Lizbon / Portekiz Seyahatim

Portekiz‘i görmeyi çok istiyordum, okyanus kıyılarında kurulmuş şehirlerdeki hayatı hep merak ederim. Yılbaşında kısa bir seyahat yapmak istedim, hem görmediğim bir şehir olsun, hem yılbaşını geçirelim hem de ucuz olsun diye araştırdık ve Lizbon‘a gitmeğe karar verdik.

İçinde 167 yolcu olan uçağımız tam zamanında kalktı. Biz üç kişiyiz, diğerleri gittiğimiz seyahat şirketinin yolcuları. Otelimize gidiyoruz, rehber de bu arada bilgiler veriyor. Portekiz‘in nüfusu 11 milyon, Lizbon‘un nüfusu 2 milyon, metrosu 28 yıl önce yapılmış, enflasyon yüzde 3,2 imiş. Portekiz‘de Nobel Ödülü almış olan iki kişiden biri ilk beyin  ameliyatını  yapan  doktor  diğeri  ise  edebiyatçı  ―Jose Saramago‖. (İsa‟yı normal bir insan gibi gösterdiği için kilise tarafından aforoz edilmiş.)

Lizbon‘ un iki çember denilen yerinden geçiyoruz, sağda gecekondu bölgesi, solda apartmanlar var. En pahalı alışveriş merkezi ise Colombo.

Belem bölgesine geldik, 1415 yılından itibaren keşiflerden alınan ganimetlerle yapılmış, turistik bir yer. Jeromi manastırı var. Vasko da Gama‘nın ilk denize açıldığı yer. Türkler İstanbul‘u fethedince İpek Yolu kapandığı için, Portekizliler okyanusa açılıyor. İlk sefere çıkışın hatırası için bir heykel grubu yapmışlar. Salazar tarafından yapılmış,

1975 yılında bitmiş. Bonsantu parkından geçiyoruz, çam ağaçları var. Lizbon‘nun akciğeri deniyor. Park, atlı polisler eşliğinde devlet koruması altında.

Şehri ikiye bölen Tagus Nehri var, üzerinde Salazar köprüsü var, 1965 yılında yapılmış, iki katlı, üstü araba yolu, altı tren yolu.

Eskiden, şehre elektrik sağlayan santral şimdi bilim müzesi olmuş, önünden geçiyoruz, karşı adaya giden feribot da buradan geçiyor. Cumhurbaşkanlığı ufak bir bina, koruması yok. Sahilde bir uçak maketi var, Portekiz‘den Brezilya‘ya bu model uçak ile ilk defa gidenin resmi var.

Lizbon‘un önemli bölgeleri; Dokas bölgesi, barlar ve kafeler, Expo Meydanı (Sony Meydanı da deniyor), Praça da Commersia, bu meydanda yılbaşında halk toplanıyor.

24 Temmuz Avenue‘den geçiyoruz. Soldaki bina balık ve sebze hali, sabah üçte açılıyormuş.

Meydan önce pazarmış, Cizvitler dua etmek için mumları yakarken yangın çıkmış, her yer yanmış. Marques de Pompal dine sıcak bakmadığı için bu yangını bahane ederek Cizvitleri öldürmüş. Bu olay, 1755 yılında oluyor.

Meydanın etrafında Bakanlıklar var, meydanı çevreleyen sütunlar Mason işaretleri imiş, yöneticilerin hepsi Mason‘muş. Portekiz‘de isteyen herkes Mason olabilirmiş, Mason okulu varmış.

Nehir yatağından geçiyoruz, altı meşe kütüğünden asansör var, Eyfel Kulesi‘ni yapan mimarın talebesi yapmış. Praça de Figueiro‘den (incir pazarı) geçiyoruz. Rossio bölgesindeyiz. Bu bölge Lizbon‘un kalbi sayılıyor. Yangından kalan tek kilise burada.

Özgürlük meydanından geçiyoruz, iskelet şekli verilmiş, yuvarlak kısımlar var, enerji merkezleri olduğunu söylüyorlar, meditasyon yapılabilirmiş. Yolun sonunda Marki De Pompal‘ın heykeli var. Caddeye yakın eski bir binadaki otele geldik, herkes odalarına yerleşti.

Günlük turla Quel uz ve Ericerirax üzerinden Sintre‘ye gidiyoruz. Estoril, Kaskal ve Roka‘dan (Avrupa‟nın en batı ucu) geçeceğiz. Sintre‘de öğle yemeği yiyeceğiz, burada Müslümanların yaptığı cami var, 20 kilometre uzunluğunda su kemeri var. 1755 yılındaki depremde dahi yıkılmamış, 230 yıldır kullanılıyormuş.

Lizbon‘da yaşayanlar için iki kelime kullanılıyor. Paisante ve Calme; yavaş ve sakin insanlar demekmiş. Hiç aceleleri yok. Lizbon‘un merkezi 20 kilometre, banliyöleri ile büyük. Salazar‘dan sonra kolonilere özgürlük verilmiş ve zenciler gelmiş, dolayısıyla nüfus artmış. Nüfusun yaklaşık yüzde 40‘ı Lizbon ve Porto‘da yaşıyor. Porto ikinci büyük kenti, günümüz yetmediği için gidemedik. 12 eyalet var, İspanya sınırı 1200 kilometre. 1245 yılından bugüne kadar sınır aynı imiş, hiç değişmemiş. Asgari ücret 300 dolar, ortalama kazanç 800 dolar. Tekstil, deri ve ayakkabı sanayi var. Tarım ürünleri ithal ediliyor. Kendi çiftçisi malını satamıyor, bu yüzden çiftçiler arasında huzursuzluk varmış.

Lizbon – Kaskal arası 30 kilometrelik bir sahil şeridi, eski adı Costa del Sol, İspanya‘daki sahil şeridi ile aynı adı taşıyor diye, İspanya‘nın baskısı ile ismi Costa del Lizbon olarak değiştirilmiş. Şehir Romalıların ve Arapların kontrolünde kalmış, 1747 yılında Portekizliler başa geçmiş, sahilde kale ve kuleleri var. İngiltere Portekiz‘e yardım eder diye, İspanya kendini korumak için savunma kuleleri yapmış.

Tagus Nehri‘nin okyanusla birleştiği yeri gördük. Estoril‘den geçiyoruz, zengin bölge imiş, Avrupa‘da da tanınıyor ve Monte Carlo‘dan sonra en büyük kumarhane burada bulunuyor.

Sintre‘ye geldik; ismi Kelt‘lerden geliyor, ay tanrılarının ismi. Şehri VIII ve XII. yüzyılda Araplar işgal ediyor ve sur yapıyorlar, şehir bu surların içinde. Kral I. John‘un sarayı var. Sarayın yerinde eskiden cami varmış. Saray; eski, taş bir bina, odalar ufak. Kral 1. Manuel sarayı büyütüyor. Vasko da Gama onun zamanında seferler yapmış,

  • yüzyılda  sanatçılar  gelmiş.     Lord Byron da gelmiş, Sintre‘ye ―Benim cennetim‖ dermiş.

Dışarıda ufak bir bahçe var, Vasko da Gama seferden gelince bu bahçede kralla buluşuyor ve Hindistan‘ı krala armağan ediyor. Tarihî bir bahçe.

Öğle yemeği yedik. Önce ekmek, zeytin, tereyağı, çok ufak kaplarda yoğurt geldi. Sonra da balık köftesi, sarımsak soslu karides ve kavun verildi. Sonra lahana çorbası (millî çorbaları), şiş balık, üç uzun şiş bir arada masalara getirip servis yapıyorlar, yanına karnabahar ve patates servisi de yapıldı. Kırmızı ve beyaz şarap serbest. Yemek sonunda dondurma servisi yapıldı. Lokantanın içi; tavanda soğan sarımsak, su kabakları ve filelerde ufak domatesler, duvarlarda doldurulmuş hayvan başları ile değişik bir tarzda dekore edilmiş.

Lizbon‘un Tejyada (peynirli) ve Tredosoydo dedikleri yastık gibi (içinde krema varmış) iki meşhur keki varmış ama ikisinden de bulup yiyemedik.

Portekiz‘de boğa güreşlerinde, İspanya‘nın aksine boğalar öldürülmüyor.

―Al‖ ile başlayan isimler Arap kökenli. Ülkede zeytin ve mantar yetişiyor, güneyde mermercilik, tarım ve balıkçılık yapılıyor. Bir kişinin yıllık balık tüketimi 60 kilogram.

İlk, orta ve lise mecburi, 12 yıl mecburi eğitim var. Üniversite beş yıl. Evlilik az, beraber yaşamak daha fazla, boşanma oranı yüzde 40. Kadınların ekonomik özgürlüğü varmış.

Obidus‘ta mola verdik. Orta Çağ‘dan kalma, kale içinde yaşanılan bir yerleşim bölgesi, yeni yapı yok. Önce Romalılar sonra Araplar işgal etmiş, Araplardan sonra 1147 yılında Portekizliler gelmiş. Vişne likörü meşhur. Jinja Oteli var, dokuz odalı, beş yıldızlı. Etraftaki seramikler XV. yüzyıldan kalma, XVIII. yüzyılda Çin‘den etkilenmişler. Mavi, beyaz mozaik yapımına başlamışlar, Expo akvaryumunda ise 57000 parça seramik kullanılmış.

Nazaret‘e geldik. Okyanus kenarında bir sahil kasabası, Fenikeliler kurmuş, fakir insanların oturduğu bir şehir. Kadınların söz hakkı var, erkekler balıkçılık yapıyor. 110 metre yüksekliğindeki dağlık bölgedeki kısımlar en eski bölge. Kocası balık avcılığı sırasında ölen kadınlar, yas tutup ömür boyu siyah giyiyorlar. İlk gelen turistler, 1970 yılında Fransızlar oluyor. Turizmden biraz zengin olmuşlar, eskiden bir elbisesi olanın şimdi yedi elbisesi varmış, bu insanlar kendilerini zengin sayıyorlarmış. Nüfus kışın 15000, yazın 100000.

Herkes sahilde toplanıp okyanusu seyrediyor, çok dalgalı, nefis bir görüntü.

Fatima bölgesine geldik. Hristiyanlar için kutsal bir bölge. Eskiden Fatima isimli Müslüman bir kız esir kampında yaşıyor, kampın yetkilisi kıza âşık oluyor, evlenebilmek için kraldan izin istiyor. Kral, kızı Hristiyan yaparsa

evlenebileceğini söylüyor, kız katolik oluyor, Oryan adını alıyor. Evleniyorlar, daha sonra Fatima ölüyor; gömülü olduğu yere, eski ismi olan Fatima deniyor.

1917 yılında bir mucize gerçekleşiyor. Portekiz, Katolik bir ülke idi. I. Dünya savaşı sırasında ülke çok fakirdi. 7–10 yaşlarında ikisi kız, biri erkek üç çocuk her gün ormanda oyun oynuyorlarmış. Mayıs ayında karanlık bir günde çocuklar ormanda oyun oynarken şimşekler çakıyor, çocuklar korkarak eve gitmeğe karar veriyorlar, arka arkaya üç şimşek çakıyor ve önlerindeki ağacın içinde beyazlı bir kadın silüeti beliriyor, çocuklar korkup duaya başlıyor. Kadın (Hz. Meryem olduğu kabul ediliyor) çocuklara, ―Ekim ayına kadar her gün saat 12:00‘de buraya gelip dünyanın kötülüklerden korunması için dua etmelerini‖ söylüyor ve çocuklara üç sır veriyor: 1-) Dünya savaşı kısa zamanda bitecek, 2-) Bir savaş çıkmaması için dua edin ve 3-) Bu sırrı kimse bilmiyor! (Daha sonra Papa‟nın vurulması ile ilgili olduğu Vatikan tarafından açıklandı.) Bu olaydan sonra çocuklar köye dönerek, gördüklerini herkese anlatıyorlar, kimse inanmıyor. O zamanki hükûmet dine karşı olduğu için çocukları bir müddet hapsedip daha sonra serbest bırakıyorlar. Bir gün bütün halk, köy meydanında toplanıyor ve çok kötü bir yağmur yağıyor. Herkes korkunç derecede ıslanıyor, iki dakika sonra güneş çıkıyor ve herkesin üstü başı kuruyor. Bu olaylar mucize olarak kabul ediliyor. Üç çocuktan ikisi ölüyor, kız çocuklardan birisi hâlâ hayatta, Azize Lucia, 80 yaşında ve Lizbon‘da yaşıyor. Hayatı boyunca sadece beş kere evinden çıkmış. Papa yeni seçildiği zaman ilk önce Azize Lucia‘ya gelerek feyz alırmış. Papa II. John‘un ziyareti sırasında Azize Lucia‘nın, ―3. Sırrı‖ Papa‘ya söylediğine inanılıyor.

Adağı olan insanlar, tekrar buraya geldiklerinde yürüyerek gelip meydandan kiliseye kadar dizlerinin üstünde yürürlermiş.

Kilisedeki Meryem Ana‘nın başında bir taç var. II. Dünya savaşı sırasında Portekizli kadınlar, ülkelerinin savaşa girmemesi için aralarında para toplayarak bu tacı yaptırıp takmışlar. Hz. Meryem çocuklara 13 Mayıs‘ta görünmüş, Papa da 13 Mayıs‘ta vuruldu. Papanın vücudundan çıkarılan kurşun bu tacın içine konmuş. Her yıl 13 Mayıs‘ta herkes buraya geliyor, kalacak yerler dolduğunda, gelenler yerlerde yatarmış. Hac yeri olarak Katolik ve Protestanlar için kutsal bir yer. ‗Matalya‘ isimli XIII. yüzyıla ait, gotik tarzda, 150 yılda tamamlanmış bir kilise gördük.

Bu bölge, dinen çok kutsal, kilisede her saat başı ayin var, kilisenin önünde çok geniş bir alan var. İnsanlar her yerde dua ediyor, mumlar yakıyor. İnsan boyunda! İlk defa bu kadar büyük mum görüyorum. Sağlık ve dünya seyahati dileyerek… Tabii ben de hemen bir tane mum yakıyorum!

Hava karardı, civardaki dükkânlara kısa bir tur yapıp Lizbon‘a döndük.

Yılbaşı gecesini herkes kendi arzusuna göre organize etti. Biz halkın toplandığı meydana gitmek istedik, ancak çok fazla yağan yağmurdan ıslandık, kurumak ve dinlenmek için Hotel Tivoli‘ye girdik. Otelin resepsiyonuna bir rezervasyon yapmalarını rica ettik. Bizi Maxim Night Clup‘a gönderdiler. Yemek güzeldi, bize çok itibar ettiler, gece yarısı yaklaşırken herkese folyo kâğıt içinde siyah kuru üzüm ve her masaya şampanya dağıttılar. Saat 24:00‘de şampanyalar açıldı ve dans başladı. Gösteri ve striptizi seyrettik, ıslaklığın ve yemeğin verdiği rehavetle saat 02:30‘da uyuklamağa

başladık, büyük şovun 03:30‘da başlayacağını öğrenmemize rağmen bekleyecek hâlimiz kalmadı ve otele döndük.

Son gün… Grup serbest. Kahvaltıdan sonra Expo 98‘deki akvaryumu görmeğe gittik. Her çeşit balık, okyanus bitkileri var, bir koridoru takip ederek geziyoruz.

Çıkışta kestane aldık, kestaneleri altı delik ters huni şeklinde bir kapla ateşin üstünde kavuruyorlar, kavururken içine kalın tuz atıyorlar, kestanelerin üstü beyaz oluyor, tadı aynı.

15 numaralı otobüs ile araba müzesine geldik. Burada, eski saltanat arabaları sergileniyor. Barok ve Rokoko tarzı; Avusturya prensesinin çeyizi olarak gelen, elçi olan Papa‘nın kullandığı, ön ve arkalarında heykeller olan, içleri kadife, tabanı abanoz olan arabalar eski fakat görülmeye değer.

Çıktıktan sonra 27 numaralı otobüse binip Avenue Libertade‘ye geldik. Bir marketten son alışverişler yapıldı. Otele döndük, saat 17:25‘te otobüs geldi, alana ulaştık ve dönüş yolculuğumuz başladı.

Lizbon turu dört günlük olduğu ve iki günde ekstra tur yapıldığı için şehri fazla dolaşamadım. Müzelere ve Vasgo da Gama‘nın mezarına gidemedim. Bana, şehir dağınık gibi geldi, bölgeler arası uzak, şehir yedi tepe üzerine kurulmuş bu yüzden İstanbul‘a benzetirlermiş. Nüfus az olduğu için sokaklar tenha. Dükkânlar erken kapanıyor. Şehir çok temiz, dört hatlı metrosu güzel, metronun duvarları renkli fayans ve resimli, insan figürleri var. Evlerin ön yüzlerinde mavi desenli fayanslar kullanılmış. Metroya ilk girişte bir bilet aldık, bir daha hiç bilet almadık; ne metro da ne otobüste soran olmadı. Güzel bir seyahat oldu, genelde memnun kaldık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir