Medeniyetlerin Randevusu: Girit ve Aziz Şövalyelerin Rodos Adası

Yunan Adaları’nın en büyüğü Girit’e ister Pire Limanı’ndan kalkan bir feribot ile ister Kuşadası’ndan hareket eden bir yolcu gemisi ile yaklaşın, başkent Iraklion (Kandiye) ilk siluetleri ile birlikte İstanbul’un Güngören ve Bağcılar semtlerini aratmayan bir beton yığını ile karşılaşıp, hemen üzüleceksiniz. Oysaki Girit bir “dişi” adadır. Güzel, bereketli, dağlık, kayalık, zarif ve hırçın. Elbette Giritli de hırçın tabiatlıdır, öfkelidir, sert bakar, kendi kurallarını önce kendi bozar.

Bu ada Roma, Helen, Mısır, Arap ve Osmanlı medeniyetlerinin tarih zenginliğinin bir buluşma noktasıdır. Girit denince hemen aklıma gelen çok sözcük var. Minos Uygarlığının 3500 yıl önce yapay bir tepe üstüne kurduğu “Minos labirenti” efsanesine ilham kaynağı olan karmaşık yapısı ve freskleri ile dünyaca ünlü Minos canavarının hapsedildiği Knossos Sarayı, annesi Rea tarafından babası Kronos’un gazabından kaçırılan su perilerinin himayesinde, dağ keçilerinin sütü ile büyüyen tanrılar tanrısı Zeus’un doğduğuna inanılan Dikti Mağarası, zeytin ağaçları, bağlar, şifalı otlar, kıyı şeridine yayılan balık lokantaları ve tavernalar, her mevsim zirvesi karlarla kaplı Ida dağı, ünlü Girit mutfağının, lezzetli yemekleri, keçi peyniri, fava, yaprak sarması, tuzlu tereyağında kızartılan tekir balığı, taş fırında pişen sebzeli pizza, ahtapot salatası, papalina tavası, musakka, kabak çiçeği dolması, Girit rakısı ve elbette “tavla oyunu…”

Bir dönemler “Girit” deniz ticaretinde Akdeniz’in önemli bir limanı imiş. Buradan Baltık ve Kuzey Denizine dek değerli taş ticareti yapılırmış. Kızlar ağası, “Sümbül Ağanın” Mısır’a giderken Girit yakınlarında kalyonunun Venedikli korsanlarca ele geçirilip kendisinin öldürülmesi, para ve mallarının yağmalanması, güzel cariyelerinin Hanya pazarında satılması üzerine Girit’ten intikam adına yola çıkan 106 Osmanlı harp gemisi, 300 “karamürsel” diye adlandırılan nakliye gemisi ve 101 bin asker bu adayı almak için tam 24 yıl 4 ay ve 16 gün savaştı. Yani tam 440 yıl Venediklilerin kök saldığı Venedik sanat ve edebiyatının süslediği bu adanın alınması hiç de kolay olmadı. Yedi gün, yedi gece boyunca 40 bin top, binlerce kumbara Venedik kalesini bombardıman etti. Hani boşuna dememişler, “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız diye.” Daha sonra bu ada üç yüz yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. 1905 yılında ise resmen Yunanistan’a bağlandı.

Osmanlı buraya aslında Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amacı ile gelmişti. Osmanlı Ordusu ile birlikte adaya yerleşen dervişler, gönüllerini “abad” edip kurdukları tekkeleriyle maneviyat dünyasında yolculuğa yine bu adada başlamışlar. Kandiye’de (Iraklion) artık Bektaşi tekkeleri, yeniçeri kahveleri, Osmanlı’nın evleri yok. Günümüzde Osmanlıdan yadigâr sadece “kahve” olarak kullanılan birkaç sebil, ayrıca çeşme ve mezar taşına rastlıyoruz.

Yunanistan Cumhurbaşkanı Venizelos ile Atatürk arasında 1922 yılında imzalanan “mübadele anlaşması” ile Osmanlıların Girit’te terk ettikleri evlere Anadolu’dan gelen Rumlar yerleştirildi. Tarihin en büyük zorunlu göçlerinden biri yaşandı bu topraklarda.

Aslında Giritliler “müthiş” insanlar. Bir kere Yunanistan’ın “en dik kafalı” insanları olarak biliniyorlar. Köylerdeki erkeklerin çoğu hala pos bıyıklı. Bizdeki gibi tarla, arazi veya kız meselelerinde eller hemen silahlara gidermiş. Yunanistan’da en fazla silah Girit’te! Kan davası yüzünden Girit’ten kaçanların sayısı pek de az değil.

Diğer bir Osmanlı kökenli kent olan Resmo’da Osmanlı evleri yanında Gülnuş Rabia Sultan Camisi, şehrin çarşısı içinde yer alan ve bugün sadece bir minaresi kalan “Kapı Camii”, dikkati çekiyor.

“Hanya” sözcüğü bir deyim ile hatırlanır. “Hanyayı da Konya’yı da anlarsın” Herhalde bu sözcük “başına geleceklere dikkat et” anlamında olmalı. “Hanya” Osmanlı’nın izlerini biraz daha fazla taşıyor. Abdülhamit Döneminde yapılan “deniz feneri” “Musa Paşa Camii”, limanın ucunda yer alan “Yeniçeri Camii”, Yunanlıların daha sonra tekrar kilise yaptığı Hünkar Camii veya San Nikholas Kilisesi hem çanı hem de minaresi ile her iki toplumun hoşgörüsüne sesleniyor.

Girit, zamanında adada yaşanan yoksulluk nedeniyle çok göç vermiş. Halen de anakaraya nazaran ekonomisinin güçsüzlüğü zaten daha makul olan fiyatlardan anlaşılıyor.

Hemen bir taksiye binip başkentin beton siluetinden uzaklaşıp 14 kilometre uzaktaki Akdeniz mavisi ile iç içe yaşayan Arhesos Kasabasına varıyorum. Mor, kırmızı ve beyaz çiçekli begonviller, teneke kutulardan cömertçe taşan sardunyalar, balkonlardan sarkan renkli çamaşırlar, üzerinde mani yazılı bir Girit çakısı ile pastel sarı boyalı bir evin önünde masum yüzlü bir genç çocuk, daracık gölgeli sokaklar, ferforje ile süslü balkonlar, mor çiçekli gündüz sefaları beni ayrı bir dünyaya sürüklüyor. Yürüyorum, çünkü en iyi “gezgin” en çok yürüyendir. Aslında gezgin yolda rastladığı her türlü ufak detaylardan zevk alır. Bence, “bakmak” değil, “görebilmek” önemlidir.

“Girit” kökenli çok başarılı “insanlarımız” olduğunu biliyorum. Örneğin iş adamımız, önceki Gana Fahri Başkonsolosu Ali Üstay gibi. (Hatta Girit anılarını bir kitapta topladı.) Ama Yunanlar için de aynı gerçek söz konusu. Türklere yakınlığı ile bilinen Mikis Theodorakis, mezarı Hanya yakınlarında bir tepede olan ilk Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos, başta “Zorba” ve “Günaha Son Çağrı” başta olmak üzere, deneme, gezi ve şiirleri ile tanınan Ortodoks kilisesinin aforozuna uğrayan Mirtia Köyü doğumlu Kazancakis ilk aklıma gelenler.

Aziz Şövalyelerin İkinci Adası: Rodos

Deniz yolu kavşağında bulunan Rodos, görkemli kale kapıları, beyaz kuleleri, dalgalanan şövalye bayrakları ile bin bir gece masallarını anımsatıyor. Aslında Rodos ile Malta’nın benzerlikleri fazla. Çünkü her iki adada ünlü Aziz Jean Şövalyeleri uzun bir süre kaldılar. Roma İmparatorluğu ve Avrupa’nın zengin ve koyu Katolik ailelerinin onurlu, korkusuz erkek çocuklarının Kudüs’teki kutsal mezarı korumak amacı ile bir araya gelmesi ile oluşan St. Jean Şövalyeleri Kudüs’ün düşmesinden sonra önce Kıbrıs’a göç etmişler. 1309 yılında ise Rodos’u Venedikli korsanlardan satın alıp buraya yerleşmişler. Stratejik konuma sahip adada tam 213 yıl kendilerine has özel zevkleri ve yaşam biçimleri ile hüküm sürmüşler.

Osmanlı tahtının varisi Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu Cem Sultan ağabeyi Beyazıt ile taht kavgası nedeniyle 13 yıl sığındığı Rodos Adası’nda hüzünlü bir esaret hayatı yaşadıktan sonra şövalyeler tarafından zorla gönderildiği Fransa’da Osmanlı Sarayının isteğine uyan Papa VIII. Innocent’in emri ile zehirlenerek öldürüldü.

Gelelim Aziz Jean Şövalyeleri’ne. Onlar da Kanuni Sultan Süleyman’ın yeniçerilerine yenilince üçüncü kez yeni bir adaya doğru yöneldiler. Bugün bile şövalyelerin izlerini tüm kimliği ile taşıyan Malta’ya yerleştiler.

Rodos’ta ise 400 yıllık bir Müslüman hâkimiyeti böylece başlamış oldu. Osmanlı’dan günümüze Süleymaniye Camii, Fatih Sultan Mehmet’in hediyesi saat kulesi, belediye hamamı, yenilenen çiçeklerle bezeli avlusu ile Fethi Paşa İslam Kütüphanesi, İbrahim Paşa Camii, narin Murat Reis Camii ile yanındaki Osmanlı mezarlığı ve külliyesi, Kanuni’nin kaptanıderyalarından Murat Reis türbesi ulaşmış. Recep Paşa Camisi ise onarım için bekliyordu.

Namık Kemal 1884-1887 yılları arasında Rodos valisi olarak görev yapmış. Ünlü İngiliz romancı Lawrence Durrell’in “İstanbul’daki Eyüp semtinin benzersiz melankolisini taşıyan Türk mezarlıkları” diye uzun uzun anlattığı kalenin etrafını çeviren Türk mezarlığı artık yok. Eski Rodos, Roma-Venedik, Bizans, Yunan ve Osmanlı kültürlerinin birleştiği bu ada-kent Büyük Üstadlar Sarayı, freskoları, yer altı kilisesi, üç muazzam sütunu ile Athena ve Zeus tapınakları, çeşmeleri, Madriaki yat ve balıkçı limanı ve arkeoloji müzesi ile hoşunuza gidecektir.

Surlarla çevrili yedi kapılı eski kenti XIV. yüzyılda Saint Jean Şövalyeleri inşa etmiş. Bir kale mimarisi örneği Rodos Müzesi, Afrodit Tapınağı, turistik dükkânlar hep burada. Kentin yeni bölümünü ise 1912 yılından itibaren İtalyanlar kurmuş. Bu bölüm akropolisin eteklerine kadar uzanıyor. Modern alışveriş merkezleri, ulusal tiyatro, Evangelismus Kilisesi yeni bölümde yer alıyor.

Bir dönem vatandaşlarımızın tatil için akın akın gittiği Rodos’a yıllar sonra tekrar uğradım. Hem de futbolda Avrupa birinciliğini kazanmasının sarhoşluğu içindeki Yunan bir Rodos’a. On beş yıl önceki gibi gene bir motosiklet kiralamak istedim. Ancak bu kez ısrarla “ehliyet” sordular. Ne de olsa Yunanistan Avrupa’nın şımarık bir oğlu oldu. Yanımda daima taşıdığım uluslararası “eski bir ehliyeti” zorlukla kabul ettirip “muhakkak görmem gereken” yer diye altını çizdiğim “Lindos’a” doğru 56 kilometrelik bir yola düştüm. Ama bu ada artık çok farklı. Betonlaşan Rodos’un trafiği acımasızca kamyonu, otobüsü ve jipleri ile üstüme üstüme geliyor. Oysaki ben çam ve zeytin ağaçları arasında doğa ile baş başa bir yolculuk hayal etmiştim. Sonunda adada antik dönemin merkezi olarak da anılan plaj ve tüketim merkezi Lindos’a sağ salim vardım. O da ne? Çok sayıda park etmiş otobüs ve ellerinde Coca Cola, sandviç ve tabii cep telefonları ile bir insan seli! Aman kaç “Orhan” dedim! Haydi, tekrar geriye!

Kırk yıl önce burada çevirdiği filmden dolayı “Antony Quinn’in koyu” olarak anılan ince kumlu ve rüzgardan korunan Ladiko Koyunda durup denize girmeseydim vallahi, hem motosiklete ödediğim 20 avroya, vaktime, hem de çektiğim eziyete çok daha fazla üzülürdüm. Rodos Kentinin içinde yer alan Akropole çıkarken kiralık motosikletle duvara çarpmam da cabası. Allah’tan motosikleti teslim ederken delikanlı çizikleri fark etmedi. Aklınızda olsun “siz siz” olun en iyisi motosiklet yerine bir araba kiralayıp Rodos’un etrafında sahil boyunca şöyle bir tur atın!

Evliya Çelebi Rodos için nedense “çok memleketler gördüm, böylesine rastlamadım” demiş. Rodos’un havası boğucu, ziyaretçi sayısı fazla. Sakin bir köşe arıyorum. Osmanlının yerleştirdiği Musevileri 1942-1945 yıllarında Almanlar burada toplayıp önce Selanik’e oradan da başta Auswitch olmak üzere esir kamplarına göndermiş. Rodos’un eski şehrinde ana meydanında dikilen bir anıt bu acı olayı simgeliyor. Sokrates Sokağı 64 numaradaki Türk Kahvesi’ni buluyorum. Üç yüz yıllık kahvenin duvarlarını antika eşyalar, aynalar, tabaklar, fotoğraflar süslüyor. Dizi dizi nargileler, tahta masa ve sandalyelerin yanında yaşlı Ali Bey ve eşi Bihter Hanım ziyaretçilerini bekliyor.

Rodos’u yedi milletin yedi erdemli şövalyelerinin yaptırdığı yedi hanı, on dokuz adet üstadın hüküm sürdüğü döşemesi Roma-Bizans mozaikleri ile süslü Şövalyelerin Sarayı, içinde su bulunmayan hendekleri, çam ve okaliptüs ağaçları arasında kuşatma sırasında ölen Murat Reis’in türbesi, geyikleri, gülleri, güneşi, güzel gözlü kedileri ile seveceksiniz.

Sonra antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen kentin Makedonya kralına karşı direnişinin bir simgesi olan M.Ö. 305’te ancak 12 yılda tamamlanan Lindoslu tanınmış heykeltıraş Kharest’in eseri olan dokuz ton gümüş içeren 32 metrelik Rodos heykeli maalesef artık yerinde yok. Mandraki Limanına giren gemilerin altından geçtiğine inanılan bu ünlü heykel ancak 50 yıl ayakta kalmış ve bir depremde yıkılmış. Araplar arta kalan parçaları ancak 900 deve ile taşıyabilmiş. Bugün aynı yerde biri dişi bir erkek iki adet karaca heykeli bulunuyor!

Bir Doğa Harikası: İskoçya

Seyahat edeceksem ya bir ülkede enaz birkaç yere gitmeliyim ya da peşpeşe dört beş ülke ziyaret etmeliyim diye düşünen bir uslanmaz gezginim!.. Çünkü bir yere gidip dönmek beni kesmiyor…

İşte bu yazımdada 2000 yılının Temmuz ayında, ilk durağım olan Fransa’dan başlayıp 1,5 ay süren İngiltere, İskoçya, Belçika, Hollanda seyahatimin; İskoçya’da Highlands denilen bölgeyi kapsayan 8 günlük sürece denk gelen dönemini paylaşmaya çalışacağım.

Paris’ten Eurolines’ın otobüsüyle Calais ile Dower arasında bulunan Manş Denizi’ni feribotla geçerek Londra’ya vardım. Oradan Edinburg’a tren biletimi aldıktan sonra arkadaşım Betty’yi arayıp tahmini varış vaktimi bildirdim. Böyle üstüste durmaksızın otobüsten gemiye, tekrar otobüse, oradan trene geçerek seyahat yorucu gibi gelebilir… Benim ise ulaşımda; ilk tercihim deniz, ikinci tren, üçüncü araba ve en son uçak yolculuğu olduğundan yorulmak bir yana, aldığım keyfi tarif edemem…

Acelesi olana uçakla seyahat etmek elbetteki büyük zaman tasarrufu ancak birdenbire coğrafya değiştirmek ve bazen çok sert iklim değişikliklerine maruz kalmak metabolizma üzerinde sarsıcı etkiler yapabiliyor. Ayrıca denizden ve karadan geze göre, sindire sindire gitmenin keyfi bir başka. Charter uçuşlar ve gün günden çoğalan özel havayolları arasındaki rekabet bugün sundukları çok cazip fiyatlarla; günümüz kıt zamanlı insanının haliyle tercih sebebi oluyor ama gerçek gezginlik ruhuyla bence pek bağdaşmıyor.

Londra’dan sabah dolu hareket eden tren Newcastle üzerinden ve kıyı şeridini takip ederek öğleden sonra Edinburg’a vardı.

1996 senesinde, Noel Baba Aziz Nikola’nın doğum yeri Patara’da eşi ve kız kardeşiyle geldiği tatilde tanıdığım arkadaşım Betty beni gardan karşıladı.

Avrupa kıtasından Kuzey Denizi’yle ayrılan , 79.000 km2 yüzölçümü ve 5 milyon nufusu ile Büyük Britanya adasının kuzey kısmında yeralan İskoçya Güney, Merkez ve ‘Highlands and Islands’ diye anılan Yüksektopraklar ve Adalar şeklinde üç bölgeden oluşuyor. Başkent Edinburg ve diğer önemli kent Glasgow’un bulunduğu kısım, Güney İskoçya’da.

Başkentten ayrılıp, arkadaşımın ve ailesinin oturdukları ülkenin orta kısımlarında bulunan ‘Merkez İskoçya’ diye anılan bölgedeki ‘Saline Fife, Stirling’e doğru yola koyulduk.

Stirling XIII. ve XIV. yy.da İskoç bağımsızlık savaşının en önemli mekânı. Çünkü, Bannockburn savaşında (23-24 Haziran 1314) Edward Bruce büyük zaferi İskoçlara burada yaşatmış. Aynı zamanda dünyaca ünlü bağımsızlık savaşçısı Sir.William Wallace’ın anıtıda orada.

İskoçya’nın kuzeyine doğru yol alırken Fourth Haliçi üzerinden geçiliyor. South ve North Queensferry adıyla karşılıklı iki köprüden biri; 1890 yılında ve 2,5 km uzunluğunda dönemin mühendislik harikası olarak kabul edilebilecek bir demiryolu köprüsü ile bağlanmış.

Bu köprünün inşaası için kullanılan çelikle bugün yine 2,5 km. uzunluğunda 10 köprü yapılırmış. Daha sonra yapılan ‘Road Bridge’ isimli yeni asma köprü ise sanki eskisine meydan okuyor…

Hava kararırken vardığımız Betty’lerin oturduğu yer Stirling yakınlarında küçük bir yerleşim merkeziydi. Tıpkı İngiltere’deki gibi bitişik nizam, tek katlı arkası bahçeli tuğla cepheli evlerden biri bizim İskoç ‘Thompson’ ailesinindi.

Sonderece düzenli ve tafsilatlı mektup yazma alışkanlığı olan Betty’nin iki tane yetişkin oğlu olduğundan o güne kadar bahsetmemiş olması bana büyük sürpriz oldu!..

İskoçya’daki ilk gecemde arkadaşım bana jest olsun diye milli yemekleri ‘Haggis’i hazırlamıştı. Sonradan öğrendiğim üzere; işkembe zarının içine: Bulgur, üzüm, fıstık, ince doğranmış sakatatlar ve bol baharat karışımının iç yağ ilave edilerek doldurulması ile yapılan bu yemek her ne kadar bizim ‘bumbar dolması’na benzesede arada muazzam bir ebat farkı var bir kere!.. Biri ne kadar ince ve uzunsa diğeri, yani ‘Haggis’ o kadar kısa ve kalın!..

Özellikle yemek konusunda çok kuvvetli bir gözüm vardır. O yüzden açık büfe ikramlarda hiç yanlış yemek almam, ziyanda etmem. Tabağıma alıpta bıraktığım ve atılmasına neden olduğum yemek pek olmamıştır bugüne kadar. Başka türlüsü hem ayıp hem de günah bence…

Neyse, şalgam ve patatesle servis edilen ‘Haggis’in görüntüsü beni hiç mi hiç sarmadı!..  İlk lokmadan maalesef haklıda çıktım… Ağzıma attığım her lokma öyle büyüdü öyle büyüdü ki nezaket icabı belli etmemeye çalışsam da yutmakta müthiş derecede zorlandım. ‘Hatır için çiğ tavuk bile yenir’ sözünden hareketle ben o yemeği bitirdim ama içimden “Bu ilk ve sondu” dedim. İskoçlar bu ağır milli yemeklerini afiyetle yesinler. Ben sıramı savdım!..

Benzeri bir durumu geçenlerde Porto’da yaşadım. Oranın milli yemeğide ‘Domuz işkembeli ve domuz sucuklu kuru fasulye!..’ Bir çatal olsun dahi almayı tüm ısrarlara rağmen kabul etmedim. Sebze meyve olsa âmenna, deniyim… Ama kırmızı et ve bir zamanlar bolca yediğim sakatatla, özellikle de domuz etiyle aram hiç yok!..

İskoçya’daki ilk gecemde, Temmuz ayında olmamıza rağmen geceleri ekstra soğuk olduğundan; salondaki yanan şöminenin karşısındaki kanapede uyudum. Bu ülkenin meşhur ayazıyla da tanışmış oldum.

Ertesi sabah yapmış olduğum uzun yolculuk sonrası bir banyo iyi geleceğinden ben yıkanmaya Betty ise birlikte çıkacağımız seyahatin hazırlıklarını yapmaya koyulduk.

Öğlene kalmadan eşi Graham’e oğulları Rush ve Graham Junior’a veda edip çıktığımız yolculukta önce Kinross’ta yaşayan annesi Mrs.Galbareth’e sabah kahvesine uğradık. Daha sonra evimde misafir etme mutluluğunu yaşayacağım bu yaşlı hanıma bayıldım. Sonra kızkardeşi Shina’ya uğrayıp -lâzım olurda giyerim zannıyla- bana bir sandalet ödünç aldık.

Hazır bu kadar aile ziyareti yapmışken bende; tanıştıktan iki sene sonra kanserden vefat eden kızkardeşi “Mary’yi ziyaret etmek istediğimi” söyledim. Birlikte fazla uzakta olmayan bir kabristana gittiğimizde yürüdük yürüdük duvar dibindeki etrafı hiçbirşeyle çevrili falan olmayan bir mezar taşının başında durduk. “İşte burası” dedi. Üstüne bastım zannıyla ürküp geri çekilince, “Biz dikey olarak gömeriz, çekilme!” dedi. Bunu hayatımda ilk defa duyuyordum ve bana çok ilginç geldi. İkimizde kendimizce Mary için dua ettik ve bu defa gerçekten yola koyulduk…

Britanya adasının adı, M.S.I. yüzyılda Romalıların fethinden sonra duyulmaya başlamış. Bugün İskoçya denilen kuzey kesim ‘Pitc’ bölgesiymiş. III.yy.dan sonra Roma ve dolayısıyla Hristiyan etkisi artmış.

İskoçlar İngilizlerle devamlı çatışmış ve İngilizler 1292’de İskoçya’ya hakim olmuşlar. 23 Haziran 1314 tarihinde Robert Bruce, Bannockburn savaşını kazanmış ve İskoçlar bağımsızlığını almış. 1707 de tekrar İngiltere’nin o dönem başındaki kral Oliver Cromwell’in İskoçya’ya yaptığı akın sonucu bağımsızlıklarını kaybetmişler.

Dünyanın dört bir yanına sömürgeci zihniyetiyle el atmış ve akıl almaz gaddarlıklar sergilemiş İngilizler’den doğal olarak hemen yanı başlarındaki İskoçlar nasiplerini fazlasıyla almışlar. Dipdipe konumda olmalarına rağmen 750 yıl ayrıda yaşamışlar. 1603 yılında gerçekleşen Birleşik Krallık’ın -United Kingdom- ambleminde ‘Aslan’ İngiltere’yi, ‘Boynuzlu at’ -Unicorn- ise İskoçya’yı temsil ediyor. 

İskoçlar daima kimliklerini, geleneklerini muhafaza etme gayreti içinde olmuşlar. Meselâ, erkekler ‘Kilt’ denilen ekose etekleri giymeye devam ediyor. Fotoğrafçı vitrinlerini bir sürü geleneksel kilt eteklikli ve gaydalı erkek resimleri süslüyor. Keltler aslen siyah saçlı ve esmer olduğundan bugün İskoçların çoğunun sarı veya kızıl saçlı ve renkli gözlü olmalarının Vikinglerden kaynaklandığı söyleniyor. Aslında yerel lisan ‘Gaelic’, oldukça karışık ve zor imlâsına rağmen halen İskoçlar tarafından yerel basında ve televizyonlarda kullanılmakta. Kendi dilleri ‘keltçe’ ‘Celtic.’ İngilizceyi de anlaşılması biraz zor farklı bir diyalektle konuşuyorlar. İlk gittiğimde ingilizlerin hıçkırık tutmuş gibi o tuhaf aksanlı konuşmalarını anlamaktakta ne kadar zorlandıysam bu seyahattede İskoçları anlamak için kafa patlattım…

İskoçların kiliseleri, adli ve eğitim sistemleri, kültürleri, zihniyetleri farklı. Eğitime verdikleri önem ise İngiltere’de Oxford ve Cambridge kurulmamışken İskoçya’da dört üniversitenin faaliyette olmasından anlaşılıyor. Güleryüzlü, mütevazı ve sevimli insanlar. Onlara her ne kadar ‘cimri’ denilse ve haklarında fıkralar anlatılsa da ben İngilizlerin onlardan her bakımdan çok daha cimri ve hesabi olduklarını biliyorum. Nedense bu tarz psikoloji hemen tüm toplumlarda var kendilerindeki defoyu bir başkasına yapıştırıp kaba tabirle ‘bok atıp’ kendini rahatlatma metodu. Ne yararı var?.. Gerçekleri bu şekilde davranmakla değiştirmek mümkün olabiliyor mu?..

Dönelim seyahatimize… Harika bir otobanda gidişte ve dönüşte mola vereceğimiz Aviemore kentine kadar yol aldık. Bu kentte ilk gözüme çarpan, daha sonra diğer kasaba ve kentlerde de rastlayacağım üzere; bir fotoğraf stüdyosunun vitrinine koyduğu yeni evli çiftlerin ilginç fotoğraflarıydı. Enteresan olan; gelin hanımların bildiğimiz normal uzun beyaz gelinlik giymiş olmalarının yanında tezat teşkil eden milli kıyafetler içindeki ‘kilt’ eteklikli ve dize kadar çoraplı aradan kıllı bacakları gözüken damatlardı.

İskoçya’da her yerde doğa sonderece zengin. Ama Aviemore’dan sonra kuzeye doğru devam ettikçe inanılmaz güzellikteki doğada ‘Thistle’ adını verdikleri tarlalar halindeki ‘mor çiçekli deve dikeni’ görüntüleri muhteşemdi.. Yeşilin sayısız tonlarının arasında bu mor çiçekli tarlaların yarattığı tezat adeta bir şölene dönüşüyor. Koleksiyonum için aldığım kartpostalların birçoğunda birbirinden ilginç tarihi şatoların yanısıra bu harika tabiat örtüsü de çarpıcı bir biçimde görülmekte.

İklimin sonderece sert ve soğuk olmasının sonucu olsa gerek; gerek Shetland koyunlarının gerekse büyükbaş hayvanların vücutları upuzun peluş gibi tüylerden oluşan bir kürkle kaplı.

Aviemore’dan akşamüstü varacağımız Ullapool’a gelmeden önce, gürül gürül akan nehir üzerinden köprüyle falan geçilen bir piknik yerinde mola verdik. Nehir suyunun 4-5 metre yükseklikten aşağı dökülerek hafif bir şelâle meydana getirdiği yerdeki görüntü çok ilginçti. Zira 8-10 kiloluk kocaman somon balıkları şelâleden aşağı düştükçe sudan fırlayıp geri atlamaya çalışıyorlardı.

Betty bana “Bu gördüğün balıkları tutmak kesinlikle izne tâbidir. Eşimin ve oğullarımın balık avlama müsaadeleri var. Ancak ‘sınırlı’ olmak kaydıyla” dedi. Hayran oldum doğayı bu kadar itina ile koruyor olmalarına. Tevekkeli değil somonlar kuzu gibi olmuşlardı.

İlk geceki ‘Haggis’ deneyiminden sonra; İskoçya seyahatimin sonuna dek; yemek konusunda daima birinci tercihim olan balık ve deniz mahsullerinden yemekle geçti. Bizde de tavuk vb. gıda maddeleri nasıl parçalar halinde satılıyor ve herkes tercih ettiği yeri alıyorsa; İskoçya’da da marketlerde inanılmaz çeşitlilikte başta somon olmak üzere diğer balık ve deniz ürünleri seçenekleri var. Bu seven için harika bir şey. Ben resmen bayram yaptım.

Ullapool’a vardığımızda deniz kıyısındaki kampingde kalacak olmamız beni çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Çünkü bu bir ilkti benim için. Bir başka ilkte kalacağımız çadırı birlikte kurmamız oldu. Çok hoş ve ilginç bir deneyimdi. Betty çok tecrübeli böyle işlerde. Bende o ne dediyse harfiyen yaptım ve tek odalı, verandalı çadırımız çabucak kurulmuş oldu. İçine denk gelen çimenle kaplı zemine önce bir örtü yaydık sonra deniz yataklarını şişirdik, o yatakların üstüne de uyku tulumlarını koyduk. Büyük Britanya adasının üst ucunda ve deniz kıyısında olmamız dolayısıyla gece çıkan nemli ayazdan çok üşüdüm. Betty bana arabadan birde kaz tüyü yorgan bulup getirmez mi? Gözlerime inanamadım. Arabaya yorganda koymuştu demek…

2000 yılında Avrupa’da yaz gayet serin geçti. İskoçya’dan sonra gittiğim Belçika ve Hollanda çok daha aşağılarda olmasına rağmen hava 19-20 dereceden yukarı çıkmadı ne yazıkki… Nerden bilebilirdim?.. Almışım yanıma pamuklu t-shirtleri, şortları, bol bikini ve pareoları! Yanımdaki kıyafetlerin tümünü üstüste giyiyor yine de ısınamıyordum! Betty halime acıyıp bir kazak verdi de hayatım kurtuldu. Sekiz gün nerdeyse hiç çıkartmamacasına onu giydim.

Ullapool’daki kampingdeki ilk gecemizde piknik tüpü üstünde tavada pişirdiğimiz balıkları ve üstüne içtiğimiz çayları kahveleri keyifle götürdükten sonra sıra yatmaya gelice; İskoçya’ya özgü çok ilginç bir haşaratla tanıştım ‘Matches.’ Bizim limon sineği dediğimiz boyutta miniminnacık bir şey. Ama ısırdığı zaman arı sokmuş kadar can yakıyor! Kamp kurduğumuz yerde akşam olunca kümeler halinde sanki bir bulut gibi ‘matches’lar gelmez mi?.. Allahtan her türlü önlemi düşünen Betty, çadırın veranda kısmınıda ağ gibi bir örtü indirmek suretiyle örtüp birde tütsü gibi, helezon şeklinde bir sinek kovucu yakıp koydu. O sayede matches’lar iç bölüme ulaşamadılarda rahat bir uyku uyumak nasip oldu.

İskoçya’da topu topu 5 milyon insan yaşadığı ve en kalabalık şehir Glasgow’un nufusunun 750.000 olduğu gözönünde tutulursa; gittiğimiz şehir ve kasabalar bana çok sakin ve huzurlu geldi. Doğal güzellikler hep ön plânda ki; bu da bizim gibi betonlaşmış kentlerde yaşayanlar için bulunmaz bir nimet. Havanın temizliği güzelliği oksijen oranının yüksekliği hissedilir derecede. Ciğerlere bayram ettiriyor.

Ullapool’da çok şirin kafeler restoranlar vardı. Biraz gezinip bir müzik marketten özgün gaydalı İskoç müziği cdleri aldıktan sonra yine arabayla cıvardaki Gairloch, Lochinver gibi yerleşim merkezlerine gittik. Özellikle kıyı şeridinde denizin rengi görülmeye değer. Bir de hava güzel olsaydıda yüzebilseydik ama nerdeee… Denizde bir buz parçacıkları eksikti!

Ullapool’daki üçüncü günümüzde kamptan sabah erken ayrılıp feribotla Lewis adasına gitmek üzere yola çıktık. Temmuz ayı olmasına rağmen güvertede durmak mümkün değildi. Ana karadan ayrıldıktan bir müddet sonra apartman boyu dalgalar üstümüzden atlamaya başladı. Feribot öyle bir sallıyordu ki ayakta durmak da olası değildi. Betty ile yanımızda oturan yaşlı bir Amerikalı gurupla sohbet ederek vakit geçirdik.

Lewis adasındaki yerleşim merkezi ‘Stornoway’e inince bizi otobüsler karşıladı. İlk durağımız dünyaca ünlü ‘Shetland’ yününden ‘Clans and Tartans’ diye anılan her rengin ve desenin ayrı bir kabileyi temsil ettiği ekose kumaşların dokunduğu bir atölyeyi ziyaret oldu. Modern makinalarla üretimin yanında çok eski dokuma tezgahlarınıda muhafaza etmişler. Bize göstermek için birisi oturup hemen eski sistem dokuma da yaptı. Arzu edenler alışveriş etti.

Oradan adanın kuzey kesiminde bulunan 6000 yıllık geçmişi olan tarih öncesi ‘Callanish’ Taşanıtlarını ve yakınındaki tarihi kale kalıntılarını gezdik. Tekrar Stornoway’e dönüp yemek ve yürüyerek keşif gezisi derken akşamüstü oldu ve Ullapool’a dönüş vaktimiz geldi.

Ullapool’dan ayrılmadan Betty, “Sen bekle” deyip bir yerlere girdi çıktı, bir şeyler konuştu ve “Sana bir sürprizim var!” dedi. Bir mânâ veremedim “Acaba ne sürpriz yapacak?” diye… Benim zaten yanımda ülkesini karış karış bilen ve işini, eşini, iki de çocuğunu (her ne kadar yetişkinde olsalar) bırakıp yanımda gelen bir arkadaşla geziyor olmam bulunmaz bir şanstı. Daha ne isteyebilirdim ki?..

Birlikte kurduğumuz sevimli çadırı yine birlikte söküp, onca öte berinin hâlâ nereye sığdığına bir anlam veremediğim mini cooper’ın arkasına yükledik ve yine muhteşem doğaya attık kendimizi. Bütün gün süren yolculuğumuzda Brora, Golspie ve Dornoch’a uğradık. Akşama doğru tarihi bir şatoya vardık. Betty “İşte, bu gece kalacağımız yer burası” demez mi?.. Çok sevindim. Burslu gittiğimde, Fransa’nın vadileri ve şatolarıyla ünlü gastronomi merkezi ‘Dordogne’da kaldığımda bir çok şatoyu ziyaret etmiştim ama gece kalma fırsatım olmamıştı doğrusu. İnsan ister istemez heyecanlanıyor. O yüksek ve kalın taş duvarlar, 5-6 metre yükseklikteki tavanlar, git git bitmek bilmeyen koridorlar, devasa kapılar, bastıkça gıcırdayan tahta merdivenler, yer döşemeleri, tarihi ortama uygun perdeler, duvar halıları, döneme ait möbleler… Böyle bir ortamdan etkilenmemek ve tarihin derinliklerine doğru yolculuk etmemek mümkün değil.

Günümüzün ekonomik ve sosyal koşulları gereği, şatoların büyük bir kısmı müze-ev veya müze-otel haline dönüştürülmüş. Bakımı ve masrafı sonderece zor olan bu devasa mülkler için gereken para kaynağını; ziyaretçilerden alınan 3-5 pound gibi ‘gezme’ veya 15-20 pound gibi ‘konaklama’ ücretleriyle karşılama gayreti içindeler.

Carbisdale adlı ‘Youth Hostel’ (Öğrenci Yurdu) haline getirilmiş şatoda; ertesi gün güzel bir kahvaltıdan sonra gidip bilgi alıp “Bu gecede ben ısmarlıyorum, lütfen gene burda kalalım, üstelik bu gece ‘Skoç Gecesi’ etkinliğide var” dedim. Arkadaşım itiraz etmedi.

Güzel bir kahvaltı sonrası İskoçya’daki en görkemli şatolardan birine Golspie Sutherland yakınlarındaki Dunrobin Şatosu ve bahçesini ziyarete gittik. Uzun süre Sutherland Dükü’ne ait olan 189 odalı bu şatonun inşası 1275’te başlamış 1300’de tamamlanmış. Birinci dünya savaşı döneminde Denizcilik Hastanesi olarak, daha sonra 1965-1972 yılları arası erkek mektebi olarakta kullanılmış. Muhteşem bahçe düzenlemesi ise 18 yy bahçe sanatının mükemmel bir örneği.

Kaldığımız Carbisdale şatosunda akşam yemeği sonrası büyük salonda düzenlenen İskoç gecesine katıldık. Müziklerde danslarda çok ilginçti. O gece dans eden kızların kilt eteklerinin renklerine hayran olup sekizinci skoç eteğimi almaya karar verdim!

Gayda; İskoçya ile özdeşleşmiş borular ve tulum olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Her ne kadar Romalılar tarafından getirildiği rivayet edilsede hüzünlü sesiyle, kederli ezgileriyle bu çoskun doğa ile kaplı dağlarda yankılanan sesiyle bu ülkeye çok yakışıyor. Tıpkı türkülerin Anadolu’yla, Fadoların Portekiz’le örtüşmesi gibi.

Şato’da kaldığımız odanın penceresinden yemyeşil bir vadi gözüküyordu ki… Saatlerce seyretmek insanı sıkmak bir yana huzur veriyor. İskoçya’daki tarihi ve coğrafi güzellikleri gördükçe o vakte kadar defalarca İngiltere’yi ziyaret etmiş ve buralara gelmemiş olduğuma pişman oldum.

Ertesi gün Highlands’ın Başkenti, Inverness’e hareket ettik. Bu küçük endüstri, ticaret ve kültür kenti, Ness nehrinin ağzında ve Moray körfezinin güney yakasında. Piet Krallığı döneminde başkent olmuş kentin halkı tarihten beri balıkçılıkla geçinmiş ancak Kuzey Denizi’nde yer alan petrol plâtformları şehrin kaderini değiştirmiş.

Genelde yağışlı, sisli, soğuk, bulutlu ve güneşsiz olduğu söylenen Highlands beni sanırım birazda Temmuz ayı olması nedeniyle pırıl pırıl karşıladı. Büyük Britanya adasının en yüksek dağları Cairngorms ve ilk kayak merkezi de bu bölgede bulunuyor. Betty “Çok şanslısın bu gökyüzünü bulutsuz ve bilhassa şu dağların, tepelerin zirvelerini net görmek İskoçya’ya gelen çoğu kimseye nasip olmaz” dedi. Elbette şanslıydım. Bir kere eşini ve çocuklarını -gerçi hepsi koskoca yetişkin insanlar ama- en önemlisi işini gücünü bırakıp yıllık izninden bir haftayı bana ayırıp ve maddi manevî özveride bulunarak bana eşlik etmesi bulunmaz bir ayrıcalıktı… Bir de İskoçlara cimri derler ve haklarında fıkralar anlatılır. Herhalde bunlar, esas kendileri cimri olan ve ayrıca bir dolu kötü hususiyeti kendilerinde bulunduran İngilizlerin uydurması.

Buralara kadar gelmişken hiç içmesemde; ‘Hayat Suyu’ Viski’nin öyküsünü dinlemeden ve bir imalâthane ziyaret etmeden gitmek olmazdı. İçkiye pek düşkün olan Betty de eski ve ünlü firmalardan birine götürdü.

‘Scotch Whisky’ yüzlerce yıl önce yapımına başlanan, muhteşem doğanın ortasında sessizce akan mineral dolu Skye nehrihin suyu ile yine aynı topraklarda yetişen arpa ve sadece İskoçya’da bulunan ‘turba’ adlı bir cins bitki kömürünün birlikte kullanılarak damıtılmasıyla elde ediliyor. Viskinin hammaddesi arpa maltları; bitki kömürlerine işlenerek kurutuluyor ve bu viskinin kokusuna ve tadına siniyor. Dünyanın başka hiç bir yerinde bulunmayan bu malzeme İskoç viskisinin tadıyla kokusuyla taklit edilememesini sağlıyor. Bugün İskoçya’ya 190 kadar ülkeye ihraç edilmek suretiyle 2 milyar sterlin gibi bir gelir sağlıyor. İskoçya’da halen irili ufaklı 110 viski imalathanesi var. Viski tadını toprak, su ve havadan alıyor. Meşe ağacından özel surette hazırlanmış isli devasa fıçılarda bekletiliyor. Yaklaşık her varilden 330 şişe kadar viski elde ediliyor. Viskide kendi içinde üçe ayrılıyor; Malt, Tahıl (Grain), Harman (Blended).

Bu varillerin özelliği Kuzey Amerika ormanlarından özel seçilmiş 100-150 yıllık beyaz meşe ağaçlarının odunundan, titiz bir işçilikle ve 30 yıl en az viski üretiminde hizmet verecek şekilde ustalıkla imal edilmiş olmaları. Varil hem loş ortamda nefes aldırmalı hemde içindeki sıvıyı sızdırmamalı… Ömrünü tamamlamış variller ise bazen ortadan kesilip çiçek serasını gibi hizmet vermeye devam ediyor.

Bütün bu açıklamalardan sonra ikram edilen içecekleri usulen alıp hemen kadehleri arkadaşıma veriyorum. O lakır lakır viski içen tipik bir İskoç. Yazı bu kadar soğuk olan, kışını ise tahayyül dahi edemediğim bu ülkede soğuğada ancak böyle katlanılır diye düşünüyorum…

Aviemore üzerinden eve dönüyoruz. Son gecemde Büyük Britanya adasının meşhur yiyeceği ‘Fish and Chips’ ile karın doyurup golf kulübündeki danslı şarkılı eğlenceye gidiyoruz. Betty’nin oğullarından Rush koyu bir Beşiktaş’lıymış meğer. Üstündeki formayla beni şaşırtıyor!..

Ertesi sabah Betty ve Graham bana Edinburg’a kadar eşlik edip Londra’ya uğurladılar. Gidişte ve dönüşte transit geçtiğim ve keşfetme imkânı bulamadığım bu tarihi başkent genel görünüm itibariyle bana Londra’yı anımsattı.

Gerçek bir Türkiye tutkunu olan ve her sene en az iki sefer ülkemize gelen Betty’yi, ailesini ve ülkesini her şeyiyle çok sevdim. İskoçya’da çok hoşlandığım bir başka şeyde benim vazgeçilmezim; beş çayı keyfi oldu. Ama sütsüz içmek kaydıyla…

Bir doğa sever ne ister?.. diye sorunca; bu ülkeyi gördükten sonra benim vereceğim yanıt: “İskoçya gibi zengin bir tabiata sahip ülkesinin olması” olacaktır. Ancak ‘Para parayı çeker’ sözündeki gibi ‘Doğada doğayı çekiyor.’ Bir coğrafya ne kadar zengin tabiata sahipse o kadar bol yağmur alıp daha da bitki örtüsü artıyor… Biz ise güzel ülkemizde gitgide yeşili az betonu çok ortamlar yaratıp sonrada tabiatın gazabına uğrayınca acılar içinde kıvranıp gözyaşları döküyoruz.

İngiltere’ye kadar gidenlerin bir İskoçya kaçamağı yapmadan dönmeleri büyük kayıp. Hararetle tavsiye ederim. Ancak kış aylarına denk getirmemek kaydıyla!.. Ben kendi adıma ülkenin kalan bölümlerini ve aynı adanın diğer bölümünde yer alan İrlanda’yı ve Galler’i de birgün gidip görebilmeyi çok arzu ediyorum…

')}

Krallık ve demokrasi iç içe uyum içinde…

Aristokrasinin her adımda kendini hissettirdiği, doğanın şehir yaşamının içine girdiği, tarihin modernlikle birleştiği, sanatın sokaklarda yaşandığı, alışverişin kalbinin attığı bir şehir Londra…

Yirmi yıldan fazla bir zaman önce kurduğumuz “Bir Tutkudur Seyahat” (BTS) adlı grubumuz ile beraberce ilk seyahat ettiğimiz şehirdi Londra. Seyahat amaçlı para biriktirme havuzu yapıp iki yıla yakın bir süre düzenli olarak seyahat giderlerimizi karşılayacak parayı toplayınca, nereye gidelim, nereyi görelim diye hayallere dalmıştık. Sonuç olarak hiçbirimizin görmediği ortak bir şehir olan Londra’ya gitmeye, British Airways’in kuruluş yıldönümünde promosyon olarak çıkarttığı bilet fiyatlarının çok uygun olmasından dolayı karar vermiştik.

Uçak bileti tamamdı, bu kez otel seçimine sıra gelmişti. Daha evvel gidenlerden aldığımız bilgiler neticesinde Oxford Street civarlarında ya da Hyde Park’ın Marble Arch tarafına bakan kısmında bir otel ayarlamamızın turistik açıdan uygun olacağına karar verdik. Bu bölgelerin merkezi ve daha kolay ulaşılabilir olduğu vurgulanmıştı. Birkaç alternatifi gözden geçirdikten sonra Oxford Street diye adlandırılan caddesinin neredeyse başına denk gelen bir yerde, Totthenam Court Road Caddesi’nde ve metro durağında olan Hotel St.Giles da yerimizi ayırdık. Yirmi yıl evvel ne hazreti Google vardı ne de internet günümüzdeki gibi yaygın ve günceldi Türkiye’de. O halde gezgin ruhumu beslemek ve gezi öncesi bilgiler edinebilmek için gidilecek ülkenin konsolosluğunu ya da varsa havayolunu ziyaret ederek harita, broşür gibi materyaller temin ederdim.

İki, üç ay süren hazırlık ve heyecanlı bekleme neticesinde hareket günü gelip çatmıştı. BTS’nin üç kurucu üyesi olarak Londra’ya doğru havalandık. Pasaport kontrolü, valiz bandı vs derken Avrupa’nın en büyük havaalanlarından biri olan Heathrow havaalanından çıktık. Bizi bekleyen ‘shuttle’ otelimize getirdi. Kapıdaki silindir şapkalı, Bonjur kıyafetli ‘concierge’ İngiltere’nin aristokrat havasını daha otele girer girmez bizlere kendini hissettirmeye yetti. Öğlen saatlerinde odamıza çabucak yerleşip kendimizi Londra’nın en işlek caddesi olan Oxfort Street’e attık. Ayaküstü bir şeyler atıştırdık. Haritamızı açıp bu caddeyi baştanbaşa geçerek Marble Arch’a vardık. Yol üstünde İstanbul’da mağazaları olan birçok mağaza ile karşılaştık. Merak edip şöyle bir içlerini gezdikten sonra İstanbul’da gözümüzde büyüttüğümüz bu markaların aslında İngiltere’de orta sınıfın alışveriş yaptığı yerler olduğunu gördük. Caddenin sonundaki Hyde Park’ın köşesinde çift katlı ‘hop on – hop off’ denilen, turistlere şehir turu yaptıran çift katlı otobüsleri gördük. Her halimizden turist olduğumuz belli oluyordu. Otobüsün şoförü böyle bir tur isteyip istemediğimizi sordu. Hatta bu turun biletini kendisinden şimdi alırsak Londra’nın meşhur balmumu müzesi Madame Tussauds’ya bu biletle ücretsiz, hatta kuyruk bile beklemeden giriş yapabileceğimizi, tek tek, anlaşılır bir İngiliz aksanı ile anlatmaya çalıştı. İlk başta İstanbul’da turistleri kazıklamaya çalışan esnaflar aklımıza geldiğinden biletleri alıp almakta kararsız kaldık. Daha sonra içgüdülerimiz ile hareket edip yarı gönüllü olsak da şehir turu biletlerini alıp otobüse bindik. Bir saatten fazla süren harika bir Londra turu yaparken kulaklıklarımızdan da geçtiğimiz yerlerin bilgilerini dinliyorduk. Tur bitip tekrar Hyde Park’ın köşesinde inerken şoföre “bu biletler gerçekten müze girişin de geçerli değil mi?” gibi itimatsızlığımızdan dolayı adamı güldüren soruyu sormaya da çekinmedik.


SANATIN SOKAKLARDA YAŞANDIĞI COVENT GARDEN

Şehir turu sonrası bu kez haritadan Covent Garden’ı bulup rotamızı o yöne çevirdik. Sokak sanatçılarının, cafe ve pubların dolu olduğu bir bölge. Çok hareketli, keyifli bir yöre burası. Adım başı farklı melodilerin tınılarını dinleyeceğiniz sokak sanatçılarının konserini ayaküstü izleyebilirsiniz. Yere üç boyutlu resim çizen ressamlar, pandomim sanatçıları, adeta bir operadaymışçasına güzel icra edilen aryaları izleye izleye yürürken yorulduğunuzun farkına bile varmıyorsunuz. Dinlenmek için cafe’lerden birinde oturduğumuzda içtiğimiz kahvenin lezzeti bir başka şenlendirdi damağımızı.

Ertesi sabah beklemediğimiz güzellikte açık büfe kahvaltı ile karşılaştık. Zira bize ‘continental’ kahvaltı olacağı söylenmişti. Açık büfenin zenginliği karşısında güne daha keyifli ‘merhaba’ dedik. Haritadan daha önce yerini tespit ettiğimiz Portlan Place Caddesi’ni kesen New Cavendish Street adresindeki Central Synagogue’a (Merkez Sinagog) şabat duası için yollandık. Klasik güvenlik kontrolleri sonrası harika, büyük, aydınlık, pırıl pırıl sinagoga üstümüzde meraklı bakışların takibinde girip duamızı ettik. Nereden geldiğimiz, nasıl yaşadığımız ve İstanbul’u tanımaya çalışan sorular eşliğinde dua sonrası verilen seuda’ya davet edildik. Yabancı bir ülkede aynı dini paylaşan değişik kültürdeki insanlarla sohbet etmenin keyfi ile buradan ayrıldık.

Programda bir gün evvel şehir turu yaptığımız şoförün verdiği biletlerle Madame Tussauds Müzesi’ne gitmek vardı. Gerçekten metrelerce giriş için kuyruk bekleyen insanların yanından elimizi kolumuzu sallayarak, hiç sıra beklemeden ve tek kuruş ödemeden müzeye giriş yaptık. Dünyaca ünlü kişilerin balmumu heykellerini hayranlıkla izleyip dışarı çıktığımızda şoför hakkında düşüncelerimizden dolayı kendimizden biraz utandık.

RENKLERİN MEYDANI: PİCCADİLLY

Bu kez Londra’da çekilen filmlerde sıkça perdeye yansıyan, bol ışık ve reklamlı neonların bulunduğu Piccadilly Circus’a geldik. İnsan ve araç trafiğinin aynı filmlerdeki gibi hızlı çekimde ilerlediği bir ortam… Müzikallerin sergilendiği tiyatrolar, vizyondaki filmlerin oynatıldığı sinemalar, cafe’ler hepsi bu meydan çevresinde sıralanmış. Bilet fiyatları biraz pahalı olsa da buraya kadar gelmişken dünyaca ünlü bir müzikali izlemenizi tavsiye ederim. Gürültü, hareket, trafik adeta başımızı döndürdü. Caddenin sağ tarafında yer alan Çin Mahallesi fazla büyük olmasa da bir nebze olsun bu kültür hakkında bilgi edinmek için gezip görmeye değer.

Fazla oyalanmadan Trafalgar Meydanı’na yöneldik. Kahve molamızı burada vermeye karar vermiştik. National Art Gallery’nin ana giriş kapısının karşısında bulunan meydanda yer alan, İngiltere’nin özgürlük ve bağımsızlığı için Fransız ve İspanyol donanmalarına karşı mücadele eden Amiral Nelson’un devasa heykeli gerçekten görkemliydi.

Akşam yemeğine çıkmadan biraz dinlenmek için otelimize Hyde Park’tan geçerek gitmeye karar verdik. 249 hektarlık bir alana yayılmış, içinde Serpentine diye bilinen göledi içinde barındıran park Londra’nın en büyük, dünyanın çok tanınmış parklarından biridir Hyde Park. Yürüyüş yapanların, koşanların, oksijen soluyup vakit geçirmek için bir araya gelen emeklilerin, yemyeşil bir ortamda sohbet eden küçük gruplara söylevde bulunarak her türlü fikir ve görüşlerini yüksek sesle söyleyen insanların olduğu kocaman bir park ve bahçe burası.

İngilizlerin spesiyalitesi olan, bir arada sunulan mezgit balığı – patates tava ve salatadan oluşan Fish & Chips ile hafif ve basit bir akşam yemeği sonrası günü, otelin barında oturup bir şeyler içerek sonlandırdık.

Pazar sabahı kahvaltı sonrası ilk durağımız St. Paul Chatedral idi. Kraliyet ailesine mensup aile fertleri ile İngiltere’nin meşhur ve zenginlerinin vaftiz ve düğünlerinin de yapıldığı bu katedrali pazar sabahına bırakmamızın bir başka nedeni de pazar ayinini yakalama isteğimizdi. Dünyaca bilinen bir katedrali adeta bir müze gibi gezerken diğer taraftan İngilizlerin dua etme ritüellerini izleme fırsatımız oldu. Gezimizin Pazar programını buna göre ayarlamıştık.

Çarşı – pazar dolaşmayı çok severiz ancak alışveriş mağazalarına girmemeye de gayret ederiz. Kralların, devlet başkanlarının, zengin aristokratların alışveriş yaptıkları dünyaca ünlü Harrods mağazasını en azından görmek istedik. Mağazanın ‘Gurme Market’ bölümü olduğunu görünce heyecanla o tarafa yöneldik. Gerçekten mağazanın, adına layık bir marketi vardı. Alışverişe meraklı olanlar için, marka mağazaların bulunduğu, Oxfort Caddesi ve burayı dikey kesen New Band ve Regent caddeleri adeta bir cennet. Oxford Street üzerindeki Selfridges mağazasında ‘kaşer’ bölümünü gördüğümüzde nasıl keyiflendiğimizi anlatamam. Burayı gezmek biraz cebimizi yaksa da aldığımız salam, sosis, sucuk ve diğer ‘kaşer’ mamuller cebimizin yangınını söndürmeye yetti. Bu caddeleri baştan başa geçerken yorulduğunuz anda, Londra’nın ünlü ‘English pub’larına girebilirsiniz. Hangi puba girerseniz girin, buz gibi biranızı yudumlarken filmlerde gördüğünüz gibi dart oynayabilir, müzik kutusuna para atıp istediğiniz şarkıyı dinleyebilir ya da harika kokan aromalı kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Görkemli müzeler ve kuleler

Otelin resepsiyonundan öğrendiğimize göre Kraliçe ve ailesinin yaşadığı Buckingham Sarayı’ndaki nöbetçi asker değişimi töreni sekiz günde bir yapılıyormuş. Bu görsel şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim. British Museum en az Paris’teki Louvre, St.Petersburg’daki Hermitage ya da Madrid’deki Prado kadar görülmeye değer eserlerle dolu. Pazartesi günü gezmeye gittiğimizden müzeye girişler ücretsizdi. Londra Hayvanat Bahçesi’ni gezmek vakti olanlar için keyifli bir aktivite olabilir.

Londra’nın simgelerinden Tower Bridge, köprüsünden geçerken Westminster parlamento binası ve hemen yanındaki Big Ben saat kulesi, Thames Nehri’nin diğer yakasında adeta inci bir kolye gibi gözükür. Köprünün tarihçesini köprü üstündeki mini müzeyi ziyaret edip öğrenebilirsiniz. Londra’nın simgeleri demişken uzun püsküllü şapkalı askerleri, kırmızı telefon kulübeleri, ters yönde işleyen trafiğindeki siyah taksileri, çift katlı kırmızı otobüsleri, London Eye diye bilinen, 135 metre yüksekliğinde, Londra’yı tepeden seyredebileceğiniz dönme dolabı ve caddelerde dolaşan atlı polisleri ilk akla gelenlerdir. Thames Nehri kıyısındaki diğer bir tarihi eser de Tower of London. 1078 yılında I. William tarafından yapılan kaleyi gezdiğinizde kendinizi bir an Ortaçağ döneminde Aslan Yürekli Richard veya Robin Hood gibi hissedeceksiniz. Hayaller aleminden sıyrılıp Ortaçağ’dan günümüze gelirsek Londra’ya çok yakın, boylamların derecelendirilmesinde “0” kabul edilen Greenwich’i ziyaret edebilir, Fransız, İtalyan, Yunan, Çin mutfaklarının lezzetlerini tadabileceğiniz restoranların bulunduğu Soho’yu gezebilirsiniz.

Dünyanın en eski metrosuna sahip olan şehri, yer altından da hızlı bir şekilde gezerken istediğiniz noktaya birbirine bağlı on bir hat ve 270 istasyon ile çabucak varabilirsiniz.

Henüz daha bu şehri görmeye gitmediyseniz, bir an evvel programınıza alın derim sizlere. Geze kalın…

Bir Tutkudur Seyahat…