruz, akşam 18.55 uçağı ile yaklaşık altı saatlik bir yolculuk sonrası eski adı eski adı Haile Selassie Havalimanı olan şimdiki ismi Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanında olmayı hedefliyoruz.

Pek tabi gitmeden önce yapmamız gereken hazırlıklar vardı bunların başında ise orada karşılaşacağımız muhtemel hastalıklar; sarı humma, hepatit A-B, sıtma, menenjit gibi aşıların olduğu bir kür almak gerekiyor, uçuştan bir iki gün önce Karaköy’de Hayrettin abi ile buluşup birlikte oradaki bir merkezde aşıları olduk. Sokakta satılan açık yiyecekleri tüketmemek ve sürekli şişe suyu içme uyarılarını almayı da ihmal etmedik.

Gece 01.10 gibi Etiopya Bole Havalimanına varıyoruz, bizi orda o vakitler THY Addis Ababa ofis müdürü olan Cengiz Bey karşılıyor, şehrin yarı aydınlık ışıkları arasından Hilton hoteline ulaşıp yerleşiyoruz.

Semavi dinlerin ilk forumlarının yaşandığı bu ülkenin başkenti olan Addis Ababa aynı zamanda Afrika Birliğine de başkentlik yapıyor, bir diğer özelliği dünya başkentleri içersinde Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sonra 2500m rakımla en yüksek ikinci başkenti olma özelliğini de taşıyan Addis Adaba Amharik dilinde “kaynakların ve gölgeliklerin serinliği “anlamına geldiği gibi bir başka rivayete göre “yeni çiçek”anlamına da geliyor.

Bilmiyorum, dünyanın başka bir ülkesinde bu kadar fazla dil zenginliği var mıdır ama Etiyopya’da 80 ayrı dilin koşulduğunu öğreniyoruz, üstelik hepsinin anlaştığı ortak dil olarak kullandığı Amharikçe diye de yaşayan canlı dinamik bir dil mevcuttur.

Sabah kalkıp duş almak üzere banyoya girdiğimde bir de ne göreyim Hilton’da sular kesik ve bir not saat 12.30 dan sonra suların verileceğini yazıyor, hiç olmazsa kahvaltı edelim diyerek aşağı iniyoruz, biraz etrafı keşfettikten sonra genişçe güzel bir bahçenin içinde şehrin en güzel yerinde, düğün araçları limuzinler sanki Afrika’da değil de başka bir ülkedeymişiz intibası veriyor, lobideki mis gibi kahve kokusunu takip ediyorum, bir köşede kahveyi kor ateşte kavurup bir yandan da kahve yapıp ikram ediyorlar, selam verip oturuyorum elime karıştırma aletini alıp başlıyorum karıştırmaya olmamız da ayrıca geniş caddeler ve modern yüksek binadan duman çıkmaya başlayınca işi ehline bırakmanın mantıklı olacağına karar verip çekiliyorum. Yerel kıyafetler içerisinde kahve servis eden hanım efendinin ikramını kabul edip modern zamanlarda otantik usullerle yapılan kahvenin keyfine varıyorum.

Biraz dışarı çıkıp caddeye doğru göz atmak istiyorum, geniş yollar, meydanlar ile birlikte bazı modern binalar yerini yer yer teneke barakalardan oluşan gecekondu semtleri yanında çamurdan sazlı geleneksel kulübeleri görünce büyük bir köyde olduğunuz izlenimi edinmeniz mümkün.

Okaliptüs ormanlarına sahip kent yumuşak hatta serin bir iklime sahiptir. Sokakta gözle görülür biçimde bir Hristiyan sembolizmi mevcuttur. Herkesin boynunda iri kocaman kocaman haçlar mevcut. Hrıstiyan dünyanın Ortadoks ve Katolik kiliselerinin etkisi oldukça büyül Müslüman nüfus ise 4 milyonluk nüfusun neredeyse 3/1 ni oluşturuyor, genellikle kabileler arasında yaygın olan ise birden fazla çeşidi bulunan animist dinler teşkil ediyor.

Öğleden sonra yarın akşamki program için neler yapılacağı konusunda bir toplantı yapmak gereği hissediyoruz, Hilton hoteli lobisinde başlayan sergiler ve sonrasında büyük salonda yapılacak etkinlik konusunda Organizasyon Koordinatörü Cengiz Bey başkanlığında sanatçıların ve diğer İstanbul’dan gelen kişilerin katıldığı bir toplantı yapıyoruz, salonun süslenmesinden aktivitelerin yapımına ve program akışına kadar hersey koordine ediliyor ardından meşhur Etiyopya kahvesi ikram ediliyor ve toplantımız bitiyor.

Biraz çıkıp odamızda dinlendikten sonra akşam üstü yeniden lobiye iniyorum, garip bir hareketlilik gözlemliyorum, hafif hafif yerel müzikler derken çıkıp dışarıya yakından görmek istiyorum. Abartılı büyüklükte bir limuzin yanaşıyor ve yerel kıyafetli nedimeler gelini ve damadı karşılıyorlar iki taraflı oluşturulan kortej arasından şarkılar ve danslar eşliğinde gelin damadın içeri girişine tanık oluyoruz, kendimi modern bir mekanda yarı geleneksel yarı modern bir Etiyopya düğünü içerisinde buluyorum, müzikleri dansları gerçekten insanı kendine çeken bir sıcaklığa sahip, kıyafetler ve danslar ayrıca insanın ilgisini çeken türden. Derken misafirler yoğun bir şekilde gelmeye başlıyorlar, ben de merek ettikçe ediyorum, acaba nasıl oluyor diye, biraz ilerleyip kalabalığı takip ettiğimde bir kuyruğun arkasına takılıp devam ediyorum, düğün konuklarının bir süre sonra kocaman bir sığırın büyükçe bir metal paravana gerildiğini başında duran ahçı kıyafetli kişinin bıçakla et kesip misafirlere uzattığını onlarında bir sosa batırıp çiğ çiğ yediklerini görünce çok şaşırıyorum alışık olmadığımız bir durum ne de olsa…

Ana salonun kapısında misafirleri karşılayıp içeri davet eden hanımefendiden rica ettim, içeriyi görebilir miyim biraz bakıp çıksam olur mu diye izin istiyorum, nazik bir hanımefendi olmalı ki beni anlıyor ve çık fazla kalmamak kaydıyla girip görebileceğimi söylüyor, içerideki oturum dışarıdakinin aksine bir büyük modern şölen havasında müzik ve dansların yapıldığı misafirlerin yemek yiyip eğlendikleri şeklinde.. Bir iki kare çaktırmadan fotoğraf çekip hanımefendiye teşekkür ederek düğün yerinden ayrılıyorum..

Ertesi gün öyleden sonra başlayacak program için arkadaşlar ile bir araya gelip akşam yemeğini hotelde bulunan pizza restorantta yiyoruz, hakikaten yediğim en güzel pizzadır desem, yeridir, üstelik hamuru çok ince bizim lahmacundan biraz kalın ve çok lezzetli bir pizzaydı. Yarın ki program yoğun gececeği için dinlenmek için çıkıp odalrımızda dinlenmeye çekiliyoruz..

Sabah 10.00 gibi kahvaltıda buluşuyoruz, organik meyve ve sebze ağırlıklı bir kahvaltı yapıyoruz, mihmandarımız Burhan Bey’in Addis Abaya gelmezden önce birkaç rahatsızlığı olduğu fakat burdaki organik beslenme biçiminden dolayı bu rahatsızlıklarından tamamen kurtulduğunu söylemesi dikkatimizi çekiyor, çünkü burada fakirlik olduğundan modern tarım ve zirai mücadele ilaçları hormon ilaçları kullanılmıyormuş…

Öğlen olmadan Ababa Ofisi İstanbul tanıtım toplantısı için sanatçı arkadaşlarımız stantlarını kurup ebru ve kaligrafi stantlarını oluşturuyoruz, salon hazırlıkları bayraklar süslemeler her şey hazır halde saat 17.00 de başlayacak kokteyl ve akşam yemeği tanıtım toplantısını beklemeye koyuluyoruz.. THY Addis Abbaba ofisi yetkilileri ve misafirler gelmeye başlıyorlar, sanatçı dostlarımız Kaligraf Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz Beyler davetlilere atölye uygulamaları gösterip bazı örnek çalışmalar yapıyorlar, misafirlerin hayretler içinde kalarak ebru teknesi etrafında yoğunlaşması, bir diğer taraftan isimlerini yazdırmak isteyenlerin oluşturduğu kuyruk insanların memnuniyetleri gözlerinden okunuyor, adeta herkes mutlu birazdan Addis Ababa Kültür Ateşemiz ve Büyük Elçimiz Ali Rıza Bey ve eşi stantlarımıza teşrif ediyorlar birlikte resimler çektiriyoruz, sanatçılarımızı tebrik ediyor ve salona geçiyoruz hep birlikte, protokol konuşmalarının ardından THY tanıtım filmi gösteriliyor ve İstanbul’dan gelen 6 kişilik türk müziği topluluğu İstanbul şarkıları ve türkülerinden örnekler sunuyorlar katılımcılara, verilen plaketler sonunda program bitiyor.. Bizler yorgun argın odalarımıza çekilip yarın ki gezi programını düşünüyoruz artık…

Aslında benim aklımdaki yer Omo vadisi, en çok merak ettiğim yerlerin başında geliyor, bir çoğumuzun national geographic belgesellerinde gördüğümüz “murskadınları” yani dudaklarına yuvarlak tabak şeklinde tahta yahut metal takan kadınların yaşadığı ve daha başkaca renkli kültürel kabile farklılıklarını gözlemleme şansı bulacağımız Omo vadisi, anlatılanlara bakılırsa İngiliz antropologlar bu kabileleri keşfettiğinde onların sınırları içersinde yaşadıkları Etiyopya diye bir ülkeden haberdar bile değillermiş, ne kadar ilginç değil mi?

Fakat mihmandarımız Omo vadisinin programda olmadığı sadece gezi programının Addis Ababa şehrini kapsadığını söylüyor.. Biraz heyecan azalmasıyla olayı atlatıyorum…

Şehir ulaşım bakımında merkezi bir şehir. Komşu ülkeler olan Kenya, Sudan, Somali ile karayolu bağlantısı olan Addis Ababa Cibuti’ye demir yolu ile bağlıdır.

Birçok hastalık fakirlik ile boğuşan bu ülkenin insanları en çok aids ölümlerinin gerçekleştiği ülke olma özeliği taşıyor ve ortalama yaşam ömrü 50 yaş olduğu söyleniyor.

Soylu Habeş krallıklarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke çok defalar İtalyanlar tarafından işgal edilmiş lakin bir türlü zapturapt altına alıp koloni yapamadıkları bir ülke olmuş.

Nil Nehri’nin doğduğu fakat Nil sularından yeterince yararlanmadığı söylenen bu ülke kendi özel alfabesi, yazı dili ve takvimi olan bir medeniyetin devamı niteliğindedir.. Şehrin hatta ülkenin sembolleri arasında kahve ve ülkenin yetiştirdiği maratoncular başta olmak üzere zaman zaman sokakta halen varlığını sürdüren ve bir döneme damgasını vurmuş başını ünlü şarkıcı Bob Marley’in çektiği akım olan rastafariler olduğu biliniyor..

Kenti gezerken büyük meydanlar ve rejimler dev posterler eski Sovyet bloğu ülkelerini andırıyor, bir dönem komünizm yılları da yaşamış olan bu şehir daha ziyade monarşi yıllarıyla bilinmiş Haile Selassie ve Menelik dönemleri özellikle öne çıkıyor..

Dostumuz Cengiz Bey’e yahu koskoca Addis Ababa’da hiç Malatyalı yok mu dedim, şaka ile tabi ki, oda olmaz mı var tabi ki dedi, istersen tanıştırayım seni deyince hemen gidelim ,dedim, yok ,dedi, bu akşam yemeği için ben bir rezerve yaptırdım buranın en güzel restoranı “Alaaddin“ zaten oranın sahibi onlar dedi.

Akşam yemeği için hemşehrim olan Aladdin Restoranın sahipleriyle hem tanışmak hem de Etiyopya mutfağına dair bir şeyler yer miyiz düşüncesi de var gittiğim her yerde yerel lezzetleri mutlaka denemeye gayret ediyorum, çok extrem bir durum yoksa ufak tefek şeyleri hijyen kaygısıyla görmezden geldiğim oluyor nitekim..

İlk bakışta dışarıdan bakıldığında ana cadde üzerinde çok da görkemli olmayan bizim standartlarımıza göre tabi ki lakin Addis Ababa standartlarına göre gayet lüx bir restoran Aladdin. Kapıda bizi Vanessa adlı zarif bir hanım karşılıyor, dostumuz Cengiz Bey bizi takdim ediyor, tanıştırıyor, hanımefendinin iki kızı var fakat asıl dedesi olan beyefendi Malatyalıymış lakin adam uzun yıllar önce vefat etmiş restoranı da kızlarına miras bırakmış. Hikaye çok enteresan 1915 olaylarında Malatya’dan göç eden bir ermeni olan büyükbaba önce Adana’ya, oradan Lübnan’a oradan Mısır’a ve Mısır’dan da Etiyopya’ya gelmiş bir Ermeni.. Sonra Addis Ababa’da evlenmiş ve yerleşmiş kendisi Anadolu yemekleri yapan bir aşçıymış, hikayeyı anlatan Vanessa hanım bir noktadan sonra bana sarılıp ağlıyor, büyükbabasının vatan hasreti içinde öldüğünü anlatıyor, gerçekten duygusal bir atmosfer ve hikayenin detayları herkeste bir mahzunluk bir sükûnet oluşturuyor. Bir süre sonra dostumuz Cengiz Bey biz buraya ağlamaya sızlamaya değil, yemek yemeye geldik diye espriyle konuya müdahil oluyor, kasvet dağılıyor ve güzel bir sohbet başlıyor, hanımefendi Malatya’yı merak ediyor sorular soruyor ben anlatıyorum yaklaşık 2 saat kadar sonra hakikaten bizim damak tadımıza uygun yemekleri afiyetle yedikten sonra müsaade istiyoruz, şeref defterini getiriyorlar, önemli misafirlerine restoran hakkındaki duygularını ifade etmelerini rica ediyorlarmış biz de seve seve Malatya’dan selamlar başta olmak üzere karşılaştığımız konukseverlik ve gösterilen duygusal yakınlık konusunda teşekkür ederek ,mekandan yarı mahzun memnuniyetle ayrılıyoruz..

Biraz gece gezmesine çıkalım acaba gece nasıl bir hayat var merakımız birkaç mekan geziyoruz, daha ziyade Almanların, Fransızların ayrı ayrı beyazların takıldıkları bar tipi yerler, ziyade özellikle siyahların mekanları binaların altında birer adeta in denilebilecek mekanlar. Fakat güzel otantik Etiyopya ritimleri sıkış tepiş ortamda hiç çekilmiyor, bu ortamda toplam 5 dakikayı geçmeyen bu keşiften sonra çok da güvenilir görünmeyen garip tipli insanları görünce herhalde suç oranları çok yüksek olmalı diye içimden geçirdim, mihmandarımız Burhan Bey’e sordum burada herhalde suç oranları rekor düzeydedir dedim, hayır bilakis aksine çok düşük diyor, nasıl olur tiplere baksana abi diyorum, olsun sen onların öyle göründüklerine aldanma herhangi bir suçtan içeri girerlerse kolay kolay çıkamayacaklarını bilirler onun için pek bir şey olmaz burada dedi.. Şaşırdım açıkçası ama bir taraftan da rahatladım desem yeridir. Baştan beri pek tekin bulmadığım burayı terkedip hotelimize geçiyoruz.

Şehrin içinden hotelimiz Hilton’a giderken görkemli binası ve aydınlatması ile şehrin en önemli en gözde mekanlarından Shereton hoteli görüyoruz, mihmandar arkadaş beyaz Almanlar ve Fransızların bazen de Çinlilerin eğlence yeriymiş, anlattığına göre daha ziyade Çinliler ve Fransızlar inşaat ulaşım ve altyapı konularında aktif inisiyatif alan iki ülkeymiş Addis Ababa’da..

Ertesi Sabah saat 10.00 gibi kalkıp kahvaltıda buluşuyoruz, meyve ağırlıklı kahvaltı sonrası programda şehrin en yüksek tepesine çıkıp oradan Addis Ababa’yı izleyeceğiz, dostumuz Cengiz Bey Addis Ababa’da gün meşhur Etiyopya kahvesi içmek ile başlar, felsefesinden dolayı kahvaltı sonrası bizi Tomaco’ya götürüyor,(Bu arada dünyanın önemli kahve üreticilerinden birisi olan Etiyopya’da, kahve kültürüne dair bizleri bilgilendirmeyi de ihmal etmiyor; eski bir gelenek olan her pazar ailenin bütün üyelerinin bir araya gelip köz ateşte toprak bir kapta hafif hafif pişirilen kahveden birlikte içmek önemli bir gelenekmiş) Wavel Caddesi’nde bulunan 1900 yıllardan kalma fazlaca görkemli olmayan küçük şirin bir yer Tomaco burada en güzel kahvenin yapılıp yanında kek ile birlikte servis edildiği mekan, dünyanın bir çok yerine kahvenin buradan gittiğini ve bir çok ünlü kahve firmasının Etiyopya kahvelerini kullandığını anlatıyor.

Şehrin en önemli turistik mekanlarının başında St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzeler gelmektedir.

St. George Katedrali, her yanı sürekli dua eden Hristiyanlarla dolu. Bu tip ülkelerde sefalet felaket hastalık ve bir çok afetlerin artması ekonominin kötülleşmesi bir nevi dinin afyon gibi haşhaş gibi insanlara daha çok verildiği izlenimini oluşturdu bizlerde. Ne demişti meşhur Afrikalı lider Jomo Kenyatta; “Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı.”etrafta Fransızları, Almanları, İtalyanları ve Çinlileri görünce Jomo Kenyattaya hak vermeden edemiyoruz..

Katedral içerisindeki küçük müzeyi de gezip çıkıyoruz.

Etiyopya yemekleri için belki kitaplar yazılır ama ben genel özelliklerini kısaca anlatmaya çalışayım. Yemekten önce güzel bir kadın önce önünüze büyük ve derin bir metal kap koyuyor. Yanında gelen genç avucunuza biraz sabun sıktıktan sonra bayan bakır ibrikten ılık suyu avucunuza döküyor. Ardından da elinizi kurulamanız için havlu uzatılıyor. Bu yemek öncesi ve sonrası sırayla masada oturan herkese uygulanıyor. Bu geleneksel el yıkama seramonisinin amacı yemeği elle yemeden önce elinizin temizlenmesi.

AddisAbaba Camileri

Addis Ababa’da 2 milyon Müslüman’ın yaşadığı söyleniyor. Fakat gündelik yaşam içerisinde yapmış olduğumuz gözlemler bize bu rakamın gerçekçi olup olmadığı konusunda tereddütler sunuyor, lakin dostumuzun söylediğine göre şehirde bayram namazlarının çok daha yoğun görkemli bir kalabalıkla , neredeyse bir-bir buçuk milyona yakın insanın birlikte kılındığını öğrenince hayret ediyoruz.

AddisAbaba’da: şehrin en önemli merkezlerinde yer alan Büyük Enver, Nur ve Sumeya Camileri önemli camilerdir. Klasik Arap mimarisine ilaveten Habeş kilise mimarisinin de etkisini görmek mümkün..

Özellikle Büyük Enver Camii, Addis Ababa’da Hristiyan kültürün en önemli sembolleri olan büyük kiliselere meydan okuyor gibi Afrika’nın en önemli yerel Pazar yerlerinden biri olan Marketo’da yer alan Enver Camii bir nevi komplex olma özelliği taşıyor medreseler, kimsesizlerin kaldığı ve çokça Müslümanın ziyaret ettiği bir nevi İslam Merkezi özelliği taşıyan bu camii 1920’lerde inşa edilmiş.

Bir diğer önemli camii Nur Camii’si ki bu caminin başlıca özelliği ülke tarihine damgasını vurmuş olan ve müslümanlara yaptığı zulum ve katliamlar ile bilinen İmparator Menelik’in, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa gecen kızı Zweditu tarafından 1916’da yaptırıldığı söyleniyor.

Bir diğer Camii ise bizim Cuma namazı için gittiğimiz habeş mimarisine örnek diyebileceğimiz Sumeya Camii, bahsi gecen önceki camilere göre daha küçük olan bu cami yine önemli Pazar yerlerinden biri olan Şuha’da yer alıyor.

Bir tarafında sahaflık olan Hayrettin abi eki pazarı gezmek bir şeyler almak istiyoruz aslında saatlerce gezilecek bir Pazar lakin fazla zamanımız olmadığından kısa bir tur ile bazı enstrümanlar savaş aletleri eski kitaplar birkaç hediye alıp çıkıyoruz..

Etiyopya mutfağını merak ediyor sürekli olarak Hayrettin abi, öğle yemeğinde geleneksel mutfak adına bir şeyler yemek istiyoruz et bu konudaki önceliklerimizin başında geliyor lakin burada öyle bizdeki gibi ete dair bir işleme seçicilik yok yol kenarında eline satırı alan hayvanın kafasının kopartılmasının ardından eti irili ufaklı parçalara ayırıp buzdolabı olmaksızın bol sinekli ortamlarda satış yapıyor olması biraz kafamızı karıştırmıyor değil

Şehir içinde birçok yerel mutfak restoranları mevcut yine tereddüt ederek de olsa bir sinekli tezgahın yanından geçip mangal yapan bir yere otururuz.ister bidon mangaldan ızgara et isterse geleneksel yemekleri olan kızgın yağda kavrulmuş et deneyebileceğimiz söyleniyor ,arkadaşlarımın aksine ben ızgara et denemek istiyorum lakin yerel baharatlar ve sosların mümkünse kullanılmamasını hatırlatmayı da ihmal etmiyorum..birazdan bayan elinde genişçe bir metal leğen ile geliyor ve bir elinde ibrik herkes sırası ile ellerini yıkıyor sonra bir havlu verip kurulanmasını sağlıyorlar ilginç bir gelenek ve çok yayın olduğunu söylüyor mihmandarımız..sonra etimiz geliyor. Gerçekten lezzetli bir et yediğimizi söylemem gerekiyor bu da hayvancılığın henüz organik usullerle yapılıyor olmasından olsa gerek.

Entoto Tepesi’ne gidiyoruz bugun bize eşlik eden arkadaş salamon bizi araç ile tepeye götürecek ,orada entonto Meryem kilisesini göreceğiz çoğu insanların araçların dışında sarkarak yolculuk ettiklerine şahit oluyoruz lakin hafif tırmanışa geçtiğimizde tepenin yukarısına doğru okaliptüs kokuları daha bir hissedilmeye başlıyor,tepeye çıktığımızda müzeyi ve galerileri gezip geleneksel Habeşistan resimlerinden örnekler görüyoruz,ardından tepedeki top ve nöbetçi ile fotoğraflar çektiriyoruz köylü çocuklar para istiyorlar birlikte resimler çekiliyoruz.. Entoto tepesinden Addis Ababa’yı izlemek hakikaten keyifle 3000 rakımdan bakmak güzel yeşil Addis Ababa’ya..

Tepede ki kilisenin avlusunda buyuk bir düğün töreni var içeri girip birkaç kare fotoğraf çekmek istiyorum lakin beyaz olmam sanırım tepkiye yol açmış olacak ki hızlıca terkediyorum, kilisenin avlusunu,fakat dikkatimi çeken bir şey oldu kilisenin arka tarafında bireysel ibadet eden kadınların secdeye kapandıklarını gördüm ve kilisede oturma sıralarının olmayışı dikkatimi çekti ,farklı bir hristiyanlık forumu var sanıyorum burada..

