Suriye’ye Yazık Oluyor

Elli dokuz kilometrelik, fıstık ağaçları dizili Gaziantep-Kilis arası karayolundan sonra kendimizi Öncüpınar Gümrük Kapısında buluyoruz. Sınır kalabalık olmamasına rağmen, grup olarak tüm işlemleri tamamlayıp Türkiye sınırımdan çıkmak, en az 1,5 saat sürüyor. Fakat, Suriye sınırını aşmak çok daha zor. Bir defa sekiz farklı kontrolden geçiliyordu. Hele bir de yemek saatlerine rastlarsanız, işiniz daha da uzun sürecek demektir. Hafız Esad ve oğlu Başar’ın büyük duvar portreleri, Alsalama Sınır Kapısında bize hoş geldiniz dedi. 2015 yıllarından bahsediyorum. Suriye’de savaş yok o yılda!

Şoförlerimizin tecrübeli olmaları ve Arapça bilmeleri sınırı geçmemizde ne kadar faydalı oluyor bilemiyorum; ama Suriye tarafında yine de iki saat kadar bekliyoruz. Tüm bu eziyet verici kontrollerden sonra yolda bir de askerî polis tarafından çevrilip bavullarımız açtırılınca, artık dayanamıyorum. Ziyaretçilere bu kadar da işkence yapılır mı? Herkes kaçakçı değil ki! Sivil kıyafetli yarbay özür dileyip elimi sıkıyor.

Artık Suriye’deyiz

            Suriye tarafında coğrafya pek değişmedi. Volkanik ve verimli bir toprak. Fıstık ve zeytin ağaçları yol boyunca bol miktarda bulunuyor. Tüm bu güzelliklerin yanında da tutan bir migren ağrım. Evet, Halep’e yaklaşırken benim de o müthiş baş ağrıma tahammül derecem azalıyor. Sonunda kendimi Halep’teki Planet Hotel’deki odama atıp bir süre uyumak zorunda kalıyorum. Artık 10 yıldır Allahtan migren beni terk etti.

            Otelimiz şehir merkezinde, çarşıya yakın ve personel gayet iyi niyetli ve güler yüzlü.

            Suriye, çeşitli dinî ve etnik gruplardan oluşan bir toplum. Nüfusun %88’i Sünnî, geriye kalanlar ise Alevî, Hristiyan, Ermenî ve az da olsa Musevi. Kürtlerin sayısı da oldukça fazla. Özellikle Türk sınırına yakın bölgelerde Kürt köyleri dikkati çekiyor.

Biliyorsunuz bu etnik gruplar kullanılarak adım adım Suriye  iç savaşa sürüklendi.

            Suriye’nin sınırları yüzyıllar boyunca kâh küçülmüş, kâh günümüz Lübnan’ını, Ürdün’ü, İsrail’i, Filistin’i, Irak ve Türkiye’nin bir bölümünü içine alacak kadar büyümüş. Soyları Dürzîler, Çerkezler ve Türkmenlere kadar uzanıyor.

            Suriye, tarih boyunca topraklarında bir çok olaya şahit olmuş. Ama, bunlardan hiçbiri XI., XII. ve XIII. yüzyıllarda Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak amacıyla yola çıkan Haçlılar kadar yara bırakmamış. Akdeniz ile çöl arasında uzanan alanlarda, hâlâ serpiştirilmiş Haçlı şatoları dikkati çekiyor. Bu şatoları büyük masraflarla inşa eden Avrupa asilleri, günün birinde bu işgalin sona ereceğini ve ülkelerine döneceklerine hiç hesaba katmamışlar anlaşılan. Bugünün Suriye’sinde, Haçlı döneminin bir uzantısı olarak “George” ve “William” gibi Müslüman isimleri bulunuyor. Suriye, otuz yıl boyunca Sovyetlerin yakın müttefiki oldu. Halen de Esad Yönetimi Rusya’ya yakın.

Hatay Sorunu

            Bir Fransız mangası iken, 1939 yılında gerçekleştirilen referandum sonrası Türkiye’ye katılan Hatay, Suriye ile komşuluk ilişkilerimizin iyileşmesine mani olan en önemli nedenlerden biri. Zaman zaman haritalarında Hatay’ı  kendi sınırlarında gösteren Suriyeliler, “Hatay size Fransızların hediyesi oldu; ama onu tekrar geri alacağız.” demekten hiç kaçınmıyorlar.

Ve Halep

            Halep; İstanbul, Edirne, Bursa, Kahire ve Şam kentleri ile birlikte Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere sıfatını almış bir kent. Çünkü, Yavuz Sultan Selim, Halep Camii Kebiri’nde cuma namazı kılmıştır.

            Halep, Hz. Ömer zamanında Suriye’nin diğer bölgeleri ile birlikte Bizanslılardan alınarak İslâm idaresine girmiş. Bir süre Emevî ve Abbasilerin yönetiminde kalmış. Hatta Hamdan Sülâlesinin en büyük hükümdarı Seyfed-Devlet döneminde bağımsız bir başkent bile olmuş. Selçuklular ve Memlüklülerden sonra Osmanlıların eline geçmiş.

            Osmanlılar Halep’i 1918 yılında, yani 82 yıl önce tek etmişler. O dönemde Halep’in nüfusu 3 binmiş ve kent kale içinde yer alırmış.

Halep Kalesi

            Bir tepe üzerine kurulmuş Halep Kalesi, bugün de kentin simgesi durumunda. Kalenin etrafını, çepeçevre bir su kanalı sarıyor. Su kanalını bir köprü ile geçilerek birinci kapının bulunduğu avluya ulaşılıyor. Kaleyi yaptıran Selâhattin Eyyübi’nin oğlu. Avluda başımızı yukarı kaldırdığımızda gözetleme deliklerini görüyoruz. Zamanında bu deliklerden düşmanların üstüne kızgın yağ dökülürmüş. İç içe beş kapıdan geçiyoruz ve karanlık odalara inen merdivenler, bizi zindanlar ile mahzene doğru götürüyor!

            Daha sonra çok geniş bir alana geliyoruz. Burası kabul salonu ve tüm şehre hâkim. Kalede Almanların yönetiminde büyük bir restorasyon çalışması sürdürülüyor. Kale içinde saray kalıntıları, dar sokaklar ve maalesef yeni yapılmış çirkince bir de amfi tiyatro var.

            Halep’te 42 kilise, 620 cami, 68 han ve 170 hamam varmış. Ünlü Halep kapalı çarşısına dalıyoruz. Çarşı değişik sektörlere bölünmüş. Halı hanı, altın hanı, kumaş hanı, mobilya hanı gibi… Sedef ve lapis taşı, Halep’e özgü turistik kalemleri oluşturuyor. Halep’i ziyaret ederseniz aklınızda bulunsun!

Çarşının yana açılan kapılarından evlerin bulunduğu sokaklara geçiliyor. Çarşı ve konutlar Çin geleneğinde olduğu gibi iç içe. Avlulu tipik bir lokantada öğle yemeği yiyemedik; ama kalenin yamacında buluştuktan sonra çok sayıda eski sarı taksinin aktığı caddelerde, rehberimiz sempatik Magi’nin yönetiminde Pazar günü de açık olan Katolik Latin Kilisesi’ni gezdik.

Kerpiç ve ahşap malzemenin yerini kayısı renkli Halep taşları almış. Taş ustalığı tek kelime ile “harika”. Yapı, şehrin mimarî üslûbunu koruyor. Kendini kesinlikle betona ezdirmemiş.

Sokaklarda askerî kıyafet içinde lise öğrencilerini görüyoruz. Önce onları askerî lise öğrencileri zannediyorum; ancak daha sonra tüm orta öğretimin okul üniformalarının bu şekilde olduğunu anlıyoruz.

Halep’in yeni bölümünde lüks, üç katlı villâlar dikkatimizi çekiyor. Evlerin ön cepheleri, Halep taş ustaları tarafından başarılı bir çalışmayla şekillendirilmiş. Halep Üniversitesi de burada!

Her köşede Hafız Esad ile oğlu Başar’ın resimleri, tabloları ve posterleri yer alıyordu. Hafız Esad’ın dört oğlundan biri hayatta değil, trafik kazasında ölmüş. Devlet başkanı Başar Esad, bir göz doktoru. Bu genç lider, sokaklarda gördüğüm uzun suratlı ve kızıl saçlı tipik Suriyelilere doğrusu çok benziyor!

Babül Faraç Caddesi, kentin en hareketli yerlerinden biri. Dükkânlar cıvıl cıvıl insanlarla dolup taşıyor.

Baron Otel Hâlâ Ayakta !

            Baron Caddesi’nde 1909 yılında Ermenî Arzumanyan kardeşlerin inşa edip işlettikleri, İstanbul’daki Pera Palas otelini anımsatan Baron Oteli’ni ziyaret ediyoruz. Barın delinmiş siyah derili koltukları, duvardaki güzelim siyah beyaz tablolar, sehpalar, taş mozaikli salonlar bu otelin bir zamanki şöhretini ve asaletini bugün bile haykırıyor.

            Ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın kaldığı 202 numaralı odayı da ziyaret etmeden gitmek olmaz, diye düşünüyoruz. Lawrence, bildiğiniz gibi çok tartışılıyor ve nedense Türk düşmanı olarak tanınıyor.  Filmi de ses getirdi.  

Kör Hafızlar Avlusu ve Emevî Camii

            Halep’in ünlü Emevî Camii’nin geniş avlusunda tabureye oturmuş veya yere çömelmiş kör hafızlar, çeşitli makamlarda dualar okuyor. Bu arada Yahya Peygamber’in babası olan Zekeriya Peygamber’in gümüş bir kafesin içinde yer alan türbesini de ziyaret ediyoruz.

            Rehberimiz Magi ile buluşup otobüsümüze yöneliyoruz. Bir üyemizin otobüse geç kaldığı için ceza olarak satın aldığı kol burma tatlısını iştahla midemize indiriyoruz. Gezgin farklı tatlardan zevk alır.  Halep’in tatlısı ünlü. Hatta tatlı üzerine bestelenmiş beş adet şarkı bile varmış!

            Yıl: 1917… Atatürk’ümüz Halep’ten İstanbul’a dönmeye karar verir. Ancak kendisini, yaverini ve emir erini İstanbul’a getirecek olan kara trene verecek parası yoktur. Kendisine Cemal Paşa yardım elini uzatır. Atları satılır ve 2 bin altın Mustafa Kemal’e teslim edilir.

            Biz de artık Halep’ten Reyhanlı Cilvegöz sınır kapısına doğru hareket ediyoruz. Şiddetli bir yağmur yağıyor. Yol boyunca Romalıların yaptırdığı ünlü taş Halep-Antakya yolu zaman zaman bize eşlik ediyor. Muntazam taşlar, ne güzel işçilik.

Cilvegöz Sınır Kapımızın biz gezginlere sunduğu imkânlar daha fazla. Sınırdan kısa zamanda geçip Reyhanlı üzerinden Antakya’ya doğru yol alıyoruz.

Her zaman olduğu Suriye bölümünü de, ülkenin çok sevilen şairinden Nizar Kabbani “Adı” isimli şiiriyle kapatmak istedim:

“Birkaç harf işte

Kitabım gibi arkadaş olan bana

Küçük bir bahçe mi bu

Göveren gömleğimin altında

Kuşlukta gece karanlığında

Sabah ışığında ve daha

Serçelerin ötüşünde

Tamburun iç çeken vuruşlarında

Ey bir şarkının içinden

Gizlice görünen yiten sonra

Uğrayan unutkanlığın içinden

Coşkuma acılarıma

Dolaştıran bir ipek ipliğin

Düğümlerine sağlamlığına

Atan beni bir duygudan

Yeşeren bir duyguya bir duvara

Yürüyorum işte

Aşkın kurumayan akıntısında

Bilimenin tanınmanın ötesindesin sen

Adın mı? Yok, bağışla”

                                    (Türkçesi: Turan Koç)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir