Isfahan

İSFAHAN; MEDENİYETLERİN RUHU

Zihnimin duvarları arasına sıkıştırdığım kökeni 80’li yıllara dayanan bir düş gibi merakımın beynimi adeta kemirdiği, bazen korku, bazen endişe ile erteleyip durduğum bir seyahat idi İran gezisi.

Atatürk Havalimanı’nda İran Airkontuarında kuyrukta valizlerini teslim etmek üzere bekleyen karışık bir grup gencin arkasında sıramı beklemeye koyulmuşken,istemeden kulak misafiri olduğum bazıları bermuda giymiş gençler orada bu kıyafetin sorun olup olmayacağını kendi aralarında tartışırken içlerinden biri dönüp bana “sizce sorun olur mu? diye sordu; ben de bir fikrim yok ben de ilk kez seyahat ediyorum İran’a sorun olacağını düşünmüyorum diye cevapladım.Bu sırada kendimi tanıtıp, tanışalım isterseniz deyince sonradan hepsinin farklı sektörlerde ve mesleklerinde oldukça başarılı arkadaşlar olduklarını öğrendim. Uçakta ayak üstü sohbet, muhabbet derken benim kabin görevlisi ile Fars dilinde yapmış olduğum sohbet elinde epeyce kalın bir İran kitabını karıştırıp duran bayanın dikkatini çekmiş olmalı ki, gelip Fars dilini nereden öğrendiğimi sordu, kısaca özetledim Farsça ile olan ilişkimi sonra tek başıma yolculuk ettiğimden hangi yöne gittiğimi sorunca ben Kum, Kaşan, İsfahan yönüne gideceğimi belirtince onlarda aynı yoldan Pakistan, Hindistan’a doğru gideceklerini, gezecekleri ülkenin dilini az çok konuşan birinin yanlarında olmasının avantaj olacağı düşüncesiyle istersem gruba katılabileceğimi söylediler. Genelde yalnız seyahat etmeyi tercih ettiğimi lakin düşüneyim biraz deyip Tahran İmam Humeyni Havaalanı’na kadar gözlerimi kapatmış olduğumu 3,5 saat sonra uyandığımda anladım.

Sırt çantamı alıp yürüdüğümde grubu valiz beklerken buldum teklif için teşekkür edip kendileriyle vedalaşarak biraz döviz bozdurup toman alıp bir taksiyle yaklaşık 40 km uzakta olan Forudgah-e Emamdan Kum-Kaşan-İsfehan yönü yerine Tahran’a geçmeye karar verdim. Saat 14.00 gibi küçük şirin bir hotel olan Meydan-ı Firdevsi’ye yakın bir çıkmaz sokaktaki Ferdis hotele yerleşiyorum niyetim gece otobüs ile terminali cenuptan İsfahana geçmek…

İSFAHAN NİSF-İ CİHAN

Günlerden Çarşamba haftasonu dönmek üzere yer ayırtıp gece saat on gibi güney terminalinden İsfahana doğru hareket ediyorum.Sabahın erken saatlerinde merkeze yakın bir hotel bakınırken Nakş-ı Cihan hotelinin caddeye bakan aynalı renkli süslemeleri dikkatimi çekiyor, resepsiyonda biraz pazarlık ettikten sonra yerleşiyorum.Meydanı İmam’a yakın İsfahan Belediyesi karşısında rahatlıkla gezip geri dönebileceğim bir nokta. İran’ın en büyük üç şehrinden biri olan bu şehir, kökeni 16. yüzyılda bir madeni para üzerine yazılmış olan farsça “İsfahan nisficihan” ,yani “İsfahan dünyanın yarısıdır” sözüyle adeta özdeşleşmiştir. Hakikaten İsfahan dünyalar kadar güzel bir şehir bunu bir çok medeniyete baş şehirlik etmiş olmasından ve şehrin mimari yapısının mükemmel olmasından müşahede etmekteyiz.

Medler döneminde Aspandana adıyla Medler’in en önemli sehri olan İsfahan, 642’de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy’da İsfahan’ı kendisine başkent yaptı, Selçuklular Sultan Melikşah döneminde bu güzel şehri her bakımdan gelişirmiş lakin ardından Moğollar ve Timur’un orduları tarafından talan edilen bu şehir ta ki Safevi hükümdarı I. Şah Abbas zamanında, 17. yüzyılın ortalarında ancak görkemli günlerine dönebilmiş,kısa bir tarih hatırlatmasından sonra kahvaltıya inmek üzere odadan çıkıyorum aşağıya indiğimde bir sürpriz; 4 motorcu vatandaşımız kahvaltıda onlara selam verip eşlik ediyorum biraz havuç reçeli bir yumurta biraz peynir zeytin ve birkaç çeşit İsfahan tandır ekmeği ile açık çay kısa süren sohbetimizde İstanbul’dan gelen motorcu gezginleri Pakistan’a gitmek üzere yolcu ediyorum.

Meydan-ı İmam

Sabah 8.30 sularında hotelim nakşı cihandan aldığım harita ile yürüyerek İmam Meydanı’na giriyorum, meydanı çevreleyen kapalı çarşıda dükkanlar yeni yeni açılıyor, 17 yaşlarında bir delikanlı temizlik yapıyor, selam veriyorum, fotoğraf çektiğimi görünce gelip nereli olduğumu sordu, İstanbul Türkiye deyince Müslüman olup olmadığımı merak ettiğini söyledi, ben de yaygın biçimi ile Müslümanım elhamdülillah diye cevap verdim, ismi Muhammed Ali olan hafif sakalı ile bu genç biraz gözlerime bakıp “Şii mi Sunni mi” olduğumu sordu, Sunni olduğumu söyledim sonra tekrar gözlerimin içine bakıp “peki Şii olmak istemiyor musun” dedi; ben de “zaten Şiiyim” deyince şaşırdı nasıl yani dedi, az önce Sünni olduğunu söyledin ya bunun üzerine biran düşünüp ona farsça bir cümle kurdum “herkesi ki Ali ragabulest an keski şiayı Ali est, her kesi ki Ali ragabulnist an kes ki muselmannist “ (Her kim ki Aliyi kabul ederse onun taraftarı sayılır, her kim de Ali’yi reddederse o zaten Müslüman değildir) dedi ki “abi seni bırakmam artık birlikte gezeceğiz sana gezdireceğim İsfahan’ı” dedi, dükkanda çay ikram etti kardeşinden müsaade isteyip dünyanın en büyük meydanı olan eni 160 m boyu 500m olan 80 bin m2’lik ünlü İmam meydanına birlikte giriyoruz etrafı sütunlu yapılan ile kapalı çarşı şeklinde düzenlenmiş ortasında geniş bir havuzla süslenmiş meydanın eskiden adı Şah Meydanı iken devrimden sonra İmam Meydanı adını aldığını ve Unesco dünya mirası listesine girdiğini Muhammed Ali’den öğreniyorum.

İmam Humeyni Meydanı’nın sonundaki turkuaz kubbeli ve yapımına Selçuklular zamanında başlanmış olan Mescid-i İmam; mavi çinileri farklı mukarnaslı giriş kapısı ile görkemli bir mabet meydana adeta hükmediyor gibi lakin biz Muhammed Ali ile önce Kah-ı Ali Gapuyani Ali’nin kapısı demek olan bu saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim bir yapıyı geziyoruz. Şah hanedanının havuzlu balkondan meydandaki etkinlikleri törenleri izledikleri 1597 yılına ait bir saray sarı mavi tonların hakim olduğu çinili merdivenlerinden havuzlu balkona çıkıp oradan meydanın bitimsiz panoramasını izliyoruz, Muhammed Ali bir şeyler soruyor sürekli bir taraftan da bu sarayın altından mescidi imama uzanan bir tünelin olduğundan bahsediyor biraz fotoğraf çektikten sonra hayatım boyunca daha iyisini göremeyeceğimi düşündüğüm bana göre dünyanın en güzel ahşap parçalı kubbe tezyinatı; başka hiçbir yerde göremeyeceğinize bahse girerim..

Daha ilk durağım olan İmam Humeyni meydanında anladım ki Tahran ve Meşhed’den sonra en büyük şehir olan İsfahan’ı iki güne sığdırmak çok zor olacak fakat programımı ona göre yapmıştım, dönüşte iki gün Tahran’ı gezip döneceğim.. İmam Mescidi’ne girmeden kapalı çarşıları görmek istiyorum, bu arada Muhammed Ali gelen bir telefonla annesine gitmek üzere vedalaşıp ayrılıyor, ben de çarşıya giriyorum, tarihten bir sahne gibi adeta İsfahan çarşıları ,sanatın mimarinin edebiyatın estetiğin her seyde zirve olduğunu buradan gözlemleyebilirsiniz. Minyatürler, sedef kakmalar, tezhipler, hatlar, aynalı tablolar ,metal işleri mozaik ürünleri, eşsiz seramikler, vazolar, çiniler adeta rüyada gibi kendinizi kaybedip büyüleniyorsunuz. Doğunun gizemi diye söylenen tarifin bu olduğuna kanaat getiriyorum. Haftanın sadece bir günü Pazar sadece bayanlara özel açılıyormuş ve onlar istedikleri kadar kalıp istedikleri gibi alışveriş yapabiliyormuş.

Mescid-i İmam

Parlayan turkuaz mavisi çinileriyle bir şaheser olan bu mescit İsfahan’nın sembol eserlerinin başında geliyor Selçuklular tarafından inşaasına başlanan bu mescidi Şah Abbas’ın tarafından yaptırılan 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanmış. Mescidin içine girdiğinizde adeta turkuazın maviliğine teslim oluyorsunuz, düş gibi bir sesin akustik olarak 49 farklı tonda yankılandığının tespit edildiği belirtiliyor, üstelik insanlar bunun sadece 12 tanesini algılayabiliyormuş, yanımızdaki gruba bu bilgileri anlatan rehber gerçekten inanılmaz fantastik bir atmosfer olduğunu da ekliyor. Gruptan bir delikanlının büyük kubbenin altına gelecek bir noktadan “Allahu Ekber “diye seslenmesi sanki gökyüzüne ulaşıyor gibiydi.. Mescidin mavi çinilerinin geceleri, ışığı yansıtması ile başka bir güzellik onu de fırsat olursa gece gelip göreceğim diyerek adeta efsunlandığım mescitten çıkıp Şeyh Firuze taşlarla bezenmiş bir başka düşşel anıt olan Şeyh Lütfullah Mescidine doğru yürüyorum.

İmam Meydanının doğu köşesinde bulunan Şeyh Lütfullah Mescidi Şah Abbas tarafından kayın pederi olan Lübnan asıllı Şeyh Lütfullah adındaki İslam aliminin adına yaptırılmıştır. İlk zamanlar medrese ve sohbet mekanı olarak düşünülen mescidin minaresi bulunmamaktadır. Mescid-i İmama göre daha sade ve mütevazilakin oldukça estetik bir mescit olarak inşa edilmiştir.

Günün ortasını çoktan geçmişiz ,meydanı terkedip yakındaki ChelSutuna Sarayına doğru yürümekte zorlanacak kadar yorulmuş olduğum gerçeğiyle de çabucak yüzleşmekten hoşlanmıyorum lakin iki güne sığdırmak durumunda olduğum koca İsfahan var önümde ..

CehelSutun

CehelSutun(40 sütun) Sarayı meydanı çıkınca ilk sola dönüldüğünde hemen karşınıza çıkan saray, meydandaki Ali Gapu sarayının tam arkasında büyük bir asırlık bahçe içerisinde yer almaktadır. Chelsutun (kırk sutun) sarayının 20 tane ahşap sütunu bulunmakta olup önündeki havuza yansıyan 20 sütun görüntüsü ile birlikte toplam da 40 sütun ettiğinden Kırk sütun Sarayı ismini almıştır. Aynalı Mukarnaslarla bezenmiş bir görkemli kapıdan girilen bu yapının içinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in Çaldıran savaşı da büyük bir duvar üzerinde resmedilmiş olarak sergilenmekte ayrıca eski eser koleksiyonlarının sergilendiği bir müze durumunda İsfahan’ın ve İran’ın yoğun ziyaretçi alan müzelerinden birisi olma özelliğini taşıyor vakit ikindi vakti yorgunluk artık taşınmaz hale geldiğinden gidip büyük asırlık ağaçların altında uzanıp dinlenmek amacıyla bahçenin içlerine doğru yürüyorum, az ileride ağaçların içinde önünde küçük havuz ve sedirlerin olduğu şirin bir geleneksel çayhane görüyorum, doğruca gidip otantik İran milli kültürüne göre döşenmiş tamamen geleneği yansıtan başta halı kilim ve oturma grupları duvar resimleri ve kumaş kaplamalar insanı tarihin içine götürüyor, adeta fazla kalabalık olmayan çayhanede gözüme kestirdiğim bir yere uzun oturup ayakkabılarımı çıkarıp bir çay ve yanına da bir galyan (nargile) söylüyorum değmeyin keyfime hiç kalkacağım yok buradan…

Kristal şekerler kullanılıyor çay için altın sarısı çubuklara tutturulmuş bardağa daldırıp tatlandırıyorsunuz. Çayın yanda kek tarzın da yiyecekler atıştırıp akşam için düşündüğüm ziyafetten dolayı atıştırmalıkla geçiştiriyorum, öğle öğününü çünkü akşama planım İsfahan’ın ünlü restoranı Shahrzad da yemeyi düşünüyorum, nereden baksan 1-2 saat dinlendim, kendime geldim, toparlanıp İran’ın sembol eserlerinden biri olan Siosepol Köprüsüne yürüyorum, mesafe çok değil yavaş yavaş ..

Siosepol Köprüsü

ZayendeRud ırmağı üzerindeki 1602 yılında yapılmış olan33 gözlü Si-o-se Pol (Farsçası : 33 sütunlu köprü ) mimarı olan Allahverdi Han adıyla bilinen 300m uzunluğunda 14m enindeki meşhur köprüdeyim.. Köprü üzerinden yürüyüp karşıya geçiyorum, sonra tekrar dönüp kemerlerle bölünmüş upuzun balkon gibi kısımlarda herkes resim çekiyor yada çekiliyor genç kızlar çocuklar etrafımı çevirip “harici “diyerek “ağa hali şoma çitory” sohbet etmek istiyorlar, ayak üstü İstanbul’dan geldiğimi öğrenince dizilerden bahsedip bir şeyler soruyorlar, sinema tv okuyan bir öğrenci entelektüel konulara girmek niyetinde lakin zamanımız yok, gel birlikte gezelim cevabım karşısında şaşırıp teşekkür ederek tekrar arkadaşlarına dönüyor. Köprünün alt kısmı merak ediyorum, insanlar ayakkabılarını çıkartıp bent gibi yapılmış suyun debisinin düşürüldüğü bir düzlemde yalın ayak nehri karşıdan karşıya gecen insanlar veya hut merdivenlerde dinlenip ayaklarını suya sokarken uzun bir yanık sesle gazel kaside tarzında acının harman olup savulduğu bir İran ezgisine kulak veriyorum, mübalağa etmiyorum, nehrin öte yakasına kadar duyulduğundan eminim. Biraz aşağıya doğru yürüyüp PuleHacu köprüsü de bir başka görkemli tarihi anıt eser orayıda gezdikten sonra Gül-i Bağ gül bahçesini gezip günün sonunu Shahrzad da yemekle sonlandırmak üzere taksi çevirip biraz pazarlıktan sonra biniyorum aslında hiç pazarlık yapacak halim yok, Allah’tan İran çok ucuz. Akşamın hafifçe saçlarını döktüğü anda kendimi meşhur restoranın karşısında buluyorum. Restoran adeta bir saray yavrusu bir sanat galerisi havasında duvarlar minyatürler ve İran el sanatlarının süsleme örnekleri ile dolu doğunun gizemini mistik tarafını ortaya koyan bir tarz oluşturulmuş ,etrafa bakındığımda göz ucumla nedense hep zengin insanların uğrak mekanı olduğu izlenimine kapıldım.

Çorbaya bayıldım yarma ve havuç ile yapılmış küçük yeşil limonların da bulunduğu çorba enfes denilecek kadar var, ardından Kebab-ı khubide söylüyorum güzel oldukça doyurucu bir kebap eti de nefis yanında taze naneli ayran ve lavaş götür götürebildiğin kadar. Sonra mütevazi hesabımı ödeyip doğruca taksiciye Naksi Cihan hoteli dedim… Yorgun argın bedenim beyaz şiltesine düşer düşmez rüyalar yürümüştü, çoktan kirpiklerime tutunup gözbebeklerime kadar sabah erken kalkacağım.

Vank Katedrali

Ertesi gün ilk işim Vank Kilisesine gitmek Ermenilerin yoğun olduğu Colfa semtinde kutsal hikayelerin minyatürlerle anlatıldığı renklerin canlılığı adeta Katedral muhteşem bir tablo gibi insanı çarpan etkileyen bir yer, mutlaka görülmeli bu kilise.. Kilise bahçesinde küçük bir Ermeni müzesi de bulunmakta, hızla dikkatimi çeken camekan içinde büyükçe bir Türkiye haritasının da varlığı sanıyorum, Ermenilerin temcit pilavı gibi sürekli ısıttıkları şeyler babından konulmuş olmalı diye düşünüp çıkıyorum..

Minar Cumban

Günün ikinci durağı Minar Cumban yani sallanan minareler taksiye beş toman verip çok fazla mesafede tutmayan sallanan minarelere varıyoruz, sıradan bir bahçe girişinden geniş bir avluya çıkılıyor ve kalabalık bir grup kendisine Ebu Abdullah denen bir sufinin 14.yy’dan kalma türbesinin üst kısmındaki iki minareden birine bakıyor ve heyecanla işaret ediyorlar, birden başımı kaldırıp baktığımda bir kişinin ancak sığabildiği boyu yaklaşık 3-3.5m minareyi içeriden sağa sola iterek salladığını görüyorum hayret edilecek bir şey sanki minare bölünüp düşecekmiş gibi oluyor lakin sanki elastiki bir yapısı varmış gibi geri eski haline geliyor. Görünüşe göre bir sistemi yok, sadece tuğladan örülmüş bir minare.. Lakin sorduğumda birisi bunun mühendislik hatasından kaynaklandığını belirtti ve fakat ben evliyanın kerameti haktır hikmetinden sual olunmaz diyerek ruhuna fatiha okuyup türbeden ayrılıyorum .

Hızla günün ortasını buldum bile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum, bu şarkın efsunlu şehri yeşil İsfahan’da 360 km sehri baştan başa ikiye bölen Zayende Rud ırmağının güzelliği kıyısındaki şarkın bütün güzelliklerini yansıtan çayhaneler düş gibi.

Ateşgah

Şimdi ki durağım 10km kadar şehrin dışına doğru gidip 1400 yıllık Mecusi Ateşgah’ını görmek bir taksi çevirip biniyorum, şoförun adı Hüseyin hemen İbrahim tatlı sesi soruyor, Ebru Gündeş nasıl diyor ve torpidoyu açıp bir Tatlıses kaseti koyuyor “Allah Allah bu nasıl sevmek” muhabbet sohbetle beni tepenin dibine kadar bırakıyor. Sasani döneminden kalma bu ateşgah ateşin yakıldığı yer anlamında kerpiçten yapılmış lakin günümüze kadar dayanmış ilginç bir yapı burasını yakından görmek için 210 m tırmanmanız gerekiyor tepeye vardığınızda ateşin tüm İsfahan’dan görülecek bir noktada olduğunu şehrin manzarasını yüksekten seyredince daha iyi anlıyorsunuz. İniş çıkışa göre biraz zor oluyor lakin iniyoruz, biraz kayarak da olsa toprak zemin ilginç yer yer kalkerimsi tabakalar var. Lakin şehir panoramasını görmek için bu zahmete değdiğini göreceksiniz .

HeştBeheşt

Sonraki durağım sanırım son durağım olan Heşt Behest sarayı olacak sonra hotelime gidip dinlenecek gece meydanı imamı gezecek ve ardından otobüsle Tahran’a döneceğim, gece 01.00 için bilet ayırttım…

Safevi Dönemi hükümdarlarının yaşadıkları son saraydır Haşt Beheşth Sarayı yani yedi cennet anlamında. Süleyman Şah zamanında 1599 yılında yapılan saraydan günümüze fazla bir şey kalmamış olup girişte küçük bir bölüm kalmış lakin görülmeye değer güzel bir yapıdır.Devrimden sonra çevresi yeşillendirilmiş park haline dönüştürülmüştür.

Bazaar İsfehan

Vakit akşama doğru yaklaştı hotele dönmeden Bazaar İsfahan’a uğruyorum. 17’nci yüzyıldan kalan çarşı, İran’ın ve Ortadoğu’nun en eski çarşılarından biriymiş, çarşı, eski ve yeni şehir bölgelerini birbirine bağlayan, 2 km’lik tonozlu cadde boyunca uzanıyor, bir dükkanın önünde bakılı tişörtler ve geleneksel giysiler dikkatimi çekiyor kendime bir tane seçiyorum biraz pazarlıktan sonra bizim para ile 12 tl ye üzerine hafızdan bir beyit seçip basılmasını istiyorum ”ey aşk eğer ben bize imdat etmezsen biz yok olup gideceğiz” yazdırıp bir saat sonra için sözleşip hemen çarşı içinde bir çay molası ardından gelip alıyorum. Akşam yemeğini hotelimde yiyorum geleneksel İran mutfağından biraz da Lübnan mutfağından felafel yiyip istirahate çekiliyorum, akşam 22.30 gibi çıkıp meydanı imama geçiyorum gece fotoğrafları çekeceğim, merak ediyorum, meydanın gecesini aslında meydan serin harika ışıklandırma havuzun etrafında insanlar oturmuşlar, fayton turları, meddahiler (farsça beyitler okuyan halk şairleri) kuklacılar, fal bakıcıları çok canlı. Biraz resim çektikten sonra ileride galyan çeken gençlerin yanına selam verip oturuyorum, semaverde çay da var, nargile veriyorlar, çekiyorum, birkaç nefes değişik bir şark gecesi ortalama herksin belirli bir kültür düzeyi olduğunu ilk defa burada fark ettim desem yeridir, herhangi bir taksi şoförü size Sadi’den, Hafız’dan, Firdevsi’den veya Fuzuli’den şiirler okuyabiliyor, dünya kültürünü sanatın bütün inceliklerine dair insanların konuşabilecekleri bir şeyler var ve hiç beklemediğim oranda misafirperverlik ve tolerans var. Selam bütün kapıların anahtarı bunu bilir bunu bir kere daha anlıyorum… Ve eşyalarımı alıp İsfahan’a veda ediyorum, terminalden Tahran’a dönüyorum. İsfahan öyle bir şehir ki ruhu bütün dünyaya sirayet etmiş ,bir çok medeniyet kendisini bu şehirde ifade etmiş.Ben de “İsfahan nisf-i cihan”mış hakikaten diyerek uykuya dalıyorum yorgun bir otobüsün sesleri arasında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir