Umut, Direniş ve Sevda: Bosna Hersek

Yazar Ivan Andiç, müzisyen Goran Bregoviç ve rejisör Emin Kostakayı bağrından çıkarmış olan Bosna – Hersek iki ülke ve iki din arasında sıkışıp kalmış. Katolik Hırvatlar ile Ortodoks Sırplar arasına ! Bu üç halk Osmanlı ve Hırvat kökenli Tito döneminde iç içe huzur içinde yaşarken kendilerini birden acımasız bir savaşın içinde buldular. Bir ara yazın “yeşil” kışın ise beyaz” ile özdeşleşen güzel topraklar başka bir renkle anılmaya başlandı. “Kırmızı” yani “kan” ! Bir tatbikat diye başlayan bu kanlı savaşta, komşu komşuya, çocuk çocuğa kasap manava düşman oldu. Kırkbir ay süren mücadele ikili kombinasyonlar şeklinde üç milleti kıyasıya savaştırdı. Boşnakların bir bölümü ülkeyi terk etti. Sayıları iki milyon civarı olduğu tahmin ediliyor. Hatta İstanbul’da “Yenibosna” diye yepyeni bir semt kuruldu. Şehir parklarının hemen hemen tamamı genç insanların mezarları ile doldu. Özellikle başkent Saraybosna’da binaların tamamı kurşun delikleri ve top mermileri ile elek gibi döküldü. Çevrenin dingil yeşilliği, otlayan gürbüz inekler, duru mavi gökyüzü gürül gürül akan nehirler roketlerle sarsıldı. Hani bazen kelimelerin “boş, zayıf ve yetersiz” kaldığı anlar vardır ya! Ancak onu yaşayan bilir.  Oysa ki bir çocuk doğduğunda düşmanını tanır mı? “Nefreti” kim öğretir genç dimağlara? Savaşlarda kazançlı çıkan kimdir? Sanki yanıtı duyuyorum; savaş tüccarları ve bazı politikacılar.

Hırvatlar çift tarafı keskin, Sırplar tek tarafı keskin Boşnaklar ise kör birer bıçak gibi idi. Başkent Saraybosna 3,5 sene süren kuşatma sonunda (Hitler’in St Petersburg kuşatması ile beraber bir rekor) 250 bin kayıp verdi. Günde 2 bin bomba tepelerde mevzilenmiş Sırp cephelerinden kentin üstüne yağdı. Hareket halindeki her şey “acımasızca” vuruluyordu. Özellikle otobüs, tramvay, otel ve pazaryerleri “ideal” hedeflerdi. Şehirdeki Sırp casusları telsizle top başındaki arkadaşlarını yönlendiriyordu. Hatta Avrupa’dan avcılar gönüllü olarak Sırp cephesinde “insan vurmak” için Sırbistan’a akın ediyordu. Hani boşuna Tolstoy “hayvan vurmanın bir adım ilerisi insan vurmaktır” dememiş. Boşnaklar ise savaşın ve kuşatmanın en şiddetli günlerinde “karşı” tarafın moralini bozmak için şık giyinip piyasa yapmaya ve köpeklerini gezdirmeye devam etmiş.

Saraybosna halkı “fare kapanında” diğer bir deyişle “açık hava hapishanesindeydi”. İnsanlar karşıdan karşıya farklı yerlerden ve zig-zag çizerek geçiyordu. Sık sık çıldıranlar da oluyordu. Kan kusan tanklar binaların karşına geçip tek tek vuruyordu. Her yerden alevler yükseliyordu. Dış dünya ile tek bağlantı 800 metrelik 1,7 metre yüksekliğinde havaalanı altından geçen bir tüneldi. Bu dar tünelde doğum ve düğün törenleri bile yapılmış. Tam 3 milyon kişi 2,5 yıl boyunca bu tüneli kullanmış. Saraybosna’da çok “acı” olaylar yaşanıyordu. Bebeğini öldürüp eti ile köfte yapıp annesine yediren Sırp kadını, komşuları sadece lanetleniyordu. Bu “anne” akli dengesi bozuk olarak yaşamına devam ediyormuş. İşte bir başka olay: Boşnakları bir nehrin kıyısına getirip çıplak olarak karşı sahile yüzün serbestsiniz diyen Sırp militanlar daha soyunurlarken zavallıları kurşuna dizmişler. Ingman dağları eteklerine 2 milyon mayın yerleştirildi. Mayınları döşemek kolay, ya geri toplamak? Bu arada Boşnak sanatçılar hep birlikte yeni bir şarkıyı seslendiriyordu. “Bu şehirde ağlamak günah değildir.”

Nihayet 1995 yılında Dayton anlaşması ile bu korkunç savaş resmen sona erdi. Savaşın çok önemli bir kahramanı vardı. Gafil avlanan Boşnak halkını organize edip onları haksızlığa karşı bir araya getiren bir askeri deha, Alija İzzetbegoviç ! Yıllarca zindana atılan bu kahraman, alçak gönüllü lider 2003 yılında öldüğünde tam bir milyon kişi cenazesine katıldı. Gayet sade olan mezarının başında sürekli dört asker gece gündüz gönüllü nöbet bekliyor. Ramazan topunun atıldığı “top” diye anılan Sarı Tabya’ya çıkarken “şehitlik” size eşlik ediyor.

Doğu ile Batı Saraybosna’da Buluşur!

Hani şehirler vardır tarih ve gelenek kokar. Sizi sıkı sıkı sarmalar, işte Osmanlı’nın at sürüp kılıç salladığı dağların arasına kurulmuş. Saraybosna böyle bir kenttir. Her şeyden önce yükseklerde kurulmuş bir şehirdir. Osmanlı evlerini sağlam kayada yani ovaları sadece tarıma ayırarak kurmuşlar. Bosna suyu 99 kaynaktan doğup bu güzel toprakları isimlendirmiş. Osmanlı 500 yıl sonra, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonrası burasını Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na “emanet” etmiştir. Diğer bir değişle, ödünç vermiştir. Boşnak buna çok üzülmüş ve o gün bugün Osmanlı geleneklerine sıkıca bağlanmış ve onlara sahip çıkmıştır. O zamanlar localar hile yapan, çürük mal satan esnafa nefes aldırmazmış. Örneğin kötü ayakkabı yapan esnafın iki ihtardan sonra ayakkabıları dama atılırmış. “Pabucu dama atıldı” deyimi işte bu topraklardan yayılmış.

“Başçarşı” Osmanlı dokusunu aynen korumuştur. Çarşıdaki sokak isimlerini sayıyorum. Saraçlar, Çizmeculuk, Ciltculuk, Kuyumculuk! Osmanlı bu kenti sıfırdan kurmuş ve 37 malın ticaretinin yapıldığı dönemin önemli bir kültür ve ticaret merkezi haline getirmiştir. II. Abdülhamit’in diktiği “saat kulesi” hala ayakta. Venedik’ten İstanbul’a, Saraybosna kadar büyük ve canlı bir çarşı yokmuş. Yeniden restore edilen zarif, ahşap çeşmenin (sebil) etrafındaki yüzlerce güvercin yüzlerce yıl önce olduğu gibi şimdi de yağmur yağdığında bir ağacın dibine sığınıyor. Çarşıda kahve değirmenleri, bakır tabaklar, ahşap işlemeleri, cezveler, badem, çörekotu, karanfil, leblebi, susam, salep, nohut, pişmaniye, tahin ile helva satan baharatçılar, ekmek için de “somunlu” denen köfte satan ufak lokantalara ve şadırvanlı meydanlara rastlayacaksınız.

Milijacka nehrinin ikiye böldüğü kentin minare ve kırmızı kiremitleri ile dağ eteklerine doğru uzanan silueti, barok kuleleri ve dağın tepesine tünemiş eski Kalesi (tabya) ile gene çok hoş. Evliya Çelebi ünlü eserinde bu kentte 1959 yılında 110 çeşmenin varlığından bahseder. Saraybosna biraz Üsküp, biraz Bursa, biraz Edirne, biraz Kahire ve biraz da Viyana’dır. Yani Saraybosna her şehre benzer ama aslında o hiçbir şehir değildir. Avrupa’da ilk tramvay 1874’te burada kurulmuştur. Tabii atla çekilirmiş. Bugün de aynı tramvay hattı faaldir. Ünlü Boşnak böreği gene popülerdir. Boşnak böreği kıymalı, peynirli, ıspanaklı veya karışık sunulur. Ama biraz yağlıdır.

Boşnak Sancağı Valisi Gazi Hüsrev Bey’in 1531 yılında yaptırdığı bahçesindeki ıhlamur ağaçları ile sizi selamlayan Begova (Gazi Hüsrev) Camii’nde her gün 20 imam tarafından hatim indirilmesine Osmanlıdan beri ara vermeden devam edilmektedir. Ezanlar teyple değil yalın sesle okunuyor. Bugünkü imam hatip lisesinin benzeri olan Kurşunlu Medresesi ile kapalı çarşıyı bedestenden (Bezistan) yaptıran gene aynı validir. Saraybosna aşk ve kadın şehridir. Dayanıklı, ölümsüz ve hep yenidir. Semalarına Ayşe Kulin’in ünlü romanına konu olan “Sevdalinka” yani sevda şarkıları Saraybosna’nın sokaklarında dolaşır durur.

Osmanlı’dan burayı teslim alan Avusturyalılar yamaçlara kendi mimari üslupları ile sevimli Osmanlı evlerinin yanına barok sitilinde dev bir milli kütüphane inşa ederler. Burada iki milyon el yazması kitap, savaşta bombalanan bu bina ile birlikte yok olmuştu. Hani önce geçmişle kültür bağları koparılır ya. Bir Boşnak, mimarisi Osmanlı’dan çok farklı olan bu binaya tepki gösterir ve hemen karşısına ahşap bir Osmanlı tipi ev yapar ve adını “inat evi” (inat kuça) koyar.

Avusturya Macar Krallığının veliahdı Franyo Ferdinant ve hamile eşi Sofya 28 Haziran 1914 tarihinde bu kentin Osmanlı yapısı Latin köprüsünde Gaurillla Princip adlı bir Sırp tarafından öldürülmesinin üzerine I. Dünya Savaşı başlar.

Saraybosna 1984 yılında kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Civarında çok sayıda kayak merkezi vardır. Evet, Saraybosna ve tüm ülke savaşın yaralarını hızla sarıyor. Bakarsınız Saraybosna günün birinde “Avrupa’nın Kudüs’ü” sıfatına layık olarak dört cemaat (Müslüman, Ortodoks, Katolik ve Musevi) burada birlikte huzur ve barış içinde yaşar.

Yarısı Su, Yarısı Minare, Burası Travnik

Travnik, Osmanlı döneminde yetiştirdiği ünlü devlet büyükleri, o dönemdeki on yedi minaresi, yemyeşil yamaçlar içinde gürül gürül akan Laşus Nehri ve elçi İbrahim Paşa’nın medresesi ile tanınıyor. Orta Bosna’da yer alıyor ve şiddetli bir savaş yaşamamış. Ivo Andiç’in “Travnik Günlüğü” romanında bahsedilen “Lütfiya’nın kahvesinde” günün Travnik beyleri ve itibarlı kişileri yazları lokumlu kahve içerlermiş. Bugün ise gezginler “Dlava Voda’da” yani “Mavi Su” kenarında salkım söğütlerin gölgesinde kırmızı şemsiyeli bir masaya çöküp ızgara kokusu ve yoğun dumanın eşliğinde ya İnebolu köftesi ya da alabalık yiyorlar.

Eğer Travnik çarşısında bir tur atarsanız karşınıza “Alaca Camii” veya diğer adı ile “Süleymaniye Camii” çıkacaktır. Balkanlarda çok süslemeli camilere “alaca” denir. Caminin dış yüzeyinde servi ağaçlarının resimleri, meyve motifleri ve nakışlar dikkati çekiyor. Elçi İbrahim Paşa Medresesi’nin tasarımı aynen bir tren garı şeklinde. Ortası boş ve üstü kapalı. Medresenin sınıfları geniş bir avluya bakıyor. Burası aslında bir imam-hatip lisesi ayarında. Ama dokuz sudaki pınara eğilip bir avuç su içmeden ve çarşıdaki ünlü Seher Pastacısı’nın özel tatlısını ve peynirini tatmadan halen “yenileme” çalışmaları devam eden kalesine çıkmadan Travnik’ten sakın ayrılmayın.

Mostar Köprüsü Bir Bakıma Osmanlı Demektir!

Mostar’a doğru ilerliyoruz. Hersek’te güneş bizi ısıtıyor. İki yanımız meyve ağaçları ile dolu. Boşnaklar yol boyunca kendi ürünlerini satıyor. Sirke ile kestane balı. Ne demişler “bedava sirke, baldan tatlıdır.” Ancak ateşte kızaran zavallı kuzuları görünce tüm neşem kaçıyor!

Peçoveli etrafı surlarla kaplı, nar ağaçlarının süslediği tipik bir Osmanlı köyü. Köy yeniden hayata dönüyor. Camii ve medrese tamamlanmış. İki yüz merdivenli kalenin burç ve zirvesine çıkıp özel taşlar ile kaplı çatıları arasında Navetra nehri ile kucaklaşan tüm köyü temaşa edebilirsiniz. Kâğıt külahlarında kuru ve yaş meyve satan mahalli kıyafetleri içinde “buyurun” sözcüğü ile sizi Peçovelini’in girişinde karşılayan hanım ve çocuklar dikkatinizi çekecektir.

Sonra sınır tanımaz Buna nehrinin doğduğu Avrupa’nın en güçlü su kaynağının (Kastik) başına kurulan Ahmet Yesevi’nin torunu Sarı Saltuklu Hazretlerinin türbesi ve tekkesi ahşap mimarisi ve güzel yerleşimi ile sizi büyüleyecektir. Sarı Saltuk Hazretlerinin isteği doğrultusunda ölümünden sonra sekiz ayrı tabutu sekiz ayrı mekâna gönderilmiş. Şu anda hakiki mezarının yeri belli değil. Bahçede çay ve kahve içen Boşnaklardan tanıdık sözcükler duyacaksınız. “Selam, merhaba, sabah hayrola, Allah’a emanet”

Mostar, Navetra Nehri’nin iki yakasında 14 camii, 11 mescit, 7 medrese 150 hane ev, tekkesi, türbeleri, çeşmeleri, kuyumcuları, bakırcıları, demircileri ve kalesi ile bir açık hava müzesiydi. İki katlı cumbalı evleri minyatürlere konu olmuştu. Sanki oraya kondurulmuş bir biblo idi. Bu şirin yerleşim merkezi Adriyatik Denizini, Orta Avrupa’ya bağlayan transit yol üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar bu hoşluklarla dolu kente nüfusun dört katı kadar turist gelirdi.

Aslında Mostar’a kimliğini kazandıran “köprüleridir”. Yıl 1566. Kanuni Sultan Süleyman burada belki de dünyanın en güzel köprüsünü yaptırdı. Mimar Sinan’ın öğrencisi olan mimarı Hayrettin, köprü acaba yıkılır mı korkusu ile uzun süre herkesten saklandı. Sonrada sağlamlığını kontrol etmek için önce atları geçirdi. Taşları birbirine kurşun dökerek bağlamıştı. Köprü 1993 yılında Hırvat toplarının insafsız ateşine kadar dayandı. Yani Sırplara direndi. Sırplar gitti, Hırvatlar geldi. Mostar Köprüsü Osmanlı’nın yani Müslümanlığın bir sembolü idi. Onu Hırvatlar adım adım aşağıya indirdiler. Hatta son darbeyi vurmadan önce basını bile davet ettiler. Canlı yayında 20 dakikada bu güzelim köprü çöktü. Ama onu tekrar inşa etme işi gene sevdalı Anadolu gencine düştü. Ebru Firması nehirden çıkarılan orijinal parçaları ve civardaki aynı taş ocağından getirdiği yeni bloklar ile bu güzelim tarihi eseri tekrar yerine 28 ayda yerleştirdi. Yıl 2004. 1993 yılında yıkıldığı için köprüde tam 93 taş blok kullanıldı. Zaten “most” köprü demekti. Mostar “mostu” una kavuştu. Mostar tekrar canlandı. Sizde Mostar’a “gelin” derim, Müslüman ile Hırvat mahalle sakinleri ve barış gücü askerleri kentin sessiz ara sokaklarında artık birlikte dolaşıyor.

Hani “inat” var ya! Ama neye inat! Peki hoşgörü nerede? Tepenin üstünde etrafı mayın için çevrilmiş koca bir haç yapılmış. Onu oraya yerleştirenler de İspanyol askerleri. Sonra kent içinde caminin yanına dev bir çan kulesi yapılmış. Bugünkü Mostar’ın nüfusunun %65’i Hırvat, %35’i ise Boşnak. Dileriz böyle düşmanlıklar, parmak ve el hareketi ile özel Sırp, Hırvat, Boşnak işaretleşmeleri sona erer. Dünya miras listesinde yerini alan, 21 milyon dolara restore edilip tekrar canlana Mostar’da yeni bir savaş yaşanmaz. Mostar Köprüsü yine eski görkemi ile orkestraları ağırlıyor., konserlere eşlik ediyor, turistlere göz kırpıyor, aşıkları saklıyor.

Kısa Kısa Bosna Hersek!

  • Arabanız “lüks” ise bir gün aniden kaybolabilir. Pek uzak olmayan Sırp topraklarına götürürler, sonra sizi bulurlar. Ortalama arabanızın piyasa fiyatının beşte birini onlara ödemeyi kabul ederseniz, aracınızı size geri getirirler!
  • Bu ülkede daha geri dönüşüm faaliyetleri başlamamış. Cam, plastik, alüminyum ayrı toplanıp değerlenmiyor. Kâğıt ve kartonda bir noktaya kadar.
  • Bosna Hersek’te kışın sürekli kar, yazında sürekli yağmur yağabilir. Hazırlıklı olun! Elbette yeşilin her tonu doyasıya yaşamanın bir bedeli var. Kar ve Yağmur!
  • Hersek’in sadece Adriyatik’te 20 kilometre bir sahili var. Ama “limanı” yok.
  • Bosna Türkiye’den bir saat geri.
  • Boşnak her şeyin en iyisini ister. Sabırlıdır, bekler. Planlıdır ve sonunda istediğini elde eder.
  • Boşnaklar genelde uzun ve cüsseliler, ayrıca yakışıklı ve güzeller.
  • İki Türk ile karşılaştım, Dünyada yeni uygulanan bir teknolojiyi ilk kez burada bir gökdelene monte ediyorlarmış. Yangın merdiveni yerine binanın çatısından zeminine ulaşan özel bir boru. Yanmayan, insanları kavrayan, nefes aldıran ve sizi yavaş yavaş aşağıya indiren özel bir sistem. Bravo!
  • Türklerin kurduğu “kent” bisküvi fabrikası Bosna Hersek’in önemli tesisleri arasında.
  • Amerikalılar kendilerini burada dış dünyadan tecrit etmişler. Silahlı korumalar, elektrikli teller ve sıra sıra duvarların arkasında korku içinde oturuyorlar. Tuzla’daki kamplarında 10 bin Amerikalı yaşamakta. Tuzla; Zagrep, Belgrad ve Saraybosna’dan eşit uzaklıkta ve askeri açıdan önemli bir kent.
  • Saraybosna kömürle çalışan merkezi bir ısıtma tesisine sahip. Şehirde yükselen uzun bacalar bu uygulamanın ürünleri.
  • Sayıları beşi bulan Bosna – Sema Türk okullarında yüzlerce Boşnak, Sırp, Hırvat ve değişik ülkelerin gençleri ülkenin en kaliteli eğitimini almakta. Saraybosna dışında en kuzeydeki Bihaç ile Tuzla’da da birer Türk Okulu bulunuyor. Şu ara Saraybosna’da tüm bölgenin en modern, en büyük okulu inşa halinde. Ilıca’da bulunduğu için okulun jeotermal enerji ile ısıtılması ve bir de kur havuzu yapılması düşünülüyor.
  • Osmanlı’nın devşirme yolu ile eğittiği gençlerden biri de geleceğin Sokullu Mehmet Paşası olmuştur.
  • Saraybosna’nın dış mahallelerinde bazı modern camilere rastlıyorsunuz. Bunları Endonezya, Kuveyt gibi ülke halkları yaptırıyormuş.
  • Genelde ortalama ömür süreleri uzun olan Boşnaklarda savaş sonrası genç yaşta ani ölümlerin artmasını tıp otoriteleri yaşadıkları “strese” bağlıyor.
  • Bosna Hersek’te sigara tüketimi çok fazla. Nedenini ise strese bağlıyorlar. Ayrıca bol bol da sigara reklâmları var. Bir de sigara fabrikası var.
  • Boşnaklar, Sırp ve Hırvatlar arasında yaşanan gerginlik yüzünden araba plakaları o aracın hangi şehirden geldiğinin anlaşılmaması için Sırp Kıril alfabesi de kullanılarak özellikle düzensiz bir sistem yaratılmış.
  • Bosna’da 1995 yılında gerçekleşen Srebrenitsa katliamının 10. yılı kutlandı. Dışişleri bakanımız ile Sırp Lideri ve daha birçok politikacı orada idi. Burada sekiz binden fazla Müslüman kendilerine koruma garantisi veren Birleşmiş Milletler askerlerinin gözleri önünde Sırp kuvvetlerince katledildi. Bu olay Avrupa’da II. Dünya Savaşından beri en büyük katliam olarak kabul ediliyor. Ancak işin ilginç yanı savaş sonrası anlaşmaya varılan “Statü” savaş öncesinin aynısı. Yani bu büyük katliam, bu uzun süreli savaş bir “hiç” uğruna!
  • Meryem Ana’nın üç farklı coğrafyada çocuklara görüldüğü rivayet edilir. Birincisi Portekiz’deki ünlü Fatima (hani söylediği üç kehanet sonraları gerçekleşti: Papa’nın vurulması, Sovyetlerin dağılması gibi). İkincisi Avusturya’da, üçüncü ise burada. Bu köyün adı Meco-Goridge (ama gezemedik).
  • Halk kurallara saygılı ve hakkına razı.
  • Sırpların aşırı milliyetçilerine “çentik”, Boşnaklara “mücahid”, Hırvatlara ise “ustaşa” denilmekte!
  • Osmanlıdan kalma değirmen ve köprülere nehir boyunca rastlarsınız. Yapılar genelde ne batılı ne de doğulu. Camiler, kiliseler, sayıları az da olsa sinagoglar iç içe.
  • Kendisiyle barışık bir kent olan Saraybosna’da çoksayıda Ziraat Bankası şubesi var.
  • Bosna ile Hersek toprakları yüksek Dürel sıradağları aşan uzun bir tünel ile birbirinden ayrılıyor. Hersek’e geçince bol güneşli tamamen farklı bir coğrafyaya adım atıyorsunuz. Bir anda Ege kıyılarını andıran tabiat örtüsünü bol meyve ve zeytin ağaçları süslüyor. Giysiler bile değişiyor. Bosna kısmında ise karasal iklim hâkim.
  • Osmanlı’nın “kahve içme” gelenekleri bizde unutulurken burada aynen devam ediyor. Kulpsuz fincan tutulurken doğal olarak “hilal şekli” veriliyor. Fincanın içinde ise bir yıldız var. Sonra şeker ve lokum yanında servis ediliyor. Tabii su da! Kıtlama yoluyla içilen kahve özel bakır cezve ile geliyor.
  • Dino Merlin kendine has müziği ile bu ülkenin en popüler sanatçısı.
  • Bosna Hersek’te o kadar çok mezarlık görüyorsunuz ki ! Şehir parkları bile ihtiyaçtan mezarlığa dönüştürülmüş. Genelde siyah taşlı mezarlar Hırvatlara ait, beyazlar ise Müslümanlara. Ama mezarlarda taze çiçek hiç eksik olmuyor. Mezarlar temiz ve bakımlı. Mezar taşlarında ölüm tarihleri hep aynı yılı gösteriyor: 1992 ve 1993.
  • Mimar Sinan’nın ünlü eseri Drina Köprüsü aynı isimli romanla daha da ünlendi. Aslında bu eserde Ivo Andriç, köprü civarında geçen olayları incelerken Osmanlının devşirme sistemini de eleştirmektedir.
  • Saraybosna’da geziniyorum, yanıma başörtülü, mavi gözlü bir hanım yaklaşıyor. Beni tanımış olmalı. Ne olur söyleyin diyor “Kimse artık Türkiye’de oğluna “Savaş” ismi vermesin, savaş çok kötü.”
  • Bosna Hersek’te üniversiteye girmek pek zor değilmiş ama esas zorluk mezun olmakta imiş. Laf aramızda bugüne kadar Türkiye’den gelen öğrencilerden mezun olana pek rastlanmamış.
  • Bu ülkelerde pazarlık yok ama fiyatlarda aldatmak da yok.
  • Bosna Hersek topraklarında üç adet piramit bulundu. Mısırdan gelen uzman bu yapıları görünce şaşırmış. Bakalım zaman ne gösterecek?
  • Kanite (buraya yerleşen Konyalılardan ismini aldığı söyleniyor) Kasabası’ndaki tarihi Osmanlı Köprüsü de onarılmaya başlanıyor. Hitler’in ordusunun yıktığı köprüyü gene Türkler onaracak.
  • Mostar yolunda bir savaş açık hava müzesini görüyoruz. Burada Tito kumandasındaki Yugoslav ordusu gece gizlice kurduğu geçici köprü ile karşı kıyıdaki Alman ordusunu bozguna uğratmış. İşte Tito’nun yıldızı burada parlar.
  • Bosna Hersek’in vadi boyunca nehirleri takip eden caddelerinde ilerledikçe tuğla kaplı binalar görüyorsunuz. Meğer bir şekilde çatıyı kapatıp binasına yerleşen Boşnaklar sıva ve izolasyon için bir yandan para biriktiriyorlarmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir