VİYANA – AVRUPA’NIN KAPISI

“Büyük başın derdi büyük olurmuş. Şehir dertli, fakat şehirli gülmektedir. Şehirde küçük bugünün omuzlarını büyük dünün ağırlığı çatırdatıyor gibi; lakin şehirli mazinin kahkahasını hale getirmeyi bilmiş. Viyanalı kadının yüzünde yeni yıkanmış bir pembeliğin neşesi; kendine kolunu veren, erkek değil sıhhattir. Şehre bak, nemli bir havanın tasası içinde; şehirliye bak, şakrak bir ziya gibi fıkırdıyor; yağmurla güneş karşılaşırsa ne olur? Viyana ile Viyanalı; yedi renkli kemerin hem ıslak, hem bayram gibi cümbüşüne bak!” diyor İsmail Habib, 1935 yılında basılan “Tunadan Batıya” adlı kitabında. İsmail Habib‘in sözünü ettiği “cümbüş”ün köklerini kristal avizeli görkemli yapılarda, saraylarda ve “vals”de ararsak sanıyorum hata etmiş olmayız. Yine de biz Türkler Viyana’yı en çok “kapılarından” tanıyoruz. Tarih kitaplarında da sık sık bahsedilir, Osmanlı İmparatorluğu Viyana’yı iki kez kuşatmış, kapılarına dayanmış ama bir türlü içeri girememiş. Bu kuşatmaların başarısızlıkla sonuçlanması, Avrupa’nın doğusundaki Osmanlı egemenliğinin sona erme sürecinin de başlangıcı oldu!

            Viyana’nın, Avrupa’nın kapısı olduğu bugün de bir gerçek. Ama Osmanlı o kapıları açabilseydi, o zaman tarih nasıl yazılırdı, kimbilir!.. XVII. yüzyılda Avusturya İmparatorluğu koyu Katolik Habsburg Sülalesi ile bütünleşmiş ve derler ki: Eğer Avusturya monarşik yapıda olmasaydı Viyana’nın bir Belgrad, bir Sofya, bir Bükreş’ten farkı kalmazdı. Gerçekten de Avusturya’nın kendisi ile beraber birkaç yüzyıl boyunca, çevredeki Çek Cumhuriyeti’nin, Slovakya’nın, Macaristan’ın, Romanya’nın hakimi olan bu hanedanın üyeleri büyük bir lüks ve zenginlik içinde yaşamışlar. Ama Viyana’yı Viyana yapanlar da onlar! Saraylarının kapılarını sanatçılara açarak, her biri sanat eseri olan müzeler, kitaplıklar, konser salonları, müzik akademileri, tiyatrolar ve opera binaları yaptırmışlar.    

            Viyana, Avusturya’yı oluşturan 9 federal eyaletten biri ve ülkenin başkenti ama daha birçok şeyin başkenti olduğu da doğru. Örneğin valsin ve kartpostalların. Evet, yanlış anlamadınız, kartpostalların. Çünkü, ziyaretçilerinin dostlarına elektronik ortama rağmen yılda milyonlarca kartpostal yolladığı belki de tek kent Viyana. Ayrıca kentin bir çiçek bahçesine benzemesi, mimarisi (özellikle barok yapıları), kadınlarının inceliği de güzelliklerinden bazıları. Viyanalı kadınların Almanca’yı bile müzikal bir tat katarak konuştukları söylenir.

Viyana, Avusturya’nın kültür merkezi olmasının yanı sıra dünyanın da önde gelen müzik merkezlerinden biri.  Haydn, Mozart, Schubert ve Johann Strauss dünyaca ünlü Avusturyalı besteciler. Soylu hanımların gözdesi olan Johann Strauss‘un eşsiz valsleri artık daha çok turistik amaçla çalınıyor Viyana’da. Her kültürden insanın ilgi göstereceği zenginliklere sahip olan kenti yılda ortalama 12 milyon turist geziyor. Dünyaca ünlü Viyana Filarmoni Orkestrası’ndan başka 7 senfonik orkestrası, 30 oda orkestrası ve 20 koro var kentte. Viyana Çocuk Korosu’nda J. Haydn ve F. Schubert de şarkı söylemiş!

            Viyana’ya gelip de kendine özgü bir atmosferi olan “kahvehanelere” uğramamak olmaz. Elbette bunlar bizim kıraathanelere benzemiyor. Viyana’nın yüzlerce kıraathanesinde gerçekten “kıraat” ediliyor ve yaklaşık 300 yıldan beri Viyanalıların kültürlerinde apayrı bir yeri var. Ünlü yazar Stefan Zweig‘den dinleyelim kahvehanelerin Viyanalıların yaşamındaki yerini: “Bizim yenilikler için öğrenim görme ve aydınlanma yerimiz kahvehanelerdir. Bunu anlayabilmek için Viyana kahvehanelerinin dünyada eşi olmayan özel enstitüler olduğunu bilmek gerekir. Aslında bu kahvehaneler demokrasi kulüpleridir.” Bu kahvehanelerin bazıları ünlü sanatçıların ve yazarların buluşma yeri olarak tanınmıştır. Cafe Central’in eski sürekli müşterileri arasında F. Werfel, S. Zweig, K. Kraus ve L. Troçki de bulunuyor.   

            Viyana’da “Heurige” sözcüğüne sık rastlayabilirsiniz. İki anlamda kullanılan sözcüğün birinci anlamı, bağbozumunda toplanan üzümden yapılan “taze şarap”; ikincisi ise bu taze şarabın servis edildiği meyhane… Viyana’nın ünlü şaraphaneler mahallesi Grinzing’deki bir bahçenin girişinde ilginç bir müze bulunuyor: “Tirbuşon Müzesi”. Bu müze (!) büyükçe bir panodan ibaret… Viyana’da yüzün üzerinde tiyatro, 90 dolayında resim galerisi ve 68 müze bulunuyor. Freud, Haydn, Mozart, Beethoven ve Schubert‘in kaldığı evler de müzeye dönüştürülmüş. 

            Avusturya tarih boyunca çok acılar çekmiş, dolayısıyla Viyana da. II. Dünya Savaşı’nda yaşadıkları bunun son örneği. Bilindiği gibi Adolf Hitler aslen Avusturyalıydı. Hatta politikayı da Viyana’da öğrenmiş. Almanya’ya göç ettikten sonra, yıldızı parlayıp da Almanya’nın tek hakimliğinden Avrupa’nın tek hakimliğine ulaşmak isteyince ilk önce sevgi ile karşılandığı anayurdu Avusturya’yı ilhak etmiş! Ardından II. Dünya Savaşı günleri, yaşanan Nazi despotizmi, ölümler; ardından kıyımlar ve savaşın sona ermesi… Bütün bu çekilen acılara rağmen günümüzde tam bir huzur beldesi olan Avusturya, Avrupa’nın doğusu ve batısı arasında bir köprü konumunda. Bu özelliğinin, II. Dünya Savaşı sonrasında “tarafsız bir ülke” olarak bırakılmasında payı var kuşkusuz.

            Viyana hakkında unutamadığım şeylerden biri de oldukça büyük, ama ilginç bir ev. Mimarı Huntertwasser‘in adını vermişler eve. Bu yapı için rahatça “olağanüstü” diyebilirim. Çünkü anlatmak, tanımlamak mümkün değil; 1985’te Viyana Belediyesi 3556 metrekarelik bir alanı kapsayan yanmış bir yapıyı yeniden yapması için öneri götürmüş, mimara. Mimar da 50 dairelik bu binayı yapmış. Binada zengininden orta hallisine tam 50 aile yaşıyor. Anlatılacak gibi değil ama ben yine de anlatmaktan, en azından anlatmaya çalışmaktan kendimi alamayacağım: İki ayrı caddeye bakan evin cephelerinde, bugüne kadar bilinen tüm yapı malzemeleri sadece birer kez kullanılmış. Binanın yüzü renklerle bezenmiş. Aynı düzeyde kat kavramı diye bir şey yok, pencerelerin standardı da yok üstelik. Bazen orta katlardan bir yerlerden birdenbire bir ağaç fırlıyor, dairelerin güneş alanı da var, gölgelisi de; sessizi de var, gürültülüsü de. “Düşsel” bir ev anlayacağınız, ama binlerce ziyaretçiyi kendisine çektiği de bir gerçek!

            Kentleşme açısından Viyana’da büyük bir uyum göze çarpıyor. XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapılan ve kısaca “Ring” olarak adlandırılan Ring Caddesi, kent merkezini kuşatır durumda ve tarihsel anıtlar bakımından oldukça zengin. Ring Caddesi’ndeki en önemli yapı “Hofburg İmparatorluk Sarayı”. Saray, değişik yapılardan, birçok da bölümden oluşuyor. Bu yapıların en eskisi XIII. yüzyıldan, en yenisi de XIV. yüzyıldan kalma. Dolayısıyla, değişik mimari tarzlar çarpıyor; imparatorluğun yaşayan tarihi gibi. Saray içinde yer alan Efes Müzesi’ni de unutmamak gerekir. Hofburg yapıları arasında, özellikle Binicilik Okulu (Reitschule) ve oval salonlu Ulusal Kütüphane oldukça ünlü…

Belediye Konağı, Parlamento Binası, üniversite, Opera Binası, Tuna Parkı’na bitişik Birleşmiş Milletler’in dünyadaki üçüncü büyük merkezi ve yakınındaki TV kulesi, Adak Kilisesi (Votivkirche) ve Borsa Binası da Ring Caddesi’nde. Adak Kilisesi yakınlarındaki Viyana Üniversitesi, Almanca konuşulan ülkelerdeki en eski üniversite ünvanına sahip. 1365’te kurulan üniversitenin ilk kurulan kampüsü günümüze ulaşamamış… Staatsoper Viyana Devlet Operası dünyanın en görkemli opera saraylarından biri; geniş salonları, kristal avizelerin ışıklandırdığı fuayeleri, döşeme zenginliği, sahnedeki sanat coşkusu ve ayakta bile oyunu seyretmeyi göze alan saygılı seyircisi ile.

Stadtpark (şehir parkı) kentin biraz kenarında, çevresindeki hızlı trafiğin içinde bir yeşillik deryası. Parkın içinde geniş çayırlıklar, yeşilin her tonunu barındıran ağaçlar, suni göller ve 1866 tarihli barok bir yapı olan gazino var. Bu gazinoda öğleden sonraları çay ve pasta eşliğinde Franz Schubert’in liedleriyle ya da Johann Strauss’un valsleriyle hayallere dalabilirsiniz. Tam karşınızda Strauss’un bronzdan heykeli süt beyazı bir mermer kaide üzerinde, elinde ölümsüz kemanı ile sizi izleyecektir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir