CRUİSE İLE ADRİYATİK KIYILARI


Cruise ile çıktığımız ilk yolculuk çok maceralı geçmişti. Sevgili eşimin ayağının kırık olması, konsoloslukta yaşadığımız vize problemi derken seyahat bizim için pek zevkli ve keyifli geçmemişti. Şöyle tadını çıkartacağımız yeni bir cruise gezisi ilk turdan döndüğümüzden beri aklımızdaydı. MSC’nin en büyük gemisi olan Divina’nın İstanbul’dan hareketle Adriyatik turu yapmaya başlayacağını duyduğum andan itibaren yeni ufuklara açılmak için hayallere dalmaya başlamıştım bile. Destinasyon çok önemli değildi; bize cazip gelen geminin İstanbul’dan hareket ediyor olması ve geçen sefer pek bir şey anlayamadığımız cruise’un tadını çıkarmamızdı. Bu hayallerle günler ayları, aylar mevsimleri kovalayıp hareket tarihi olan 2012 yılının haziran ayı gelip çattı. Yakın arkadaşlarımızdan oluşan klasik seyahat grubumuza bu sefer yeni isimler de katılmışlardı. Geçen sefer o kadar sıkıntılı ve stresli başlamıştı ki seyahatimiz bu kez evimizin önünden bizi gemiye götürecek servise binerken kalplerimiz heyecandan pır pır atıyordu. Hepimiz “Hayırlı yolculuklar” temennisi ve ağzımızın tadı bozulmadan geçecek bir seyahat dileyerek biniyorduk. Servis hareket ettiğinde neşe içindeydik. Boğaz Köprüsü’nü geçerken gemimiz uzaktan bir kuğu gibi gözüküyordu. Hele Salı Pazarı’nda ağaçların arasında dev bir apartman görüntüsündeki gemiyi görünce heyecanımız bir kat daha arttı.

Servisten iner inmez pasaport, gümrük ve biniş işlemlerimize koyulduk. O kadar rahat ve kolay ilerliyorduk ki inanamadık; birden bire kendimizi geminin içinde bulduk. Hemen kamaramızı kontrole gidip gemiyi keşfe çıktık. Öğlen saati olduğundan biraz açık büfeye göz atmak biraz da karnımızı doyurmak için yemek salonuna gittik. Çeşit güzel, salon büyüktü. Belirtilen saatte acil durum tatbikatı için merkez salonda buluştuk. Cankurtaran yelekleri ile halimiz çok komikti. Gemi ve seyahatimizle ilgili kısaca bilgi aldık. Geminin hareket saati gelip çatmıştı. Balkonlu odalarımızdan kalkışı izlemek yerine İstanbul’u daha geniş açıdan panoramik izlemek için seyir güvertesine çıkıp, geminin İstanbul’dan ayrılışını, Boğaz’ın sularında süzülüşünü izledik. Aşık olduğum İstanbul’a bir kez daha hayran oldum. Kız Kulesi ile Boğaz’ın iki yakasını bağlayan inci kolye gibi köprüleri, sağ tarafta Topkapı Sarayı ve Ayasofya, sol tarafta Beylerbeyi Sarayı ve Kadıköy ile güneşin batmaya yakın kızıllığında İstanbul ile alev alev yanıyordu. Bu duygularla geminin İstanbul’dan ayrılışını izledik. Daha sonra biraz istirahat ettikten sonra giyinip akşam şovunu izlemek için lobiye indik. Geminin lobisindeki merdivenler ve tırabzanlarındaki Swaroski taşlar salonu ışıl ışıl aydınlatıyordu. Birkaç salon ve casino’yu geçtikten sonra geminin burnunda yer alan tiyatro salonuna vardık. Belki on lisandan fazla “hoş geldiniz” diyen ve şovu anlatan sunucuyu hayranlıkla izledik. Elli dakikalık şovun ardından yemek salonuna geçtik. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra geminin güvertesine çıkıp Latin gecesine katıldık.

Ertesi gün tüm gün seyir halinde olduğumuz için havuz, jakuzi, dans ve oyunlar gibi birçok aktiviteye katılıp geminin tadını çıkardık.

DUBROVNİK

Cuma sabahı ilk limanımız olan Dubrovnik’e yanaştık. Yeni bir coğrafya, yeni bir bayrak demekti bizler için Hırvatistan. Gemiden tur almayıp servisle şehir merkezine gittik. Eski şehre zincirle asma kapılı köprüden geçerek girdik. Etraf turist kaynıyordu. Daha önce Dubrovnik’e gelen kişilerden aldığımız bilgileri onaylarcasına çok otantik, şirin, çok cici bir şehirle karşılaştık. Eski şehre giriş yaptığımız an yerdeki taşların parlaklığı ve etrafın temizliği gerçekten ilgimizi çekti. Yolumuzun üstünde trafiğe kapalı olan bir alanda Yahudi Mahallesi ve Sinagog levhasını görünce hemen oraya yöneldik. Daracık bu sokak üstünde birkaç cafe, bir-iki restoran, hediyelik eşya mağazası ile yokuşun sonuna doğru yer alan ve müze haline getirilen sinagogu gezdik. Dubrovnik gezimize devam ettiğimizde yolun sonunda sahile vardık. Fırsat bulduğumuzda gittiğimiz şehirlerde varsa tekne ile deniz ya da nehir turları yapmayı seven bir grup olarak burada adalar turu yapıldığını görünce hemen bir tekne ayarlayıp tura çıktık. Teknenin altı camdandı ve denizin dibi gözüküyordu. Keyifli, güzel bir tur yapıp tekrar sahile döndük. Kimimiz sahilde yer alan deniz üstü balıkçı lokantalarında yemek yerken ben ve sevgili eşim Dubrovnik Kalesi’ni dolaşmayı tercih ettik. Kaleyi baştanbaşa dolaşıp Dubrovnik sahilleri ile adaları kalenin burçlarından izledik. Fotoğraflar çekip o anı ölümsüzleştirdik. Belirlenen saatte servis ile dönüşe geçtik. Gemiye dönerken Dubrovnik için hepimizin ortak kanaati şuydu: Buraya bir haftalık tatile gelmeli, Adriyatik’in bu berrak sularında yüzüp adalarında dolaşıp tatil keyfi yapılmalı.

VENEDİK


Ertesi gün gemimiz Venedik’e yanaştı. Çoğumuz daha önce Venedik’i gezdiğimizden gezimizi oluruna bıraktık. Gemiden ‘vaporetto’larla San Marco Meydanı’na geldik. fotoğraflar çekildi, yürüyerek Venedik’in dar sokaklarından geçip etrafı izleyerek dönüşe geçtik. Birkaç İtalyan spesyalitesi olan makarna ve soslarından tadarak, meşhur İtalyan gömleklerinden alarak ve her zaman olduğu gibi magnet ve hediyelik eşya mağazalarında molalar vererek ilerledik. Daha evvel gelmenin verdiği rahatlıkla hiç koşturmuyor; Venedik sokaklarının ve köprülerinin keyfini çıkarmaya bakıyorduk.

BARİ

Pazar günü gemi İtalya’nın bir başka şehri olan Bari’ye yanaştı. Şehir merkezine geldiğimizde grubumuz ikiye ayrıldı. Bir kısım sahilden denize giderken bizler adeta peri bacaları gibi yapıları ile Kapadokya’yı andıran, çok benzeri Urfa da olan Bari’nin turistik bölgesi Alberobello’ya gittik. Daracık sokakları, külah damlı evleri, tipik kasaba kilisesi, şarapları ve cana yakın halkı ile şirin ve gerçekten görülmeye değer bir kasaba ile karşılaştık. Buradan tekrar şehir merkezine döndüğümüzde tarihi bir kilise ile şehir kalesinin avlusunu gezdik.

Tatilimiz çok güzel geçiyordu. Hayal ettiğimiz gibi pek yorulmadan geminin tadını çıkararak keyifli bir seyahat oluyordu.

KATAKOLO


Pazartesi sabahı gemi Yunanistan’ın Katakolo Limanı’na yanaştı. Bizim Büyükada’ya benzer sahili ile faytonları ile burası Yunanistan’ın sayfiye yeri idi. Tek turistik yeri dünyada ilk olimpiyatların yapıldığı Olimpiya bölgesi idi. Avrupalılar ne güzel pazarlıyorlar turistik yerleri. Yine de bu yeri gezmek heyecan verici idi. Eski Yunan medeniyetinde olimpiyatların bu arazide yapılıyor olması bir an için gözümün önüne o tabloyu, oyunların yapıldığı dönemi canlandırdı.

İZMİR

Şimdi gezinin benim için en ilginç bölümünü anlatacağım. İkinci kez cruise ile geziye çıkıyor, Adriyatik kıyılarını geziyorduk. Her yanaştığımız limanda tur almadan, kendi başımıza geziyorduk. Kaderin cilvesine bakın ki gemi Türkiye limanlarından İzmir’e yanaştığında daha evvel gezme fırsatı bulamayan eşimi Meryem Ana ve Efes harabelerini gezdirmek için gemiden tur almıştım. İzmir’e indiğimizde grubumuzun diğer üyeleri havra sokak ve eski sinagoglar turu yaptılar. İzmir’e inip de boyoz yemeden dönülür mü? Hele Kordon’da bira içmemek düşünülemez bile. Diğerleri boyoz, bira ve Kordon keyfi yaparken biz Efes’in tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Şansımıza iyi bir de rehbere denk gelince gezinin tadı doyumsuz oldu. Nerede Olimpiya, nerede Efes Harabeleri. İyi ki de almışız bu turu. Türkiye’de yaşayıp da bunca zaman buraya gitmemek büyük ayıptı. Bir ayıbımızı böylelikle örtmüş olduk. İzmir’den sonra son gecemizi gemide geçirip İstanbul’a doğru yol aldık.

Sabahın erken saatlerinde kamaramızın balkonundan İstanbul’a girişimizi izlerken çok arzuladığımız ve özlediğimiz güzel bir cruise gezisini tamamlamanın keyfini çıkarıyorduk.

Bir Tutkudur Seyahat…