Yol kenarında beklesen köylülere salamonu gönderip okaliptüs balı olup olmadığını sordurduruyoruz, bir tanesi bekleyin deyip gidip evinden 2 kavanoz bal getirdi biraz tadına baktık bizim ballara göre daha sıvı lakin tadı rayihası muhteşem bir bal..birer kavanoz almayı ihmal etmedik tabi ki…

Akşam karanlığı çökerken şehre dönüyoruz aynı gece 00.40 gibi İstanbul’a dönüyoruz.. Hotelde akşam yemeğinden sonra biraz dinlenip toparlanıyoruz.

Dostumuz Cengiz bey bizi havalimanından uğurlarken duygulanıyoruz, İstanbul’da tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşıyoruz..uçağımız kara afrikanın yemyeşil kenti addiasababa üzerinde karanlığın içine doğru yükseliyor .birden İstanbulu özlediğimizi hissediyoruz gözlerimizi kapatıp Yeşilköy’de uyanacağız, unutmadan Afrikanın “yeni çiçeği” bu şehri…

AddisAbaba’ya gitmişken görülmesi gereken yerler Etiyopya Ulusal Müzesi. Afrika’nın en önemli müzelerinden biri olan ; 3,5 milyon yaşındaki fosil iskelet “Lucy sergileniyor. Müze’de ayrıca geleneksel eşyalar heykelcikler ve etnografik ürünler de sergileniyor. Şehrde yine görülmesi gerekli yerlerden birisi de büyük Pazar AddisMercado ,Önemli Katedrallerden Aya Yorgi, saraylardan Melenik ve Jubilee sarayları görülebilir,ve en önemlisi ben göremesem de sizler mutlaka görün Omo Vadisi mutlaka görülmeli 20 ye yakın ayrı kabilenin yaşadığı gizemli bir vadi…

Afrika’nın incisi yemyeşil bu şehirde güler yüz misafirperverlik ve mutlaka farklı deneyimler yaşayabileceğiniz birçok farklılıkları bir arada fark edebileceğiniz unutulmaz hatıra ve izlenimler sizi bekliyor…

Fas

Bilinmeyen Masalların Ülkesi : Fas

Bir gezgin için Fas seyahatinin başlangıç noktası olan Casablanca, elbette her şeyden önce Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman’ın bir sinema klasiği olarak adlandırılan filmi demekti. Atatürk Havalimanı’nda uçağı beklerken Frank Sinatra’dan “As Time Goes Bye”ı dinlemeye ve içimden söylemeye başlamıştım bile.

Filmin en önemli sahnesinin geçtiği ve dillere bir zamanlar pelesenk olmuş “Bir Daha Çal Sam” repliğinin geçtiği Rick’s Bara, Casablanca’ya iner inmez gittim ve aynı repliği ben de piyaniste söylediğimde aldığın yanıt “tamam abi” şeklinde olmuştu. Rick’s Bar’da sahneye çıkan genç piyanistin Adanalı olduğunu da orada öğrenmiş oldum ve çok güzel bir anı oldu.

Sırtını Atlas dağlarına dayamış ve Afrika Kıtasının kuzeybatı ucunda yer alan Fas, her yönü ile bir bilinmeyen masallar ülkesi olarak adlandırılabilir. Kraliyet şehirleri olarak bilinen, Casablanca, Fez, Meknes, Rabat ve Marakeş ise ülkenin en önemli şehirleridir. Zaten ben de seyahatimi işte bu şehirlere yaparak bir baştan bir başa Afrika’nın en büyük beşinci, Cezayir’den sonra Mağrip’in ikinci büyük ekonomisi olan tüm Fas’ı gezdim.

Tam Arapça ismi El-Memleke El-Mağribiyye (Batı Krallığı)’dır. Genellikle El-Mağrip (Batı) ismi kullanılır. Tarihi referanslarda, ortaçağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas’ı,  El-Mağrip el Aqşa (En Uzak Batı) olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için El-Mağrib al Awsat (Orta Batı) ve Tunus için de El-Mağrip al Adna (Yakın Batı) denmiştir.

“Morocco” kelimesi, Latince’deki “Morroch” kelimesinden gelir. Morroch, Latince’de,  bugünkü İspanya ve Fas topraklarında, Orta Çağ sırasında önemli bir siyasi güç olmuş Murabıtlar ve Muhavvidler’in başkentleri olan Marakeş’e verilen isimdir. İranlılar “Marrakech” ve Türkler de antik İdrisi ve Marini başkent Fes’ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.

Marakeş ismi Berberice’de “Tanrının Toprakları” anlamına gelen Mur-Akush “Kızıl Şehir” sözcüğünden gelmektedir.

Adını İspanyolca Casa ve Blanca sözcüklerinden alan ve “Beyaz Ev” anlamına gelen Casablanca ise bayağı büyük bir kent ve kent beyazdan daha çok gri bir görünüme sahip. Kentin Arapça ismi ise “Dar el Beida”.Onun anlamı da “Beyaz Ev”.

Fas’ın resmi başkenti Rabat olmasına rağmen aslında ülkenin fiili başkenti Casablanca gibi. Tüm finans ve sanayi merkezleri burada konuşlanmış ve Afrika Kıtasının nerede ise en büyük limanı da burada konuşlanmış. Tertemiz ve muhteşem bir sahile de ev sahipliği yapan kentin sahil düzenlemeleri büyük bir özen ile inşa edilmiş ve her yer tertemiz. Yaya ve bisiklet yollarının ayrıldığı, birçok kafe ve restoranın da yan yana sıralandığı Casablanca sahilinde esen okyanus rüzgârının iyi gelmeyeceği hiç kimse sanırım yoktur!

Şehrin merkezinden limana doğru giden Hasan Ali Bulvarı üzerinde ise kentin en önemli alışveriş merkezleri, turistik mağazalar tek tek sıralanmış. Uluslararası birçok kurum ve kuruluşun şehirde mutlaka birer ofisi bulunuyor. Hem ticari anlamda hem de ekonomik anlamda Fas’ın en gelişmiş şehri olan Casablanca’da yer alan iki büyük bulvar, V.Muhammed ve II. Hasan adlarını taşıyor. Fas’ın hemen hemen tüm kentlerinde en önemli iki bulvar mutlaka bu adları taşıyor.

Devlet Eski Başkanı Kral II.Hasan’ın ülkede etkisi gerçekten büyük ve görülmeye değer. Kentin her yerinden görülebilen Kral Hasan Cami, denizin doldurulması ile elde edilen alan üzerinde yapılmış. Caminin mimarı ise bir Fransız: Michel Pinseau. Cami, Fas’ın ve aynı zamanda tüm İslam ülkelerinin bir gurur abidesi niteliğinde.  Kral II.Hasan’a göre ise dünyanın sekizinci harikası olarak tayin edilmiş.

Mekke Camisi’nden sonra dünyanın en büyük camisi olarak bilinen ve yapımına 1988 yılında başlanmış olan Caminin inşaatı 5 yıl sürmüş. İki bin beş yüz işçi ve bin tane sanatkârın inşasında rol aldığı yapının tamamı 500 milyon dolara mal olmuş. Minaresinin yüksekliği tam 210 metre. Minareden yayılan 35 kilometre uzunluğundaki lazer ışını, söylediklerine göre Mekke’ye kadar uzanıyormuş. Yüz bin kişi kapasiteli caminin 3700 metre karelik tavanı açılabiliyor. Tavan kapalı olduğunda, caminin içi her biri 1200 kilogramlık 50 kristal avize ile aydınlatılıyor. Cami, Müslüman olmayan turistlere ücret karşılığı gezdiriliyor. Müslüman hanımlar ise sadece namaz vakitlerinde oldukça sıkı bir giyim kontrolünden sonra içeriye girebiliyorlar.

Osmanlıların Kuzey Afrika’da ulaşamadıkları tek ülke olan Fas’ın asıl yerlileri Berberiler, bugün toplam nüfusun %65’ini oluşturuyor. Ama Fas’ta her dilden, her dinden, her kültürden insana rastlıyorsunuz. Kozmopolit bir ülke olan Fas, özellikle Orta Afrika ülkelerinden yoğun göç almaya devam ediyor.

Paul Bowles’in “Çölde Çay” adıyla bildiğimiz ünlü romanı da yazarın buraya yerleşmesi ile burada edindiği deneyimlerinden ortaya çıkan bir eser. Aynı zamanda sinemaya da uyarlanan bu eseri de Fas’a gitmeden önce izlemenizi öneririm.

Ana fikri “Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.” olan, Brezilyalı yazar Paulo Coelho, ünlü romanı “Simyacı”da, romanın kahramanı Çoban Santigo’nun bakış açısı ile anlatır o dönemim Mağribi’ni. Sanırım o günden bugüne bir şey değişmemiş Mağrip Ülkelerinden biri olan Fas’ta. Özellikle bazı kentlerinde zaman durmuş ve insanlar hala eski zamanları yaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Yarım asra yakın Fransa’nın egemenliğinde kalmış olan Fas’ın resmi dillerinden biri de Fransızca. Ülkede Arapça ve Berberice de resmi dil olarak kullanılıyor.

Deniz kıyılarından uzaklaştıkça görülen fakirlik ve sefalet ve eğitimsizlik Fas’ta da gözle görülür bir gerçek. Deniz kenarlarında Avrupa’ya daha yakın bir giyim kuşam ve modernlik söz konusu ise de içeri bölgelerde bu durum yerini daha bir tutuculuğa ve ilkelliğe bırakmış durumda. Özellikle Fez ve Meknes son derece tutucu iki şehir. Burada Faslı kadınların giyindikleri “Cellabe” adı verilen ve çarpıcı renklerden oluşan uzun elbiseleri de bol miktarda görebiliyorsunuz.

Fas’ın Atlas Dağları’ndan doğup Atlantik Okyanusu’na dökülen en önemli nehri Ummür Baba, Casablanca-Marakeş arasındaki 250 kilometrelik tüm yol boyunca yolun bir sağında bir solunda akarak, unutulmaz bir yolculukta seyahate eşlik ediyor.

Tüm yol boyunca dünyanın en önemli fosfat madenlerine ev sahipliği yapan Fas’ın yer altı zenginliklerine tanık olmak ve bunu bilmek insana iyi geliyor. Üniversite sınavına girdiğimde karşıma çıkan bir bilgi sorusu idi: Dünyada fosfat madenleri en çok nerede çıkarılır? sorusu…

Marakeş, Fas Krallığının ilk başkenti. Bu kentte binalarından yollarına, duvarlarından toprağına kadar her yer kızıl renkte. 15 kilometre uzunluğundaki 1126 yılı yapımı şehir surlarından dolayı “Kızıl Şehir” olarak adlandırılan Marakeş’in “Eski Kent” Medina bölgesi ise tam “Bin Bir Gece Masalları”na ev sahipliği yapan bir alan.

Marakeş’in en önemli meydanı olan Cemü’l Fena’yı, yabancılar “Zamanda Asılı Kalmış Yer” olarak tanımlıyorlar. Her akşam kurulan açık hava pazarında tam bir panayır havasının hâkim olduğu meydanda yılan oynatıcılarından Marakeş büyücülerine, şifalı ot satıcılarından, sirk cambazlarından, Sinbad tarzı uçan halılarla gösteri yapanlara,  kaval çalarak vahşi hayvanları dans ettirenlerden, sokakta bir sandalye üzerinde dişçilik yapanlardan sokak lezzetlerini satanlara kadar, aklınıza ne geliyorsa her çeşit insan, burada bir keşmekeş içerisinde yaşıyor.

“Chez Ali adlı meşhur Fas lokantası ise kesinlikle uğramadan dönülmemesi gereken bir yer. Her ne kadar artık çok turistik olsa da hiç değilse bir Fas gecesinin ne olduğunu anlamak açısından görülmeyi hak ediyor. Kapıda atlıların beklediği şatafatlı bir meydandan geçerek ulaşılarak girilen alanda kendi gösterisini yapan grup gidiyor ve yerine başka bir grup çıkıyor. Fas mutfağının vazgeçilmez yemeği olan Tajin’i ise burada deneyebilirsiniz. Fas mutfağı Batı’da dünyanın en büyük mutfaklarından biri olarak takdim edilen bir ekoldür. Fas mutfağı öylesine saygı ve ilgi görür ki bazı Fransızların yalnızca kısık ateşte uzun süre pişen nefis bir Tajin yemek için Fas’a geldiğini de orada öğrenmiş bulunuyorum.

Dünyanın ilk üniversitesi olan Teoloji Medresesi de Medina’da. 1341 yılında Merinid Sultan Ebu el Hassan tarafından kurulmuş. Camül – Fena meydanının başında yer alan Sultan Yakup’un yaptırdığı 1190 yıllık Fas’ın ilk camisi Kutubiye’nin 27 metre uzunluğundaki minaresi Marakeş’in ilk girişinden itibaren görülebiliyor.

Marakeş’in Medina’sında yer alan Kapalı Çarşısı, her türlü baharatçı, halı ve seramik dükkânlarıyla bizim Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nı andırıyor. Özellikle Berberilerin geleneksel el sanatlarını sergiledikleri, tuhafiye, mefruşat ve halı, kilim mağazalarının sayısı oldukça fazla. Fiyatları son derece ekonomik olarak satılan bu ürünleri alırken her şeye rağmen pazarlık yapılması ise olmazsa olmazlardan. Gerçekten söyledikleri fiyatların yarısına anılan ürünleri alabilme imkânınız olduğunu unutmayın!

Marakeş’in Medina’sının iç kısımları ise tam bir kâbusa dönüşebilir gezginler için. Şöyle ki; bir sokağın başında kesilen kocaman bir devenin tüm parçalarının hemen oracıkta nasıl parçalanarak satıldığını gözlemlemek sanırım pek iç acıcı değil.

Moğol ve Berberi mimarisinin tüm izlerini göreceğiniz Bahia Sarayı ’da Medina bölgesinde. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Harem, Şehrazat gibi filmlerde film seti olarak kullanılan bu sarayı mutlaka görmelisiniz.

Günümüzde Bin Bir Gece Masallarına yolculuk yapmayı arzu ediyorsanız tek seçeneğiniz var. O da Fas’ın gizem ve büyüsüne yapılacak olan yolculuktur.