Kanada’nın Yeşil Cenneti: Vancouver

İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne çocuk denecek yaşta, 13 yaşında giren George Vancouver, ilk seferine 1772’de, 15 yaşındayken, ünlü Kaptan James Cook ile beraber çıkmış. Usta denizci Kaptan Cook’un yanında yetişen Vancouver, Nisan 1792’de Kuzey Amerika’nın batı kıyılarına gelerek Vancouver yarımadasını keşfetmiş. 

            Vancouver, Kanada’nın British Columbia eyaletinin güneybatısında yer alıyor. Bu bölge 11 bin yıl önce 1,5 kilometre kalınlığında bir buz kütlesiyle kaplıymış. Vancouver, Kanada’nın ikinci büyük liman kenti. ABD sınırına da çok yakın olan kent, çok sayıda zenginliklerle dolu. Bunların arasında orman ürünleri ve boru hatlarıyla getirilen petrol başta geliyor. Karaya derinlemesine giren fiyordları, yakın çevresindeki 1500-1800 metre yüksekliğindeki dağları, ormanları, gölleri ve ılıman iklimiyle dünyanın en güzel kentlerinden biri, Vancouver.

Ama kent merkezi gökdelen hastalığından kendini kurtaramamış. Depreme karşı önlem olarak, binanın ağırlık merkezine, çok derinlere kadar inen geniş bir beton sütun yerleştiriyorlar. Bu beton sütun üzerine inşa edilen bina, toprakla temas etmediği için, deprem sırasında sallanıyor, ama kolay kolay yıkılmıyor. Kentte son büyük deprem 1937’de yaşanmış, şiddeti 7,5.

            Vancouver, Kanada’ya bağlanmak için bir şart ileri sürmüş: “Bölgenin ürünlerini Atlantik Okyanusu kanalıyla ihraç edebilmek için, iki okyanus tren hattıyla birbirine bağlanacak.” Bu amaçla yapılmasına karar verilen Canadian Pacific Demiryolu inşaatı için, 1880’de Çin’den 17 bin işçi getirilmiş. 7840 kilometrelik demiryolu tamamlandıktan sonra, kendini yapısal ve tarihsel olarak ABD’ye daha yakın hisseden Vancouver halkı birden Kanadalı oluvermiş.

O dönemde demiryolu inşaatı için getirilen Çinliler, Vancouver’da yerleşerek çoğalmaya başlamışlar. Onların torunlarına; Hong Kong’un Çin’e bağlanmasından sonra Hong Kong’dan ayrılarak Vancouver’a yerleşen Çinliler de eklenince, Amerika’nın en kalabalık Çinli topluluğu Vancouver’da oluşmuş. Öyle ki, insan kendini inanın Çin’de sanıyor.

Hong Konglu zengin Çinliler yerleşmek için neden bu kenti seçiyorlar acaba? Bunun birkaç nedeni varmış: Vancouver’ın coğrafi yerleşim olarak Hong Kong’a benzemesi, ikisinin de uzun süre İngiliz yönetiminde kalması, 500 bin dolarlık yatırım yapan Çinlilere 5 yıl sonra Kanada vatandaşı olma hakkı tanınması ayrıca Vancouver’ın düzenli, temiz ve sakin bir şehir olması. San Francisco’dan sonra en büyük Çin mahallesi de Vancouver’da bulunuyor. Bu mahallede oturan Çinlilerin bir bölümü günümüzde bile İngilizce bilmiyor. Kanada hükümeti buna saygı gösteriyor ve “önce Kanadalı, sonra Çinli” demiyor; “Önce Çinli, sonra Kanadalı” diyor. Oysa Amerikan hükümeti, “Özgürlükler Ülkesi” Amerika’da yaşayan bir Çinlinin, “Önce Amerikalıyım” demesini istiyor!

            Vancouver, 150 parkıyla tam anlamıyla yeşil bir cennet. “Stanley Parkı” da bunlardan biri. Bin dönümlük bir alana yayılmış bu parkta, nilüfer çiçekleriyle dolu göller, hayvanat bahçeleri, akvaryumlar, minyatür tren ve özel gül bahçeleri var. İçinde 70 kilometre yol bulunan parkta, toplam alanın % 65’i doğal haliyle saklanıyor. Parkın bir alanında 15 tane kadar, her biri farklı, dimdik ve bakımlı totem direği var; üzerleri figürler ve yazılarla süslenmiş.

            Gassy Jack adında bir girişimci, ambarları kasalar dolusu viskiyle dolu buharlı gemisiyle, bir bar inşa etmek amacıyla Vancouver’a yanaşmış. Bar inşaatında kendisine yardımcı olacak herkese birer şişe viski vaadetmiş. Viskinin dopingiyle, bar 20 saat gibi kısa bir süre içinde bitmiş. Ama 25 Aralık 1886’da çıkan büyük bir yangında, evler ahşap olduğu için tüm kentle birlikte Gassy Jack’in barı da yanmış. Barın bulunduğu yerde, Gassy Jack’in anısına bir buharlı saat yapılmış. Dünyanın buharla çalışan tek saati, her 15 dakikada, hüzünlü bir “puff” sesi çıkararak o günleri anıyor. L. Saunders adlı bir saatçinin projesi olan buharlı saat 42 bin dolara mal olmuş. Daha sonra kent, tuğla ve taş kullanılarak yeniden inşa edilmiş. Yenilenen kentin evlerinin ve dükkanlarının numaralandırılmasına da Gassy Jack’in evinden başlanmış. 25 Aralık 1986’da, yani bu büyük yangının 100. yıldönümünde Gassy Jack’in, bir şarap fıçısı üstünde duran heykelini dikmişler. Çok geveze olarak tanınan Gassy Jack, fıçısının üstünden konuşmaya devam ediyor. Adliye Sarayı, stadyum, Pan-Pacific Oteli, Planetarium ve Vancouver Müzesi kentin görülmesi gereken yerleri arasında. Uzaktan, teflon tentelerle örtülü bir yapı dikkatimizi çekiyor. Burası, Expo 86 için hazırlanmış olan Kanada Pavyonuymuş. Geleceğe yelken açmış gibi bir görünen bu bina, bugün kısmen otel, kısmen kongre merkezi olarak kullanılıyormuş.

            Vancouver’ın iki adet çok ilgi çekici asma köprüsü var. Biri, “Lions Gate Bridge”. Bizim Boğaziçi köprülerinin yanında küçük kalan, boyutlarıyla çevreyi ezmeyen, göze batmayan, üç şeritli bir köprü. 1937 yılında yapılmış, dökme demirden süslemeleri bulunuyor. İkinci asma köprü Kuzey Vancouver’da. Genişliği 2 metre olan “Capilano” adlı bu köprüden taşıt geçmiyor. Ormanlar içinden, kayalar arasından köpürerek akan bir ırmağın 100 metre kadar üstünden, iki çelik halata asılı olarak duran bu köprüden insanlar geçiyor. Ama asıl ilginç yanı, köprünün sallanıyor olması!

            Vancouver Kentinin Pasifik Okyanusu tarafında büyük bir ada var: Vancouver Adası. Bu adaya geçmek üzere 2 katlı bir feribota biniyoruz. Üst kata otomobiller, alt kata otobüsler ve kamyonlar alınıyor. Feribotta, otobüsümüzün plakasına gözüm takılıyor: Tam 4 değişik plaka var! Bir anlam veremiyorum. Öyle ya, diyelim ki bir olay oldu ve “plakasını aldınız mı?” diye sordular. “Hangisini” mi diyeceğiz? Bunlardan hangisinin geçerli olduğunu soruyorum; sormaz olaydım! Tam bir saat açıklama yapılıyor: Biri havaalanına giriş izni, diğeri profesyonel çalışma izni, üçüncüsü aracın normal plakası, sonuncusu da Oregon Eyaletinde çalışma izniymiş! Feribot yola devam ediyor. Kırkdokuzuncu paralel, ABD-Kanada sınırı olarak kabul edilmiş. Bir ara ABD sularına da girmişiz. Ortalama 2,5 saat sonra Brentwood Limanı’na yanaşıyoruz.

            Vancouver Adası’nın kuzey ucuyla güney ucu arasındaki mesafe 430 kilometre. Yüzölçümü 32 bin kilometrekare, bu coğrafyanın büyük bir bölümüne el değmemiş. Kıbrıs Adası’nın iki katı yüzölçümüne sahip Vancouver Adası’ndaki ilk ziyaretimiz, 1904’te kurulan “Butchard Bahçeleri”ne. İsveç kökenli karı-koca Butchard’lar, buraya “Portland Tipi Çimento” fabrikası kurmak üzere gelmişler. Kocası, inşaat sektörü için çimento üretirken; Bayan Jennie Butchard, kocasına ait eski bir maden ocağı olan bu araziyi “çiçek bahçesi” yapmaya karar vermiş ve başarmış. Bahçesini görmeye gelen ziyaretçileri gezdirirken, bir fincan da çay ikram edermiş. Giderek, Butchard’lar ve bahçeleri bölgede büyük bir ün salmışlar. Bayan Butchard’ın ikram ettiği çaylar 18 bin fincanı bulunca, artık bu işi profesyonelliğe dökmeye karar vermişler. Karı-koca Butchard’lardan sonra çocukları, onlardan sonra da torunları işi ele almışlar. Günümüzde torunları da yaşamıyor artık. Yılda bir milyon kişinin gezdiği, darphane gibi para basan bu bahçeleri, artık yeğen Butchard’lar işletiyor. Bahçede 136 tür çiçeğin bulunduğu yazıyor bir tabelada. Kokusu hala burnumda tüten kır çiçeklerinden mi; olağanüstü güzellikteki yeşiline aşık olduğum “frisia”dan mı; yoksa kalın kırmızı kabuğu ve 90 metre boyuyla insanda hayranlık uyandıran “sekoya” ağacından mı? Hangisinden bahsedeyim bilemiyorum…

            Butchard Ailesi’ne ait çimento fabrikasında, tükenmiş taş ocağının çukurunda bir de gölet hazırlanmış. Bu gölete 20 farklı boyutta fıskiyeyi, 20 farklı yöne yerleştirmişler. Fıskiyelerden çıkan su sütunları, müzik eşliğinde uzuyor, dağılıyor ve dansöz kıvraklığıyla dönüyor, sonra da birbirine tutunamayacak hale gelen damlalar yağmur gibi gölete düşüyor. Akşamları bu su gösterisine ışık oyunları da ekleniyormuş. Eski ocağın çevresi de ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış!

            Yağmurlu bir günde adımladığımız bu güzelliklerin ardından, Vancouver Adası’nın güney ucunda yer alan Victoria Kentine doğru otobüsle yola çıkıyoruz. Otobüsten iner inmez, karşımızda bizi davet eder gibi duran “Royal British Columbia Museum”u görüyoruz. Davete karşılık veriyor, hemen dalıyoruz. İçeride, British Columbia Bölgesinin tarih ile doğasına dair bilgiler veren oldukça ilginç panolar ve sahneler var. 1886’da kurulan müze, çağdaş teknolojiye ayak uydurmuş. Balinalar, ayılar, totemler, dönemin yelkenlileri ve fok balıklarının yanı sıra, bölgedeki altın ve gümüş madenciliğinin tarihi de gözler önüne serilmiş.

            British Columbia Eyaletinin başkenti olan Victoria, “Hudson Bay” adlı bir şirketle özdeşleşmiş. Bu şirket, 1843’te Victoria’yı merkez kabul etmiş ve uzun yıllar kenti kontrolü altında tutmuş. Anlatılanlara göre Vancouver Adası’nın yerli halkının sosyal hakları, diğer Kanada vatandaşlarına göre daha fazlaymış. Çok az vergi ödüyorlarmış, su kullanımı için herhangi bir ücret ödemiyorlarmış; üstelik çocuklarının okulu da ücretsizmiş. Darısı başımıza!

Bu bölümü Vancouver’li Ralph Gustafson’un bir şiiri ile sonlandırıyorum.

BİR PENCERE, BİR DE MASA, KUZEYDE

Maviden alacakaranlığa derken ışıklar çıkageldi.
Olup bitenler bu kadar yanıldı işte
Ta kentin üzerinde.
Kuşların, kanatlar üstünden, çığrışması değil,
Aşağılarda yaz akıp giden bir yeşillikti,
Durumu sorarsanız kaya gibi ağırbaşlı.
Biz feylesoflara gelince
İzledik
Dünyanın bir ucundan bir ucuna:
Caddeler, takların uzaklığıdır,
O kemerli boylamlar,
Geçitlerin odak yeri
Kutup gecesi.
Buzlar kapladı parkı
Bir pembe kayak yeri
Bir bando öttürüyor da öttürüyor
Sevinç içinde
Sokaklar sonsuza dek koşu tutturmuş
Kuzey de kuşlar da yükseklerde uçuyor
Onlar bizim onurumuzun yoldaşı
Ve muhteşem ülkenin dört bucağında
Işıklar yandı artık.                                                         Türkçesi: T. S. Halman

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir