YEMEN – Çamurdan Güzelliklerin Ülkesi

             “Çöl, ayrılık, memleket hasreti”. Bu kavramlar, bana her zaman aynı ülkeyi çağrıştırır: Yemen. Ağıtlarda ve türkülerde yer alan, gidişi olup dönüşü olmayan, Saba Melikesi Belkıs’a kadar dayanan büyüleyici efsaneleriyle farklı kültürlerin beşiği olmuş, türkülerimize acılarla girmiş bu gizemli ülkeyi ilk kez ziyaret edecek olmanın heyecanıyla, içim kıpır kıpır.

Kahve Yemen’den gelir

Çayır çemenden gelir

Al yanak, pembe dudak

Her gün hamamdan gelir

Ellerinde ayağında acem kınası

Gidip getirsin oğlan anası

Gezi izlenimlerime geçmeden, hazır, Mısır üzerinde uçarken bir fıkra aktarmak istiyorum:

Sonradan görme bir karı-koca, ellerine büyük miktarda para geçince, dünyayı dolaşma ve her yeri görme hevesine kapılmıştı. Mısır’da bir müzeyi gezerlerken, bir mumyanın önüne geldiler. Hayatlarında ilk kez böyle bir şey görmenin şaşkınlığı içinde bakarken, mumyanın önündeki yazıya gözleri ilişti: “M.Ö. 41”.

Kadın: “Anlaşılmayacak bir şey yok. Adama çarpıp onu bu hâle getiren arabanın plâkası olmalı”.

Uçağımız, kendine özgü kimliğini koruyan Yemen’in büyüleyici başkenti Sanaa’ya alçalıyor. Pasaport kontrolü için uzun bir bekleyişten sonra, kendimizi Yemen’in, binlerce yıllık bir uygarlığın temelleri üzerinde yükselen çamur binalar ülkesinin yakıcı sıcağında buluyoruz. …savaştan önce  binlerce turistin ziyaret ettiği Yemen’e, neden “çamur medeniyeti” denildiği, hava alanından çıkar çıkmaz anlaşılıyor; yer, gök çamur rengi!

Yola koyuluyoruz. Yemenliler, “ehlen ve sehlen” deli gibi araba kullanıyor ve sürekli korna çalıyorlar. Öyle ki, insanın aklına, “Acaba bu ülkede sürekli korna çalmak zorunlu mu?” diye bir soru geliyor. Başkent Sanaa’nın arka sokakları ise bir korku filmi seti olabilecek kadar ürkütücü ve karanlık olabilir.

Asya ile Afrika kültürlerinin buluştuğu Yemen’de ilk göze çarpan şey, “yoksulluk”. Yemen, nüfus artışında ve çocuk ölümlerinde dünya ülkeleri arasında liste başı! Ailelerin çok çocuk yapmaları, sıtma ve diğer hastalıklar nedeniyle, ölümlerin önüne geçilemiyor.

Yemen, yeryüzünün en ilginç ülkelerinden biri. Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle daha da ilginçleşmiş. Kuzey Yemen, İslâm dinine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeyken, Güney Yemen, ilk ve belki de son Marksist Arap ülkesiydi. Romalıların “Mutlu Yemen” (Arabia Felix) yani adını verdiği ülkede, 1990 yılında iki Yemen birleştikten sonra, ekonomik göstergeler olumlu işaret vermeye başladı.

Yemen’in Evleri Asırlardır Dimdik!

Yemen halkının yaşadığı kale evler, mimarî ve tarihî açıdan sanki birçok uygarlığın karışımı gibidir. Karmaşık bir çamur mimarîsine sahip olan bu evlerin yanı sıra balçıktan inşa edilmiş 6-7 katlı yapılara rastlamak mümkün. Pencereleri olağanüstü vitray ve renkli camlarla bezenmiş binalar, Şibam ve Hadramut’ta yerini 10-12 katlı kerpiç gökdelenlere bırakır. Yüzyıllardır dimdik ayakta duran bu dünyanın ilk gökdelenleri, Batı’daki çelik konstrüksiyonlu yapılarla alay edercesine, çölün orta yerinde  tüm haşemeti ile dikili durmaktadır.

Doğa ile uyum içinde beyaz kireçle resimlenen bu evler, eski Arap geleneklerine göre düzenlenmiş. En alt katta hayvan barınakları, tahıl, odun ve donanım depoları yer alır. İkinci katta ise hizmetlilerin odaları bulunur. Kadınlar, evin üçüncü ve dördüncü katlarında, genellikle çocuklarla birlikte sürdürürler yaşamlarını. Evin yapısına ve büyüklüğüne göre, beşinci ve altıncı kat, erkeklere ve aile büyükleriyle onların konuklarına tahsis edilir. Bu katta toplanan erkekler, “gat” çiğneyerek, nargile ve tarçınlı çay içerek vakit geçirirlerken, kızların okula “gidip gitmemesi” gerektiğini tartışırlar.

Taşa hükmeden Yemenli ailelerin fertlerinin hepsi birer mimar, usta, kalfa, çırak. Evlerin yapımı sırasında çoluk çocuk demeden herkes çalışır. Osmanlı etkisi ile bazı yapılarda cumba ve kafese de rastlanıyor. Taşları kendileri oyuyorlar, kesip biçiyorlar; evlerinin her santimetre karesine alın terlerini akıtıyorlar. Isınma sorununu, güneş ışınlarını emme kapasitesi yüksek kalın duvarların, geceleri ısıyı evin içine bırakması ile çözümlemişler. Üst katlar, alt katlara oranla daha büyük pencerelerle, pencere açıklıkları daha küçük olan alt katlar ise merdiven aralığından ve duvarların içine yapılmış kanallar yardımıyla havalandırılıyor. Dilerim, zamanla diğer geleneksel Arap kentlerinde ve ülkemizde olduğu gibi, bu güzelim binalar da yeni teknoloji adına yavaş yavaş yok olmaz.

Yüksek plâtolar, dağlar ve çöller arasında kalan Yemen’in uzun tarihi boyunca daha önce anlatmaya çalıştığım çatışma ve mücadeleler, tarım arazilerinin azlığı, değişken bir topoğrafya, irtifa ve iklimle bir araya gelişi, ülkenin şehir plânlaması ve mimarîsine damgasını vurmuş. Çatışmaların sonuçları, kent ve köylerin yerleşimini de etkilemiş. Kasabalarla köylerin yeri, hem savunma düşüncesiyle, kısmen de vadilerde bulunan ve zaten az miktardaki araziyi üretken tarıma ayırabilmek için, ister istemez tepeler, tarıma uygun olmayan alanlar olmuş. O dönemlerde, evlerin alt katları, hayvanların korunması ile tahıl, odun ve donanım depo etmek için kullanılmış. Böylece, evlerin, uzun süreli istilâlar sırasında bir kale gibi kullanılması sağlanmış. Yerel giysiler de yüzyıllar öncesinde olduğu gibi bugün de aynen korunuyor. Bu güzel!

“Cenbiye” bir Erkeklik Simgesidir!

Bu çarşıda en çok iş yapan esnaf, hançer satıcıları ve bunların bileycileri. “Cenbiye” adı verilen bu hançerler, Yemenli erkeklerin sünnet çağlarından itibaren yanlarından ayırmadıkları, ölünceye kadar bellerinde taşıdıkları önemli bir aksesuar. Ama cenbiyeler her an temiz ve keskin olmalı. Ne de olsa bir “erkeklik simgesi”. Her ne kadar, bu hançerleri savunma amaçlı kullanmasalar da, geleneklere göre, bir kez kınından çıkan hançer, kana bulanmadan tekrar kınına sokulmazmış. Bu yüzden, şiddetli kavgalarda bile cenbiye kullananların sayısı çok azmış. Yemenlilerin zenginliği de “cenbiyelerinden” anlaşılırmış. Örneğin; maalesef gergedan başından yapılan bir cenbiyenin fiyatı tam 15 bin dolar!

Sekizyüz yıldır Şişen Yanaklar!

Öğle saatlerinde, her yerde yoğun bir trafik başlıyor, çünkü bu saatler, Yemen halkının neredeyse %60’ının kullandığı, uyuşturucu, kimine göre de uyarıcı madde olarak kabul edilen “gat” adlı bitkinin körpe yeşil yapraklarının yıkanmadan satışa sunulduğu saatler… Ramazan ayında ise, iftar saatinin yaklaşmasıyla birlikte, naylon torbalara konulmuş taze gat yaprakları piyasaya çıkıyor. Ekmek-peynir gibi satılıyor. Yıllar boyunca gatların konulduğu bu küçük ve renkli naylon torbaların yol kenarlarında yarattığı kirlilik de çok ama çok üzücü!

Yüzyıllar önce Afrika’dan getirilen “gat”, dünyanın en eski uygarlığını yaratmış olan Yemenlileri, günün ortasında bir anda felç olmuş hâle dönüştürüyor. Uluslararası narkotik uzmanlarınca “kokain” türü “uyuşturucular” sınıfına sokulan bu bitki, Interpol listelerinde de içimi ve satışı yasak madde olarak nitelenmiş. Ancak, Yemen’de 7’den 70’e herkesin öğleden sonra, âdeta geviş getirir gibi çiğnediği bu bitkinin kullanımı, devlet dairelerinde bile serbest! Kullananlar “mutlu” olmalı. Gatın bir çiğnemelik tutamının ortalama fiyatı ortalama 4 dolar,  etkisi 3-4 saat sürüyor.

Öte yandan, oldukça pahalı olan bu bitkinin, geçmişte ihraç değeri olan kahve ve karabiberin ekildiği arazilerde yetiştirilmesi sonucu Yemen ekonomisinin her yıl 2,5 milyar dolar kayba uğradığı, uzmanlar tarafından saptanmış. Gat, birleşme dönemi öncesi, Güney Yemen’de sadece resmî tatil günlerinde evlerde çiğneniyormuş. İç savaş sırasında bile, saat 14.00–18.00 arasında iki tarafın askerleri de “gat molası” veriyor ve sonra savaşa kaldıkları yerden devam ediyorlarmış.

Koparıldıktan sonra, küçük yaprak ve filizleri tek tek ağza alınıp yanağın bir tarafında çiğnenen bu bitkiden bir süre sonra çıkan anfetamin kökenli öz suyun, aşırı “uyarıcı” etki yaptığı, zihin açıklığı ve enerji verdiği belirtiliyor. Gat ağızda iken yudumlanan su ve şerbet tadına tat katıyormuş. Bir de bu keyfe nargileyi ekliyorlar. Ama daha da önemlisi, gatın açlık duygusunu bastırması. Bu nedenle, Yemen’de şişman insan görmek çok zor. Yemenlilerin hepsi, tabiri yerindeyse “çıta” gibi. Gatı, Yemen dışına çıkarmak yasak. Cezası ise hayli ağır; örneğin, Türkiye’de 15 yıldan başlıyor. Suudi Arabistan’da “gat” kullanmanın cezası ise “idam” idi.

Yani, artık Yemen’in kahvesi değil “gatı” meşhur. Oysa Osmanlılar döneminde, ufak taneli ve yağlı moka tipi Yemen kahvesinden yapılan kahveler, “Türk kahvesi” adının ünlenmesine yol açmıştı. Tabi, bugün kullanılan Brezilya kahvesinin bu tadı vermesi olanaksız.

Usta yazarımız ve değerli dostum Fikret Otyam, akrabalarını bulmak ümidi ile 1981 yılında geldiği bu ülkeyi anlattığı “Adı Yemen’dir” adlı kitabında “gat” için şunları yazmış: “Gat, yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi, biraz şişmanca söğüt yaprağına göre. Dalın ucuna doğru, yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü beşli. Ruhsal bozukluk için birebirdir, gat. Kimi zaman, savaşçılara verirleşmiş yüreklendirmek için, azdırmak için! Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta “cenbiyesiz” bile olur, donsuz olur, ceketsiz olur ama asla ve kat’a gatsız olmaz. Yemen demek ne kahvedir, ne duradır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah, ne padişah, Yemen demek “gat” demektir, onikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları, sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat, Kuzey Yemen’in tarihî, dinî, kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilemez.”

Yemen’de geleneksel “gat partileri” çok yaygın. Kapalı, havasız, loş bir odada yan yana yer minderlerine oturuyorlar. Bu meclislerde toplanan her seviyede insanlar, demokrat bir şekilde, farklı konuları tartışıyorlarmış. Ayrıca, bu mecliste her türlü eleştiri de serbestmiş. Kadınların “gat partileri” de kendi aralarında gerçekleşiyor doğal olarak.

Gatın bir özelliği de sigara gibi “stok” edilmemesi. Ama bir an düşünüyorum. Ya “gat” yerine tüm Yemen “sigara” kullansalardı. Gat hiç olmazsa kendi ülkelerinde yetişiyor. Sonuç olarak da bir bitki. İçine sigarada olduğu gibi onlarca tehlikeli katkı maddesi henüz eklenmemiş. Biz ABD’ye sigara için yılda 7,5 milyar dolar ödemiyor muyuz?

Yemen ve Türkülerimiz   

Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Passolini’nin filmlerine mekân olan Sanaa’da, Osmanlı izleri o kadar çok ki… Yapılarda, şarkılarda, sözcüklerde. 1915 yılına kadar, bir iddiaya göre 300 binin üzerinde Türk askeri Yemen çöllerinde hayatını kaybetmiş,  aynı yıldaki yenilgiden sonra, Osmanlı Devleti, ekonomik nedenlerle sadece subaylarını geri çekebilmiş. Yemen’de kalan 30 bin askerden 10 bini ise kendi imkânlarıyla yollara düşmüş. Kimi Anadolu’ya ulaşabilmiş, kimi çöllerde yaşamını yitirmiş. Birçoğumuzun aile büyüklerinde bir Yemen anısı vardır, çünkü Yemen, binlerce Anadolu delikanlısının çölün kumlarına karıştığı yerdir. Geri dönmeyen 20 bin Anadolulu asker ise Yemen’de yerleşmiş, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş.

Böylece “Yemen Türküsü’ndeki “Giden gelmiyor, acep nedendir?” sorusunun cevabını da öğrenmiş oluyoruz. Aynı türküde, bizim “Burası Muş’tur” diye söylediğimiz mısranın aslı “Burası Huş’tur” olacak. “Huş”, başkent Sanaa yakınlarında askerlerimizin kayba uğradığı yüksek bir tepenin adı.

Yemen, türkülerimize acılarla, ağıtlarla girmiş. O çok acıklı Yemen Türküsü’nü bilmeyenimiz var mıdır? Hele bir de bu türküyü söyleyen, Atatürk’ün çok sevdiği, artık aramızda olmayan değerli sanatçımız ve dostum Safiye Ayla ise, işte o zaman hangimizin yüreği sızlamaz:

Havada bulut yok, bu ne dumandır,

Mahlede ölüm yok, bu ne figandır,

Şu Yemen illeri ne de yamandır,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Yine başkaldırmış Yemen imamı

Andık orda şehit olan babamı,

Bana ağlatmasın tanrım anamı,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Kışlanın önünde arslan yağızlar,

Yemen yolcusuna ağlıyor kızlar,

Ananın babanın yüreği sızlar,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Açılan bayrağı gelin mi sandın,

Çalınan davulu düğün mü sandın,

Yemen’e gideni gelir mi sandın?

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Yemen için yakılan türküler, ağıtlar sadece bununla bitmiyor, tabiî ki. İşte size birkaç örnek daha:

Bahçenin de ardı dağlar,

Yağlığını kıvrak bağlar,

Goyverin de Musa’m gelsin,

Yemen’de oturan beyler

Gitme Yemen’e Yemen’e,

Karışır tozu dumana,

Mektubunu sal gardaşım,

Bacını goma gümana.

Tarlalarda biter kamış,

Uzar gider vermez yemiş,

Çöl Yemen’de can verenler,

Biri Mehmet, biri Memiş.

Bütün bunlara rağmen, genelde Türklere karşı bir “öfke” veya “kin” taşımıyor Yemenliler. Yemen’de bulunan Osmanlı eserleri, en iyi korunan anıtlar. Balkanlarda bulunan birçok Osmanlı eseri yok edilmeye çalışılırken, Yemenliler, Osmanlılardan kalan her şeyi kutsal bir emanet gibi saklamışlar!

Sanaa: Altmışdört Minareli Eski Kent

Yemen’in başkenti Sanaa’nın deniz seviyesinden yüksekliği 2 bin 400 metre; yani kent, dünyanın en yüksek başkenti olarak kabul edilen Lhasa (Tibet), La Paz (Bolivya) ve Ekvator’un başkenti Quito’dan sonra belki de dördüncü sırada. Ne çok soğuk, ne de çok sıcak. Her şeyden önce rutubetsiz!

Sanaa’da modern gökdelenler, süslü ve ışıl ışıl bulvarlar yok. İyi ki de yok, çünkü bunlar Sanaa’ya hiç ama hiç yakışmazdı. Yüzyıllar önce inşa edilmiş taş yapılar ve çamurla kaplı binaların yanında, aynı teknikle yapılmış yeni binalar yer alıyor. Eski ile yeninin birlikteliğinden doğan bu olağanüstü uyuma hayran olmamak elde değil.

Başkent Sanaa, tam “bir zaman tüneli”. Dar sokaklarda dolaşırken, neredeyse her adım bir yüzyılı gösteriyor. Bu kentteki en ilginç yer ise “Bab-el Yemen” ya da “Yemen Kapısı”. Neredeyse asırlardan beri hep aynı kalmış. Sabahın erken saatlerinde insanların biriktiği ve akşam güneş batıncaya kadar yaşayan eski ve büyük bir pazar olan Bab-el Yemen’de, Osmanlı, Memlûk, Hint ve Pers uygarlıklarının izleri var; hepsi iç içe.

Doğu halklarına özgü çarşı kültürü göze çarpıyor. Burası bir zamanlar, Çin’den, Avrupa’dan ve Asya’dan gelen tüccarların buluşma yeri olmuş; Doğu’dan ve Batı’dan gelen mallar, burada alınıp satılmış. Bu pazarda neler yok ki; güzel Hint ve Çin ipekleri, rengârenk kumaşlar, doğal makyaj malzemeleri, baharatlar, muhteşem bir işçilik göstergesi olan gümüş takılar, her türden antika, özellikle de Osmanlılardan kalma seramikler, Osmanlı el işlemeleri ve hatta, Osmanlı ordusundan geriye kalan süngülü eski tüfekler bile burada satılıyordu

Yüzyıllar öncesinden günümüze dek gelen, eşsiz, büyüleyici, mistik mimarîsi ile eski Sanaa, diğer Arap kentlerinde rastlanmayan bazı özelliklere sahip. Geçmişi, Saba Melikesi Belkıs’a kadar uzanan bu güzellikler, günümüz mimarîsine bile meydan okuyacak kadar hoş. Çamurdan yapılmış ve yüzyıllardır ayakta duran, 4-5 katlı binaların güzelliğini anlatmak çok güç. Nakışlı, süslü, ak ak evler sanki kelebekler gibi titreşiyor. Bu balçık evlerin bazıları, Shibam ve Hadramut’ta olduğu gibi 10-12 kata kadar çıkabiliyor. Evlerin pencereleri, en az kendileri kadar güzel desenlerle, vitray, renkli camlarla süslenmiş; hepsi de birer sanat harikası. Eskiden, camlara renk vermek için ince kesit olarak kesilmiş renkli mineraller kullanılırmış. Bu yönteme, “albaster” adı veriliyor.

Eğer müze gezmek isterseniz ilk durağınız “Sanaa Milli Müzesi” (National Museum Sanaa) olmalı. Burası eski bir Osmanlı Hastanesi olup, ardından İmam Yahya’nın sarayı olarak da hizmet görmüş. Çok katlı ve ilginç bu müzede farklı dönemlere ait eserler bulunuyor. Tepsiler, okkalar, mezar taşları, barut kapları, parfüm şişeleri, sancaklar, çeşitli silahlar, kandiller, paralar, sikkeler, takılar, doldurulmuş Kenya ve Etiyopya aslanları, hasır ve ahşap işlemeciliğinin güzel örneklerini farklı katlarda geziyoruz.

Bir ara karşımıza dev bir cami inşaatı çıkıyor. Hatta Sultanahmet Camii’ni örnek aldığını söylüyorlar. Herhalde bitmiştir. Su kanalını daha doğrusu bir dere yatağını andıran derin bir yoldan otelimize varıyoruz.

Bab-el Yemen’den başlayıp, Osmanlılar döneminde inşa edilen taş surlar içinde bir hazine gibi korunan bu şaheser evler, zaten UNESCO tarafından 1984 yılında koruma altına alınmış. Bekiriye Camii’nin etrafında Türk Mahallesi’ni de muhakkak adımlayın!

İstanbul’un beton yığını binalarından o kadar bunalmışız ki, bu güzel binaları saatlerce izlemeye doyamıyoruz. Eğer, çok dik merdivenleri tırmanmayı göze alırsanız, yüksek evlerden birinin, daha iyisi Tac Talha Otelinin en üst katında bir fincan hakiki Yemen kahvesi yudumlarken, arabaların zorlukla geçtiği dar sokaklardan yükselen seslerin eşliğinde, Sanaa’nın insanı dinlendiren güzel manzarasına dalıp gidebilirsiniz.

Sanaa’nın en etkileyici bir yeri, şüphesiz “Musevî Mahallesi”. Bu mahalledeki evler, sadece iki katlı. Bunun nedeni de Musevî ailelere kat çıkma izni verilmemesi. Yapılan baskılar sonucu, Musevîler 1950 yılında Sanaa’dan ayrılarak İsrail’e göç etmişler. Buradan göçen ailelerin, yeni ülkelerine tam uyum sağlayamadıkları, İsrail’e sorun oldukları söyleniyor.

Sanaa semalarında yıldızlar pırıl pırıl parlıyor. Uzak ve yakınlarda köpekler uluyor. Cırcır böcekleri ise her yerde. Teknolojinin o acımasız sesi, Yemen’de henüz duyulmuyor. Sönük bir ampul, beş katlı duvarları, tekmil nakışlı güzel yapıyı kısmen aydınlatıyor. Sabah ezanı okunuyor. Ezanla birlikte serçeler de hemen ötmeye başlıyor, cırcır böcekleri bu ritme uyup hızlanıyor. Sanaa uyanıyor. Başkentin rüzgârı, kumları ve tozları da önüne katarak, dar sokaklarda hızla esmeye başlıyor.

Yemenli erkekler, fotoğraf çektirmeye bayılıyor. Fotoğraf makinesini görür görmez hemen poz veriyorlar. Bu durum tüm fotoğraf çekenlerin işini kolaylaştırıyor elbette!

Bayram sabahı, en güzel giysileriyle yollara dökülen Sanaalıların ve özellikle de birbirinden güzel çocukların arasında, Musevî Mahallesi ile Eski Kent’te turluyoruz. Sanaa’daki bütün dükkânların kepenklerinin maviye boyanmış olması dikkatimizi çekiyor. Meğerse bu özel bir kanunla zorunlu kılınmış.

Türkler Mezarlığı Yemen’den Kısa Kısa!

  • Yemen’de bir camide ezan bitiyor, onbeş dakika sonra diğer bir camiden ezan sesleri yükseliyor. Yani her imam ezan saatine kendi karar veriyor olmalı. Hani bir söz var ya: “Yemen’de ezan bitmez.”
  • Komşu ülkelerde yani Suudi Arabistan’da, Umman’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok sayıda Yemenli işçiler çalışıyordu.
  • Sanaa’da öğleden sonra müzeler kapalı. Ulusal Müze ile Sana Üniversitesi içindeki müzeyi öneririz.
  • Yemen’de bizdeki uygulamanın tam tersi, önce binaların dış cepheleri bitiriliyor.
  • Bu coğrafyada ekmek bulamazsınız. Buğday veya darı unundan yapılan pideye “melve”, arpadan yapılanına ise “cahire” denir.
  • Yemen’de sokaklarda rastladığınız bir araç muhakkak en az iki-üç yerinden vurulmuş ya da çarpılmıştır. Zaten o kadar kötü araç kullanıyorlar ki! Bir defa hepsi virajları kapalı alıyorlar.
  • Seçmen sayısının yedi katı kadar afiş bastıran, kravatlı resmi tüm Yemen’in her köşesine asılan 33 yıldır Yemen’i yöneten Tuğgeneral Ali Abdullah Salih’e ABD “artık yeter, başkanlıktan ayrıl” demiş!

Ara Güler’in objektifinden Yemen’e bakalım mı?

“Nereye bakarsam bakayım kayalık dağlar görüyorum, koyu-sarı zeminli, kara taşlı. Gözgöz taşlar üzerinize yürüyecek, sizi ezecek gibi.”

Yemen’den ayrılma vakti gelip çatıyor. Hayranlık uyandıran çamur evlere son bir kez daha bakıp, Osmanlının bu uzak eyaletine veda ediyoruz; ama bu çamur medeniyetine bir kez daha gelmek üzere!       

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir