Mismina’nın Çayhanesi

Diwali Bayramı yeni bitmişti. Geceler boyunca, kandiller, adak mumları, çatapatlar, çalgılar, şenlikler arasında gelmiştik. Yol boyundaki çayhanelerin, seyyar satıcıların, dükkanların, irili ufaklı tapınakların önünde şimdi bolca kandil kırıkları, eriyip akmış, sağa sola bulaşmış parafinler, çatapatlardan, füzelerden, kız kaçıranlardan arta kalmış barut yanıkları vardı.

Üçüncü gecedir yoldaydık. Köylerden geçerken Diwali eğlencelerine doyamamış haylazlar, tüketemedikleri atomlarını bizim arabanın önünde · patlatmaya devam ediyorlardı. Bildikleri otobüslere benzemeyen, camı penceresi sıkı sıkı kapalı, üstünde iyice sarılmış bagajdan başka ne insan ne tavuk bulunan yabancı sarı otobüsü uzaktan görür görmez çocukların giriştikleri sinsi hazırlık kısa sürede tamamlanıyor ve tam biz geçerken ya altımızda ya az ötemizde, ya ön camın tam ortasında gümbürtülü şimşekler çaktırıyorlardı. Bizim cephanemiz tükenmişti. Yol kıyısındaki tezgahlardan aldığımız maytaplar, fişekler iki kez ikmal yaptığımız halde yetmemişti, karşılık veremiyorduk. Katlanmaktan başka çare kalmamıştı, zaten alışmıştık, sabaha Delhi’ de olacaktık.

Geçtiğimiz son köyden beri karanlık içinde yol alıyorduk. Bu yollarda hiç alışık olmadığımız kadar uzun sürmüştü ıssızlık. Çoktandır ne bir yerleşim ne bir çayhane, ne bir araba … Öylece boş, sessiz, dümdüz uzayıp giden bir yol. Oysa bu yollarda adım başı bir köye bir çayhaneye ya da tamirhanelerin çıplak ampulleriyle aydınlanmış bir yol çatıya düşersiniz. Hindistan sizi asla tenhada bırakmaz, ama gidiyorduk işte ve ortalık tenhaydı. Gece yarısını henüz geçmiştik …

Sarı otobüste on kişiydik. İki kişi dışında herkes, arkadaki ranzalarda uyuyordu. Çevrede bizim motorun sesinden başka bir ses, bizim farların ışığından başka bir aydınlık olmadığını neden sonra fark ettim …

İşte o sırada sağ tarafımızda göründü. Yandaki camda bir anda belirdi. Birkaç Diwali kandiliyle aydınlanmış çardağın altındaydı. Uzaktı, yalnızdı. .. Frene bastım. Nasıl olduysa bizim duraklamamızı beklermiş gibi, sağ tarafımızdan peş peşe kamyonlar geçmeye başladı. Oysa iki saniye öncesine kadar dikiz aynasında tek bir ışık yoktu.

Onu ilk gördüğüm andaki hali olduğu gibi hafızamda duruyor. Tahtadan, geniş bir kerevetin köşesine bağdaş kurmuş, sırtını aynalı bir mindere dayamıştı. Kamyonlar havalı kornalarını kökleyerek hala yanımızdan geçiyordu. Bağdaş kurduğu yerde hiç kıpırdamıyordu ve bizden başka hiç kimse onu görmüyordu sanki. Kamyonlar tamponlarından sarkıtılmış yüzlerce zinciri şakırdatarak geçiyordu. Kandillerin ışığı, siyah iri gözlerinde şaşırtıcı yansımalar çaktırıyor ve ayak bileklerindeki halhalları aydınlatıyordu. Kamyonlar, egzozlarından sis bulutları salarak geçiyordu. Kuzguni siyah saçları, sim işlentili erguvan bir şalın altından taşmıştı. Kamyonlar soluk almadan geçiyordu. Sanki eflatuna çalan sürmeleri vardı. Kamyonlar, yorgun şoförleriyle sarsılarak geçiyordu. Sarisini özenle kuşanmıştı belli ki ve gecenin bu geç vaktinde biraz dağılmış görünse de gözden kaçmayan bir titizlik seziliyordu duruşunda. Kamyonlar rüzgarlarıyla bizim otobüsü sarsarak geçiyordu. Nefis bir kıvrımla bükülmüş dizlerinin dibinde küçük tahta bir sandık vardı, bir zamanlar nefti yeşile boyanmış, ama sökülen boyalar yerini insan teniyle temas eden tahta rengine bırakmıştı. Kamyonlar rengarenk kasalarından taşan yüklerle bizim pencerelere sürtünerek geçiyordu. Parmakları, kulakları, bilekleri küçük ışıltılarla doluydu. Kamyonlardan fırsat kaldıkça ve yolun karşısındaki kandillerin ışığı egzoz bulutlarından sıyrıldıkça, palmiye yapraklarıyla örtülü çayhane çardağının altında, halı serili geniş bir ahşap kerevete bağdaş kurmuş dimdik oturan kadın siyahiydi, doğuluydu, geceye müthiş yakışıyordu …

Kadını bu kadar yakından ve ayrıntılarıyla otobüsün içindeyken mi gördüm, yoksa kamyonların geçişi başladığı gibi bir anda kesildikten sonra arabayı, sağa, çayhanenin az ötesine çekip kerevette yanına oturduktan sonra uzun uzun seyrederken mi aklıma yerleşti tam bilemiyorum.

Adı Mismina’ydı. Yol kıyısındaki çayhaneyi işletiyordu. Sırım gibi kocası ve iki erkek kardeşi, Mismina’nın talimatlarına uyarak çay hazırlıyor, çapati pişiriyor, sabah için havuç patates soyuyorlardı.

Yol kıyısındaki bu çayhanelerde hangi saat olursa olsun sütlü zencefilli Hint çayı ile birlikte buraların asli yemeği mercimek çorbası “dal” ve haşlanmış pirinç “bat”, hiç ikirciklenmeden söyleyeceğiniz gibi “dalbat” isteyip karnınızı doyurursunuz. Dal bat’ ın yanında tandırda pişmiş çapati ekmeği de olursa tadından yenmez. Yalnız, buralarda yemek önünüze konduğunda çatal kaşık istemeyin tuhaf karşılanır. Sağ elinizin üç parmağı varken, haşlanmış pirinci parmaklarınızla toparlayıp avucunuzun içinde tek lokmalık hamur haline getirdikten sonra, kıvamlı mercimek çorbasına daldırıp ağzınıza atmak varken, dudaklarınızla bu lezzetli lokma arasına, o tuhaf metal parçasını sokmanın ne gereği var anlaşılmaz.

Çayı pişirdikleri ocak, kerpiçle örülüp toprakla sıvanmış mutfak tezgahının üstündeydi. Modern mutfakların tezgah altı ocak-fırın düzeni bu yol kıyısı çayhanelerde de aynen uygulanır. Çoğunda sütlü çayın yanında birkaç çeşit yemek ve mutlaka pilav bulunur. Toprak tezgahın en uygun yerine açılan deliklerden birinde tencere, diğerinde çay kaynar. Üçüncü delik, çapati pişirmek için tandır olarak kullanılır. Deliklerin altında odun, saman, çöp, dal yaprak ne bulurlarsa yakarlar. Bu üç delikli ocağın yanına, çayhanenin kapasitesine göre tencereler, tabak çanaklar dizilir, çay servisi de buradan yapılır. Mismina’nın Çayhanesi ‘nde servisi patateslerin başından kalkan yakışıklı koca yapıyordu, ama bütün gözler tahtın köşesinde oturan esmer sultandaydı.

Mismina, bağdaş kurduğu ahşap tahtın köşesinden küçük çayhaneyi, belli belirsiz jestler ve mimiklerle bir prenses edasıyla yönetiyordu. Çayhanede çalışan üç kişi, yerli bir dil konuşuyorlardı kendi aralarında, alçak sesle ve gerektiği kadar. Üç erkek kayıtsız şartsız bir teslimiyet içindeydi, Mismina’ya çoktan biat etmiş, huzura ermişlerdi. Sultan’ ın dizleri dibinde, sulanıp süpürülmekten sertleşmiş toprak zeminde, çıplak ayaklarıyla küçük adımlar atarak oraya buraya gidip geliyorlardı. Sabah kahvaltısı için ekmeğimiz bitmişti, kırk çapati ısmarlamıştık onun hamurunu karıyor, çay kaynatıyorlardı. Sükûnet içindelerdi …

Bizim otobüste yatanlar, çoktandır sallantısız ortamda uyumayı unuttukları için uyanmış, birer ikişer açık havaya çıkmaya başlamışlardı. Ayakları toprağa basar basmaz, önce yandaki tarlaya gidip işiyor, sonra doğruca Mismina’nın dizleri dibine oturup çay beklemeye başlıyorlardı. Sapa bir yoldaydık ve çayhanedekiler muhtemelen ilk kez bu kadar çok yabancıyı bir arada ve yakından görüyorlardı. Bir şaşkınlık ifadesi ya da garipseme yoktu hallerinde her geceki kamyonculardık sanki onlar için …

Birkaç kamyoncu daha yanaştı bizim arkamızdan, birer çay içip gittiler. Giderken hesabı Mismina’ya ödediler. Sultan, aldığı parayı dizi dibindeki hazine sandığının kapağını hafifçe aralayarak içine bıraktı. Sandığın ön yüzünde irili ufaklı birkaç çekmece, yan tarafında işlentili pirinç kulplar vardı. Kandillerin ışığı ağırlaşmıştı. Küçük sandık da ağır masif duruşuyla ve Mismina’nın dizleri dibindeki yeriyle iyice esrarengiz görünüyordu.

Çayhanede, Mismina’nın tahtıyla mutfak tezgâhı arasında, bambu çerçeveye kenevir ipler gerilerek yapılmış, yorgun kamyoncular birkaç saat kestirip tazelensinler diye yan yana dizilmiş bir sıra somya, gelişigüzel çakılmış üç salaş masa ve sert plastik sandalyeler yanında en göz alıcı eşya bu sandıktı. Mismina’yla kocasının hiç kuşkusuz en değerli servetleri …

Gerçi sultan da müthiş süslüydü; sol kulağında bir sıra altın halka, sağ kulağında kırmızı taşlı iri ve sallantılı bir tek küpe vardı, küpenin ucundaki gümüş püsküller omzuna kadar iniyordu. Simli başörtüsünü boynundan aşağı koyuvermişti. Sarisinin altına giydiği dar bluz bereketli göğüslerini kuşatırken, gergin göbeğini açıkta bırakmıştı. Ayak bilekleri yine halhallar, ayak parmakları yüzüklerle doluydu. Hepsinin farkındaydı, kostümünü ve takılarını dişiliği gibi şahane taşıyordu. Bizim tayfadan kadın arkadaşlarımızın giyim kuşamlarına, duruş davranışlarına bakışındaki anlamı daha sonra arkadaşlarımızın bizzat kendileri itiraf etti. Biraz şaşkınlık ve garipsemeyle karışık bir ünlemdi Mismina’nın kadın arkadaşlarımız hakkındaki fikri: “Vah vah … ”

Eğer ortak bir dili konuşuyor olsaydık, el kol hareketleri ve bir iki kırık kelime dışında sözle de iletişim kurabilseydik, kim bilir neler sorup anlatırdı. Belki de bütün bir ömür geçirecekleri bu küçük işletmede, hemen arka tarafta hasırla bölünmüş oda gibi bir yerde yatıp kalkıyorlardı, bunu anlamıştık. Üç çocuğu vardı, arkadaki bölmede uyuyorlardı. Tahtının yanındaki kalasa dergilerden kesilmiş sinema yıldızlarının fotoğraflarını asmıştı. Hepsinin arasına da küçük bir ayna …

Diwali kınaları ellerini daha da güzelleştirmişti, kandiller indikçe çayhanenin ve Mismina’nın büyüsü koyulaşıyordu, yola çıkma vaktiydi, çapatile! pişmişti. Hesap ödenirken sandık bu kez aralanmadı, kapak tamamen açıldı. Hafifçe itilerek önümüze sürüldü …

Mismina hazinesini sunuyordu. Merakımızı arsız bakışlarımızdan anlamıştı, “Alın bakın ne varsa işte bu.” diyordu. Baktık. Bu küçük sandık, çekmeceleri, katları, gizli bölmeleriyle bir dükkan, bir ev, bir tuvalet masası ve kasaydı. İçinde bir dikiş iğnesiyle birkaç renk iplik, kamyonlar için yedek far ampulü ve iki boy sigorta, Mismina’nın diğer takılarıyla birlikte sürmeler, kınalar ve paralar. Her şey, sanki bir ömür, bu küçücük sandığın içindeydi ve bu çayhanedeki yedi kişinin hayatı gibi o da Mismina’nın dizleri dibinde duruyordu. Biraz daha kalırsak, biz de oranın bir parçası olacaktık, yola koyulmalıydık.

Arabaya binerken son bir kez göz attım geriye, her şey yerli yerinde gibi görünüyordu, ancak hangi arada geldiyse elektrikler gelmiş, kandillerin ışığı yerini renkli-beyaz neon çiğliğine bırakmıştı. Gözlerim Mismina’yı aradı, tahtında yoktu, arkamızdan kalkmış, yan taraftaki tarlaya işemeye oturmuştu. Kontağı çevirdim, yol yine tenhaydı, sola geçip devam ettik …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir