Bazen En Yakınımızdadır Güzellikler

Bir gezi anısı anlatmak benim için çok zor, çünkü ben hep gezdim; ‘işim dolayısı ile’ … Yani bir “gezgin” misali değil, yani o geziler benim anılarım değil, yaşamımın parçaları. Herhangi birini anlatmak, bir diğerine ihanet olacak kuşkusuz … Varsın bu kez ihanet edeyim.

Şöyle bir düşünüyorum, ilk hatırladığım yolculuğum nereye idi, diye … 1-ıh, çıkaramayacağım.

Belki… Evet belki, babam Armağan Şenol’un orkestrası ile Alanya Kızılkule’de konser vermeye gittiğimiz sefer olabilir; hani otobüste tam arkamdaki koltukta oturan 20 yaşındaki klavyeci “İv”e aşık (!) olduğum sefer. .. (Ben o zaman 5 yaşındaydım sanırım … )

Ya da belki 14 yaşlarında iken, İtalyan Kız Ortaokulunda okuduğum ve az buçuk da Fransızca bildiğim için, tercüman eksikliğinden dolayı bir otobüslük bir grubun başına geçtiğim sefer! Hani şu Tunus’lu rehber bozuk Fransızcası ile “nüfusun % 90’ı Müslüman ‘dır” dediğinde, “90 bin Müslüman varmış” diye tercüme edip de, doğrusunu anladığımda, yerin dibine batasım gelerek sabaha kadar uyuyamadığım gecenin geçtiği Akdeniz seyahati …

En çok deniz yolculuklarını sevdim ben. Genç kızdım, babam -biraz da şöhretim dolayısı ile, öyle her istediğim yere gitmeme izin vermezdi doğal olarak… Ama, bir gemi yolculuğu olduğunda, değil mi ki gemi ucu bucağı olan, iyi kötü beni kontrol edebileceği bir yer; göreceli bir özgürlük yaşardım… Ve bir de denizin kokusu!

Allah’ım, o ne güzel bir koku, bir duygu, bir dokudur yaşanan… Issız bucaksız görünen denizin ortasında, ceviz kabuğu misali gemiyi, hükümranlığının toprakları sayarsın, kendini evrenin hakimi gibi hissedersin …

Doğa ile bütünleşmenin zevkini, ilk gemi yolculuklarında tattım ben … Doğa karşısında duyduğum en büyük şaşkınlığı ise kendi yurdumuzda, yanı başımızdaki güzellikler karşısında yaşadım. Biraz durup düşününce de, sizlerle en çok paylaşmak istediğim anımın, bu olduğunu hissettim.

Yıl 1984, mevsim yaz. Eşim o zaman henüz nişanlım idi turist rehberi olduğu için, evlenmemize birkaç ay kala, ‘bunalım’ numarasına yatarak babamdan aldığımız mucizevi izin sonrasında, onun ülkemizde gezdirdiği bir Fransız grupla birlikte ‘Batı Anadolu Turu’na katılmıştım …

Turun başlangıcında Ankara gibi, daha önceden de görüp bildiğim yerler vardı. Orta okulda İtalyanca’nın yanı sıra, muhteşem bir öğretmen olan Leyla Cansun’dan haftada 6 saat gibi önemli bir programla, -aileden gelen kulak dolgunluğunun da katkısıyla- öğrendiğim Fransızca’yı kullanmanın keyfi ile, turistlerle gevezelik edip duruyor ve onlara bildiklerimi satıyordum. Nevşehir-Ürgüp yoluna çıktığımızda da, durum aynı idi. İçimde öyle fazla bir merak yoktu, defalarca orada burada o yörenin resimlerini görmüştüm. Kendi ülkemin topraklarında, amacı ‘sevdiğime yakın olmak’ olan bir yolculuğu sürdürüyordum.

Nazar (sevdiğim … ) ayağa kalkıp bölgeyle ve oluşumuyla ilgili bilgiler vermeye başladı. Hem ona ayıp olmasın diye, hem de anlattıkları giderek ilgimi çektiği için susup, dikkatimi söylediklerine yoğunlaştırdım.

“Bu bölgenin oluşumuna Hasandağı ve Erciyes dağlarının milyonlarca yıl öncesindeki faaliyetleri sebep olmuştur. Bu iki dağın dur durak bilmeden püskürttüğü lavlar ve küller yüzlerce kilometre karelik alana yayılarak ne bulursa yok etti ve Toros platosunu yeni bir örtüyle kapladı. Bu oluşumla ilgili tarihi hiçbir belge bulunmamıştır. Ancak Caesarıum ‘fuların (Kayseri) bastırdığı bir sikkede Erciyes lav püskürtürken görülmektedir.

Bu iki dağın kuzeyinde ve arasında kalan bölgedeki volkanik örtü; altta bazalt içeren sağlam bir kabuk ve üstünde çimentolaşmış volkan küllerinden meydana gelen düşük dirençli tüf ve kayaç oluşumlarından ibaretti.

Bitki örtüsü değişince iklim de değişti ve gece gündüz ısı farkları arttı. Bunun sonucunda bazalt kabuk yer yer çatladı. Yağmur suları çatlaklarda birikerek kabuğu, yoğunluğu daha az olan derinlere doğru oymaya başladı. Bu sular kendine bazan yatay, bazan dikey yollar buluyor, volkanik örtünün altında kalan katmanlara geçiyordu. Böylece etraflarındaki yumuşak bölgelerin oyulduğu daha yoğun oluşumlu çıkıntılar oluştu.

Bu kez sıra doğanın törpüsü rüzgâra geldi … Bölgede deli gibi esen rüzgar, bütün dik açıları törpüleyip, önüne çıkan uzantıların her tarafını perdahlı yordu … Ama yine bu deli rüzgar, sert bazalt kütlelere dişini geçiremeyince onların, altlarındaki törpülenmiş çıkıntıların üstlerinde kalmasına izin veriyor ve böylelikle şapkalı “peri bacaları” ortaya çıkıyordu … ”

Bu anlatılanlar bayağı ilgimi çekmişti, ama eninde sonunda pek çok resmini gördüğüm bir yerle ilgili bilgilerdi; yani “zarfa” değil, “mazrufa” eklemeler yapıyordu fikrimce.

Nazar konuşmasını bitirip yanıma oturdu. Akşamın ilk loşluğu çökmek üzere ve güneşle mehtap koyu bir cilveleşme içindeydi. Hani şu ışıkların nesneleri doğrudan aydınlatmadığı, kontrastların ortaya çıktığı, ideal fotoğraf çekme zamanı… “Nasıl buldun?” dedi sevgilim bana;

“Seni mi?” diye sorasım geldi, ama sormadım tabi. ( O her şeyin zamanında ve yerli yerinde olmasını sevenlerdendir, bu durumda konuyu saptırmanın lüzumu yoktu! ) “Çok ilginç” dedim ki yalan değildi… “İki-üç dakikaya kadar bir tepenin ardından virajı döner dönmez, adamların minik çığlıklarını ve tepkilerini izle bak, şaşıracaksın” dedi …

Evet! Gerçekten de şaşırdım, ama turistlerin tepkilerine değil, kendi -onların tepkilerini bastıran-çığlıklarımla karışık, gördüklerime! “Hiii… Ayyy … Vayyy … ” Çılgınlar gibi bir o cama, bir bu cama gidip gidip geldim otele varana dek ve ertesi günü iple çektiğim için uyku bile tutmadı desem yalan olmaz, çünkü akşam olmuştu ve yöre gezimiz ağzımıza bir parmak bal çaldıktan sonra ertesi güne kalmıştı.

Ah o ertesi gün ve sonrası. ..

Böyle bir kitaba para verip okuyan siz sevgili gezi dostları, aranızda Kapadokya’ya gitmemiş biri olabileceğine ihtimal vermiyorum; ama yine de şu veya bu nedenle bunu gerçekleştirememiş olanlarınız varsa eğer, lütfen her türlü projenizi rafa kaldırıp önce oraya gidin. Benim kadar uç noktalarda tepki veren, uç duygularda gezinen biri olmayabilirsiniz; ama inanın ki siz de etkileneceksiniz gördükleriniz ve dinlediklerinizden.

Fotoğraf denen şeyin yetersizliğini ilk kez orada anladım ben, ilk kez orada objektifin anlamını kavradım. Sübjektif alt yapı olmadan objektifin değersizliğini gördüm …

Başka detay vermeyeceğim, hadi ne duruyorsunuz, Kapadokya’ya, marş marş!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir