Uzaklarda Bir Barış ve Hayal Ülkesi: Yeni Zelanda

Hermafrodit hem erkektir, hem dişidir. Yani mükemmeldir, eksiksizdir. Onun bu şöhreti Zeus ile diğer tanrıları bayağı kızdırır. Zeus bir yıldırımla Hermafroditi bir anda ikiye böler. Yarısı erkek, yarısı ise kadındır. Bu iki parça çok uzaktadırlar, hep birbirlerini ararlar. İşte Yeni Zelanda’da tüm dünyadan bu kadar uzaktır. Düşmanı yoktur. Sonsuzluğun büyüklüğünü yaşar.

            Yeni Zelanda, Büyük Okyanus’un güneyinde bir adalar devleti. 1642 yılında keşfedilmiş; ama, tarihi bin yıl gerilere kadar gidiyor. Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maoriler yaklaşık bin yıl önce efsanevi vatanları Hawaiki’yi terk ederek bu kıyılara ulaşacakları sırada kabile şefi Kupe’nin karısı şöyle bağırmış: “Gökyüzüne bakın! Uzun beyaz buluta bakın!….” Oysa iyice yaklaştıklarında bir de bakmışlar ki, o beyaz bulut sandıkları, çok zengin bitki örtüsüne sahip bir kara parçası. Karaya ayak bastıklarında ise bu topraklara “uzun beyaz bulut ülkesi” anlamına gelen “Aotearoa” adını vermişler (Ao:bulut: tea:beyaz ve roa:uzun).

            Aslında onlardan da önce bu topraklara ayak basanlar olmuş. Polenazyalı göçebeler de dev dalgalara meydan okuyup Maorilerin Aotearoa’sını çok önceden keşfetmişler. Zaten yapılan arkeolojik kazılarda, buralarda insan yaşamının iki bin yıl öncesine kadar uzandığı ortaya çıkmış. Ama biz öykümüzü “Maorilerle” sürdürelim. Kupe’nin içinde, geri dönüp anayurdu Hawaiki’de yaşayanlara da bu cennet toprakların müjdesini verme düşüncesi depreşip duruyormuş.

            Sonunda gerçekleştirmiş bu arzusunu. Başlamışlar akın akın Aotearoa’ya gelmeye. Sıkı birer denizci ve balıkçı olan Maorilerin çifçilikle araları iyi olacak ki, beraberlerinde getirdikleri bitki ve tohumlarla tarım alanında çok başarılı olmuşlar. Eğrelti otu kökü, kabuklu hayvan ve balıkla besleniyorlarmış. Kuzey Adasındaki grazerlerden de istifade etmişler. Yiyeceklerini sıcak su kaynaklarında pişirdiler. Aynı zamanda çok iyi birer savaşçı olan Maoriler heykele, müziğe ve dansa da pek düşkünlermiş. Heykeltıraşların rahiplerle aynı statüye sahip olmaları bunun kanıtı bence!.. Fransız denizci Crozet, yalnızca savaşçıların yüz, el ve vücutlarına dövme yaptırma hakları olduğunu belirtiyor anılarında. Ünlü Maori yazar Witi Ihimaera bakın bir Maori’yi nasıl tanımlamış “Esas olan kalbiniz, şayet kendinizi Maori kabul ediyorsanız, zaten siz Maorisiniz”.

            Önceden hayvanlara adeta tapan, daha sonra Avrupalı misyonerlerce Hristiyanlaştırılan Maorilerin altın çağı, Pakeha olarak adlandırdıkları beyazların gelişiyle sona ermiş. Beyaz Bulut Ülkesine ilk Hollandalılar gelmiş. Yıl:1642. Bu kıyılara demirleyen ilk geminin adını öğrenemedim ama kaptanının adını biliyorum: Abel Tasman.

            Hollandalılar, ilk karşılaşmalarında Maorilerin müziğini ve dil çıkararak gerçekleştirdikleri dansları, müzikal yeteneklerinin bir dışavurumu olarak algılamışlar. Oysa dil çıkarmak “düşmanlık” ifadesiymiş. Nereden bilsinler? Böyle bir karşılamaya biz de hakkıyla karşılık verelim diyen Kaptan Tasman, gemideki müzisyenleri öne çıkarmış. Maoriler bunu bir meydan okuma olarak yorumlayınca da kopmuş kıyamet!.. Olan müzisyenlere olmuş tabii. Tasman’ın da kafası atmış, binmiş gemisine ne haliniz varsa görün deyip ayrılmış bu kıyılardan.

            Öyküden anlaşılacağı gibi tam bir keşif olmamış Tasman’ın serüveni. Gerçek bir keşif için 7 Ekim 1769’a kadar epey bir süre geçmesi, ünlü İngiliz kaşif James Cook’un Kuzey ve Güney Adalarına ulaşması gerekiyormuş çünkü. Ardından da balina ve fok avcıları, altın arayıcıları, tüccarlar, yerlilerin köylerini yerle bir ederek bu güzelim kıyılara güya uygarlığı getirmişler!.. Tabii gelen bu “uygarlıkla birlikte” dünyanın diğer köşelerinde olduğu gibi burada da büyük bir insan kıyımı yaşanmış.

            6 Şubat 1840’ta 50 kabile şefi Yeni Zelanda’yı İngiliz kolonisi yapan Waitangi Antlaşması’nı imzalayınca “beyaz” ların egemenliği resmiyet kazanmış. Çok değil, 30 yıl içinde yarım milyon beyaz (İngiliz, İskoç ve Fransız) bu topraklara ayak basmış. Ama gelenler Avustralya’da olduğu gibi mahkumlar değilmiş. Zaten Yeni Zelandalılar, Avustralyalılarla “mahkumların torunları” diye alay edermiş. Bu iki komşu ülke arasında sürekli bir rekabet olduğu düşünülürse, yenir yutulur bir söz değil bu, ama yalan da değil elbette!

            Maorilere gelince, 1860’larda “Beyaz Adamın Öfkesi” adını verdikleri kurak topraklarda bu kez grip, çiçek, frengi gibi hastalıklara, en önemlisi beyazların onlara armağanı olan “alkole” karşı savaşmaya başlamışlar. Hayli dirençli olacaklar ki, az sayıda kalsalar da varlıklarını sürdürmeyi başarmışlar. Son istatistiklere göre 415 bin kişiyle Maoriler, Yeni Zelanda nüfusunun ancak %12’sini oluşturuyorlar.

            Rotoura’da kaldığımız otelde düzenlenen bir gecede Maori dansını izleme ve yemeklerini tatma olanağı buldum. Dansları oldukça ilginçti. Kadınlar yumuşak hareketlerle sağa sola sallanıyorlar. Ağırlık, kol ve kalça hareketlerinde. Erkeklerin hareketleri ise sert. Onlar birer savaşçı çünkü. Dillerini de onlar çıkarıyor zaten!.. Bu arada, “hoba hoba oaa” gibi sesler de zaman zaman yükseliyordu. Müzikleri, batı müziğinin armonik yapısına sahip. Üç sesli parçalar söylüyorlar. Hawai müziğini de bir bakıma andırıyor. Bu onların gerçek müziği mi, yoksa “turistik” Maori müziği mi, kestiremedim doğrusu!…

            Yeni Zelanda’da kaldığım süre içinde selamlaştığım Maorilerin burunlarını burnuma dokunmalarıma bir anlam veremedim önce. Neyse ki daha sonra her şey açığa çıktı. Meğer “nefesin nefesime karışmalı ki dost olalım” demekmiş bunun anlamı. Dönemin Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ında bu ülkeyi ziyareti sırasında gazetede bir Maori ile burun buruna resmini gördüm. Maorilerin bir bölümü Hristiyan olmuş. Ama eski inançlarını sürdürenler de var. Onlar bugün de, tüm doğanın ve yaşayanların ruhlarının saygıya değer olduğuna inanıyorlar.

            Çok gelişmiş bir tahta oymacılığı geleneği var Maorilerde. Yaptıkları totem ve masklar birbirinden güzel. Yaşlı Maoriler ziyaretçilere, ölülerinin ruhlarının yeraltı dünyasına atladıkları yerden, Te Rerenga Waiua’dan söz ediyorlar. Ayrıca dünyanın yaradılışına ilişkin efsaneler anlatıyorlar. Toprak Ana ve Gök Baba’dan başlayan yaradılış efsanesinin, Anadolu’nun mitolojik yaradılış öyküleriyle büyük benzerlikler taşıdığını hemen belirteyim bu arada.

            Doğaüstü yaratıklardan, canavarlar ile şeytanlardan oluşan mitolojileri çok zengin ve karmaşık. Dünyanın başlangıcında ortaya çıkan ilk aileler Rangi, Gökyüzü Baba ile Papa, Toprak Ana sevgiyle birleşmiş, böylece altı erkek çocuk dünyaya gelmiş. Bunlar, Maorilerin altı büyük tanrısıdır. Tu, insanları öldüren ve yokeden tanrı, savaş tanrısı, Tangaroa, Okyanus tanrısı, Rongo, tarım tanrısı, Haumia, kök ve ot tanrısı ve Tane, ağaç ve kuşların babası, zanaatçıların tanrısı, kadının yaratıcısı ayrıca erkeğin atası. Bu sonuncu tanrı günün birinde aileleri birbirinden ayırmaya karar verir: “En iyisi onları birbirinden ayırmak. Böylece gökyüzü başımızın üstünde toprak da ayaklarımızın altında olur. Gökyüzü bize yabancılaşırken, bizi besleyen toprak anamız bizim yanımızda olacaktır” der. Daha sonra gider ve Güneş’i, Ayı’ ve yıldızları babasının göğsüne yerleştirir. Böylece gün doğar. Maorilerin inancına göre Aoteroa’nın üstüne yağan yağmur Rangi’nin Papa’dan ayrılması karşısında döktüğü göz yaşlarıdır.

            “Marae” adı verilen buluşma evi, köyün merkezindedir. Tahtadan yapılan bu ev, büyük bir zenginlikle dekore edilir. Ev, toplantı salonu, meclis hatta  kilise olarak kullanılır. Bütün önemli olaylarda bu ev açılır. Genellikle bu kutsal evlere ataların adı veriliyordu. Aynı zamanda onun sembolik bir portresiydi. Tavanı tutan büyük direk bu kutsal tanrının sırtı, öndeki direk kalbi, çatı mertekleri kaburgaları ve pencereler ise gözleriydi. Kapı, ağzını simgeliyordu, çatıdaki uzun levhalar kolları, maske ise başıydı.

            Bir Maori efsanesine göre ise: Çok eskiden, yeraltı dünyası ölümlülere kapalı idi. Bir gün, iki meraklı kadın su yosunundan aşağı tırmandı… çok derinlerde bir mağarada buldular kendilerini. Bir ateşin başında üç yaşlı, ak saçlı ruh oturmakta idi. “Bu bir ruh ateşi” dedi kadınlardan biri, “eğer bir parçasına sahip olabilseydik evlerimizi sonsuza dek ısıtırdı ama daha fazla yaklaşamayız yanlarına”. Diğer kadın daha cesaretliydi. Hızlı bir hamle yaparak yanan ateşten bir odun parçasını kaptı ve hemen kaçtı. Bir anlık şaşkınlıklarını üzerlerinden atan ruhlar onları kovalamaya başladı. Su yüzeyine çok yaklaşmıştı iki kadın. Başardıklarını sandılar. Ama ruhlardan biri son anda yakaladı ateşi tutan kadını eteğinden. O anda kadın elindeki odunu yukarı doğru fırlattı vargücüyle, ruhun elinden sıyrılıp kaçıverdi. Hızla yükselen yanar odun ise Gökbabanın eteklerine tutundu… ve sonsuza kadar orada parıldamaya devam etti.

            Size Yeni Zelanda’yı anlatacaktım ama söz bir kere Maorilerden açılınca, beni çok etkileyen ve günümüzde de Batılılarla uyum içinde yaşayan bu uygar halkı anlatmaktan alamadım kendimi. Bu kadarıyla “yeterli” bilgi edindiğinizi sanıyorum.

            Yeni Zelanda 1907 yılında bağımsızlığına kavuşmuş, Birleşik Krallığın bir üyesi olmuş. Çok gelişmiş bir hayvancılık sektörüne sahip bu ülkede dış satımın yarısı da bu alanda gerçekleşiyor. Bir başka gelir kaynağı ise elbtte “turizm”. Dağcılık, binicilik, dalgıçlık, golf ve kriket yaygın olarak yapılıyor, at yarışları ise en popüler spor. Aynı zamanda büyük paralar dönüyor at yarışlarında!.

Yeni Zelandalılar gezgin bir ruha sahip. Evereste ilk tırmanan Sir Edmund Hillary’de bu topraklardan. Bu mazbut, sessiz ve düzenli ülkede fazla “heyecan” ve “hareket” olmadığı için Yeni Zelandalılar inanın çok geziyor. Onları ancak korona bir süre durdurdu.

Yeni Zelanda ve Doğal Yaşam

            İngiltere veya Japonya kadar toprağa sahip Yeni Zelanda’da nereye gitseniz yol boyunca çiçeklerle iç içesiniz. Özellikle gül çok yaygın. Özenle düzenlenmiş gül bahçelerinin yanlarından geçerken bambaşka bir ruh hali yaşıyor insan.

            Yol boyunca çok sayıda geyik çiftliği gördük. Etleri için besliyorlar. Evcil olanları ise en makbulleriymiş. Alageyiklerin getirisi koyuna göre dört kat fazla imiş.

Otoyol boyunca en sık gördüğüm şeylerden biri de porsuk leşleri oldu. Porsuk, ağaç köklerini, kuş yumurtalarını yediği için zararlı bir hayvan olarak kabul ediliyor. Eskiden kürkü için avlandığından sayıları bir dengede kalıyormuş. Dünya genelinde kürk ticareti yasaklanınca, bu denge bir anda alt üst olmuş. Mübarekler hızla üremiş. Ağaçlardaki kuş yumurtalarını tüketiyorlar.  Sayıları milyonla ölçülüyor. Yetkililer hayvan dostu dernekleri ikna ederek porsuk sayısını nasıl azaltacaklarını düşünüyorlar kara kara! Kimyasal zehir kullanmak istemiyorlar  ama tüfekle vurulmalarına izin çıkmış.

            Yeni Zelanda’da son yıllarda beslenen keçi sayısında da büyük bir artış olmuş. Keçi eti, Asya ülkelerinde çok tutuluyormuş çünkü. Keçi sütünden yapılan peynire çok düşkünmüş Asyalılar. İnekleri mısırla besliyorlar. Meğer bol süt verirmiş inekler mısırla beslenince.

            Bir şey daha: Balcılık da çok gelişmiş. Ballar dondurulmuş olarak satılıyor. Getirdiğim iki kavanoz balı ailem ve üniversiteden arkadaşlarım çok beğendi. Nedense bu çeşit bal Türkiye’de denenmiş fakat itibar görmemiş.

Rotorua yakınlarındaki, Kaliforniya Çamlarından oluşan 150 bin hektarlık Kaingaroa Ormanı’nın oluşumu oldukça ilginç. Hükümetin 1930’larda yaşanan yoğun işsizlik döneminde, iş olanağı yaratmak için ülkeyi ağaçlandırmaya başlamasının meyvelerinden biri de işte bu “orman”. Dünyanın insan eliyle yaratılmış en büyük ormanlarından biri olan Kaingaroa’yı görmenizi isterdim doğrusu. Oysa ülkemizin ormanlara ve yeşilliğe olan ihtiyacı doruk noktada. Orman Genel Müdürlüğü elbette çalışıyor. Diğer yandan vatandaşlarımız da  dörtgözle “iş” bekliyor. Hazine arazilerinde “Ağaçlandırma” bir iş sahası olamaz mı. Her yıl Türkiye’nin toprak kaybı 500-600 milyon ton ve bu kayıp Avrupa ve Avustralya kıtalarında erozyon sonucu meydana gelen toplam toprak kaybından bile fazla!

            Yeni Zelanda’da enerjinin büyük bölümü su kuvvetinden ve doğal gazdan elde ediliyor. Jeotermal enerji de kullanılıyor. Tabii onunda mahsurları yok değil. Ama, nükleer enerjiye kesinlikle “hayır” diyorlar. Öyle ki, nükleer enerjiyle çalışan deniz altıların karasularına girmesi bile yasak. Çok duyarlılar bu konuda. Ben oradayken basında “Temiz kömür enerjisine evet mi, hayır mı?” tartışması yapılıyordu. Büyük kömür rezervleri olmasına karşın, her şey kamuoyunun vereceği son karara bağlı.

“Kiwi” demek “Yeni Zelanda” demektir.

            Bu ülkenin en popüler meyvesi ise Kiwi. Çok yönlü kullanılıyor bu meyve; turşusu, yoğurdu, yemeği, reçeli, dondurması hatta şarabı bile yapılıyor. Benim öğrenebildiğim bu kadarı!. Hatta ona yeni bir isim daha bulmuşlar “zespri”. Artık kiwi ülkemizde de Karadeniz’de de bol bol yetiştiriliyor. Ayrıca Yeni Zelandalılar kendilerine “kiwi” denmesinden hoşnutlar. Kiwi ayrıca endemik bir kuş. Uçamıyor. Ancak adada yırtıcı hayvan olmadığı için yaşamını bugüne dek sürdürmüş. Günümüzde bile yaban hayatta da bulunuyor. Geceleri piyasaya çıkıyor. Toprak altında veya ağacın içinde yuva yapıyor. Yumurtası çok büyüktür. Erkek kiwi tam 80 gün kuluçkada yatıyor.

Eski Başkent: Auckland

            Auckland, bir milyon civarındaki nüfusu ile Yeni Zelanda’nın en büyük kenti: 1840-1865 yılları arasında başkent olmasına karşın, daha sonra ülkenin orta bölümünde bulunan Wellington, “Ankara” örneğinde olduğu  gibi konumu açısından başkent olmaya daha uygun görülmüş. Maori dilinde adı Tamuki Makau Rau o da “Yüz aşığı olan genç kız” anlamına gelen “Auckland” 150 yıllık bir kent. Üstelik volkanik. Çevresinde de 63 volkan bulunuyor!

            İki limanı olan bu kentin aslında nüfusu fazla değil, ama tek katlı evler 50 kilometre çapında bir alana düzenli olarak yayılmış. Çünkü buranın insanı, tek ve iki katlı küçük bir bahçesi olan, hatta bir de fıçı kadar da olsa yüzme havuzu bulunan evlerde yaşamaktan hoşlanıyor. Hiçbir evin gölgesi öteki evin üstüne düşmüyor. Ahşap malzeme çakıldıktan sonra, özel bir madde ile kaplanıyormuş. Böylece hem rüzgar ile  yağmur ve hem de güneşe dayanıklı oluyormuş. Duvarlar aralıklı ve iki kat yapılıyor. Böylece sese ve ısıya karşı yararlı bir hacim yaratılıyor. Bu aradaki boşluğa su boruları ve elektrik telleri yerleşiyor. Yüksek beton binaları yalnızca kentin merkezinde görebiliyorsunuz. Merkezin birkaç büyükçe caddesi akşamları mesai sonrası arabalara koşar adım ilerleyen, banliyödeki yeşillikler içinde sıcak aile ortamına bir an önce kavuşmanın günün “ödülü” olduğunu kabullenmiş insanlarla dolup taşıyor. Yine de akşamın yorgunluğunu barlarda iki tek yuvarlayarak atmak isteyenler yok değil. Ama saat 19.00’dan sonra sokaklar, hareketli bir maç sonrası hızla boşalmış stadyumların çevrelerine benziyor. Meydanlar gezginlerle ve Samoa, Cook adaları ve Papua-Yeni Gine gibi Yeni Zelanda’nın çevresindeki adalardan gelen göçmen çocuklarına kalıyor.

            Kentin göbeğinde çok büyük bir park var. Parkın tam ortasında da cüsseli beyaz taş yapısıyla Milli Müzesi yer alıyor. Bu müzeye yakın olan binbir çeşit tropikal çiçekle bezenmiş “Winter Garden” olarak anılan serayı da muhakkak  gezin emi!

            Müzenin alt katında Maorilere ayrılmış bir bölüm var ki, benim ilgilimi en çok orası çekti. Bu bölümde yerlilerin el sanatlarından örneklerin yanı sıra, Maorilerin evleri, 25 metre uzunluğundaki savaş kayıkları, totemleri ve  cins cins takıları yer alıyor. Örtüler, kaplar, maskeler ve silahlar. Hepsi özel ağaçtan yapılmış ve çok ilginç.

            Müzenin duvarlarına kahramanlık gösterilen cephelerin adları kazılı. Anzakların bitip tükenmez sermayesi Gallipoli (Gelibolu) elbette baş köşede. Bu kadar az savaşmış bir ülkede bir savaş müzesi kurulmasına biraz şaştım doğrusu.

            İkinci kattaki Gelibolu bölümünde çok yaşlı bir Anzak ve torunuyla tanıştım. Türk olduğumu duyunca büyük bir sevgiyle elimi sıktı. Çanakkale’de yıllar önce yaşadığımız orman yangınına benim kadar üzüldüğünü söylesem herhalde abartmış olmam. Ağaçlandırma kampanyasına yüklü  bir bağışta bulunmuş.

            Auckland’ın ilginç bir yeri de Kelly Tarlton’un Müzesi. Ama pahalı bu müze. Giriş adam başı 22 USD idi.. Merak edip sordum: Kelly Tarlton eski bir dalgıçmış ve gemi enkazlarını toplarmış: Kaptan Robert Scott, Antarktika’ya giderken uğradığı Yeni Zelanda’nın halkı daha sonra  ona sahip çıkmış. Kendisi ve adamlarının Antarktika’da yaşadığı kulübe ve kullandığı malzemeleri burada sergilemişler.

Robert Falcon Scott 1 Haziran 1910 tarihinde Güney Kutbunu fethetmek üzere 15 pony cins at, 30 köpek, 3 motorlu araç ve 65 personel ile Tenna Nova isimli gemi ile yola çıkmış. 17 Ocak 1912’de geri kalan 4 arkadaşı ile Güney Kutbuna varmış,  orada üstünde Norveç bayrağı asılı kırmızı çadırı görmüş. İçine girip Amundsen’in mektubunu bulmuş. Meğer bu ünlü kaşif 14 Aralık 1911’de buraya varmış. Bunun üzerine moral bozukluğu ile Scott dönüşe geçmiş. Arkadaşları sıra ile donmuş. Ana merkeze az kala Scott da ölmüş. Onu bulduklarında bir kağıdın üstünde şunlar yazılı imiş “Allah rızası için ailelerimize sahip çıkın, yazık, artık yazamıyorum!.

Müzeyi gezerken kutuptan esen rüzgarı hissedip, o havayı soluyoruz. Bir araca binip Güney Kutbu’nda kısa bir geziye çıkıyorsunuz. Ardından deniz altında bir tünelde yürürken üzerinizde çok iri vatozlar ve köpekbalıkları yüzüyor. Birde sünger odası var müzede. Sünger kolları, bacakları ve gözleri ve midesi olmayan bir tür hayvanmış. 15 bin cinsi varmış. Çok değişik renk ve şekillerde olabiliyorlarmış.

            Yekpare tek bir ağaçtan yapılan saltanat kanosunu gösteriyorlar. Otuzbeş çift uzun kürekle hareket ediyor. En arkada ise dümenci bulunuyor.

            Auckland’a ilk kez 1883’de bir İngiliz valisi gelip yerleşmiş. İngilizler yerli halk ile uzun süren kanlı mücadelelerden sonra egemenliklerini kabul etmişler. Ondan sonra hızlı bir gelişmeyle bugünkü modern Auckland doğmuş. Yeni Zelanda’nın en ünlü limanı burası dedim ya, kişi başına düşen yat sayısı bakımından da dünya birincisi Auckland: Dört kişiye bir yat düşüyor. Yat limanında 2 bin tanesini bir arada görebilirsiniz. Kentte plajlar epeyce bol; tam 102 tane. Ama bu güzel sahillere ulaşmak için kentin merkezinden bir saatlik bir yolu göze almanız gerekmektedir.

            Kentin en yüksek noktası ise sönmüş bir volkan olan Mount Eden. Buradan muhakkak Auckland’ı seyretmek gerekir. Auckland’ın bir diğer yüksek noktası da Tek Ağaç Tepesi. Her ikisi de volkanik arazide oldukça ilginç manzaralar sunuyorlar izleyenlere. Auckland’da iki önemli yapı daha var görülmeye değer: Bir tanesi 1881’de yapılmış olan ahşap St. Mary Katedrali, diğeri ise ünlü Liman Köprüsü.

Güney Küresinin en uzun binası (328 metre) Sky Tower’den aşağıya doğru atlayabilirsiniz. Bu da hızla tüm dünyada ilgi gören bir yeni spor dalı. Kulenin 190.metresinde cam üstünde yürümenin de ayrı bir zevki var. Ya cam kırılırsa?

            Waitemata Manukau Limanından bir gemiye atlayıp çayınızı yudumlarken yeşilin her tonunun zevkini çıkarabilirsiniz. Parnell Village veya Lower Queen Street’te şık mağazalar, antikacı dükkanları, kitapçılar, publar, butikler ve pahalı lokantalar sizi bekliyor. Ünlü Auckland Liman Köprüsünden geçmeyi de unutmayın. Auckland sırf erkek çocuklarının devam ettiği geleneksel kolejleri ile de ünlü. Eğer 40 dakikalık bir yolculukla “West Coast”a uzanırsanız sarı başlı sevimli avcı martıların binlercesini kayalarda kuluçkaya yatarken izleyebilirsiniz. Yolda %75’i ihraç edilen şarapların elde edildiği bağları göreceksiniz. Ünlü yüzüklerin efendisi (lord of rings) filminin çekildiği Mata Mata Bölgesi Auckland’dan sadece üç saat mesafede!

Yeni Zelanda’nın “En İngiliz Kent”i Christchurch Turu ve Güney Adada Zevkli Bir Otobüs Yolculuğu

            Yeni gotik stili ile Avon Nehrinin kıyılarında bir vadide kurulmuş sevimli bir kent ve Güney adasının en önemli merkezi olan Christchurch büyük parkları, geniş bulvarları, eski üniversite binası, sanat ve kültür merkezleri, botanik bahçesi, Kraliçe Victoria’nın heykeli ile Victoria meydanı, Katedrali, James Cook ve Robert Scott’un heykelleri, modern belediye sarayı ve Avrupai  havası ile görülmesi gereken bir kent.

            1950 yılından beri ABD, İtalya ve Yeni Zelanda’nın Antarktika operasyonları bu kentten yönetiyor. Chrischurch  ve çevresinde macera ve spor tutkunları, balonla gezebilir, balık tutabilir, ata binebilir, yunuslarla yüzebilir, kürek çekip, golf da oynayabilir.

Doyurucu bir kahvaltı sonrası otobüsün tekerlekleri dönüyor. Keşmir Tepesinden platoda kurulmuş Chrischurch Kentini kuşbakışı seyrediyoruz.  Öyle fazla da ilginç diyemem! Kışın kar içinde Christchurch’ın daha “hoş” olduğunu söyledi şoförümüz.  Sıra Christchurh Müzesi de. Yeni Zelanda’da ulusal müzeler ücretsiz. Görülmesi gereken zengin ve iyi planlanmış bir müze.

            Maori yani yerel halkın beyazlar gelmeden önceki yaşantısından kesitler, koloni döneminin Christchurch’den siyah beyaz manzaralar, kıyafetler, kuş dünyası, fosiller, Antarktika’da ki yaşam ve başta Robert Scott olmak üzere keşifler, antropoloji, ve ilginç ulaşım araçları bu müzenin  farklı odalarında sergileniyor.

            Ancak müzenin Mısır ve Çin bölümlerine bir anlam veremedim. Kendi kültürleri değil ki!

            İşte size Zelanda’nın güney adasındaki Wellington’a doğru dört saatlik yolculuktan bazı kesitler. Chevion’da kısa bir duraklamadan sonra hoş bir sahil kasabası olan Kaikoura’da (Maori dilinde “ıstakoz” demek) bir saatlik bir yemek molası veriyoruz.

  • Yolda küçük büyük yüzlerce merada 22 farklı türde binlerce koyun otluyor. Her biri sanki otlak değil birer golf sahası. Hem de koyunlar yılın 365 günü oradalar. Nasıl olsa onları parçalayacak vahşi bir hayvan adada bulunmuyor, ayrıca hırsızlık da yok! Suları hazır,  bolda çim var. Üşümezler çünkü isterlerse lanolin denen yağ sayesinde 24 saat içinde derilerini kalınlaştırıyorlar.
  • Kentlerden uzaklaştıkça çiftliklerin boyutları da büyüyor. Araziler tel veya çitlerle birbirinden gayet muntazam çizgilerle ayrılmış. Bazı koyunların esas olarak kilim ve kazak yapmak üzere yününden bazılarının ise etinden istifade ediliyor. Yeni Zelanda tüm dünyaya donmuş et ve süt ürünleri satıyor. Bu ülkede 73 milyon koyun var. Yani kişi başına neredeyse  19 adet koyun düşüyor. Ayrıca bu ülkede üç milyonda süt ineği vardı. Son yıllarda alageyik çiftlikleri daha öne çıkmış. Çünkü bir koyun eti, yünü ve postu ile toplam 7 dolar ederken, bir geyik ise 17 dolara müşteri bulunuyordu.
  • Özel çam ormanları bilhassa yamaçlarda oluşturulmuş. Devletten kiralanan arazide 30-40 yılda yetişen California Çamlarının boyları 40-50 metre çapları ise 5-6 metre.
  • Küçük fidanları tavşanlardan korumak için plastik bir boru ile korunduğu bağlarda ilk üzüm ancak ekiminden iki sene sonra alınıyor. Yol boyunca sıralanan şaraphanelerde dikkati çekiyor.
  • Güzel çiçekli meyvesinin tadı bizim kabağa benzeyen bodur kabak ağaçları (ti kouka) denizin mavi-yeşil rengi ile hoş bir ahenk yaratmış.
  • Bir ara ayıbalıkların keyifle yattığı kayalıklara uğruyoruz. Çok çok sevimliler. Hasan ile Atilla Atasoy yanlarına kadar gidiyorlar.
  • Trafik kazalarında kaybettikleri yakınlarına kazanın gerçekleştiği caddenin hemen yanında sürekli taze çiçekle beslenen birer mezar hazırlanmış.

Yeni Zelandalılar genelde kendi sebzelerini yetiştiriyorlar. Bahçe ve çevre düzenlemelerine özel önem veriliyor. Evde “barbi” yani “barbekü” hazırlamakta en büyük eğlenceleri!.

Koca bir feribotla kuzey adaya geçiyoruz. Önce uzun bir fiyord da  50 dakika kadar ilerliyoruz. Sonra açık denizde yol alıyoruz. Üç saat sonra başkent Wellington sönük ışıkları görünüyor. Gemide bol bol içki ve kızarmış patates tüketiliyor! Bilhassa şişmanlar durmadan tıkınıyor.

      Wellington’da doğru otelimize! “Sonsuzluk ülkesi” Yeni Zelanda’da bir gün daha bitiyor. İlkbaharın sonunu yaşıyoruz ama akşamları bayağı serin oluyor.

Bugün Wellington’tan Hareketle Doğru Kuzeye Gidiyoruz!.

            Wellington ülkenin başkenti ve dünyadaki 43 adet “Wellington” olarak anılan yerleşim bölgesinden sadece biri. Önemli bir liman. Buradan yılda 8 milyon ton ihracat yapılıyordu. Eğlenceyi seviyor başkentin halkı. Kişi başına düşen lokanta ve kahve sayısı New York’tan bile fazla imiş.

Gerçi kentin merkezi karanlık yüzlü sanayii tesisleri ile bana biraz itici geldi ama yamaçlarda sıralanmış dar sokakları gayet hoş. XVII.yüzyıl İngiliz mimarisinin rengarenk ev örneklerine rastlanıyor. Arazi fay bölgesi olduğu için sık sık depremlerle karşılaşıyor. Son yıllarda burada ciddi bir deprem yaşandı. Hatırlayın Wellington ayrıca soğuk ve rüzgarı ile bayağı ün yapmış.

Uzun bir yolculuk başlıyor. Önce Victoria tepesinden koylarla bölünen tepe yamaçlarına kurulan başkenti inceliyoruz. Arkadan hemen kuzeye doğru yola koyuluyoruz. Küçük bir kasabanın sevimli ve etnik  bit pazarını geziyoruz. Çeşitli saksılı çiçekler, ikinci el eşyalar, ev yapımı pastalar, kıyafetler, hediyelik eşyalar sergileniyor. Yol boyunca sıra sıra meralar ve çok sayıda kırpılmış koyun, ezilmiş porsuk leşleri, uçsuz bucaksız suni çam ormanları, “Nikau Palmtree” olarak anılan dalları eğrelti otuna benzeyen bir palmiye türü, seyrekte olsa tarlalar, geyik çiftlikleri, birkaç tavus kuşu ile lama  ve bol sayıda inek görüyoruz. Otobüsün önündeki örümcek ağına dokunmuyorlar. Herkes otobüsün uzun süre bekletilmiş veya ihmalden  olduğunu sanıyor. Oysa ki Avustralya ve Yeni Zelanda yasalarına göre eko sistemde örümcek sinekleri öldürerek doğal yaşamdaki görevini yerine getiriyor,  bu yüzden de ağ yerinde kalmalı. Ekosisteme ölüm saçan spreylere, hiç ama hiç gerek yok!

Toupo Gölü kenarında Taupo sayfiye kasabasında öğlen yemeği molası veriyoruz. Taupo aynı zamanda bir spor merkezi. Bizi gökyüzünde renk renk uçuşan paraşütlerle karşılıyor. Taupo’da dik bir yamaçtan body-jumping yapmak da mümkün.

Tamaki Mauri köyünde ki gösteriyi  tam zamanında yakalıyoruz. Geleneklere göre biz misafirleri dış kapıda  karşılayıp törenle köylerine alıyorlar. Bir saatlik halk dansı ve şarkılarla süslenmiş bir gösteri sunuyorlar. Mauri erkeklerinin dans sırasında iki önemli hareketleri var. Dilleri muhakkak ağızlarından olabildiği kadar dışarıya çıkıyor. Sonra gözlerde faltaşı gibi açılıyor. Elleri ile de pazılarını gösterip, bir çeşit kuvvet gösterisi sahneliyorlar. Erkeklerin dansları sert, kadınlarınki ise kıvrak ve yumuşak. Şarkılarında kahramanlık, yaratılış hikayeleri anlatılıyor. Sonra da aynı mekanda açık büfe bir yemek sunuluyor.

Kaplıca Kenti: Rotorua

            Ufak bir kent olan  Rotorua Maori dilinde “ikinci göl” demek. Rotorua Gölünün büyüklüğü 92 kilometrekareyi buluyor. Maori yerlilerinin fazlalığı ile tanınan Rotorua’da topraktan sürekli buhar yükseliyor. Zaten kent termal tesisleriyle ünlü. Kaynayan çamur, yeraltından gelen sıcak gaz ve su buharı ile önce kabarıyor, sonra ise  patlıyor. Patlayan baloncuk kurbağa gibi bir  ses çıkarıyor. Basınç düşünce fışkırma duruyor. Su fışkırınca etrafa kesif bir kükürt kokusu dağılıyor. Bu topraklardan fışkıran su, adale ağrılarına ve romatizmaya iyi geliyormuş. Bu haliyle sis perdesinin arasından Rotorua bir masal ülkesine benziyor; ama, dolaşırken yoğun bir kükürt kokusu sizi esir alıyor adeta. Kaynağın yukarılarında ısı düşünce kireç tabakaları kat kat düşüyor, yüzyıllar sonra pamuk kalecikleri oluşuyor.

1886 yılında Tarawera Dağı’ndaki volkanik patlama kente büyük zarar vermiş. Yüzlerce kişinin ölümüne ve kimi tarihçilerin “dünyanın sekizinci harikası” dedikleri Rotorua Gölü’nün 250 metre üstünde yer alan pembe beyaz terasların yok olmasına neden olmuş.

Haydi Türk gezgini Mehmet Süreyya Ersöz’den 1952 yılının Rotoruasını dinleyelim:

“Yeni Zelanda’ya seyyah akınlarını temin eden en mühim yerlerden biri Rotorua şehri ve civarıdır. Buralarda Maorilerin yani yerli halkın hayatı, yerden fışkıran kaynar su sahaları, dünyada emsaline rastlanması imkansız mağaralar, milli parklar ve müteaddit göller kalabalık turist gruplarını çekmektedir. Nüfusu on bini  aşmayan Rotorua şehrine muhtelif yerlerden kara ve hava vasıtalarıyla, akın akın gelen seyyahların istirahatleri modern otellerde ve hususi pansiyonlarda temin edilmektedir. Şehrin yakınında Waaka adı verilen bir yere gittik, burası Maorilerin mahallesi imiş. Bu mahalleye bir kapıdan giriliyor, kapının üstündeki levhada şu ibare yazılı: (Bu kapıdan girilen büyük arazide, 1330 senesinde Cenubi Amerikadan, yani Peru’dan geldikleri söylenen ve kendilerine Maori adı verilen yerliler vardır). İçeride şişman bir yerli kadın, seyyahlara rehberlik ediyor, gezdirip izahat veriyor. Maoriler birbirine bitişik olarak yapılmış, blok halinde evlerde oturuyorlar. Arazinin her tarafından kaynar sular fışkırıyor, tabiatın cömertlikle bağışladığı bu kaynar sular Maorileri ateş yakmak külfetinden kurtarmış, evlerinin arka tarafındaki sahada kendilerine mahsus hamamlar yapmışlar. Maori kadınları yemeklerini yerden fışkıran kaynar suların kızgın buharları üzerinde pişiriyorlar, çamaşırlarını bu sularla yıkıyorlar. Kaynar sularda çok değerli şifa hassası da varmış, romatizma ve diğer vücut ağrılarından muzdarip olanların bu şifalı sıcak su hamamlarında yıkanınca anadan doğmuşa döndüklerini, ağrıları, sızıları orada bırakıp sapasağlam çıktıklarını kati bir lisanla temin ediyorlar. Hastalar bu hamamların mütehassısı doktorları tarafından sıkı muayeneden geçiriliyor ve onların nezareti altında tedavi ediliyorlar. “Blue Bath”, yani “mavi hamam” denilen kaplıcanın sularında; yazın da, kışın da yıkanırlarmış. Bu suların terkibindeki mineraller nezle, soğuk algınlığı gibi kış hastalıklarını süratle tedavi edermiş.  Maoriler, tatlı esmer renkli, umumiyetle güzel, açık göz, çalışkan ve dürüst insanlar. Bunun içindir ki yerlilerin itibarı yüksektir. Her işe tercihen alınırlar. Yine şehrin civarında Waiotapu denilen bir yere geldik. Buraya bilet alıp giriliyor, bu geniş arazi baştan başa kaynayan sular ve donmuş çamurlar sahası. Yedi yüz metre uçurumlar halinde kaynar su menfezleri var. Yerliler buradan içeriye sabun tozu parçaları atıyorlar, sabun temas edince menfezden göklere doğru kaynar sular fışkırıyor, bunların etrafa saçtıkları zerreler kesif bir sis tabakası halinde havayı kaplıyor ve seyircilerin üzerine adeta yağıyor. İnsan bu emsalsiz manzaraları görünce bırakıp ayrılmak istemiyor. Şehir civarında yine kaynayan mavi ve yeşil göller var; bunların en meşhuru “Champagne Pool” gölüdür. Yine bu sahilde Mount Tauhapa ismindeki tepeden 800 metre aşağıda görünen müteaddit göllerin latif manzarası, seyircileri büyüleyip kendisine çekiyor”.

Siz hiç Ateşböceği Gördünüz mü?

            Rotorua Bölgesinin en önemli turistik yeri Waitomo Mağaraları. İçini mekan tutup avlanan ateşböcekleri ise en ilginç özelliği. Mağarada, çok sayıda ziyaretçi ile beraber bir kayığa bindik, sessiz olmamızı defalarca tembih edildi. Bir süre sonra binlerce ateşböceğinin yeşil ışıkları ile oluşturduğu manzarayı hayranlık ve şaşkınlıkla seyre daldık. Ancak bir ses duyunca tehlikeyi sezip ışıklarını hemen söndürüyorlar. Bu mağara yeşil ışıkları ile sivrisinekleri ağına düşüren ateşböcekleri için ideal bir yer. Binlerce yılda oluşan sarkıt ve dikitlerle bezeli bu mağaralarda gezinmek, akustiğin mükemmelliğini kanıtlamak için hep birlikte Türkçe şarkı söylemek çok keyifliydi doğrusu. İstanbul’da bir dönem BKM’de sahnelenen “sen hiç ateşböceği gördün mü?” adı piyesi seyrederken aklım hep Rotorua’da ki bu sessiz mağarada idi. Yıllar önce İstanbul’da da rastladığımız ateşböceğini burada görmüştüm. Özlem gidermiştim.

İsterseniz, tekrar 40 yıl öncesine dönelim ve Guinness rekortmeni ve  dünyanın bir numaralı gezgini Mehmet Süreyya Ersöz’den Waitomo mağaralarını dinleyelim:

“Bir gün Newplymouth şehrinden 185 kilometre uzakta Waitomo denilen yere gittik. Dağ üstünde ve koruluklar içinde yapılmış mükemmel bir otel hükümet tarafından işletiliyor. Burada dünyanın en meşhur mağarasını görmek için gelen turistlerin, bir gece otelde kalmaları icabediyormuş, zira mağara akşam hava karardıktan sonra gezilirmiş. Otele yerleştikten sonra akşam karanlığında otomobillerle mağaraya gittik. Kapıdan girince yüksek hücreler, tabiatın mahir eliyle işlenmiş mızrakvari ve acayip sütunlar dikili, uzun koridorlardan lambaların aydınlığı ile ilerledik, nihayet bir yerde lambalar söndürüldü, bir kayığa bindik, kat’iyen ses çıkarmamamızı sıkı sıkı tembih ettiler. Bir halatın çekilmesiyle hareket eden kayık yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Karanlığın esrarlı kabusu içinde hızlı nefes almaktan dahi çekinerek bir müddet ilerledikten sonra gözlerimizin önünde açılan manzara karşısında şaşırıp kaldık. Sanki binbir gece masallarında sihir kuvvetinin yarattığı harikalar alemindeyiz, zifiri karanlıkta başlayan kayık sefahati çok geçmeden bizi efsanevi bir aleme ulaştırdı. Tepemizde gökyüzünden bir parça, bu açık sema parçasının üzerinde birbirine yapışmışcasına tekasüf etmiş, samanyolundan daha sık, mini mini yıldızlar pırıldaşarak ve nur hüzmelerini suya aksettirerek şehrayın yapıyorlar, evet hakikatler aleminden uzakta efsaneler alemindeyiz. Tabiat, gökyüzünden bir parça koparmış, sihirli mahir eli mini mini yıldızlarla işlediği bu nur sağanağı halinde, bu gök parçasını şu karanlık gölün üstüne kubbe yapmış. Zifiri karanlığı delen bu kesif yıldızlar pırıltılarının bakmakla doyulmayan esrarlı manzarasını bir müddet seyrettikten sonra kayığımız yine yavaş yavaş ilerlemeye başladı ve tekrar karanlıklara daldı. Burada izah ettiler, gök parçasının üzerindeki ışıldayan mini mini yıldızlar gölün tavanına yapışan milyonlarca ateş böcekleri imiş. Bunlar küçük gölün sularındaki mikropları yiyerek yaşarlar ve geceleri tavana yapışıp uykuya dalarlarmış. Ses çıkarılmamasının sebebi de böcekleri uyandırıp ürküterek manzarayı bozmamak imiş. Şimdi yine derin bir karanlık içindeyiz. Mağaranın; derin, esrarlı, ürpertici, sükuneti; tepeden sarkan gühercileli kayaların sızdırdığı damlaların, suya düştükçe çıkardıkları şıpırtılarla yırtılıyor. Dünyanın muhtelif yerlerinde bir çok mağaralar gördük, fakat 1887 yılında bir saha mütehassısı tarafından keşfedilmiş Waitomo mağarasının bir benzerine rastlamadık, rastlamak da mümkün değil”.

            İkinci çiftlik ziyareti Rotorua’da gerçekleşti. Avustralya’da gördüğümüz çiftliklere benziyor ama, ziyaretler sanki bu ülkede daha iyi organize edilmiş. Programın ilk bölümünde yine koyun cinsleri tanıtıldı. Daha sonra koyunların kırpılmasına geldi sıra. Unutmadan belirteyim; dünya koyun kırpma rekoru bir Yeni Zelandalı’ya ait idi.  Bu adam 9 saatte tam 656 koyun kırpmış!… Oysa iyi bir kırpıcı günden ortalama 150 koyun kırpabilirmiş. Burada merinos benzeri koyunların yanı sıra hiç bilmediğim cinslerle merhabalaştık, dost olduk: Dünyanın en iyi etine sahip Suffolk, çok bol yün veren Coopworth, artık boynuzsuz türü üretilen Porset Horn, üç ayda ihraç edilecek kadar gelişen Hampshire ve çok sayıda değişik cins koyun.

            Rotorua’da St. Faiths Protestan Kilisesi, içinin tahta süslemeleriyle göz alıcıydı. Bu tahta süslemeler Maorilere aitti elbette.

Yeni Zelanda Kısa Kısa

  • Yeni Zelanda her evde bulunan evcil hayvanlar ailenin değişmez bir parçasıdır. Veteriner ücreti uzman doktorun vizitesinden daha pahalıdır. Kediniz ameliyat olacaksa narkoz yada antibiyotik kullanma izni için size sayfalarca doküman imzalatıyorlar.
  • Bankalarda solaklar için özel hazırlanmış çek defterleri bulunur.
  • Kütüphanelerde yaşlı ve görme bozukluğu çekenler için bazı kitapların büyük punto baskıları bulunur. Görme engelliler için ise bu kitaplar kasete okunmuş.
  • Bu ülkede herkesin bir hobisi vardır. Emekli mühendis maket gemi modelleri yaparken, bir hakim çeşit çeşit orkideler yetiştirir. Bir ev hanımı kurşunlu harika vitraylar hazırlar. Bir hemşire ise çocuk kitaplarını kaleme alır. Birçok evde davul, saksofon veya piyano bulunur.
  • Kişi başına düşen golf sahası bakımından da Yeni Zelanda dünyada birincidir. Bu ülkede dörtyüz adet golf sahası vardı.
  • Yeni Zelanda’da partnerler sayısı artıyor. Yani evlenmeden önce bir arada yaşamak! Ayrıca tek başına “anne” olanların sayısı da pek küçümsenemez.
  • Yeni Zelanda’da noel sıcacık kutlanır. Herhalde noel baba hediyelerle birlikte evlere kızak yerine dalga sörfü ile ulaşıyor olmalı.
  • Yeni Zelanda sosyal haklar ve güvenceler açısından dünyanın en önde gelen ülkesi olarak kabul ediliyor.
  • Yeni Zelanda’da sosyal ile sağlık hizmetleri ücretsiz ve mükemmel. Hatta bazı ziyaretçilerin kasıtlı olarak buraya gelip hastalanmasını önlemek için 70 yaşından yaşlılara vize vermek için bir sağlık raporu isteniyor.
  • Yeni Zelanda’da iki yarasa türü hariç memeli hayvan yok. Dünyanın uçamayan tek papağanı Kakapu ile dünyadaki tek Alp papağanı kea sadece bu ülkede bulunuyor.
  • İddalara göre Wright kardeşlerden iki yıl önce Yeni Zelandalı Richard W. Pearse kendi yaptığı kanatlı özel bir uçakla 91 metre yükseklikte uçmayı başarmış.
  • Maoriler dillerine dolayısıyla kültürlerine sahip çıkmışlar. Ayrıca kendi radyo ve televizyonları var.
  • Aslında yasal olarak her okulda Maori dili öğretilmesi gerekiyor. Ancak artık “yaşamıyor” diye bu dile hem veliler hem de öğretmenler pek sıcak bakmıyor. Maori çocukların fazla olduğu okullarda bu lisan daha yoğun öğretiliyor.
  • Yeni Zelanda’da birçok kent ve kasaba ismi yerli Maori dilinde. Bunlardan biri Guinness Rekorlar Kitabına girmiş bile. 85 harften oluşan bu kelime “dünyanın en uzun yer ismi, anlamı mı onu “sormayın”! Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapiki maungahoronukupokaiwkenuakitanatahu”
  • Yeni Zelanda tanıtımında tamamı kuzey ve güney adada çekilen Lord of Rings(Yüzüklerin Efendisi) filminin büyük katkısı olmuş. Hani tropik bir ormanda sahilden getirilen koskoca bir siyah piyano ile hatırladığımız “piyano” filmi de bu ülkede çekildi.
  • Yeni Zelanda’nın %30’u milli park olarak ilan edildi. Ayrıca yararlanılan arazinin %89’u da hayvancılığa ayrılmış.
  • Yeni Zelanda ve Avustralyalılar hem yakın dosttur, hem de birbirlerini hep eleştiriler. Yeni Zelandalılar Avustralyalıları “mahkum torunları” olarak kızdırırken Avustralyalılar ise Yeni Zelandalılar için: “Bizden zaman olarak iki saat ileriler ama aslında 20 sene geriler” derler.
  • Eskiden bu sakin ülkede herkes haftalık süt parasını kapıya bırakırmış. Sütçüde toplarmış. Bir defasında birisinin parası kaybolmuş ve ülkede büyük bir skandal yaşanmış.
  • Rotorua’nın yakınındaki Waihi Kasabasındaki Martha Hill altın madeni yıllarca Bergama ile aynı metot ile yani “siyanür” kullanılarak altın üretmektedir. Waihi Kasabasında hava pırıl pırıl ve bölge yemyeşildir. Kısa bir not:  Sonunda engellerden bıkan Amerikan şirketi Bergama’daki altın ocağını satıp gitmişti.

Ben ve çok sevgili gezi dostlarım acaba bu dertsiz, insana saygılı, bol yeşillikli ve çiçeklerle donanmış, ekonomik sorunu olmayan ülkede bir süre kalsak mı dedi! Ama insanın hiçbir sorunu, uğruna mücadele edeceği bir amacı olmazsa, hayatın çok sıkıcı ve tekdüze olacağını da biliyorduk!… Yeni Zelanda’dan Singapur’a doğru yola koyulurken en çok Maorilerden ayrıldığıma üzüldüm. Belki bir gün, burada veya başka bir yerde yeniden karşılaşırız bu özel insanlarla…. Kim bilir!….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir