Yoksul Gülümsemeler Diyarı: Laos

“Seyahat etmek, hayal gücümüzü gerçeklerle dengeler ve bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine, onları oldukları gibi görmemizi sağlar.”

                                                                                                             Samuel Johnson

            Biz Türkler, yüzyıllar öncesinde gitmedik yer bırakmamışız, kaç kıtaya uzanmışız, sadece “fethetmişiz” fakat “keşfedememişiz” nedense. Bugüne kadar değişik amaçlarla gezdiğim ülkelerde ilgimi çeken ne lüks oteller, alışveriş merkezleri, restoranlar, ne de şık mağazalar oldu. Bence seyahat; Roma’da, Paris’te şık mağazalardan alışveriş etmek veya Kanarya Adaları’ndaki bir otelin havuzbaşında keyif çatmak değildir. Gezgin olmanın kuralları vardır. Seyahat; Yemen’de bir kahvede sohbet etmek, Kalküta’nın ara sokaklarında amaçsız dolaşmak, alacakaranlık bir meydanda oturmak ve bundan zevk almaktır. İyi bir gezgin hiçbir tadı, hiçbir kokuyu kaçırmak istemez. Bir sokağın alışılmadık eğimi, bir evin penceresinden sarkan renk renk çamaşırlar, bir portakal ağacı, toprağın rengi, yaprağın yeşili, bir çocuğun gülüşü, çeşmeden su dolduran genç bir kızın ciddiyeti gibi ayrıntılar gezgin için önemlidir… Gezdiğim beş farklı kıtadaki yüzlerce ülkenin insanlarıyla birçok şey paylaştım. Aynı trene, aynı otobüse bindim, lokantalarında ve kafelerinde aynı masalara oturdum, birlikte televizyon seyrettim, yaşayışlarına kısa süreli de olsa ortak oldum ve birçok dost edindim. Bu süreçte gördüğüm değişik uygarlıkların ve kültürlerin bende bıraktığı izleri değişik şekillerde diğer insanlarla paylaşmaya çalıştım. İşte bu yazı da paylaşma isteğimin bir sonucudur. Çünkü paylaşım da benim için gezmek gibi bir tutkudur. Her kentin, her insanın, her kasabanın, her köyün, her tarlanın, her hayvanın türdeşlerinden oldukça farklı özellikleri var. İnsan bu özellikleri, bir başka deyişle kendi dar dünyası dışında kalan her şeyi ne derece ayrımsayıp duyumsarsa, o derece kendine yakınlaşıyor, kendini anlaması ve tanıması kolaylaşıyor. Her zaman kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını. Zaten bu tad değil midir insanı oradan oraya sürükleyen; gezmeyi, değişik kültürler ve insanlar tanımayı bir tutku haline dönüştüren…

            Laos’a doğru uçarken, bir taraftan da bu ülkeyi ne kadar az tanıdığımı düşünüyordum. Laos’un dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olduğunu biliyordum. Fakat diğer özellikleri?.. Her seyahatten önce yaptığım gibi, önceden bir takım araştırmalar yaptığım zaman öğrendim “Laos”un, Lao dilinde “bin filin ülkesi” anlamına geldiğini. Ülkenin resmi adı ise “Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti”. Bunun Lao dilinde söylenişi ise adeta tekerleme gibi: “Sathalanalat Paxathipatai Paxaxon Lao”…   

            Laos; Çin, Vietnam, Kamboçya, Tayland ve Burma ile komşu olduğu için Hindiçin yarımadasında önemli bir stratejik konuma sahip. Fakat savunmayı zorlaştıran coğrafyası ve ülke içindeki parçalanmalardan doğan zayıflık nedeniyle, her zaman komşularına bağımlı kalmış… Laos’da resmi dil “Lao dili” ama kentlerdeki seçkin tabaka içinde Fransızca, İngilizce ve Vietnam dili de yaygın olarak konuşuluyor. Çin, Vietnam ve Tayland’a yoğun göçler, iç karışıklıklar ve yüksek ölüm oranı gibi etkenler doğal nüfus artışını yavaşlatmış. Bu nedenle, devrimden sonraki yeni yönetim, nüfus artışını özendirme yönünde politikalar benimsemiş.

            Laos, önceleri Kamboçya ve Siyam’a bağlı iken, 1353 yılında bağımsız bir krallık oldu ve bu krallık 1795 yılında Fransa’nın himayesine girdi. 1945 yılında Japonlar, Hindiçin’deki Fransız işgaline son verdiler. Laos, 1946 yılında özerkliğe, 1949 yılında da bağımsızlığına kavuştu. Fakat bağımsızlığına kavuştuktan sonra iç çatışmalar yoğunlaştı.   

            Laos’un kültürel yaşamı, büyük ölçüde din ve geleneklere dayanıyor. Laos’a XIV. yüzyılda giren “Theravada Budacılığı”, Hinduizmle karışarak Laos kültürünün temellerini oluşturmuş. Mabedlerde bulunan heykellerin, oymaların ve rölyeflerin ana teması, Budizm ve Hinduizm kökenli efsanelerdir. Danslar ve oyunlar da Hindu destanlarından alınmadır. Bu danslarda oyuncuların hepsi erkektir. Kadın rollerini de genç delikanlılar oynar.

Bir Irmak Limanı: Vientiane

            Uçak, başkent Vientiane’nin hava alanına indiği zaman, benim “uzakdoğu iyimserliği” adını verdiğim gülümsemeleriyle ve sevimlilikleriyle insana güvenilirlik duygusu yansıtan insanlar tarafından karşılanıyoruz. Ülkelerinin içinde bulunduğu kötü duruma ve bunca yoksulluğa rağmen, Uzakdoğu’nun bir çok ülkesinde olduğu gibi, yüzleri gülebiliyor. Bu gülen yüzlerde her şeye rağmen, inadına bir umut göze çarpıyor.

            Vientiane, sırtını Mekong Nehrine dayamış, Tayland sınırına da bayağı yakın. Öyle ki, Mekong Nehri üzerinde yeni açılan bir köprüyle Tayland’a geçmek mümkün. Bu nehir Tibet yaylalarından doğup, Çin’i baştan başa katediyor. Çinliler bu ünlü Mekong Nehri’ne “Song-Çu” diyorlar, yani “Dokuz Ejderha”. Çin’den sonra Laos, Kamboçya ve Vietnam’ı dolaşıp güney ucunda kollara ayrılarak Güney Çin Denizi’ne dökülen Mekong Nehri, Laos’un zaten yetersiz olan ulaşım sisteminde de önemli bir yere sahiptir. Çünkü ırmak taşımacılığında, kuzey-güney doğrultusundaki ana ticaret yolunu oluşturur.

            Vientiane’nin tüm eski anıtları, maalesef savaşlar sırasında yıkılmış. Biri hariç: Wat Sisaket. Bu yapı, 1818 yılında, Tayland tarzında yapılmış. Pazartesi günü tüm mabetler kapalı olduğundan dolayı, bize sağlanan özel bir izinle burayı gezebildik. İçinde toplam 9 bin adet, irili ufaklı Buda heykeli var. Bir kısmı duvarın içine gömülmüş raflarda duruyor. Bazıları bronz, bazıları taş, bazıları da tahtadan yapılmış. Oturan Budalar, ayakta Budalar; her yerde Buda ve onun unutulmaz siması… Hemen hemen bütün tapınaklarda bulunan yılan tasvirleri ise suyun iyiliksever özünü ve kral vekilini temsil ediyor. Mabedin civarında da rahiplerin evleri var.

            Daha sonraki durak ise bir Budist müzesi olan “Haw Pha Kaew”. Eskiden kraliyet mabediymiş. Çok ilginç ama, dışarıda duran heykellerin başlıkları teker teker kılıçla kesilmiş. Sebebini öğrenince daha da şaşırıyorum: Heykellerin içinde kıymetli taşlar var mı diye meğer kesip bakmışlar… Ayakkabı çıkarmak zorunluluğu olduğu için müze kısmına herkes girmiyor, zaten içinde de fazla bir şey yok. Bir zamanlar burada bulunan “Zümrüt Buda” da artık Bangkok’ta. Ancak hakiki Zümrüt Buda’nın yerini kimse bilmiyor.

            Laos’ta Budizmin sembolü sayılan bir anıt var: “Pha That Luang”. Aynı zamanda Laos’un en önemli mabedi. Uzaktan oldukça görkemli görünüyor. Altın sarısına boyanmış damı da bu görkemi perçinliyor. Yapımına 1566 yılında başlanmış. Yine Pazartesi günleri tüm tapınaklar kapalı olduğu için bu mabedi gezemedim. Ama, içinde 45 metre boyunda bir Stupa bulunduğunu öğrendim. Ekim ayının ortasında, Laos’un tüm kentlerinden gelen rahiplerin de katılımıyla, burada “That Luang” adlı büyük bir festival düzenleniyormuş: 

            Her açıdan başkente bakıldığında dikkatimizi çeken Patuxai (Zafer Anıtı) 1969 – 1975 yılları arasında yapılmış ve Paris’teki Zafer Anıtı’na benzetilmiş. Bu anıtı inşa ederken Amerikalıların hava alanı inşaatı için verdikleri çimentoyu kullanmışlar. Eğer 192 basamağı tırmanıp en tepeye çıkarsanız, başkent Vientiane’nin her yerini, hatta Tayland tarafını kuş bakışı seyretmeniz mümkün. Fakat anıtın içi bir Hitchcock filmine set olabilecek kadar ürkütücü, pis ve karanlık.

            Daha sonra Ban Nong Buathong adlı bir Laos köyünü geziyoruz. Tüm köy dokuma tezgahlarının başında. İpekten örtüler dokuyorlar. Nehir ile köy bütünleşmiş. Yaşam oldukça doğal, teknolojiden uzak, rahat ve basit. Laos’un bir çok yerinde -bu köyde olduğu gibi- sık sık kadınların ve erkeklerin ön dişlerinin siyah olduğunu gördüm ve bir anlam veremedim. Sonradan öğrendim ki, nedeni “betol cevizi” yaprağı çiğnemeleriymiş. Önce tükürükleri kırmızılaşıyor, daha sonra da dişleri siyah oluyormuş. Köyde çok sayıda tüyleri yolunmuş horoz dikkatimi çekiyor. Bunlar Tayland’da olduğu gibi dövüşçü horozlarmış. Köyden sonra, uzunca bir yol teperek Laos ormanlarına dalıyoruz. Yol dar ve ilerlemek zor. Ormana giriyoruz ama yürümemiz gereken patika su birikintileriyle dolu. Geri dönüp Mekong Nehri önünde küçük bir mola veriyoruz. Geçtiği bütün topraklara hayat veren Mekong Nehri, acelesi varmışçasına hızlı akıyor. 

            Ve günün sonu… Akşam yemeği yerel bir lokantada ve çok monoton Laos müziğinin eşliğinde. Ama yemekler çok güzel. Belki yedi çeşit yemek, bir tepsinin içindeki küçük tabaklarda sunuluyor. İlk kez karşılaştığım ve oldukça hoşuma giden bu uygulama, geleneksel Laos tarzıymış… Bütün yerel lokantalar böyle değil tabii ki; “keşke buraya gelmeseydik de, zeytin-ekmek yeseydik” dedirten lokantalar da var. Bu tür bir “yerel” lokantada bir akşam yemeğinde bulunmuştuk. Her ne kadar “Uzakdoğu iyimserliği”nden bahsetmiş olsam da, kötü bir komedi filmine malzeme oluşturacak olaylar yaşadık bu lokantada gezi arkadaşlarımla. Garsonlar aksimi aksi; sanki görevleri o lokantaya gelenlere hizmet etmek değilmiş gibi davranıyorlardı. Çünkü, “kör tuttuğunu öper” düşüncesini benimsemiş bu garsonlar, toplam bir buçuk dolar eden iki bardak biraya on beş dolar istediler, yani normal fiyatın on katı. Bizim ülkemizde yok mu sanki bunlar? Ama dünyanın neresinde olursa olsun insan sinirleniyor. Bunlara itiraz ettiğimizde de, bu duruma düşen her garsonun yapacağı gibi “yavuz hırsız” rolünü benimsediler. Bütün bunlar olup biterken ben masaya gelen meyveleri gezi arkadaşlarıma dağıtıyordum. Birden bizim garson meyveleri önümüzden toplamaya başladı, ama bu arada meyvesini soyup yiyen arkadaşlarımız da vardı, artık gerisini siz düşünün… Tabii ki, Laos’u bu olayla anmak yerine, Laos’un ve Budizmin sembolü olmuş Pha That Luang tapınağı ve güler yüzlü insanları ile anmayı tercih ediyorum…

            Yazımın başlarında da belirttiğim gibi, Laos dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Aslında sadece Laos’ta değil, bütün Hindiçin ülkelerinde, insanı zamanın durduğuna inandıran bir devinimsizliğin ve insanın bu düşünceye kapılmasında oldukça etkili olan mistisizmin yanı sıra ürpertici bir yoksulluk da göze çarpıyor. Örneğin Mekong Irmağı kenarında kurulmuş yüzen köylerin yüzen evleri… Bu yüzen köylerde; okul, kahve, köy lokantası, bakkal, manav, köy meydanı hep suyun üzerinde. Her evin önünde yere, göl dibine saplanmış birkaç bambu çubuğun üzerine ahşap ve toprak teraslar kurulmuş. Bu teraslarda hayvan ve bitki yetiştiriyorlar ve her evin damında balık kurutuyorlar. Yüzen, tek katlı ahşap yapılardan oluşan köy evleri, kıyıdan fazla uzaklaşmasınlar diye iki kenarlarından, iki bambu çubukla gölün dibine bağlanmış. Yağışlar başladığında ise köy yine yer değiştiriyor ve gölün başka bir kıyısına yerleşiyor… Yüzen köylerde kiralayacağınız bir kayıkla “şimdiki zamanın ötesine doğru ” bir yolculuk yapabilirsiniz. Kayığınız ilerledikçe, yüzünü yıkayan, dişlerini fırçalayan, yemek pişiren, sebze yıkayan köy halkı, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle size el sallayacaktır. Ama bunları tüm gerçekliğiyle görmek istiyorsanız elinizi biraz çabuk tutmalısınız. Ne yazık ki, Bangkok’taki “yüzen çarşı” gibi, yıllar sonra bu yüzen köyler de turistlerle dolacak ve mistik ve yöresel özelliklerini kaybecek. Köylerin bu sıra dışı yaşantısına ilk bakışta üzülüyorum. Ama yine de, doğayla iç içe sürdürdükleri bu kirlenmemiş, kirletilmemiş sade yaşantılarıyla belki de bizden çok daha mutlulardır, diye düşünmeden edemiyorum. Buralarda insanı en çok çocuklar etkiliyor. Kendilerinin kullandıkları bambu kayıklarla okuldan eve dönen, ama yolda ayrı bir kayıkta bulunan bakkal amcaya uğramayı da ihmal etmeyen çocuklar… Ve bu çocukların yüzlerindeki, gözlerindeki tanıdık ifadeler. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeletebilir ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlayabilir. Örneğin, Vietnam’da, bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü Beyoğlu’nda gelen geçene kağıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de aynı ifade vardı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir